AKP iktidarları dönemi, iki anlamda inşa dönemidir. Bir yandan gerçekten de en büyük iktisadi alanlardan biri olarak inşaat sektörü, bu dönemde, ekonomide önemli bir yer tutmuştur. Diğer yandan AKP iktidarlarına toplum, bir inşaat alanı olarak görülmüş ve yeni bir millet anlayışı inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu “millet” Türk sağının önümüzdeki on yılları için işlevli olacağı düşünülen yeni millettir. AKP şahsında siyasal İslamcılığı sürdüren Türkiye’nin yeni sağcıları, yeni bir milletin inşasına çalışmaktadırlar. 2014 başlarında hala AKP liderliğinde ilerleyen bu proje, Türkiye’de siyasal İslamcı hareketin ortak projesidir.[1] Yeni millet anlayışı, AKP’nin ekonomi-politikalarıyla uyumlu olan, iç politikada ve dış politikada birbiriyle ilişkili pek çok unsur etrafında şekillenen bir millet anlayışıdır. Bu yazıda, AKP’nin ve genel olarak Türkiye’de siyasal İslamcılığın siyasetinin temel bir parçası olduğunu düşündüğümüz Sünni-Müslümanlıktan esinini alan, Osmanlı geçmişine giderek Türklükle buluşan yeni millet anlayışını ele alacağız. Yazıda, sırayla, İslam ve milliyetçilik arasındaki ilişki, AKP’nin İslamcı milliyetçiliğinin tarihsel kökenleri ve AKP iktidarı boyunca geçirdiği, hegemonik ve otoriter dönüşümler ve bu “yeni “millet”in temel unsurları, “dışarıda” bıraktıkları ve olası sonuçları ele alınacaktır.

İslam’ın Ümmeti Millete Karşı mı?

İslamiyet mesajını evrensel bir şekilde tüm insanlığa vermeye çalıştığını iddia eder. Bu, İslamcı düşüncenin temel tezidir. Mesaj tüm insanlığadır ve Hz. Muhammed de Allah’ın tüm insanlığa gönderdiği bir elçidir.[2] Peki İslam’ın insanlığa yaptığı bu çağrı, onu insanlığın daha sonra geliştireceği, siyasal, toplumsal ekonomik kurumlardan biri olarak millet çerçevesindeki tartışmalardan azade mi yapacaktır? İslam dininin gelişimi ve bugüne kadar olan tarihi süreç iki yönlü bir bölünmeye işaret eder. Birincisi, İslam’ın kendisini diğer dinlerden ayırarak dünyanın geri kalan kesimlerini “fethedilmesi” gereken toplumlar olarak tarif etmesidir. İkincisi ise günümüze kadar İslamiyeti benimseyen topluluklar arasındaki bölünmelerdir. Her büyük kültürel ve dinsel sistem gibi, İslam da, tarihsel akışı içinde farklı gruplara ve alt gruplara bölünmüştür. Bu bölünmenin temelinde siyasal, coğrafi, ekonomik ve kültürel çatışmalar vardır.

Hucurat Suresi’nin 13. Ayeti, İslam’ın evrensel mesajına rağmen, neden milletlere ayrıldıkları konusunda bir açıklama yapar:

Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.[3]

Bu Ayet’in muhalif Müslüman İhsan Eliaçık tarafından hazırlanan çevirisi ise şöyledir: “Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi halklara, kabilelere ayırdık…”[4]

Burada İslam’ın evrensel çağrısına rağmen, farklı dillerin, farklı toplulukların varlığı konusunda bir açıklama getirilmesi kaygısı vardır. Bu çağrı zorunludur, çünkü İslam, Arap coğrafyasında ortaya çıkmıştır ve Kur’an da Arap dilinde “inmiştir.” Bu durum, İslam’ın evrensel çağrısı bağlamında zorunlu bir açıklamayı gerektirir. Hucurat suresinde yapılan budur. İslam’ın belli bir coğrafyada, belli bir dili konuşan bir toplumda ortaya çıkması konusunda çeşitli açıklamalar vardır. Ümmet ve ulusun coğrafya konusunda bir karşıtlık bağlamında oluştuğunu savunan Arslan’a göre ümmet, “kutsalın mekânsal (coğrafi) tezahürü” dür, ulus ise, “coğrafyanın (mekanın) kutsallaştırılması olarak vardır.”[5] Arslan, ulus-devletlerde coğrafya üzerine yaşanan sorunların çözümü için de “ümmet tipi örgütlenme”den yararlanmak gerektiğini savunur.

Kur’an, kendi düşüncesinin insanlık adına en doğru ve temel düşünce olduğu iddiasını taşır. Bu iddia, bu doğru düşüncenin başka insanlara da anlatılması konusunda bir çaba harcanmasını zorunlu kılar. Bu durum hegemonik bir mücadelenin,  yani siyasetin konusu olmasına neden olur ve tarih boyunca da böyle olmuştur.

İslam’ın bu temel çizgisi ekseninde İslam’ın ve Hz. Muhammed’in Arapların milli dini olduğu iddiası, Rahman’a göre,  “Medine’de kendisine uymayı reddeden Yahudiler tarafından hayal kırıklığına uğrayan Hz. Muhammed’in onlara karşı bir tavır takınması”yla temellendirilir.[6]

Ali Bulaç’a göre, “modern ulus devlet, hareket noktası, aygıtı içeriği  ve yöneldiği hedefler bakımından İslam’la özünde çatışma halinde”dir.[7] Bulaç “ulus”a İslami açıdan bu şekilde olumsuz bir anlam yüklerken, milletin ise esasında İslam ile çatışmadığını iddia edecektir. Ona göre, İslam milleti bağlamında “milllet kelimesi sayısal anlamda insan topluluğunu değil, din, yol, sünnet, şeriat ve fırka manalarına tekabül”[8] eder. Esasında etimolojik köken açısından da millet terimi, Bulaç’a göre, “Kuran ve sünnetteki kullanımıyla din ve şeriatı ifade ederken, 19. Yüzyılın ilk yarısından itibaren semantiğinde köklü bir değişime uğrayıp kavim  ulus karşılığında” kullanılmaya başlanmıştır.[9]

Fazlur Rahman da, Türkiye’ye de bir gönderme yaparak, İslam ve milletin birbirileriyle çatışmayan bir ilişki kurabilmeleri konusunda şöyle bir belirleme yapar:

