’68 ve Sinema

-
109

Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan

‘68… Elbette hem bütün rüzgârların buluştuğu bir an, hem de öncesi ve sonrasıyla bir zamanın adı.

Hikâye, hâkim yaşama kalıplarına karşı bir başkaldırı ile başladı. Modadan hiyerarşiye neredeyse bütün kalıpların çatladığı kültürel bir özgürleşme hali. Giderek toplumsal kimliklerin sorgulanması ve altüst oluşu, ortak bir heyecanın rüzgârına dönüştü.

Sartre, Lefebvre, Marcuse, Bloch, Brecht ve daha niceleri… Küba, Che. Çin’de kültür devrimi. Vietnam. Ardından Sömürgecilik, kapitalizm ve otorite karşıtlığı ‘68’in politik tahayyülünü oluşturmanın taşlarını döşeyecektir artık.

Bu durum bileşik kaplar misali Amerika, Avrupa ve de Türkiye’de de koşut olarak 60’lı yıllar boyunca gelişti. Hemen eklemek gerekir ki ‘68, sistemin ideolojik olarak manipüle etmeye çalıştığı gibi bir gençlik hareketi değildi sadece. Sınıf mücadelesinin yükselişi, feminizmin güçlü bir özne olarak kendini ifade edişi, etnik kimliklerin varoluş mücadelesi, gençliğin talep ve özlemleri birbirleriyle geçişken birleşik bir toplumsal mücadeleler bütününü oluşturmaktaydı.

Her hareket kendisinden önceki yaşanmışlıkları ve mücadeleleri referans alır. Doğal olarak 1848’leri, komünleri, iç savaşları, nazizmi, faşizmi hafızasına ve mirasına katmış ülkelerle, farklı geçmişleri olan ülkelerin halklarının bu süreci içselleştirmeleri de farklı olacaktı. Ama ‘68’i, ‘68 yapan o buluşma anıydı.

Bir diğer önemli konu da bu sürecin zeminini döşeyen, kültür sanat alanındaki büyük kırılmalar ve eleştirel tepkilerdi. Daha da ötesi, sanatın bütün alanlarında egemen akımları reddeden çıkışlar, bütün mücadeleleri taşıyan ve ruh katan ürünler ortaya çıkarmaya başladı, geniş bir tartışma ortamında… Savaşın ve otoritenin önünü kestiği geçmişin akımlarından da yeniden el alarak.

Yalnızca sinema açısından ‘68 yılına gelindiğinde, büyük işçi direniş ve grevlerinden Vietnam Savaşı’na, kara isyandan sömürge çatışmalarına, özgür aşktan bireysel başkaldırılara kadar bir dizi film, heyecanın ve tartışmaların gündemiydi.

Yer altı (underground) sinema salonlarında dünyanın dört bir yanından genç sinemacılar filmleriyle buluşuyorlardı.

Film-seyirci ilişkisinden, üretim yöntemlerine ve üsluplara, yepyeni arayışlar, akımlar. Genç Sinema, Yeni Sinema, Sinema-gerçek, Yeni Gerçekçilik, Sine Özgürlük…. Bütün bunlar kolektif çabalardı üstelik.

Cinetracts, 41 yönetmenin gerçekleştirdiği ve ama imzalarını koymadıkları bir çalışma olarak tipik bir örneği oldu bu anlayışın.

O yıl Getino/Solanas’ın Fırınların Saati, Ivens, Klein, Lelouch, Godard, Marker, Resnais ortak filmi Vietnam’dan Uzakta.

Ve de daha birçok film bu coşkunun, özgüvenin habercileriydiler.

Öncesi ve birkaç yıllık sonrası da var ama 72’den sonra sular yavaş yavaş geri çekilecektir. Her film birer manifesto gibiydi yine de o günlere damgasını vuran ve peşinden sürükleyen, Arjantin Özgürlük Grubunun “Üçüncü Bir Sinemaya Doğru” manifestosu oldu.

Aktif izleyici yaratmak mesela. Toplumu hikâyenin öznesine dönüştürme meselesi en yoğun tartışma konularından biriydi.

