AB Deneyimi Işığında Türkiye’nin Krizi ve Kriz Dönemi Politikaları

-
86

2007’de ABD’de başlayan ve 2008’den itibaren başta Avrupa tüm dünyayı etkileyen finansal krizin, 1980’lerde başlayan neoliberal, arz yanlı, ihracata dayalı büyüme modelinin yarattığı eşitsizliklerin neden olduğu yapısal sorunlar ve bu sorunları finansallaşma ile çözme çabasının sonucunda geldiği konusunda geniş bir konsensüs oluşmuş durumda (Stockhammer, 2015; Wisman, 2013). 1980’den itibaren ihracata dayalı büyüme modeli nedeniyle ücretlerin sadece bir maliyet unsuru olarak alınarak reel ücretlerin baskılanması, kamunun ekonomiden çekilerek özel kesime alan açılması mantığı ve sermayenin uluslararası hareketliliği nedeniyle sermaye üzerindeki vergi yükünün düşürülmesi, milli gelir içerisinde emeğin payını azaltarak sermayenin payının sürekli artmasına neden oldu. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi adı altında iş güvencesinin ortadan kaldırılması ve sendikal örgütlülüğün zayıflatılması ile kurulan yeni emek rejimi reel ücretlerin baskılanmasını ve emek aleyhine ekonomi politikalarının çok fazla direnişle karşılaşmadan uygulanabilmesini sağladı. Bu eğilimler, hem gelir hem servet eşitsizliklerini artırırken, ihracatta yeterince rekabetçi olamayan ülkelerde, reel ücretlerin bastırılması nedeniyle daralan iç talebi güçlendirmek için 1990’ların ortasından itibaren hanelerin borçlanma ile tüketimine yönelindi. Keynesyen iktisat bize tüketim talebinde yetersizlik baş gösterdiğinde tüketicilerin satın alma gücünü artıracak aktif maliye politikaları ile müdahale edilmesini önerir. Ancak 1980’den itibaren ekonomik politikada makro ekonomik istikrar fiyat istikrarı ile sınırlanmış, maliye politikasının etkili olmadığı kabulüyle sadece para politikası makroekonomik istikrarı sağlamada kullanılır olmuştur. Aşağıda biraz daha ayrıntılı değineceğimiz gibi maliye politikaları enflasyonist ve piyasaların işleyişini bozucudur, kamu mümkün olduğunca küçültülmeli, para politikası dışında ekonomiye müdahale araçları sınırlandırılmalıdır. Bu nedenle talepteki düşme, düşük faiz oranları aracılığıyla finansal sistemin sağlayacağı borçlarla giderilecektir.

Borçlanma merkez bankalarının düşük faiz politikaları ve finansal sistemin buna göre yeniden düzenlenmesi ile arz tarafından hazırlanırken, uluslararası sermaye merkez ülkelere kıyasla daha yüksek getiri vaat eden Türkiye gibi azgelişmiş ülkelere akarak onların da sisteme dahil olmasını sağladı. Hanelerin reel gelirleri değişmezken, borçlanarak aldıkları evler sayesinde bir servet etkisi ve daha yüksek tüketim sayesinde de geçici bir refah artışı etkisi yaratılmış oldu. Bu şekilde eşitsizliklerin hissedilmesi engellenirken, aynı zamanda 2001 krizinden sonra Türkiye’de olduğu gibi borçlanma sayesinde tüketebilen kitlelerin politik olarak rızalarının alınması ve emek piyasalarının esnekleştirilmesi, özelleştirme, kemer sıkma politikaları gibi eşitsizlikleri iyice artıran ve kurumsallaştıran politikaların iktidarlar tarafından hiçbir politik maliyete katlanmadan uygulanabilmesi sağlandı[1]. Borçlanma ile sağlanan ucuz büyüme, ağır ekonomik ve toplumsal maliyetlerin hissedilmesini engelliyor, ekonomilerde biriken yapısal sorunlar ve dengesizliklerin de ertelenmesine olanak tanıyordu.

1970’lerin sonunda yaşanan krizin nedeninin 1929 krizinden sonra uygulanan, kamunun ekonomiye müdahalesini meşru gören Keynesyen iktisat politikaları olduğu tespitiyle, ekonominin piyasaların kendiliğinden işleyişine bırakılması gerektiği vurgusuyla neoliberal ekonomik mimari oluşturulmuştu. ABD ve Avrupa’da bu modelin 2008’de çökmesinin ardından ilk tepki olarak hem iktisat biliminin içinde hem de uluslararası kurumlar ve politikacılar cephesinde neoliberal model tartışmaya açıldı. Avrupa ve ABD’deki tüm politika belirleyiciler krize klasik Keynesyen genişlemeci politikalarla tepki verilmesini öğütlüyor, bir yıl sonra ağızlardan düşmeyecek kamu borcunun yüksekliği, kamu harcama kesintileri, mali uyum, mali konsolidasyon gibi terimler hiçbir metinde yer almıyordu[2]. Avrupa Komisyonu (AK)’nun 2008 tarihli Ekonomik Kurtarma Planı iki ayaktan oluşuyordu ve ilk ayağı (tamamen Keynesyen bir dille ifade edilen) talebi artırmak için piyasalara satın alma gücü pompalanmasına dayanıyordu (AK, 2008: 2). Bu çerçevede hükümetler, ABD ve Avrupa’da krize ilk tepki olarak bankacılık sistemine yönelik kurtarma paketlerinin yanı sıra genişlemeci maliye politikaları uyguladılar[3]. Bu kurtarma paketleri sonucunda Euro Bölgesi’nde 2007 yılında yüzde 65 düzeyinde olan ortalama kamu borcu milli gelire oranı 2009 yılında yüzde 78’e çıktı. Krizden en çok etkilenen ülkelerden İrlanda’da 2007’de yüzde 27 olan kamu borcu 2011’e gelindiğinde yüzde 111 düzeyine tırmandı[4]. Finansal kriz kurtarma paketleriyle kamu borcu krizi haline getirilmiş oldu ve 2009 başından itibaren Avrupa Birliği kamu borcunun artmasını gerekçe göstererek daha bir yıl önce esneklik göstermeleri istenen ülkelere bütçe açığı ve kamu borçlanmasına ilişkin Avrupa Birliği (AB) İstikrar ve Büyüme Anlaşmasının sınırlarını hatırlatmaya ve kemer sıkma politikaları dayatmaya başladı[5].