Milliyetçilik dil dahil, bir gruba birlik duygusu veren gelenek ve görenekler topluluğuna dair varolan bir duygu olarak tanımlanabilir. Bu birlik duygusu, farklı yoğunluk derecelerine sahip olabilir. Türkiyeli, Mısırlı veya Pakistanlı bir köylü, bu anlamda hep milliyetçi olmuştur.  Fakat Türkiyeli, Mısırlı ve Pakistanlı bir köylü, aynı zamanda güçlü bir İslami duyguyla, diğer dindaşlarına sıkı sıkıya bağlıdır. O halde bu milliyetçilik, daha geniş bir sadakat duygusuna ters düşmemekte ve gayri-Müslim bir saldırı söz konusu olduğu takdirde (19. ve 20. Yüzyılda sık sık olduğu gibi)  her iki duygu fevkalade bir ilişki kurabilmektedir.[10]

Rahman, milleti özünde İslami duyguların gelişmesinin önünde bir engel olarak görmemektedir. Ancak ona göre bu siyasal kavram, mantıken gidebileceği aşırı noktaya dayandığında İslam’ın idealleriyle çatışmak zorunda kalacaktır. Rahman’a göre milliyetçiliğin bu şekilde aşırılaşması, onun “laiklikle birleşmesi ve böylece ırk gibi kavramlar üzerinden inşa edilmesi” sonucu ortaya çıkar. Bu durum, aşırı milliyetçilik olarak, “sadece Türkiye’de resmen yerleşmiş”tir. “Milliyetçilerle İslamcılar arasında cereyan eden uzun bir tartışmadan sonra Milliyetçilik, Türkiye’de resmi bir zafer kazandı.”[11]

İslam’da millet ayrımına düşünsel olanak sağlayabilecek noktalar hem içte hem de dışa karşı şekillenmiştir. Dışta olan İslam’ın cihat niteliğidir. “Kur’an inananları cihada davet eder.”[12] Kur’an metni Bakara Suresi 244. Ayet’te, cihada şu şekilde yer verir: “Allah yolunda savaşın ve bilin ki şüphesiz Allah hakkıyla işitendir ve hakkıyla bilendir.”[13] Yine, Tevbe Suresi’nde bu çağrı şu şekilde yer alır: “Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol.” Bir diğer örnek de, Tahrim Suresi’nin 9. Ayetidir: “Ey Nebi! Kafirlerle ve münafıklarla savaş ve onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. Ve o kalınacak ne kötü bir yerdir!”[14] Burada yer alan ifadelerde de, İslam’ı egemen kılmak için dünyada yaşayan diğer insanları hedefleyen bir yayılmaya yönelik bir çağrı vardır. Buna göre, İslam’ın çağrısı insanlık için en doğru çağrıdır ve bu evrensel çağrı herkes tarafından kabul edilmelidir. Bunun için savaşmak gerekir.

Canetti’ye göre, “İslamda kitlenin iki parçalılığı kayıtsız şartsız mevcuttur. İnananlarla inançsızlar ebediyen ayrıdırlar ve birbirleriyle savaşmaları mukadderdir.”[15] Bu durum, İslam’da farklı milletlerin temsilini bir yandan kolaylaştırırken, İslamiyet çerçevesinde siyasal egemenlik çabalarının önünü, sonsuz bir şekilde açmaktadır. Dünya üzerinde böylece pek çok İslamcı topluluk kendilerinin en doğru İslam’ı temsil ettikleri iddiasıyla savaşacaklardır. Bu da İslam’a bağlı topluluklar arasında, önemli ayrımların, tarihsel gelişme içinde şekillenmesine yol açacaktır. Yine Canetti, bu ayrımcı fikriyatın ve savaşçılığın, Hz. Muhammed üzerinden İslam’ın ilk dönemlerinden başladığını şöyle vurgular:

Muhammed savaşmanın ve savaşın peygamberidir… Arap dünyasında ilk başarısını cemaatinin istikbali için bir vasiyet olarak bırakır: kafirlere karşı mücadele ve bu alan Allah’ın iktidarının alanı olduğu için inançtan çok, inancın iktidar alanının genişlemesi. İslam uğruna savaşanlar için önemli olan kafirlerin dinini değiştirmek değil, onlara boyun eğdirmektir.[16]

İslam toplumsal bölünmeleri ve etnik ayrımları aşacak bir dinsel potansiyele sahip olduğu iddiasında bulunsa da,  geliştirdiği temel eğilimler, farklı ulusların onu kendi ulusal niteliklerini de koruyarak benimsemesini kolaylaştırmasının yanında, dışlayıcı bir milliyetçilikle birlikte savunulabilmesine de olanak vermiştir. Burada bu toplulukların pek çoğunun kendi İslamlarını en doğru İslam olarak görüp farklı toplumsal kesimlerle bir çatışma içine girmeleri, konumuz açısından dikkat çekicidir. Türkiye’de siyasal İslamcılık, hem en “doğru”, “makbul” milleti bulma yönündeki eğilimi hem de İslamiyeti dünyada “temsil etme” iddiasıyla, bu düşüncenin bir izleğini oluşturur. Siyasal İslamcılar, içeride “makbul millet”i oluşturacaklardır, bu makbul millet İslamiyet’i dışarıda en iyi şekilde temsil edecek olan millettir. Gellner’in yaptığı şu tespit de İslam’ın ümmet anlayışı ve milliyetçiliğin yaklaşımı konusunda bir paralelliğe işaret eder:

Müslüman köktenciliğin altında yatan anonim bir ümmetle kendini özdeşleştirme mekanizması, modern milliyetçiliğin altında yatan mekanizmaya benzer: yerel bir toplumsal yapı içerisindeki yerlerini terk eden ya da kaybeden insanlar, ortak yüksek kültürle tanımlanan bir toplulukla özdeşleşmenin çekimine kapılırlar.[17]

İslam’ın tüm insanlığa yaptığı çağrıdaki, “birbirlerini tanımaları için farklı milletlere bölünmeleri”, zamanla, bu milletlerin hem milliyetçi bir eğilim gösterirken hem de dinsel referansları kullanmalarını engellemeyecektir. Bu pek çok örnekte, ayrımcı, dışlayıcı milliyetçilik anlayışlarıyla birlikte temsil edilebilecektir.