Paris’te ana akım sinemaya karşı “üçüncü bir sinemaya doğru” toplantısına giderken, Sartre’a rastlardınız yolda gazete satarken….

Sinemacılar, şairler, müzisyenler, ressamlar, felsefeciler, toplumbilimciler sokaklardaydı. Slogan ‘İktidar Sokaktadır’. Entelektüel-aydın-sokak arasındaki hiyerarşi parçalanmış gibidir. 90 yaşındaki eski bir partizan ile 17 yaşındaki işçi kadını politikadan sinemaya kadar her konuda tartışırken görebilirdiniz. Kameralar da, barikatlarda, direnişlerde, örgüt toplantılarında, insanın peşinde ‘gerçeğe yol arkadaşlığı’ etmek üzere hareket halindeydiler.

Türkiye’de olup bitenlerin ise bu fotoğrafa benzerliğinden söz etmek pek yanlış olmasa gerek.

Özellikle 60’lı yılların ortalarından itibaren uluslararası tiyatro festivali, gençlik tiyatrosu, halk oyuncuları, Ankara Sanat Tiyatrosu, Meydan Sahnesi, Anadolu’nun genç toplulukları, üniversite grupları, başka özel tiyatrolar ve 69’da Ankara Birlik Sahnesi ile dalga vurmaya başlamıştı arayışın ve bir başka dünya hayalinin kıyılarına.

68’e doğru yol alırken, birçok insan için, “Yeni Dergi”nin anlamını belirtmeden geçilemez. Marksizm’den edebiyat tartışmalarına, sinemadan şiire, tiyatroya, öyküye kadar o dergiyle Mehmet Fuat’ın dönem gençliğine, geleceğin sanatçılarına etkisini vefayla anmak gerekir. Daha birçok dergi de o ortamda yerlerini aldılar. Halkın Dostları özellikle…

Ve “Edebiyat” geceleri ise… Bütün sanat alanlarıyla politikanın ve toplumsal kesimlerin karşılaşma anlarından biriydi.

Sinematek ve ülkenin ilki olan “Hisar Kısa Film Şenliği”, “Genç Sinema Hareketi”nin doğuşuna yol açacaktı.

“Genç Sinema”, öncelikle tıpkı Batı’daki gibi kendini sınıf mücadelesinin ve politik tahayyüllerin içinde konumlandırdı. Yaşı yirmilerde bir kuşağın sinema hareketi niyetiydi.

“Altmışlı yıllar gençlik hareketleriyle dünya ölçeğinde dolup taşarken, genç olmanın burada özel anlamı oluşmuştu. Türkiye tarihinde ilk kez gençlik vardı… Genç sıfatına yüklenen ortak anlam, sosyal hayatın her platformdaki yorgun düşmüşlüğe, köhneleşmişliğe, statükoculuğa, düzen onarmacılığına, ya da belki yarını da bugün gibi yaşama çaresizliğine bir tepki, araya bir sınır çekme kaygısında toplanıyordu. 60’lı yıllarda siyaset, ekonomi başta olmak üzere her alanda yaşanan geniş kapsamlı girişimlerin, bu gençliğe, bir yolculuğun başında olma duygusu vermiş olduğu kesin”; dünya harekete geçmiş gibiydi. Yürürken dışarıda kalmak zaten imkânsız gibiydi”, diyecekti yıllar sonra, “Genç Sinema”nın kurucularından Veysel Atayman.

“Genç Sinema”cılar olarak yabancı kaynaklar okuyorduk. Çok okuyorduk. İçimizde şairler, diğer sanat alanlarından insanlar vardı. Tiyatro, özellikle de epik tiyatro ilgi alanımız ve uğraşlarımız içindeydi. Nitekim 69’da Ankara Birlik Sahnesi ile iç içe geçen bir ilişkiye dönüşecekti hareket. Proletaryanın sınıf mücadelesinde sinemanın etkin bir özne olacağına inanıyorduk.

Benjamin’in, ‘sanatın toplumsallaşması ve yeniden inşası…’’ doğrultusundaki görüşlerinden kulaktan dolma da olsa haberdardık.

