31 Mart 2019 Yerel Seçimleri Vesilesiyle: Kumarbaz bir Melez Rejime Çıkan Yollar

-
19

Ey düşmanım, sen benim ifâdem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lâzımsın!..
Necip Fazıl Kısakürek

Türkiye’nin siyasal rejimi uzun bir süredir otoriterlik etrafında düşünülen kavramlarla çözümlenmekte, hem sosyal bilimciler hem de –çoğu muhalif- yorumcular seçimsel demokrasi, rekabetçi otoriterlik, melez rejim gibi kavramsallaştırmaları AKP egemenliğini ve onun yarattığı yeni siyasal iklimi tanımlamak için işe koşmaktalar (Özbudun, 2015; Esen & Gümüşçü, 2016; Somer, 2016). Çok partili siyasal hayat tecrübemizin geldiği bu noktada konjonktürel gelişmelerin, AKP seçkinlerinin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercihleri şüphesiz başat belirleyiciler olarak karşımızda durmakta.  Yine de, AKP’nin yarattığı ve demokratik nitelikleri gittikçe seçilemez hale gelen bu melez rejimin kendine has işleyiş mantığı, bu rejimi yaratan sosyolojik ve siyasal “uzun süre” ve “yapılar” konusunda pek az söz söylenmiş olduğunu da düşünüyorum.[1] Bu yorumda yapmaya çalışacağım şey bugün ulaştığımız melez rejime varan    –ve onu kendine has niteliklerle de donatan-  çok partili hayatın Türkiye’deki uzun vadeli seyrinin ve siyasal yapısının yarattığı bir arka plana dikkat çekmek olacak. 31 Mart 2019 seçimleri ve onu takip eden süreç üzerine yapacağım bu değerlendirmede üç ayrı fakat birbirini tamamlayan girişimim olacak. Bunlardan birincisi Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin kendine has yönlerini anlamak için “kurallı oyun”, “kuralsız oyun” ve “savaş” olarak adlandırdığım üç stratejik kiplikten oluşan bir çerçeve önermek olacak. Takip eden kısımlarda ise Türkiye siyasetinin bu çerçeveyi oluşturan kipliklerden olan “kuralsız oyun”a özel bir yatkınlığı olduğunu ileri süreceğim. Bunun için de önce 31 Mart 2019 seçimlerini –hem seçimleri İstanbul’da CHP’nin kazanmasını ve hem de daha sonrasında bu seçimlerin iptal edilebilmesini- Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin “kuralsız oyun” modeline nasıl oturduğunu gösteren kusursuz bir örnek olarak ele alacağım. Ardından 31 Mart 2019 seçimleri sonrası Türkiye’de kendine has yönleri iyice belirginleşen siyasal iktidar mücadelelerini ve bu zeminde yükselen “kumarbaz melez rejimi” yaratan siyasal sistemin, parti siyasetinin ve seçmen-parti bağlarının enformel ve pratik boyutları ile ilgili bir tarihsel-yapısal arka plana ya da “uzun süre”ye dikkat çekeceğim.

Siyasal iktidar mücadelelerinin üç kipliği: kurallı oyunlar, kuralsız oyunlar ve savaş

Partiler ve seçkinler arasındaki siyasal iktidar[2]  mücadelelerini üç stratejik model çerçevesinde görmenin Türkiye’nin bugün vardığı melez rejimin kendine has yönlerini anlamak bakımından bazı olanaklar sunabileceğini düşünüyorum. Partiler ve siyasal seçkinler arasındaki iktidar mücadeleleri “oyun” ve “savaş” olmak üzere temel olarak iki büyük model etrafında değerlendirilebilir.[3] Siyasal iktidar mücadelelerinin bir oyun olarak görüldüğü genel stratejik model tarafların kayıplara uğrama ihtimali olan ama bir oyunu oyun olmaktan çıkaran nihai bedelin (yani oyunculardan birinin ya da bir kaçının fiziken yok edilmesinin) ödenmesi ihtimalinin büyük oranda beklenmediği bir stratejik kiplik olarak tanımlanabilir. Ne var ki oyun kipliğinde işleyen siyasal iktidar mücadelelerinin koşullarının çeşitlilik gösterebileceğini de belirtmek gerekir. Oyunların bazı türleri bir yandan –tıpkı satranç gibi- son derece sınırlayıcı koşullara ve belirgin kurallara ve moral-ahlaki normlara sahip olabilirken kimileri de içinde hilenin, yalanın, manipülasyonun, mış gibi yapmanın, gözdağı ve tehdidin, korkutma ve şantajın, blöflerin, şaşırtmanın, sahte geri çekilmelerin, aldatıcı barış girişimlerinin, akışkan koalisyonların, kutuplaştırmanın, kamplaştırmanın ve meşruluk ve gayri-meşruluk arasında salınan diğer unsurların yer aldığı baş döndürücü bir yöntem ve taktik çeşitliliğine imkan tanır.

Fakat “kuralsız oyun” kipliğini genel olarak “oyun” stratejik modeli içinde görmemizi gerektiren şey bu tip bir kiplikle işleyen siyasal iktidar mücadelelerinin taraflarının yüzleşmek zorunda oldukları kaybın çoğu zaman savaş modeline göre oluşmuş bir siyasal iktidar mücadelesinin potansiyel olarak yaratabileceği kayıplardan çok daha sınırlı olmasıdır. En son kertede oyun olarak tecrübe edilen siyasal iktidar mücadelelerinin en kuralsız biçimlerinde dahi mağluplarına ödettikleri bedelin –muhatapları bakımından şüphesiz ciddi mağduriyetler doğurmuş olan- özgürlükten geçici yoksun kılma ve ekonomik kaynaklardan mahrum bırakılma şeklinde ortaya çıktığını belirtmek gerekir. Zira tam da oyun olarak siyasal iktidar mücadelesinin varlığı, bir kazananın -ya da muktedirin- mevcut olabilmesi, rakip oyuncuların şu ya da bu şekilde oyuna olan hevesleri sayesinde mümkün olabilmektedir. Belki de bu sayede kuralsız bir oyunun önceki düşmanları sonralardan dost olabilmekte, şimdiki dostlar ise bir müddet sonra –siyasal “kısa süre”nin perspektifinden- asla bir araya gelemeyecek düşmanlar olarak görülebilmektedirler.