Türk sağı için milliyetçilik ve din temel siyaset etme noktalarını oluşturur. Türk milliyetçiliği sağa tarihsel referanslar sağlarken, İslam ise kutsallık konusundaki boşluğu doldurur. İslam ve Türklük arasında bir çatışmadan ziyade, sıklıkla bir uyuşma görülür. AKP, Türkiye’de siyasal İslamcılığın parlamenter temsili anlamında başlangıcı kabul edilebilecek Milli Görüş Hareketi içinden doğmuştur. Her ne kadar, AKP’nin kuruluş döneminde, iç politikadaki gerilimler ve dış politikadaki zorlama AKP’yi kendisine “farklı” bir siyaset ve “yeni” bir geçmiş “bulma” arayışına sokup, “milli görüş gömleğini çıkarma” iddiasına getirse de, AKP’nin siyasetinde, Milli Görüş’ten kalma Sünni-Müslüman kimliği önemli bir belirleyici olmuştur. AKP’yi kuran kadroların büyük bölümü Milli Görüş Hareketi ve onun çerçevesinde ortaya çıkan partiler ekseninde siyasal alana dahil olmuşlardır. AKP’nin kendisine farklı bir geçmiş arama ihtiyacı sonucu öne sürdüğü DP-ANAP çizgisi ise özellikle ekonomi politikaları bağlamında AKP’de bir süreklilik taşımaktadır. Diğer yandan AKP, 80’lerden 90’ların sonuna kadar etkili olan merkez sağ partileri de içererek ve daha sonra yeniden ortaya çıkmalarını engelleyerek içinde taşımaktadır. Bu siyasal toplamın ihtiyaç duyduğu topluluk Sünni-Müslüman Türklerdir. Başta Kürtler ve Aleviler olmak üzere, pek çok farklı etnik ve dinsel grup bu yeni millet anlayışının sorunlu alanları olarak kalmaktadır.

Kapsayıcı-Hegemonik Milletten Dışlayıcı-Otoriter Millete

AKP’nin millet anlayışı, iç politikaya ve dış politikaya dair konulardaki etkisini pek çok unsur üzerinden göstermektedir. Bu unsurlar, birçok toplumsal kesimi ve sorun alanını kapsayan bir içeriğe sahiptir. Bu “yeni millet” anlayışı, yukarıda da belirtildiği gibi, kendisine tarih olarak Türk milliyetçiliğini, kutsallık olarak da Sünni İslamcılığı seçmektedir. AKP Türk milliyetçiliği ve Sünni İslamcılığı Osmanlı geçmişinde birleştirecektir. Parti’nin millet anlayışının iç politikadaki yansıması, ilk dönemlerinde kapsayıcı, hegemonik bir merkez partisi olma iddiasıyla ortaya çıkacaktır. Kriz ortamından çıkmaya çalışan ülkede, toplumsal rızayı da alarak bir hegemonya kazanmaya çalışan AKP, millet anlayışını da ilk dönemlerde, kapsayıcı, farklı kesimlerin rızasını almaya yönelik olarak şekillendirmeye çalışacaktır. Ama bu durum özellikle AKP’nin iktidarını sağlamlaştırdığını hissettiği son yıllardan itibaren farklı toplum kesimlerini kendi millet anlayışı içinde, muhafazakar, İslamcı referanslarla eritmeye çalıştığı; ya da kendi millet anlayışını farklı kesimlere dayattığı, otoriter bir kimliğe bürünecektir.

AKP, ilk dönemlerinde eski dinsel siyaset anlayışını terk ettiğini iddia edecektir. Başbakan’ın Baş Danışmanı Akdoğan’a göre, “Ak Parti, Milli Görüş Hareketi’nin uzantısı, daha yenilikçi bir parti olmak yerine, farklı bir kulvara oturan yepyeni bir siyasal hareket olmayı tercih etti.”[18] Gerçekten, yukarıda da belirtildiği gibi özellikle ilk dönemlerde merkeze yakın olma kaygısı, AKP’yi, kendisine uluslararası güçlerle ve Türkiye siyasetiyle daha fazla uyuşabileceği bir geçmiş arama ve bununla ilişkili bir gelecek tasarlamaya itmiştir.

AKP ilk dönemlerinde inandırıcılık sağlamak adına, farklı toplumsal kesimlerden siyasetçilere yer verecektir. Özellikle eski bazı sosyal demokrat siyasetçiler, AKP’ye destek veren liberaller, partinin aradığı toplumsal rıza açısından belirleyici bir etkide bulunmuşlardır. Partinin, 2010 yılındaki Anayasa Referandumu’na kadar olan siyasetinde bu çabaların izleri vardır. Türkiye’nin temel sorunları konusunda gerçek bir çözüm olanağı yaratmak  gibi bir potansiyel olmasa da, AKP, sürekli, daha sonraki dönemlerde “yeni millet anlayışı” açısından en sorunlu kesimleri oluşturacak olan Alevilerin, Kürtlerin sorunlarına dair “çözüm” geliştirme iddiasında olacaktır.

Dış politika, AKP’nin millet anlayışının yansımalarının açık bir şekilde görüldüğü bir alandır. İç politikaya dair unsurlar, yazının temel izleğini oluşturduğundan, bu yazıda kısaca değinmekle yetineceğiz. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu[19] adıyla ilk baskısı 2001 yılında yapılan kitabı, AKP’nin geliştirmek istediği millet anlayışının uluslararası politikadaki hedefleri bağlamında büyük önem taşımaktadır. Davutoğlu’nun kitapta önemli bir yer verdiği “aktif dış politika” aktif bir millete ihtiyaç duyacaktır. Davutoğlu da buna vurgu yapacaktır. Bu dış politika anlayışı, uluslararası sermayenin bölgesel hegemonya anlayışıyla uyumlu bir millet anlayışı çizer. AKP’nin millet anlayışının Sünni-İslamcı eğilimleri sonucu İran ve Suriye ile girdiği veya giremediği ilişkiler uluslararası güçlerin politikalarıyla, özellikle ilk dönemlerde uyumlu olacaktır. AKP’nin millet anlayışı dış politikada, uluslararası güçlerle uyumlu, komşularıyla sıfır sorun, bölgede “model ve lider” ülke  olma iddiasından, uluslararası güçlerle sorunlar yaşayan, komşularıyla büyük çatışmalar içine girdiği bir politikaya savrulmuştur.