“Üçüncü Bir Sinemaya Doğru” manifestosunun tartışmaları içerisinde yer almıştık.

Sinema ve Politika pratiği üzerinde akıl yürütüyorduk.

Nitekim “Genç Sinema” dergisinde çoğu olmasa bile birçok görüş yayınlanıyordu. Onat Kutlar, Oğuz Alpöge, Kuzgun Acar, Kazım Hün, Ali Tara, Halil Ergün, Vasıf Öngören, Ece Ayhan gibi destekçilerimiz vardı.

Nazım’ın şiirin sinemasını yapmak hayali ve Ece Ayhan’ın şiirsel sinema önermesi ile üsluplarımızı geliştirmenin yollarının arayışı içindeydik.

68 Aralığı’nda

“‘Genç Sinema’, elli yıllık bir deneyden sonra, Türkiye’de sinema olayının yeniden ve kökten ele alınması gerektiği kanısındadır. Bu hesaplamanın tek amacı devrimci, halka dönük ve bağımsız bir sinemanın yaratılmasıdır. Bu amaçla bilinçlenen halkın ve devrimci eylemin pratiklerinde bir sinemanın gerçekleştirilmesi ve halka ulaştırılması yolunda çaba göstereceğimizi bildiririz.” satırlarıyla başlayan bildirisiyle ana akım sinemanın ve siyasi hareketin içinde yerini ilan etmiş oluyordu “Genç Sinema”.

“Genç Sinema”, Yeşilçam’ın üretim ilişkilerine ve ideolojisine karşı çıkarken, önce “Asya tipi üretim tarzı” tezinin sinemadaki savunucusu Halit Refiğ ile yüz yüze geldi hemen. Halit Refiğ yabancı ideolojilerin “Genç Sinema”cılar üzerindeki etkisini öne sürecek, sınıfsız ve çelişkisiz bir toplum olan Osmanlı Devleti’nin bütün çelişkileri emen bir sünger olduğunu savunacaktı. Cumhuriyet sonrası kapitalizmin sınıfsal niteliği ise havada kalıyordu. Bizler “Batıcı, kendi kültürüne yabancılaşmış, sanatın burjuvazi ile ilişkisini bilmeyen entel züppelerdik” ona göre. Yalnız biz değil derinlikli film yapmak isteyen diğer sinemacılar da bu salvodan paylarını almaktaydılar. Ne yazık ki 70’li yıllarda iyice alevlenecek olan ulusal sinema tartışmalarında “Genç Sinema”cılar grup olarak yer alamayacaklardır. Darbe onları da vuracaktır çünkü.

Geçerken “Genç Sinema” ile ilgili belli vurguları da not etmek yerinde olacak.

Her şeyden önce hareket kelimenin gerçek anlamıyla kolektifti. Bu hem kendi içindeki iç ilişkileri ifade ediyor, hem de onu kucaklayan politik çevre ile bağını. Yüzü birbirine dönük kalabalık bir topluluğu yani.

Ulaş Bardakçı’nın “Söylenip duruyordun, al işte sana pozometre… Ne işe yarıyor sahiden bu meret?”inden; birilerinin bir yerlerden ham film sağlamasına; Anadolu gösterileri için bir grubun kanlarını satıp para getirmesine; filmlerimizde gönüllü oyunculuk yapanlara; gösterilerin örgütlenmesine kadar inanılmaz öyküleri olan bir dünyaydı o. Kendi içinde ise birbirine her türlü desteği hiç sakınmadan ortaya koyan bir yapı söz konusuydu. Filmler börek tepsisinde yıkanır kendi yaptığımız matipoda basılırdı. O ay kimler uygunsa dergiyi onlar üstlenirdi. Farklı politik eğilimlere sahip insanlardan oluşan bir hareket olması tartışmaları daha da zenginleştirmekteydi. Ta ki “Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık” tartışmasına kadar.”