Yine de oyun modelinin her iki kipliğinde de siyasal iktidar mücadelesi seçkinler tarafından hatırı sayılır sayılar oluşturan kitlelerin mobilizasyonu/yönlendirilmesi ve geniş koalisyonların –rakibi ortadan kaldırmayacak her türlü meşru ve gayrimeşru araç ile- oluşturulması biçimini alır. Siyasal iktidar mücadelelerini “kurallı bir oyun” kılan durum resmi bir uzlaşma, Batı’nın gelişkin liberal demokrasilerinde gördüğümüz gibi uzun süreli sosyal ve siyasal mücadeleler sonucu doğmuş olan bir kurumsal-hukuksal çerçeve ve gelenektir.  Kuralsız oyun olarak siyasal iktidar mücadelesini yaratan zımni uzlaşma ise kurumsal-hukuksal bir çerçeve ve gelenek değil siyasal seçkinler arasında doğan, gerek öznel gerekse de nesnel koşulların zorlamasıyla oluşan, bir tür gayri-resmi seçkin mutabakatıdır. Siyasal iktidar mücadelelerinin kuralsız bir oyun olarak biçimlenmesi oyuncuları bir yandan kurallı bir oyunun öngörülebilirliğinden mahrum etmekte ama diğer yandan da siyasal iktidar mücadelelerinin savaş modeli çerçevesinde biçimlendiği kimi anlarda ortaya çıkan kaotik dehşetten de korumaktadır.

Savaş modelinde siyasal iktidar mücadeleleri -kurallı ya da kuralsız- bir oyun olmaktan çıkar. Bu ya kurumsal-hukuksal bir çerçeve ve geleneğin hiç olmaması ya da seçkinler arası zımni uzlaşmaların hiç oluşamaması (ya da sistematik bir şekilde ihlal edilmesi) sonucu ortaya çıkar. Siyasal iktidar mücadelelerinin savaş modeline göre düzenlenmesi -ya da yeniden düzenlenmesi- kaybetme ihtimali olan aktörler için yaptırımların büyüklüğünü son raddesine kadar arttırır ve iktidar mücadelesini kelimenin düz anlamıyla bir ölüm kalım mücadelesine çevirir –ve kimi durumlarda “düşman”ın imhasını gerektirir. Artık oyun olarak tahayyül edilmeyen bir siyasal iktidar mücadelesi iktidar sahipleri ve meydan okuyanlar açısından şiddetin süreklileşmiş bir tehdit ve gerçeklik olduğu bir stratejik durumdur: anlamlı muhalefetin ya da itirazın veya iktidarı kaybetmenin bedeli mutlaktır. Savaş modeli sayılardan çok araçların temel belirleyici haline geldiği bir stratejik model olarak karşımıza çıkar ve en aşırı biçimleri şüphesiz artık siyasal olarak tanımlanabilmesi tartışmalı hale gelen darbeler, suikastler, tedhiş eylemleri ve iç savaş gibi kanlı biçimler alır. Fakat savaş modeline göre şekil almış siyasal iktidar mücadelelerinin daha kararlı biçimleri olduğunu da vurgulamak gerekir: muhalefetin muhalefet edenlerin hayatlarını riske atmasıyla eşit manaya geldiği ve dolayısıyla anlamlı muhalefet bakımından yaygın bir çekingenliği/felci egemen kılan, büyük ekonomik rant kaynaklarına ya da katı ideolojilere dayanan bazı Körfez monarşileri, Rusya ve Çin gibi ülkelerde gördüğümüz gerçeklik budur.

Bir “kuralsız oyun” olarak Türkiye siyaseti: 31 Mart 2019 seçimleri ve sonrası

Bu üç stratejik kiplik perspektifinden değerlendirildiğinde 31 Mart 2019 yerel seçimlerini “kuralsız bir oyun” kipliğinde işleyen Türkiye’deki siyasal iktidar mücadelelerinin kusursuz örneklerinden biri olarak görmek mümkündür. Üzerinden çok kısa süre geçmesine rağmen bu süreçte neler olduğunu takip eden kısma bir arka plan hazırlamak için kısaca hatırlatmak istiyorum. Neredeyse son on senedir AKP iktidarının devlet aygıtları üzerindeki halihazırda var olan kontrolü ve yakın zamanlı seçimlerde YSK etrafında ortaya çıkan tartışmalar (Başkanlık referandumunda mühürsüz oy pusulalarının YSK tarafından geçerli sayılması) bu seçimler arifesinde de kuruma yönelik bir güvensizliğin doğmasını zaten tetiklemişti. Ancak hegemonik bir parti olarak AKP’nin kurumlar üzerindeki kontrolüne rağmen bir çok şehirde rekabetin düzeyi kurumsal düzeydeki bu kontrolü ve medya üzerindeki hakimiyeti yetersiz kılmış ve, mesela, AKP Ankara’da başkan adayı Yavaş’ın bir şekilde taraf olduğu bir “sahte senet”[4] davasını gündeme getirerek Yavaş’ın imajını zedelemek için gayret etmiştir. Benzer şekilde birçok defalar İmamoğlu da kampanya yürütürken çeşitli kışkırtmalara maruz kalmış, kendisinin FETÖ ile ilgisi olduğunu ima eden haberler medyada ve sosyal medyada kullanılmıştır.

“Kuralsız oyun”un en belirginleştiği anlar ise seçim gecesi yaşanmıştır. İmamoğlu’nun İstanbul’da oylarının Yıldırım’ın önünde olduğu anlaşılınca Anadolu Ajansı veri akışını kesmiş, bu esnada Yıldırım, partisinin İstanbul il teşkilatından aldığı bilgiye dayanarak 3.000 oy ile seçimi kazandığını iddia etmiştir. Bu esnada İmamoğlu ve CHP örgütü kendilerinin önde olduğunu belirtmiş, İmamoğlu bütün gece boyunca canlı yayınlar ile seçmeni sayım süreci konusunda bilgilendirmiş ve CHP örgütü de Yıldırım’ın zafer ilanından sonra sandıklara bir müdahale olmaması için -oy çuvallarının üzerinde uyumaya varan görüntüler oluşturan- son derece müteyakkız bir tutum benimsemiştir. Bu sırada YSK resmi seçim sonuçlarını İstanbul için bir türlü açıklayamamış ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan gece geç saatte yaptığı balkon konuşmasında yenilgiyi kabullenen bir ton benimsemiştir. Seçim sonuçları ertesi gün açıklandığında İmamoğlu’nun kazandığı açık olmasına karşın mazbatası verilmemiş, itirazlar ile bu süreç iki haftadan uzun bir süre geciktirilmiştir.