Milletin Kutsallığı ve Tarihselliği: Sünnilik-Türklük
AKP’nin millet anlayışı Türk ulusu ve Sünni Müslümanlığa dayanır. AKP özellikle ilk dönemlerde bunu gizleyecek girişimler içerisinde olsa da AKP’nin millet anlayışı, geldiğimiz noktada bu ulusal ve dinsel referanslar üzerinden ilerlemektedir. Bunun sonucu olarak, Türk olmayanlar ve Sünni Müslüman olmayanlar, millet anlayışı bağlamında sorunlu alanlar olarak kalmaktadırlar. White’a göre, zaten millet söyleminin kendisi, “Türklüğün ve Müslüman kimliğinin ırkla ilişkilendirilerek yorumlanan anlayışına dayanmaktadır.”[20]

1. Sünni Müslümanlık: Kutsallık İşlevi
Türklük ve Müslümanlık içerisinde AKP’nin millet anlayışını, resmi ideolojinin süregiden milliyetçilik anlayışından farklılaştıran etki, elbette ki İslamcı etkidir. Ateş’e göre, “Kurucu seküler milliyetçiliğin, ulusu aşkın ve kutsal bir sadakat odağı haline getirerek, dünyevi olanı kutsallaştırması karşısında, ulusun kutsallığını (dünyevi kutsallık) İslam’ın kutsallığıyla (ilahi kutsallık) destekleme arayışında olan bir başka milliyetçilik politik alanda hegemonik olacaktır.”[21] Siyasal İslamcı etki, kültürel olarak ve yaşam biçimi bağlamında Sünni İslam’ın etkisiyle şekillendirilmiştir. Bu etkinin özellikle AKP’nin toplumun tüm kesimleri üzerinde muhafazakar İslami yaşam tarzı baskısı anlamında yoğun bir şekilde belirdiği görülüyor. AKP’nin otoriterleşen ikinci döneminde millet anlayışı üzerinden bu otoriterleşmenin göstergesi, Sünni Müslüman inanç ve kültür öğelerinin, örneğin eğitim gibi alanlarda tüm topluma dayatılması olarak ortaya çıkmaktadır.

İslam referansı, özellikle laik millet anlayışından belli bir oranda kopmayı ifade etmektedir ve resmi ideolojinin millet anlayışından ayrılan en belirgin yanı budur.  İslami etkinin yoğun olduğu millet söylemi, sadece insanların hayat tarzına müdahale eden bir boyutta değil, bu etkiyi, Türkiye toplumunu yönetme anlamında önemli bir araç olarak kullanma bağlamındadır.

Türkiye nüfusunun büyük bir oranının Müslüman olduğu söyleminin sürekli tekrarlanmasının yanında, toplumun  fertlerinin de aynı zamanda bu Müslüman anlayışına uygun bir şekilde yetiştirilmesi istenmektedir. Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’na seslendiği bir konuşmasında şu ifadeyi kullanacaktır:  “Dindar nesil yetiştireceğiz. Muhafazakar demokrat partisi kimliğine sahip bir partiden ateist bir gençlik yetiştirmemizi mi bekliyorsun?”[22]

Millet anlayışındaki bu İslami dönüştürme sürecini Mert, şu şekilde ele alacaktır: “AKP ile… daha önce sağ muhafazakarlığın tahakkümü altındaki bir İslamcı eğilimden söz edilebilirdi. Şimdi İslamcılığın baskın olduğu bir sağcılıktan bahsetmek gerekir.”[23] AKP tüm toplumu muhafazakar yönde bir dönüşüme uğratacak çalışmaları yoğun bir şekilde yürütmektedir. Bunların sonucu olarak hem kendi iktidar olanaklarını artıracak, hem de hedeflediği millet anlayışına uygun bir toplum yetiştirecektir. Bu anlayış, eğitim ve sağlık gibi alanlardaki söylemlerde önemli oranda dikkat çekmektedir.

White, yeni millet anlayışının İslami referanslarına vurguyla, bu millet anlayışını “Müslüman milliyetçilik” olarak nitelendirecektir. Ona göre bu yeni Türk kimliği, “Kemalist devlet projesinden kopmuş, Cumhuriyet devletinin çerçevesine yerleştirilen ve Osmanlının emperyal geçmişinin şekillendirdiği bir gelecek vizyonuna ve öznelliğine sahip dindar bir Müslüman Türklüktür.”[24]

2. Türklük: Milletin “Etnik” Referansı

AKP’nin millet anlayışının etnik referansı elbette ki Türklüktür. Türkiye’de İslamcı hareketler ve milliyetçi eğilimler birbirlerinden bağımsız hareket etme konusunda pek de istekli olmamışlardır. İslamcılık, ana akım olarak Türk milliyetçiliğine düşmanlık etmeden ilerlerken, Türk milliyetçiliği de İslamcı referansları tamamen dışlayamaz. Burada farklı olan, Milliyetçi eğilimlerde Türklükten sonra gelen ama onsuz kesinlikle Türklüğün de var olamayacağı Müslüman kimlik, İslamcı hareketlerde ise Müslümanlıktan sonra gelen ama kimliğin olmazsa olmazı olan Türk milliyetçiliğinin varlığıdır. Türklük, AKP’nin millet anlayışı için önemli bir tarihi beslenme noktasıdır.

Türkiye’de siyasal İslamcı hareket olarak MGH’nin mirası da Türk milliyetçiliği ile yakından ilişkilidir. Tanıl Bora bunu şu şekilde açıklar: “Türk İslamcılığının ana damarı ve RP’nin ümmetçiliği, bariz biçimde Türk merkezlidir. Bu tasarım, Türkiye’nin İslam Dünyasının ve birliğinin yegane potansiyel lideri olarak düşünülmesine dayanır.”[25] Buradaki liderlik vurgusu, kısaca değinmekle yetindiğimiz dış politikaya dair bir belirlemedir. Türkiye İslamcılığı her zaman İslam aleminin lideri olma iddiasını dile getirecektir. Bu konuda kendisini İran gibi ülkelerle rekabet halinde görecektir.

Başbakan, 10 Mayıs 2011 tarihinde Afyon’da yaptığı bir seçim konuşmasında şu ifadeleri kullanacaktır:

Prizren’in, Priştine’nin Mamuşa’nın sokaklarında ellerinde Türk bayrakları, Kosova bayraklarıyla binlerce çocuğun sevgi gösterileri arasında inanın gözyaşlarıyla geçtik. Melbourne’den Toronto’ya kadar, Bişkek’ten Londra’ya kadar, Trablus’tan Düsseldorf’a kadar nerede Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı varsa, nerede soydaşımız, kardeşimiz varsa hepsine el uzattık, hepsini kucakladık. Moğolistan’da Türk tarihine ait ilk yazılı eser olan Orhun Abidelerine biz sahip çıktık.[26]

Erdoğan, kafatası milliyetçiliği yapmadıklarını sürekli vurgulayacaktır, ama Türk milliyetçiliğinin etkili olacağını düşündüğü pek çok ortam ve zamanda, Türk milliyetçiliği vurgusunu yapmaktan geri durmayacaktır. MHP ile girilen tartışmalarda sürekli olarak MHP’den daha milliyetçi olduklarını vurgulayacaktır.