İkincisi, “Genç Sinema” kameraları her yerdeydi. Yürüyüşler, direnişler, mitingler… Her olay belge filmler olarak kurgulanır, kısa filmlerimizle birlikte Anadolu’yu dolaşırdı. Üniversiteler, sendika lokalleri, köy meydanları, kahveler. Her yerde “Işık getirdiniz, su getirdiniz.” diyerek “Genç Sinema”cılara kucak açan insanlar.

“Buradan çıkacak sonuç bence çarpıcıdır: Bugün bile kendi hakkındaki arayış ve incelemeleri, uzmanlık alanlarının analitik incelemelerinden hala öteye gidemeyen, bir yandan deşilirken bir yandan mistikleştirilen bir geçmişin üzerine bugününü bir türlü inşa edemeyen, devrimin ince halkası olma halinden emperyalizmin dirençsiz aracı olmaya evrilmiş bir kültürel, sosyal coğrafyada her şey, bir tür ‘Sıfır Başlangıç Noktası’ temsil etme zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bu ‘Genç Sinema’yı ne savunma ne bağışlatma kurnazlığıyla ortaya atılmış bir savdır; ‘Genç Sinema’, bir seçim değil bir zorunluluktu, bunu söyledik. Dışta kalamama durumunun bir sonucuydu. Ne ki, kendi bünyesindeki karşıtlıkları da düşünecek olursak, her şeye karşı olmak, her şeyi yeniden öğrenmek ve kurmak durumundaydı ve orada da bir sıfır noktasında bocalaması kaçınılmazdı. Politik bilimlerden, ekonomi bilimlerinden kültüre, sinema bilgisine, sanata, oradan insan bilimlerine uzanan uçsuz bucaksız, delik deşik bir yelpazede kendi sınıfsal varoluşuna yenik düşmeden toplum ve emekçi sınıf adına hareket etme gerekliliğine cevap verme isteği bile kutsaldı. ‘Genç Sinema’ o günlerin toplumcu gerçekçi bütün arayışları gibi, sanatın toplumsal görevini vurgulayıp durdu; bunun nasıl yerine getirilebileceğinin araştırmasına işaret etmiş olmak bile o sıfır noktasında çok ileri bir adımdı.” (Veysel Atayman)

“Genç Sinema” uzun yaşamadı. Yukarıda da ifade edildiği gibi 71 darbesi hareketin sonu oldu. Geriye kalan, dönemin aynası olan çekilmiş yüzlerce metre film, belge film, kısa film ve belgesellerdi. Ne yazık ki, bütün bu tanıklıklar geleceğin hafızasına aktarılamayacaktır. Ne ki bu hareketi oluşturanların büyük çoğunluğu, izleyen yıllarda teorik çalışmalardan, Yeşilçam’da sendikalaşma mücadelesine kadar varlıklarını sürdürdüler ve ağırlıklı olarak belgesel filmler gerçekleştirdiler.

Türkiye’de gerçek bir sinema anlayışına doğru Sinematek’in ve Onat Kutlar’ın varlığı inkâr edilemez. Ticari salonlarda yer alması mümkün olmayan sanat filmleri, genç kuşaklar ve devrimci kesimler için özellikle buluşma ve tartışma mekânı yarattı. Yarım sayfalık bir açıklama teksiri ile altyazısız da olsa izlenen filmler dünya sinemasıyla tanışma imkânını sağladı.

Yüzlerce film üreten Yeşilçam’ın ise ‘68’de kılını bile kıpırdatmadığı söylenebilir. Ama Lütfü Akad, Metin Erksan, Alp Zeki Heper, Ertem Göreç, Atıf Yılmaz, Duygu Sağıroğlu, Yılmaz Güney ve de bir kadın olarak Bilge Olgaç gibi yönetmenlerin gerek seçtikleri öyküler gerekse de sinematografi açısından kalıpları zorlamaya başladıklarını da vurgulamak gerekir. Ne ki Türkiye sinemasında değişim ihtimali ithal ikameci ekonomik politikaların kırılması, sinema okullarının açılması, belgesel sinemanın güçlü bir hareket olarak kendini göstermeye başlaması, içe dönük üretim anlayışının çöküşü ve benzeri nedenlerle 90’lı yılların sonlarında belirecektir.