Özellikle AKP’nin yurt genelinde yaptığı itirazlar diğer partilerin itirazları ile kıyaslanamayacak bir sürat ve duyarlılık ile YSK tarafından kabul edilmiş ve bu itirazlar sonucu kimi ilçelerde oylar yeniden sayılmıştır. Bu itirazlar kapsamında AKP’nin kısıtlı seçmenin oy kullandığına ilişkin bir itirazı da olmuş ve partinin bu itirazı yapmak için –tekrarlanacağını düşündükleri ikinci seçimde kullanılmak üzere-  İstanbul’da oy kullanan ve kullanmayan bütün seçmenlerin bilgilerini devlet kurumlarından tartışmalı bir şekilde edindikleri ileri sürülmüştür.[5] Bu sırada YSK, AKP’nin sandık kurullarının başkanlarının kamu görevlisi olması hükmüne aykırı şekilde sandık kurulları teşkil edildiğine yönelik itirazını değerlendirilmek üzere kabul etmiştir. Bu itiraz temel gerekçe gösterilerek 6 Mayıs 2019’da yalnızca Büyükşehir başkanlığı seçimi YSK tarafından 7’ye karşı 4 oyla iptal edilmiş ve seçilmiş belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası 20 gün kadar sonra yargı tarafından geri alınmıştır.[6]

İmamoğlu kısa başkanlığı süresince Büyükşehir ile ilgili belediye verilerini kopyalatmak istemiş ancak bu isteğe bir yargı kararı ile izin verilmemiştir.[7] Seçimin iptalinden sonra katıldığı bir yayında İmamoğlu bu kısa sürede bile belediyede çok fazla israfın olduğunu gözlemlediklerini belirtmiştir.[8] 6 Mayıs 2019’da iptal kararı veren YSK ise uzunca bir süre kararın gerekçesini yazılı bir biçimde kamuoyu ile paylaşamamıştır. (Bu metnin yazıldığı sırada da YSK’dan bu yönde bir açıklama henüz yapılmamıştı.) Bunun yerine kararın gerekçesini AKP temsilcileri açıklamaya girişmiş, “oyların çalındığından” bahsetmişlerdir.  Yine AKP temsilcileri resmi olarak ilçelerdeki usulsüzlüğün sonuca tesir etmediğini ama bu usulsüzlüklerin toplamının Büyükşehir seçimi için etkili olduğu gerekçesi ile seçmenlerine İstanbul’da neden yalnızca Büyükşehir başkanlığı seçimlerinin iptal edildiğini anlatmaya çalışmışlardır.[9] Oysa bu açıklamalara getirilen itirazlardan birinde usulsüz sandık kurullarının olduğu bir ilçe olan Zeytinburnu’nda da bu usulsüzlüğün CHP lehine seçime tesir edebileceği belirtilmiştir ve bunun ilçe seçimlerinin de iptalini gerektirdiği ileri sürülmüştür.[10] Buna karşın YSK yalnızca AKP’yi kazançlı çıkarma ihtimali olacak bir şekilde seçimi iptal etmiştir. Bu iptal süreci sonrasında AKP yetkilileri organize bir usulsüzlüğün ve oy çalma girişiminin olduğunu sürekli olarak işlemeye devam etmişlerdir. İptal sonrası süreçte İmamoğlu’nu ve Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nu FETÖcülükle suçlamak için bir FETÖ zanlısının -AKP hükümetlerinin bakanlarının da işe dahil olduğu bir süreç ile- ikna edilmeye çalışıldığı yönünde iddialar medyaya yansımıştır.

Bu noktaya kadar aktardığım ayrıntılarda yalnızca oyunun merkezinde bulunan muktedir oyuncunun halihazırda var olan eşit olmayan siyasal yapılara dayanarak bir avantaj elde etmesini gözlemlemiyoruz. Zaten kurumlar üzerindeki bu tahakkümün varlığı Türkiye’yi tam da diğer rekabetçi otoriterlik vakaları ile karşılaştırılabilir kılan özelliği: seçimlerin serbest olması fakat adil olmaması, seçime giden sürecin ve bağlamın hem kurumlar hem de medya üzerindeki egemenlik sonucunda muktedir aktörlerin lehine son derece büyük avantajlar içermesi (Yabancı, 2018; OSCE/ODHIR, 2017; Yeşil, 2016). Oysa Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerini kuralsız bir oyun olarak tanımlarken altını çizmek istediğim nokta oyunun muktedir oyuncusunun –benzer melez rejimlerde olduğunun aksine-[11] basitçe halihazırda edinmiş olduğu devlet kaynakları ve kurumları (bunlardan arta kalanlar her neyse) ve medya üzerindeki egemenliği ile seçimin sonucunu daha seçimden önce belirlemesi değil her seçim döneminde “daha önce şapkadan çıkmamış tavşanların”, meşruluk ve gayrimeşruluk arasındaki gri alanda gidip gelen bir çok taktiklerin işe koşularak iktidar pozisyonunun sürdürülebilmesidir.

Türkiye’nin melez rejiminin kendine has yönü, onun adrenalin bağımlısı, kumarbaz bir melez rejim olması. Türkiye’deki melez rejimin yerli ve yabancı gözlemcileri bakımından bir bulmaca oluşturması da tam da bu niteliği ile ilgili. Türkiye’nin kumarbaz melez rejiminin hegemonik partisi 2015 yılından 2019 yılına uzanan dört sene zarfında iki kere seçim kaybeden, devlet kaynakları üzerindeki bunca kontrole rağmen oy oranları hala –ancak türlü koalisyonlar ile- %50’ler civarında seyreden, bütün mütehakkim tavrına rağmen sürekli yerinden edilebilme olasılığıyla huzursuz bir çeşit otoriter aktör. Bu melez rejim, yine de, belki de içindeki bir kısım seçkin kümelerinin bu yöndeki tercihlerine rağmen, tam bir otoriterliğe ve savaş mantığına göre işleyen bir siyasal iktidar mücadelesine hem simgesel kaynaklarının yetersizliği (AKP’nin bir yeni rejim kurucusu parti olarak kendini kültürel-simgesel alanda bir türlü inşa edemeyişi) hem de Türkiye ekonomisinin yapısal koşulları, dışa bağımlılığı, kırılganlığı nedeni ile yönelememekte (Somer & Baykan, 2018). Yani AKP iktidarı ne kendisini asla sarsılamayacak ve muhalefeti anlamsızlaştıracak bir otoriter iktidara çevirecek güce sahip ancak ne de onu iktidarı teslim etmeye zorlayacak ve Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin “kurallı bir oyun”a dönmesi için ülkeye bir fırsat sunacak kadar zayıf bir pozisyonda.