Anadolu coğrafyası, tarih boyunca, pek çok farklı etnik ve dinsel kökenden insana mekan olmuş bir coğrafyadır. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de büyük oranda böyle kalmıştır. Osmanlının son dönemlerinden itibaren gelişen milliyetçilik hareketleri, pek çok ulusun kendi devletlerini kurmaları ve ayrılmalarına neden olmuştur. Bu dönemde, büyük oranda devletin merkezi yapıyı sağlamasından kaynaklı olanaksızlıklar nedeniyle pek çok farklı dinsel ve etnik unsur varlığını koruyabilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra kendisine bir millet seçen devlet aygıtı, siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısını da bu milleti zamanla yaratmak üzerine kurmuştur. Bunun bedeli Türkiye coğrafyasındaki pek çok zenginliğin yok olması olmuştur. Varlığını koruyabilen etnik ve dinsel topluluklar, daha kitlesel olanlar ya da çok daha kapalı bir yapıya sahip olanlardır. Resmi ideoloji Türk ulusunu kurma konusunda büyük oranda başarılı olmuştur ama çözülemeyen sorunlar tüm iktidarlar boyunca sürmüştür. AKP döneminde geliştirilen milliyetçilik anlayışı, bu sorunları çözeceği yönünde bir iddianın içindedir. Ama asıl olarak yapılan, resmi ideolojinin yaptığı toptancılığa farklı bir biçim vermek olmuştur. Burada iktidarın öncelliği Sünni-Müslümanlık olmuştur. Bu Sünni-Müslümanlık, bir “Türk” devleti olarak, Türkiye’nin yeni  millet anlayışını inşa etmede önemli bir araçsallık taşıyacaktır. Diğer yandan bu millet anlayışı liberal ekonomi politikaları açısından da işlevli olacak şekilde tasarlanmaktadır.

“Neo-liberal Milliyetçilik”

Gezi Direnişi’ne yol açan Gezi Parkı’na dair AKP’nin planları, milliyetçilik anlayışının temel unsurlarını vermektedir. Burada yeniden yapılmak istenen Topçu Kışlası, Cami ve Rezidans, bu millet anlayışının, tarihsel, kutsal unsurlarını ve aynı zamanda şehirde her görülen boş yeri piyasanın kullanımına açma hevesine yol açan neo-liberal politikaları işaret etmektedir. AKP’nin millet anlayışı, ekonomi politikalarına karşı toplumsal muhalefetin yükselmesini önlemeye yönelik bir işlevsellik de taşımaktadır. Söz konusu millet anlayışının unsurları olarak tarihsel ve kutsal göndermeler ekonomik faaliyetler için bir örtü olarak kullanılabilmektedir.

AKP’nin ekonomi politikaları neo-liberal ekonomi politikalarıdır, bunların önemli bir parçası da özelleştirmelerdir. Öztan, AKP’nin millet anlayışı ve ekonomi politikaları arasındaki uyuma vurgu yapmak için, AKP’nin millet anlayışını “Neoliberal-milliyetçilik” olarak nitelendirecektir.[27]

DP dönemindeki uluslararası “eklemlenme” ve ANAP dönemindeki piyasa açılımı, AKP ile doğrudan uyuşan bir yapıya sahiptir. AKP dönemi, Türkiye ekonomisinde yoğun özelleştirme süreçlerinin yaşandığı bir döneme tekabül eder. Bu üç dönemde de iktidar partileri, ekonomi politikaları için sağcılığın farklı ideolojik araçlarını korunak yapmışlardır. AKP sağcılığı, DP ve ANAP çizgisiyle kapitalist ekonomi politikalarının uygulanması konusundaki isteklilik yönünden bir süreklilik taşımaktadır. Burada, Milli Görüş Hareketi’nin daha “adil düzen” ve sosyal içerikli söylemlerindense, DP ve ANAP çizgisi tercih edilmektedir. AKP’yi kuran kadrolar çoğunlukla toplumsal olarak “İslamcı camiadan” olsa da, “akılları Özal’ın dediğine yatıyordu.”[28]

AKP’nin milletine sığamayanlar: Kürtler ve Aleviler…

AKP’nin millet anlayışının baskın bir şekilde dinsel ve ulusal referanslar etrafında oluştuğunu gördüğümüzde, temel alınan dinsel ve ulusal referanslar dışında kalan dinsel ve ulusal gruplar da, siyasal bir taleple ortaya çıktıkları sürece bir sorun alanı oluşturmaktadırlar. Bu anlamda Kürtler, Aleviler, farklı milliyetlerden gruplar ve gayri-müslimler temel tartışma alanlarıdır. Türkiye’de, Cumhuriyet dönemindeki Türk ulus inşası, farklı etnik kökenlerden gelen toplulukların yeni devletin “yeni milleti” etrafında zorunlu ya da “gönüllü” olarak çoğunlukla asimilasyonuna, kısmen de dışlanmasına dayanmaktadır. Bu durum örneğin Lazlar gibi pek çok topluluk açısından da gerçekleşmiş durumdadır. Diğer yandan gayri-müslimler Türkiye tarihi boyunca dışlanmış, 6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi fiili saldırılara uğramış ve bu kesimin büyük bir bölümü de farklı ülkelere göç etmişlerdir. Günümüzde ise gayri-müslimlere yönelik  tavır uluslararası anlaşmalar çerçevesinde geliştirilmektedir. Eski kiliselerin yeniden kullanımı için açılmasına yönelik girişimler de bu çerçevededir.  Konumuz bağlamında, Kürtler ve Aleviler hala büyük topluluklar halinde, siyasal taleplerle ortaya çıkmaktadırlar.

Kürtleri ve Alevileri AKP’nin millet anlayışı bağlamında sorunlu hale getiren, Osmanlı’dan bu yana evrilen millet anlayışına getirilen “etno-dinsel” açıklamadır. Ateş’in de vurguladığı gibi, “Doğal ve organik bütünlük olarak milletin özünü bozacak her türlü sembolik, kültürel farklılık, sapkınlık olarak, etnik (Kürtlük) ve dinsel/mezhepsel (Şiilik ya da Alevilik) farklılıklar, milli bütünlüğü bozmayı amaçlayan dış güçlerin oyunları görülür ve reddedilir.”[29] Alevi Türkler, Türk milliyetçiliğine yaklaştıkları ölçüde, Muhafazakar-İslamcı Kürtler ise İslamiyet üzerinden, sınırlı da olsa bu millet anlayışı bağlamında makbul görülebilirken, Aleviler ile Kürtlerin kesişme kümesi olarak Alevi Kürtler, AKP’nin millet anlayışı içerisinde kendilerine yer bulamayacaklardır.

“Alevilerden çok Alevi” olmak…

AKP’nin Alevilere yönelik yaklaşımı, millet anlayışının kapsayıcılık iddiası ve otoriter dayatma, ötekileştirme unsurlarını bir arada taşır. Bir yandan ilk dönemlerdeki kapsayıcılık iddiası ile Alevi Çalıştayları düzenlenirken, son dönemlerde, Alevilerin Aleviliğini belirlemeye dönük bir otoriter kimliğe bürünecek bir hal almaktadır. AKP’nin millet anlayışının, Aleviler bağlamındaki en basit yansıması Başbakan’ın şu sözlerinde ifadesini bulmaktadır: “Eğer Alevilik Hazreti Ali’yi Kerremallahu Veche sevmekse, ben Alevilerden daha çok Aleviyim. Eğer buysa.”[30]

Yalçınkaya’ya göre, “AKP’nin Alevilik açılımı ‘Alevilik sorununu” çözmemekte, yeni bir Alevilik sorunu inşa etmektedir. AKP açılımı Alevilerin taleplerine değil, kendisinin yeniden inşa etmeye çalıştığı sorunun gerektiği taleplere yönelmektedir.”[31]

Alevi Türkler ve Alevi Kürtler AKP’nin “yeni” millet anlayışında, ilk dönemlerde hegemonik projeye ikna edilmeye, daha sonra otoriter baskılarla dışlanmaya maruz kalacaklardır. “Sünni-İslam dairesi dışında kalan inançlar (özellikle Şiilikle paralellik içinde Aleviler ve Bektaşiler) bölücü ve sapkın olarak kodlanır.”[32] Bu kodlama, Osmanlıdan Cumhuriyete ve günümüze devreden bir kodlamadır. Cumhuriyet ile birlikte Alevilerin yaşam biçimleri konusunda kendilerine daha yakın bulacakları seküler bir rejimin egemen olduğu düşünülebilir. Ama toplumsal anlamda hakim durumdaki Sünni-İslam, Osmanlıdan günümüze, çoğunlukla da devletin mekanizmalarını da kullanarak, Aleviliği bir “heretik” yaşam tarzı olarak anlatmaya, tarif etmeye devam etmiş ve bu anlayışın yetiştirdiği eğitimle büyüyen nesiller, Alevilere yönelik ayrımcı algının siyasette ve toplumsal yaşamda karşılık bulmasının tabanını oluşturmuşlardır. Bunu hem üreten hem de fırsat bilen siyasiler de Alevilere yönelik olumsuz göndermelerle taraftar toplama gayretleri göstereceklerdir.

Kürtlerle İslam Kardeşliği:

AKP’nin millet anlayışı açısından Kürt sorunu ve Kürtlük önemli bir sorun ve “fırsat” alanıdır. AKP’nin millet anlayışındaki temel parametreler Kürt sorunu bağlamında da açık bir şekilde ortaya çıkacaktır. İlk dönemlerde kapsayıcı, hegemonik bir dil kullanılarak Kürt sorununu çözme konusunda vaatlerde bulunulacaktır. Geçmiş eleştirisi yapılarak AKP’nin aynı hataları tekrarlamayacağı vurgulanacaktır.

Kürt sorunu uzun yıllardır çatışmalı bir şekilde devam etmektedir. Bu çatışmada taraflarından biri olan Kürt siyasal hareketi, sorunun çözümü konusunda, çeşitli zamanlarda farklı özerklik modelleri sunmuşlardır. Son olarak Demokratik Özerklik olarak ifade edilen bir taleple ortaya çıkmaktadırlar. Bu model hazırlanan Demokratik Özerklik Taslağı belgesiyle açıklanmıştır.[33]

Dünyadaki örneklere baktığımızda da bu sorunun çatışmasız bir şekilde çözümü için Kürtlere belirli bir özeklik statüsü verilmesinin bu konuda etkili olacağı söylenebilir. Burada sorun yine AKP’nin millet anlayışının sınırları konusunda düğümlenmektedir. Başbakan Erdoğan’ın şu ifadesi konuyu anlamak açısından temel bir veri sunar:

Ben Belediyecilikten geldim. Adem-i merkeziyetçiliği savunan birisiyim. Ama adem-i merkeziyetçiliğin üç tanımı vardır. Bir siyasi tanımdır, iki idari tanımdır, üç hizmet tanımıdır. Biz siyasi tanıma karşıyız, idari tanımına da karşıyız, hizmet içerikli olanın yanındayız.[34]

AKP’nin millet anlayışı, siyasal anlamda, başbakanın da yukarıdaki gibi vurguladığı şekilde çok ciddi bir merkeziyetçilik eğilimi taşımaktadır. Bu merkeziyetçilik, AKP’nin millet anlayışının günümüzdeki belirgin bir eğilimi olarak otoriter  anlayışta da kendisini gösterir. AKP’nin merkezi siyasetinin uygulanması, otoriter bir çağrıya ihtiyaç duyar. Bu da daha özerk, otonom yapılanmalara izin verilmesini gerektiren Kürt sorununun çözümünü büyük oranda zorlaştırmaktadır.