Bu ekonomik ve simgesel kaynaklar olmaksızın, AKP’nin kendi seçmenlerini mobilize edebilmesinin ancak bir oyun modeli çerçevesinde ve hatırı sayılır bir “rakip-düşman”ın varlığı, onun sandıktan çıkma ihtimalinin mevcudiyeti ve gerçek bir iktidarı kaybetme riskinin olması sayesinde mümkün olduğunu da kaydetmek gerekiyor. Diğer bir deyişle Türkiye’de siyasal sistemin kuralsız bir oyun olarak ayakta durmasını sağlayan, muhalefeti de sürekli oyunun içinde tutan, ona sürekli kazanabileceği umudunu aşılayan, bunu da gerçek riskler alarak yaratan kararsız bir otoriter dengeden bahsetmek gerekiyor. Demokratik ve otoriter niteliklerin öngörülemez biçimlerde, zamanlı zamansız, ortaya çıktığı bu kuralsız oyun kumarbaz bir melez rejim yaratmaktadır. Bu rejimde seçimleri kaybedebiliyorsunuz ama buna rağmen seçimleri sürekli kılmaktan kaçınamıyorsunuz. Seçimleri ortadan kaldırmaya cesaret edemiyorsunuz ancak kaybettiğiniz seçimleri ikna edici olmaktan uzak gerekçelerle tekrarlamaktan da geri kalmıyorsunuz. Hukuk kurumlarını siyasal iktidarın basit bir uzantısı haline getirmenize rağmen yine bu aynı kurumları gayri-meşru müdahalelerin meşruiyet kılıfı haline sokmak zorunda kalıyorsunuz. Kısacası kumarbaz melez rejim oyunu oynanamaz kılacak, oyun hevesini sonlandıracak bazı tedbirlerden kaçınırken oyunu kazanmak için her şeyi mübah görebiliyor. Dolayısıyla rekabetçi seçimler –kazandığında ya da kaybettiğinde- AKP iktidarının gücünü azaltan değil enerjisini sağlayan bir oyun mekanizması ve “rakip-düşmanlar” da, Necip Fazıl’ın yazdığı gibi, “muhtaç olduğu gündüz” olarak karşımıza çıkıyor. Yine de bu melez rejimin diğer istikamete, yani “kurallı bir oyuna”, yönelmesinin önünde de aşağıda tartışacağım uzun süreli etkenlerin derin bir şekilde sınırlayıcı bir etkisi olduğunu da söylemek gerekiyor.  Tam da aşağıda tartışacağım siyasal, sosyal ve ekonomik yapısallıklar nedeniyle Türkiye siyaseti genel olarak oyun modeline ve özel olarak da kuralsız bir oyun olmaya meyleder.

Kuralsız oyuna çıkan yollar

Bu kısımda Türkiye siyasetinin “uzun süre”sinin yarattığı siyasal yapıların Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin bir taraftan savaş modeline göre şekillenmesinin/düzenlenmesinin diğer taraftan da kurallı bir oyuna dönüşmesinin önünde tayin edici engeller oluşturduğuna işaret etmeye çalışacağım. Burada özellikle eğileceğim alanlar hukuk, parti sisteminin nitelikleri ve bazı küresel siyasal-yönetsel eğilimlerin bu niteliklerle kaynaşmasının yarattığı etki olacak.

Hukuk kurumlarının gelişimi

Bu kısımda altını çizmek istediğim miraslardan ilki Türkiye’de hukuk kurumları ve zihniyeti ile ilgili. AKP yılları başlamadan önce de Türkiye’de hukuk kurumlarının ve özellikle yüksek yargının liberal demokratik düzenlerdeki muadillerinden gösterdikleri kayda değer farklılıklar olduğunu biliyoruz. Orhan Gazi Ertekin’in (2009) işaret ettiği gibi, Türkiye’de sorun basitçe hukuk kurumlarının Kemalizm’in tesirinde gelişmesi değil Kemalizm’in ideolojik olarak kendisini somutlaştırdığı biçimin bizatihi bir “hukuk-devlet bilimi” olarak ortaya çıkmasıdır. Yani Modern Türkiye’de hukuk kurumları ve zihniyeti uzun sosyal ve siyasal mücadelelerin şekillendirdiği bir nitelik arz etmemekte, bir devrimin kurumsallaştırılmasının temel aracı olarak geliştirilmiş bulunmaktadır. Her ne kadar Türkiye’de hukuk kurumlarının ve hukukçuların AKP öncesi dönemdeki niteliği bugün ile kıyaslandığında çok daha iyi bir sicil ile karşımıza çıksa da Türkiye’de hukuk kurumları ve Kemalist ideoloji kaynaşmasının ve bunun çok partili hayat boyunca yarattığı yargısal aktivizmin hukuk kurumlarının meşruiyeti konusunda ciddi soru işaretleri doğurduğu belirtilmelidir. Bu kaynaşmanın ve yargısal aktivizmin mütemmim cüzü ise askeri-bürokratik seçkinlerin parti sistemine darbe ve muhtıralarla, parti kapatma kararlarıyla verdikleri zararlardır. Tam da bu kaynaşmanın bıraktığı miras, AKP iktidarı altında, ve özellikle bu iktidarın Fethullahçılar ile olan koalisyonu sırasında, hukuk kurumlarının hızlı bir çöküşünü beraberinde getirmiştir. Hukuk kurumlarının AKP-Gülen koalisyonu sırasında hızlanan içerden kolonizasyonu ve dışardan maruz kaldığı siyasal baskıların nasıl mümkün olabildiğini yukarıda özetlemeye çalıştığım tarihsel miras perspektifinden görmek gerekiyor. Bu miras, aşağıda da bahsedeceğim, Türkiye siyasetinin “yasal-ussallık ve gayri-şahsilik” karşıtı eğilimleri ile birleşince hukuk kurumları saygın otorite makamları olarak görülmekten çıkmış, siyasal iktidar mücadeleleri içinde alt edilmesi gereken taraflar ya da ele geçirilmesi gereken mevziler olarak görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de hukuk kurumlarının biçimlenişi sırasında ortaya çıkan bu kurumların Kemalizm ile tarihsel kaynaşmışlığı ve evrensel hukuk standartları ile yaptığı açı Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin çok partili hayata geçişle birlikte temel olarak “kuralsız bir oyun” olarak biçimlenmesine yol açan etkenlerden önemli bir tanesidir.

Siyasal sistemin nitelikleri

Ne var ki Türkiye’de hukuk kurumlarının yukarıda zikrettiğimiz bu gelişiminin yanı sıra siyasal sistemin tarihsel şekillenişi de siyasal iktidar mücadelelerini “kuralsız bir oyun”a dönüştüren niteliklere sahiptir. Bu niteliklerden ilk zikretmek istediğim Türkiye’de hukuk kurumlarının özerkleşmesi için bir siyasal denge ortamı yaratacak kurumsallaşmış partilerin[12] ve parti sisteminin[13] var olmamış olmasıdır (Özbudun, 2013). Türkiye’de çok partili hayata geçişten beri belirli toplumsal grupların[14] resmi temsili üzerinde yükselme olasılığı olan örgütlenmelere karşı getirilen sınırlamalar toplum içindeki benzer sosyo-ekonomik ve kültürel kümelenmelerin partiler aracılığıyla istikrarlı bir şekilde ve kurumsallaşmış temsilini engellemiştir. Bu Türkiye’de klasik manasıyla belirli toplum gruplarını temsil eden, onları bir dünya görüşüne ram eden “kitle partileri”nin (Duverger, 1974) ya da “kitlesel entegrasyon partileri”nin (Neumann, 1954) oluşmasını engelleyen etkenlerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Yatay mobilizasyonun (yani benzer sosyo-ekonomik nitelikleri ve kimlik tercihleri olan bireylerin oluşturduğu grupların ideolojiler etrafında kümelenerek kurumsal temsilinin) aktif bir şekilde hukuksal olarak engellendiği bu bağlamda bu kümelenmeler çoğu zaman atomlaşmış cemaatlere ya da en iyi ihtimalle enformel nitelikleri ağır basan sosyal hareketlere dönüşmüşlerdir.

Türkiye’de çok partili hayata geçişin zamanlaması da Kemalist hukuk kurumlarının “kitlesel entegrasyon” partilierinin oluşmasına direncini derinleştiren bir etki göstermiştir. Özellikle endüstrileşmenin ve onun beraberinde büyüttüğü kentli emekçi sınıfların 1960’larda ve 1970’lerde müessir bir siyasal-toplumsal aktör olarak ortaya çıkmasından önce gerçekleşen çok partili sistemin oluşumu, seçkin gruplarının kontrolündeki partiler tarafından belirlenecek olan bir parti sisteminin tohumlarını atmıştır. Hızlı endüstrileşme ve kentleşme süreçleri öncesinde oluşan parti sistemi ve “ideolojik” partilerin kurulması konusunda bu sistemin oluşumu anında getirilen kısıtlamalar (Wuthrich, 2015) yatay mobilizasyonun kurumsallaşmasını engellemiş, bunun yerine siyasal parti mücadelesinin seçkinlerin kontrolündeki dikey mobilizasyon ağlarının rekabetine dönüşmesine yol açmıştır (Akarlı & Ben-Dor, 1975). Bu dikey mobilizasyon ağlarını bir arada tutan, bu ağların başarısını sağlayan etken çoğu zaman programlar ya da ideolojiler değil bir taraftan geniş patronaj ağları diğer taraftan da geniş ve heterojen halk kitleleri ile ortak bir dili ve üslubu siyasal tarzıyla tutturmayı başaran popülist liderler olmuştur (Baykan, 2019). İdeolojiler ve programlar etrafında kümelenen sosyal gruplar ve bu grupların yarattığı kitlesel entegrasyon partileri yerine şahıslar etrafında kümelenmiş sınıfsal, etnik ve mezhepsel olarak heterojen koalisyonları temsil eden “kadro partileri” (Duverger, 1974) ya da “toplayıcı partiler” (Kirchheimer, 1966) -ve daha da yakın zamanda profesyonel seçim partileri (Panebianco, 1988), kartel partileri (Katz & Mair, 1995) ve şahsi partiler (McDonnell, 2013)- 1940’ların ortasında parti sisteminin oluşumundan itibaren partiler arası rekabeti belirleyen örgütlenme modeli olmuştur.

Şahısların, patronajın ve popülizmin Türkiye’de parti siyaseti açısından bu merkeziliği yalnızca hukuk alanında değil bütün kamu yönetimi ve bürokrasi alanında kurallı bir oyunun temel taşları olan kurumların üzerine kurulacağı “yasal-ussal otorite” anlayışının ve “gayri-şahsiliğin” tam anlamıyla gelişimini engellemiştir. Burada ortaya çıkan ironilerden biri de Türkiye’de söylem düzeyinde devletin kutsallaştırılmasına eşlik eden – mecazi anlamıyla- bir “aşiretçiliğin”  yaygınlığıdır. Formel temsilin ve kurumsallaşmanın olmadığı yerde bu “kutsal devlet” eşin, dostun, akrabanın, hemşerilerin, “bizim adamlarımızın” arpalığı haline gelir: “devletin malı deniz yemeyen domuz”. Tüm bu eğilimlerin Türkiye’de ekonomik ve sosyal hayatın yaygın enformelliği ile de üst üste binmesinin siyasal iktidar mücadelelerinin “kurallı oyun” modeline göre biçimlenebileceği, öngörülebilirliği yüksek, oyunun mağluplarının kayıplarının sınırlı olduğu, daha yüksek ahlaki standartlar temelinde işleyecek bir zemine oturmasını engeller.