AK Parti döneminde Kürt sorunu konusunda atılan en önemli adım, kamuoyunda “Kürt Açılımı” olarak bilinen politikadır. Bu politika ile hedeflenenler, Soruları ve Cevaplarıyla Demokratik Açılım Süreci/Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi[35] adıyla çıkarılan belgede ayrıntılarıyla anlatılacaktır. Bu süreç Kürt sorununun çözümü konusunda Cumhuriyet tarihi boyunca ileri sürülen en iddialı süreçtir. Ama projenin kamuoyunda “Kürt açılımı” olarak duyurulması milliyetçi kesimlerden tepkilere neden olunca, projenin adındaki “Demokratik Açılım” ifadesi yerine “Milli Birlik ve Kardeşlik” vurgusu daha fazla tercih edilmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan bu belgeye yazdığı Önsözde şöyle diyecektir: “Biz, tarihimizle, kültürümüzle, medeniyetimizle büyük bir milletiz. Her şeyden önemlisi, biz birliğimizle, bin yıllık kardeşliğimizle, farklı inançlarımız, farklı etnik kökenlerimizle, tüm renklerimizle büyüğüz.”[36]

Bu belge, Kürt sorununa çözüm konusunda somut öneriler çıkarmaktan uzaktır. Metinde milletin büyüklüğüne büyük bir vurgu yapılmıştır. Kürt sorunu insan hakları bağlamında ele alınarak bazı çözüm önerileri sunulsa da asıl vurgu, “ülkenin bölünmemesi”, “Güçlü Ekonomi ve İstikrar” ve “kalkınma” konularındadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun öncesinden başlayan ve  Cumhuriyet tarihi boyunca belli bir dozda devam eden sorunda, Kürt ulusal hareketi çerçevesinde belli özerklik talepleri öne çıkarken, bu belgede ise Türk milliyetçi kesiminin tatmin edilmesi daha fazla öne çıkmaktadır.  Ülkenin bölünmeyeceği, Türkçe dışında hiçbir dilde eğitim yapılmayacağı, projenin, Alevi, işsiz gibi grupların sorunlarını çözmeyi de hedeflediği, teröre harcanan büyük bütçe kaleminin  artık harcanmaması gerektiği, hükümetin hiçbir illegal  yapı ya da oluşuma asla taviz vermeyeceği, milletin istifadesine olmayan hiçbir konuda AKP hükümetinin adım atmayacağı, teröre ve terör örgütüne taviz verilmeyeceği, muhatabın terör örgütü değil 72 milyon vatandaş olduğu, terör örgütü elebaşısının affedilmesi ya da yeniden yargılanmasının söz konusu olmadığı, şehitlerin kanının boşuna akmadığı gibi başlıklar vurgulanacaktır.

Metinde yer alan birinci soru, “Türkiye’nin milleti ve devleti ile bölünmez bütünlüğü tartışma konusu mudur? Üniter devlet yapımız zedelenir mi?” şeklindedir. Bu soruya verilen yanıt ise şudur: “Hayır Türkiye Cumhuriyeti milleti ve devleti ile bölünmez bir bütündür ve böyle kalacaktır. Demokratik Açılım Süreci’nde bunda taviz verileceği sadece kara bir propagandadan ibarettir. Üniter yapımız etrafında bir tartışma ya da ‘tek devlet, tek millet tek vatan tek bayrak’ prensibinden taviz verilmesi asla söz konusu değildir.” Bu soruya verilen cevap, Kürt sorununda AKP’ye kadar olan dönemin propagandasını yoğun bir şekilde taşır. Bunlara ek olarak, milliyetçi kesimin kafasındaki bazı sorulara açıklık getirmek için “tek”lik vurgusu yapılacaktır.

Başbakan, Kürtlerin tarihi açısından önemli bir yer taşıyan Yezidiliği, Zerdüştlüğü, Sünni-Müslüman yoğunluğun bulunduğu yerlerde yaptığı konuşmalarda, bir aşağılama konusu ve propaganda aracı olarak kullanmaktadır. Örneğin Başbakan şöyle konuşacaktır:

İmralıdaki, Kürtlerin dininin Zerdüştlük olduğunu ilan etmişti. Acaba bana, Kürtlerin dininin Zerdüştlük olduğunu kabul eden kaç tane Kürt kardeş gösterebilirsiniz? Ben inanıyorum ki, benim Kürt kardeşlerimin tamamına yakını İslam diyecektir. Ayrımcılık, bölücülük… yapmak istedikleri bu.[37]

Başbakan burada, İslamı, kendi millet anlayışı açısından işlevsel olarak kullanırken, ülkedeki farklı inançlardan insanlara da açık bir ayrımcılık yapmaktadır. Yezidilik ve Zerdüştlük konusunda kullanılan ifadeler, dışlayıcı anlayışın önemli göstergeleridir. Burada, millet anlayışının İslami sınırları belirgin olmaktadır.

AKP’nin Kürt sorununa çözüm konusunda geliştirdiği politikalar, partinin millet anlayışının kapsayıcılık iddiasının aksine barındırdığı, sınırlılıklar, dayatmalar ve baskıların izlerini taşımaktadır. Millet anlayışının önemli bir unsuru olarak İslam kardeşliği üzerinden geliştirilmeye çalışılan soyut söylemler, somut sorunların çözümünde işlevsiz kalmakta ve Kürt meselesinin demokratik ve Kürt ulusal taleplerini karşılayacak şekilde çözülmesi, AKP’nin millet anlayışının duvarları arasında sıkışmaktadır.

2014 başlarında AKP’nin millet anlayışı, Gülen Cemaati’yle girdiği iç çatışma nedeniyle daha baskın bir hale gelmektedir. Yolsuzluk operasyonuyla sarsılan AKP, bu krizden çıkmak için, bir yandan her türlü hukuk düzenini yerle bir eden  düzenlemeler yaparken, diğer yandan özellikle Türk milliyetçisi ve İslamcı söylemlerden medet ummaya da devam etmekte ve bu söylemleri yoğun bir şekilde kullanmaktadır.

Sonuç yerine: “Hesap”ta Olmayanın Zuhuru…

Başbakan Tayyip Erdoğan, özellikle, Gezi Direnişi’nden sonraki süreçte, yeni bir millet anlayışına dair söylemlerini yoğunlaştırdı. Gezi Direnişi’nde sokağa çıkanları “millet”e karşı “hain”, “çapulcu” olarak değerlendiren başbakan, kendi milletinin uzun yıllardır içeriği oluşturulan yapısını da daha açık bir şekilde işlemeye başladı. Gezi Direnişi’nden bugüne bu tutum, sokaklarda insanların öldürüldüğü bir baskı rejimi içeriğini de yanına katmıştır.