Türkiye’nin uzun süreye yayılan bu siyasal yapılarının yarattığı sorunların küresel siyasal-yönetsel eğilimlerle de derinleştiğini düşünüyorum. Bu eğilimlerden birisi, Türkiye’de şahısların/seçkinlerin halihazırda var olan belirleyici konumlarını daha da sağlamlaştıran küresel “güçlü lider” dalgasıdır. Bu “güçlü liderlerin” kimileri Putin, Şi Cinping gibi otoriter sistemlerin yarattığı figürlerken kimileri ise Türkiye’ye benzeyen rekabetçi otoriter sistemlerin ve ekonomik olarak sıkıntılı demokrasilerin ürettiği Orban, Duterte, Modi gibi isimlerdir. Bu isimlerin ülkelerinin demokratik nitelikleri üzerindeki etkileri tartışmalı olmakla birlikte hiçbirinin iktidarlarını uygulama biçimlerinin “yasal-ussal” bir otorite uygulaması çerçevesinde düşünülmediği konusunda sanırım uzlaşılabilir. Bu durumun basitçe ve yalnızca yeni bir otoriterleşme eğiliminin ve popülizmin etkisi olarak görülemeyeceğini düşünüyorum. Bu otoriterleşme dalgasının –mesela 1960’lardaki ve 1970’lerdeki “bürokratik otoriterliğin” (O’Donnell, 1988) aksine- bu kadar kişiselleşmiş bir biçim almasının neo-liberalizmin dayattığı “şahsileşme” yönünde güçlü eğilimler barındıran bir yönetim rasyonalitesinin de bir parçası olduğu muhakkak: inisiyatif alan, hızlı karar veren ancak bunu yaparken hukuksal süreçleri ve prosedürleri en hafif tabiri ile çok da özenle takip etmeyen bir liderlik (Hughes, 2013). Bu işletme mantığının ve siyasal-yönetsel faaliyetin “şirketleştirilme” eğiliminin popülizm, personalizm ve patronaj çerçevesinde güçlü “gayri-şahsilik” ve “yasal-ussallık” karşıtı eğilimler taşıyan Türkiye siyasetinin halihazırda mevcut olan bu eğilimlerini güçlendirdiği açıktır.

Dolayısıyla Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin kurallı bir oyuna dönmesi önünde bizi karamsarlığa iten bir dizi siyasal-yapısal engelin olduğunu görmek gerekiyor. Bu noktada aksi istikamette bir seyrin mümkün olup olmadığını da ne kadar iç karartıcı olursa olsun değerlendirmemiz gerekir. Acaba Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerin “kuralsız oyunun” ve onun dayandığı zımni uzlaşmanın sınırlarını aşma olasılığı, mesela siyasal alanın tamamen kapandığı tam ve şiddet yüklü bir baskıcılığa, bu baskıcılığın yaratabileceği daha karanlık ve şiddet dolu bir “savaş modeli”ne evrilmesi mümkün mü? Türkiye’de siyasal sistemin “kuralsız bir oyun”a meyleden tarafları olduğu, mesela, seçkinler etrafında şekillenen koalisyonların klientalistik işlevlerinin, bir savaş modelinin süreklileşmesini ya da seçkinler arası “zımni uzlaşmaların” bozulmasını engellediğini düşünmek akla yatkındır. Buna ek olarak Türkiye’nin uzun parlamenter geleneğinin de seçkinler arası zımni uzlaşmalara zemin oluşturan bir işlev üstlendiğini ileri sürebiliriz. Ancak ne var ki Türkiye’de çok partili hayat “kuralsız oyun”un yozlaşarak “savaş modeline” dönüştüğü birçok tarihsel momente ve coğrafi bağlama sahip. Türkiye’de seçkinler arası siyasal uzlaşmaların kolaylıkla bozulabileceğine darbeler ve siyasal şiddet tarihimiz tanıklık etmektedir. Bu noktada oyunun muktedir aktörlerinin tercihleri kadar muhalefetin stratejik tercihleri de incelenmelidir. Burada karşımıza çıkan tablo devlet aygıtları üzerinde çeşitli yöntemlerle (ideolojik kaynaştırma, kadrolaşma veya kolonizasyon ve darbe) kontrol oluşturma ya da silahlı yöntemlerle yürütülen egemenlik ve kimlik mücadelelerinin “zımni uzlaşmaları” kesin olarak bozucu etkiler gösterdiği yönündedir. Bu durum Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinde konjonktürel ya da coğrafi olarak çok biçimlilikler yaratır: “kuralsız oyun” belirli momentlerde ve coğrafyalarda “savaş” yönünde dejenere olur.

Hepimiz için “kurallı bir oyun” nasıl oluşacak?

Bu noktaya kadar “kuralsız bir oyun” olarak Türkiye’de siyasal iktidar mücadelelerinin aktörleri oyunda tutabilmek için geliştirdiği yönelimlerden uzunca bahsettik: çoğu zaman ezici olmayan seçim galibiyetleri, zorlukla ve taktiklerle sağlanan bir egemenlik, muhalefete her “oyun” öncesi verilen güçlü bir “kazanabiliriz” hissi, ve hatta egemen aktörün ara ara da –ancak taktik manevralar sonucu geri çevirebildiği- seçim mağlubiyetleri. Ama yine de günün sonunda bu egemen aktörün gülmesi. Tüm bu eğilimlerin toplamı sonucu “boykot” muhalif bazı kesimlerce AKP iktidarı altında izlenebilecek tek doğru strateji gibi görülmüş olmalıdır. Ancak “kuralsız bir oyun”un yarattığı temel çıkmazlardan birinin oyunun egemen olmayan aktörler için de –bütün kuralsızlığına rağmen ve belki de tam da bu kuralsızlığı yüzünden- kaçınılmaz hale gelişidir. Zira, yukarıda da vurgulandığı gibi, kuralsız oyunlarda boykotun sağlayabileceği bir ahlaki üstünlük ve ya da tetikleyebileceği bir kurumsal bunalım mevcut olamaz çünkü kuralsız bir oyun biçimini almış siyasal iktidar mücadeleleri doğaları gereği bu ahlaki ve kurumsal içerikten boşanmıştır. Boykot yalnızca Üsküdar’ı geçecek olanın atı daha hızlı almasına yol açar. Bu kolay zaferi takip edecek olan şey ise rakibin minderden nasıl kaçtığına ilişkin kahramanlık tefrikaları olacaktır. Bu basit gerçek, yani boykotun “kuralsız bir oyun”da hiçbir etkili siyasal sonuç doğuramayacağı gerçeği, muhalefet tarafından daha seçimlerin iptal edildiği akşam isabetli bir şekilde tespit edilmiş ve benimsenmiştir.

Peki “kuralsız bir oyun” “kurallı bir oyun”a nasıl dönüşebilir? Bunun uzun, meşakkatli ve emek yoğun bir süreç olması kanımca kaçınılmazdır. Bu noktada “hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi” yönündeki çağrılar naifçedir. “Kuralsız bir oyun”un “kurallı bir oyun”a dönüşebilmesinin tek koşulu egemen aktörlerin örgütlenme ve mobilizasyon kapasitesine ve taktik ustalığına cevap verebilecek örgütsel ve stratejik yaklaşımlar geliştirmekten geçer. Türkiye’de son dönemlerdeki değişimi gözlemlediğimizde “kuralsız oyun”un muhalif aktörler için bu kapasitelerin yaratılmasını zorlayan bir nitelik arz etmeye başladığını da görmekteyiz. “Kuralsız oyun” tedrici bir şekilde daha iyi örgütlenen ve kitle mobilizasyonunu ciddiye alan, stratejik olarak daha zekice hareket eden, söylem ve siyasa oluşturan, koalisyonlar inşa etme kapasitesi yükselmiş bir muhalefet yaratmaktadır. Bu noktadan “kurallı bir oyun”a dönülmesi için muhalefetin kazanmaya devam etmesi ve egemen aktörün de kaybetmeyi öğrenmesi, bu şekilde aktörlerin “kurallı bir oyun”u ayakta tutacak kurumsallıkları yaratacak bir pat durumunu oluşturması gerekir. Diğer bir deyişle “kuralsız oyun”un egemen aktörünün muhalefette “partileşmesi” (Kaynar, 2019), muhalif aktörlerinin de seçim kazanacak ve yönetecek partilere dönüşmesi gerekmektedir. Devr-i sabık yaratmayacak böyle bir süreklileşmiş pat durumu (bu belki birbirini takip eden ve iktidarın sırayla değişebildiği birçok seçim dönemi olacaktır) hem kimlik sahibi hem de iyi örgütlü partiler, kurumsallaşmış bir parti sistemi, güçlü bir parlamento ve özgürlükçü bir anayasa yaratarak “hepimiz için kurallı bir oyun”u bize kazandırabilir.

DİPNOTLAR

[1] Bu kavramı Braudel’den (1992) ilham alarak kullanıyorum. Açıktır ki kavram siyasal bir çözümleme için işe koşulduğunda Braudel’in kastettiğinden çok daha kısa bir süreye odaklanmayı gerektirmektedir. Ne var ki -Braudel’in tarih için işaret ettiğine benzer bir şekilde- “ana” ve “olaya” odaklanma eğiliminin siyasal seçkinlerin konjonktürel tercihlerine odaklanarak siyasal çözümlemede de hesaba katılması gereken bir yapısallığı görmemizi engellediğini düşünüyorum. Bu metinde bahsettiğim “uzun süre” ve yapısallığın basitçe hukuksal kurumların, ekonomik trendlerin ve formel parti sisteminin ve siyasal sistemin yarattığı bir makro-siyasal yapısallık değil Türkiye’de çok partili hayat boyunca gelişmiş ve onun yarattığı enformellik zemininde biçim kazanmış bir mikro-siyasal “uzun süre” ve yapısallık olduğunu da vurgulamak isterim.

[2] “İktidar” siyaset bilimi bakımından içsel olarak çekişmeli bir kavram olarak karşımıza çıkar ve literatür bir çok tartışma ile doludur. Tüketici olmaktan son derece uzak birkaç çalışma için bkz. Arendt (1997), Lukes (2016), Foucault (2005). Ancak yine de iktidarı daha kararlı-istikrarlı tahakküm ilişkilerinden ayırmanın ve onun olumsallığının, içindeki hem yıkıcı hem de yaratıcı-yenilikçi yönün vurgulanmasının anlayışımıza katkı sunabileceği kanaatindeyim. Bu yorum kapsamında iktidar mücadelesi kavramını “yasal-ussal” ya da “geleneksel otorite” ilişkilerinden çok daha geniş bir nosyon, içinde her türlü taktiğin ve öngörülemezliğin içerildiği bir “stratejik ilişki” olarak anlıyorum. Bu yönüyle iktidar nosyonunun olumsallığa alan açacak daha siyasal bir kavranışının Foucault’nun (2005) “strateji ilişkileri” olarak adlandırdığı yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bu noktada üzerinde durulması gereken diğer bir alan ise karşılaştırmalı siyaset literatüründen türeyen otoriterlik üzerine kavram setidir. Bkz. Özbudun (2011), Levitsky & Way (2002), Schedler (2002), Linz (2008), Magaloni (2006), Greene (2007), Heydemann (2007). Bu metnin kurallı oyun, kuralsız oyun ve savaş olarak adlandırdığı stratejik kipliklerin karşılaştırmalı siyaset literatüründe sırasıyla liberal demokratik rejimlere, melez rejimlere ve tam otoriterliklere denk düştüğü de düşünülebilir. Ne var ki karşılaştırmalı siyaset literatürünün ürettiği bu kavram setinin bu rejimlerin işleyiş kipliklerinden daha çok siyasal-kurumsal niteliklerine odaklandığını söylemek gerekiyor. Yani bu kavram seti rejimlerin nasıl işlediğinden çok hangi göstergeler üzerinden tanımlanması, ne oldukları üzerine bir araştırma gündemi oluşturmaktadır. Bu durumun yol açtığı sıkıntılardan ilki bu rejimlerin benimsedikleri çok değişken ve çeşitlilik arz eden taktiklerin yeterince incelenmemesidir. Mesela özellikle melez bir rejim olarak adlandırılan aynı sistem içinde oluşan kimi siyasal rekabet biçimleri ve kimi bağlamlardaki işleyiş tarzı çok daha kurallı bir biçim arz edebilirken diğerler çok daha şiddet yüklü ve baskıcı bir biçim alabilmektedir. Bu durumun en iyi örneği Türkiye’de hegemonik merkez olan AKP’nin farklı parti/aktör ve coğrafyalarla farklı ilişki tarzları geliştirmesidir. CHP’nin maruz kaldığı görece daha yumuşak muameleyi ve Kürt Siyasi Hareketi ile ilişkilerin çoğunlukla savaş modeline göre biçimlenmesini bu bağlamda düşünmek gerekir.

[3] Oyun ve savaş modelleri arasında yaptığım ayrım biraz da Oakeshott’ın (1996) “kuşku” ve “iman” siyasetleri arasında yaptığı ayrımdan mülhemdir.

[4] https://t24.com.tr/haber/mansur-yavas-hakkindaki-iddialara-yanit-veriyor,811854 , erişim, 20.5.2019.

[5] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-48311702 , erişim, 20.5.2019.

[6] https://t24.com.tr/haber/istanbul-secimi-iptal-edildi-10-soruda-simdi-ne-olacak,819952 , erişim, 20.5.2019.

[7] https://tr.sputniknews.com/haberler/201904191038817337-imamoglunun-belediye-verilerinin-kopyalanmasi-talimatina-mahkemeden-yurutmeyi-durdurma-karari/ , erişim, 20.5.2019.