AKP’nin siyasetinin önemli bir aracı olan yeni “millet” anlayışı Türkiye halklarının Gezi Direnişi karşısında tökezlemiştir. Yeni bir baskı aracı olarak geliştirilmeye çalışılan, belirli dinsel ve etnik referansların kullanıldığı, kapitalist ekonomi politikalarıyla uyumlu “yeni millet” anlayışı, Türkiye’de özgürlük vurgusuyla gelişen yeni toplumsal hareketin potansiyellerini de hesaba katmak zorundadır. AKP’nin yıllardır çok iyi bir şekilde yürüttüğü “sorgulanamayan” olma durumu, Gezi’nin açtığı olanaklarla  darmadağın olmuştur. Elbette Türk sağının bu “yeni milleti”, kökleri derinde olan ve kolayca alt edilemeyecek bir projedir. Ama artık, uzun yıllardır siyasal denklemlerde yer almayan, AKP’nin milletinin İslamcı ve milliyetçi duvarlarına sığmayacak bir özgürlük hareketi de zuhur etmiştir. RAF bildirilerinin sonuyla noktalayalım: Aber der Kampf hat erst begonnen.[38]

 

DİPNOTLAR

[1] AKP ve gayriresmi iktidar ortağı olan Fethullah Gülen Cemaati arasında birkaç yıldır “örtülü” olarak devam eden çatışma, 2012 Şubat’ındaki MİT krizi döneminde biraz daha belirginleşmiş ve 17 Aralık operasyonundan beri her gün yeni bir “silah”ın çekildiği bir cenge dönüşmüştür. Türkiye’deki siyasal İslamcıların kavgasında, bir baskı rejimi kuran AKP, son yıllarda iç ve dış müttefiklerinin büyük bölümünü kaybetmiş, içerideki muhafazakar İslamcı tabanına yaslanan bir tarafı oluşturmaktadır. Fethullah Gülen Cemaati ise, AKP ile ittifakı, iktidar olanaklarından daha fazla yararlanma arzusuyla bozulan, uluslararası güçlerin desteğini alan, yıllardır özellikle güvenlik bürokrasisindeki araçlarıyla bir şantaj örgütü haline gelen bir tarafı temsil etmektedir. Bu yazı kaleme alınırken, bu “çatışma” tüm yoğunluğuyla devam etmekteydi. AKP şahsında dile getirdiğimiz “yeni millet anlayışı” siyasal İslamcıların bir ortak projesidir. Bu savaşın sonucu, projede kimin başı çekeceğini ya da projenin devam edip etmeyeceğini de tayin edecektir. Şurası açıktır ki, her iki taraf da bu yeni milletin temel unsurları olan Sünni İslamcılığa ve Türk Milliyetçiliğine olanca güçleriyle sarılmaktan geri durmamaktadırlar.

[2] Araf Suresi’nin 58. Ayeti şöyledir: “Ey insanlar, ben Allah’ın hepinize gönderilmiş elçisiyim.”

[3] Döğen, Şaban (Haz.) (2006); “Hucurat Suresi, 13. Ayet”, Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, Yeni Asya Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, s. 675.

[4] Eliaçık, İhsan (Haz.) (2006); Yaşayan Kur’an Türkçe Meal, İnşa Yayınları, İstanbul, s. 540.

[5] Arslan, Abdurrahman (1993); “Peygamberin Ümmetinden, Ulus Devlete”, Bilgi ve Hikmet, Yaz 93, s. 29.

[6] A.g.e., s. 63.

[7] Bulaç, Ali (2012); Modern Ulus Devlet, Çıra Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s. 16.

[8] Bulaç, s. 139.

[9] A.g.e., s. 141.

[10] Rahman, s. 311.

[11] A.g.e., s. 349.

[12] A.g.e., s. 85.

[13] Döğen, s. 39.

[14] A.g.e., s. 561.

[15] Canetti, Elias (2010); Kitle ve İktidar, Çev: Gülşet Aygen, Ayrıntı Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s. 147.

[16] Canetti, s. 147.

[17] Gellner, Ernest (2012); Milliyetçiliğe Bakmak, Çev: Simten Coşar vd., İletişim Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, s. 227.

[18] Akdoğan, Yalçın (2004); AK Parti ve Muhafazakar Demokrasi, Alfa Yayınları, İstanbul, s. 104.

[19] Davutoğlu, Ahmet (2010); Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul.

[20] White, Jenny (2013); Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler, Çev: Coşkun Taştan-Fuat Güllüpınar, İletişim Yayınları, İstanbul,  s. 14.

[21] Ateş, Kazım (2011); Yurttaşlığın Kıyısında Aleviler, Phoenix Yayınevi, Ankara, s. 191.

[22] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19825231.asp, Erişim tarihi 07.11.2013

[23] Mert, Nuray (2004); “İslamcılık ve Türkiye Üzerine Bazı Notlar”, Yasin Aktay (Ed.) Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt: 6 İslamcılık, s. 29-30.

[24] White, s. 28.

[25] Bora, Tanıl (2009); Türk Sağının Üç Hali, Milliyetçilik, Muhafazakarlık, İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 121.

[26] 10 Mayıs 2011 Afyon Mitingi, www.akparti.org.tr (Erişim tarihi: 11.09.2013).

[27] Öztan, Güven Gürkan, (2013) “Neo-liberal Milliyetçilik ve AKP”,  www.bianet.org/bianet/siyaset/144811-neo-liberal-milliyetcilik-ve-akp (Erişim Tarihi: 17.11.2013).

[28] Mert, Nuray (2007); Merkez Sağın Kısa Tarihi, Selis Kitaplar, 2. Baskı, İstanbul, s. 36.

[29] Ateş, s. 205.

[30] 5 Mayıs 2011 Amasya Mitingi, www.akparti.org.tr, (Erişim Tarihi: 21. 10.2013).

[31] Yalçınkaya, Ayhan (2010); “Alevilik Hendeğinde AKP’nin Devesi: Alevi Açılımı Ne Diyor?”, Uzgel ve Duru (Der.), AKP Kitabı/Bir Dönüşümün Bilançosu, içinde, Phoenix Yayınevi, 2. Baskı, Ankara,  s. 318.

[32] Ateş, s. 207.

[33] Bu modelin incelenmesi için bkz: http://www.enternasyonalforum.net/politik-gundem/5720-demokratik-ozerklik-taslagi-tam-metni.html (Erişim Tarihi: 13.11.2013).

[34] Tığ, Abdurrahman; Baydaroğlu, İsak ve Pehlivan, Sakiye (ed) (2012); Recep Tayyip Erdoğan Ne Diyor, Kim Ne Diyor Yayınları, İstanbul, s. 16.

[35] Ak Parti (2010); Soruları ve Cevaplarıyla Demokratik Açılım Süreci/Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi, Ak Parti Yayını, Ankara.

[36] Ak Parti, a.g.e., s. 4.

[37] Tığ vd., s. 27.

[38] “Ama kavga, şimdi başladı…”