[8] https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/05/09/imamoglu-ibbde-beni-en-cok-etkileyen-israfla-ilgili-tespitlerimiz-oldu/ , erişim, 20.5.2019.

[9] https://www.sabah.com.tr/gundem/2019/05/08/neden-sadece-istanbul-secimleri-iptal-edildi , erişim, 20.5.2019.

[10] https://www.youtube.com/watch?v=pRkEGazoSPY , erişim, 20.5.2019.

[11] Burada aklımdaki somut örnek Meksika’da 70 sene kadar iktidarda kalmış olan ve seçimleri genellikle %60-70 bandında oy alarak kazanmayı becermiş olan PRI (Kurumsal Devrim Partisi)’dir. Bkz. Magaloni, 2006; Greene, 2007.

[12] Türkiye’de birkaç istisna hariç partiler hızlı doğar ve erken ölür.

[13] Türkiye’de parti sistemi partilerin hızlı yükselişi ve çözülüşü sonucu çok istikrarsızdır.

[14] Bunlar sınıflar, mezhepsel, dinsel ve etnik gruplar olabilir.

 

KAYNAKÇA

Akarlı, E. ve G. Ben-Dor (der.) (1975). Political Participation in Turkey. İstanbul: Boğaziçi University Publications.

Arendt, H. (1997). Şiddet Üzerine (Çev.: B. Peker). İstanbul: İletişim.

Baykan, T. S. (2019), “Türkiye’de İdeolojik ve Programatik Olmayan Parti-seçmen Bağları Üzerine Kavramsal bir Tartışma: Popülizm, Personalizm, Patronaj”, Toplum ve Bilim, 147, 10-46.

Braudel, F. (1992), Tarih Üzerine Yazılar (Çev.: M. A. Kılıçbay), Ankara: İmge.

Duverger, M. (1974), Siyasi Partiler (Çev.: Ergun Özbudun), Ankara: Bilgi Yayınevi.

Ertekin, O. G. (2009). ‘Türkiye’de Hukuk-Siyaset İlişkileri’, içinde T. Bora ve M. Gültekin (der.), Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt 9 – Dönemler ve Zihniyetler. İstanbul: İletişim, s. 285-318.

Esen, B. ve S. Gümüşçü (2016). ‘Rising Competitive Authoritarianism in Turkey’. Third World Quarterly, 37 (9), 1581–1606.

Greene, K. F. (2007). Why Dominant Parties Lose: Mexico’s Democratization in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press.

Heydemann, S. (2007). Upgrading Authoritarianism in the Arab World. Saban Center for Middle East Policy at the Brookings Institution.

Hughes, O. (2013). Kamu İşletmeciliği ve Yönetimi (Çev.: B. Kalkan, B. Akın & Ş. Akın). Ankara: Bigbang Yayınları.

Foucault, M. (2005). Özne ve İktidar (Çev.: I. Ergüden & O. Akınhay). İstanbul: Ayrıntı.

Katz, R. ve P. Mair (1995). ‘Changing Models of Party Organization and Party Democracy: the Emergence of the Cartel Party’. Party Politics, 1 (1), 5–28.

Kaynar, M. K. (2019). ‘AKP’de “Dağılma” ya da “Partileşme”’, Birikim Güncel, 22 Nisan 2019, https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9468/akp-de-dagilma-ya-da-parti-lesme#.XOMa3MgzZPY , erişim: 21.5.2019.

Kirchheimer, O. (1966). ‘The Transformation of the Western European PartySystems’, içinde J. L. Palombara ve M. Weiner (der.), Political Parties and Political Development. Princeton: Princeton University Press, s. 177–200.

Levitsky, S. ve L. Way (2002). ‘The Rise of Competitive Authoritarianism’. Journal of Democracy, 13 (2), 51–65.

Linz, J. (2008). Totaliler ve Otoriter Rejimler (Çev.: E. Özbudun). İstanbul: Liberte.

Lukes, S. (2016). İktidar (Çev.: M . Ratip). İstanbul: İletişim.

Magaloni, B. (2006). Voting for Autocracy: Hegemonic Party Survival and Its Demise in Mexico. Cambridge: Cambridge University Press.

McDonnell, D. (2013). ‘Silvio Berlusconi’s Personal Parties: From Forza Italia to the Popolo Della Liberta’. Political Studies, 61 (S1), 217–233.

Neumann, S. (1954). ‘Toward a Theory of Political Parties’. World Politics, 6 (4), 549-563.

Oakeshott, M. (1996). The Politics of Faith and the Politics of Scepticism. New Haven: Yale University Press.

O’Donnell, G. (1988). Bureaucratic Authoritarianism (Çev.: J. McGuire ve R. Flory). Berkeley: University of California.

OSCE/ODIHR (Office for Democratic Institutions and Human Rights) (2017). ‘Republic of Turkey Constitutional Referendum 16 April 2017’, 22 Haziran 2017, www.osce.org/odihr/elections/turkey/324816?download=true , erişim: 27 Aralık 2017.

Özbudun, E. (2011). Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye. İstanbul: Bilgi.

Özbudun, E. (2013). Party Politics and Social Cleavages in Turkey. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Özbudun, E. (2015). ‘Turkey’s Judiciary and the Drift Toward Competitive Authoritarianism’. International Spectator, 50 (2), 42–55.

Panebianco, A. (1988). Political Parties: Organization and Power (Çev.: M. Silver). Cambridge: Cambridge University Press.

Schedler, A. (2002). ‘The Menu of Manipulation’. Journal of Democracy, 13 (2), 36–50.

Somer, M. (2016). ‘Understanding Turkey’s Democratic Breakdown: Old vs. New and Indigenous vs. Global Authoritarianism’. Southeast European and Black Sea Studies, 16 (4), 481–503.

Somer, M. ve T. S. Baykan (2018). ‘Hybrid Party Dilemmas and the Rise of Turkey’s AKP as a Dominant Party’. Taslak Metin.

Wuthrich, F. M. (2015). National Elections in Turkey. Syracuse: Syracuse University Press.

Yabancı, B. (2018). ‘Avrupa’nın Çeperinde Popülizm: Türkiye, Doğu Avrupa ve Balkanlar’da Çoğunluk İktidarlarının Otoriterlik Stratejileri’, Birikim, 354, 9-21.

Yeşil, B. (2016). Media in New Turkey: The Origins of an Authoritarian Neoliberal State. Urbana: University of Illinois Press.