Uygulanan kemer sıkma politikaları sonucunda Euro Bölgesi’nde pek çok ülke 2008’de yakalandığı krizin ardından 10 yıl geçmesine rağmen halen sorunlar yaşıyor. Bu süre içerisinde Euro Bölgesi’nde işsizlik yüzde 7’den yüzde 11’e yükselirken, ücret artışı 2014’e kadar pek çok ülkede ya durdu ya da ücretler geriledi. Euro Bölgesi’nde 2007-2014 arasında ücretlerde ortalama artış yüzde 0,49 düzeyinde kaldı, eşitsizlikler pek çok ülkede arttı[6]. IMF 2018’e gelindiğinde, Euro Bölgesi ülkelerinin kamu borç krizi haline getirilen krizini, borç verenlerin güvenini sağlamak için uygulanan kemer sıkma politikalarıyla aşmaya çalışmanın o dönem düşünüldüğünden daha büyük daraltıcı etki yarattığı tespitini yapmaktaydı (IMF, 2018).

Türkiye pek çok iktisatçı tarafından 2008 krizinin azgelişmiş ülkeler ayağı olarak görülen ertelenmiş ekonomik krizine Ağustos’ta zirveyi gören bir döviz krizi ve durgunluk dönemi ile girmiş bulunuyor. Bu yazıda krizi yönetmek için uygulanan kemer sıkma politikaları hem teorik olarak incelenecek, hem de Avrupa deneyimi üzerinden Türkiye’de uygulanacak muhtemel bir kemer sıkma programının olası etkileri tartışılmaya çalışılacak. Yazının geri kalanı üç ana bölümden oluşuyor. Takip eden ikinci bölümde kemer sıkma politikalarının iktisadi rasyonalitesi ve bu politikaların beklentileri açıklanıyor. Üçüncü bölümde Avrupa ülkelerinin durumu İspanya örneğine özel bir vurguyla inceleniyor. Son bölümde Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekonomik koşullar ve içinde bulunduğu durum tarif edilerek, uygulanacak bir kemer sıkma politikasının sonuçlarına ilişkin tahminler üretiliyor.

Kemer sıkma politikalarının anaakım iktisatça yaratılan meşruiyeti

2007-2008 krizinin ardından gelişmiş G7 ülkeleri krize kamu harcamalarını artırarak yanıt verdiler. Büyük kısmı finansal sektöre yönelik kurtarma planlarından oluşan bu kısa dönemli Keynesçiliğin ardından 2010 yazında İngiltere başta olmak üzere G7 ülkeleri, henüz ekonomileri en ufak bir toparlanma emaresi göstermemişken radikal bir değişiklikle kemer sıkma politikalarına yönelmeye başladılar. Ancak işsizliğin artış eğiliminde olduğu, durgun bir ekonomide kemer sıkma politikalarını savunmak politik olarak zordu.

Ekonomik daralma dönemlerinde, üretim ve tüketimde daralma yaşanırken, kamu eliyle genişletici maliye politikaları ve bu politikaları finanse etmek için gevşek para politikaları (para basma ve düşük faiz) uygulanmasını tavsiye eden Keynesyen iktisadın terk edilmesiyle 1980’den itibaren ekonomik politikaların temel hedefi fiyat istikrarını sağlamak yani enflasyonu düşürmek olarak belirlenmişti. Piyasaların kendi haline bırakılmasıyla sorunsuz işleyeceği öngörülen ekonomiye maliye politikalarıyla müdahale etmek aynı zamanda gereksizdir. Çünkü Keynes’in iddia ettiği gibi maliye politikaları ekonomik aktörlerin tüketim ve üretim kararlarında etkili değildir[7]. İşsizlik ortaya çıktığında faizlerin düşürülmesi, fiyatlar artış eğilimine girdiğinde ise faizlerin artırılması yeterli olacaktır.

Krizden sonra yaşanan kısa dönemli Keynesciliğin arkasından gelen kemer sıkma politikalarının meşruiyetinin sağlanmasında anaakım iktisadın büyük faydası oldu. Maliye politikalarının etkin olmadığını savunan anaakım iktisat yazınından gelen iki yazı 2007-2009 arasında uygulanan kurtarma planları, genişlemeci maliye politikaları ve vergi gelirlerindeki düşme nedeniyle artan kamu borç stokunu bahane ederek kemer sıkma politikalarına yönelmek isteyen politikacıların elini güçlendirdi.

Bu yazılardan ilki kamu borcu ile büyüme ilişkisini ele alan Reinhart ve Rogoff (2010 ve 2012) yazılarıydı. Bu çalışmaya göre, kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 90’ın altında kaldığı sürece yurtiçi büyüme üzerinde olumsuz etki yaratmamakta, ancak bu oranın üzerine çıkıldığında büyüme olumsuz etkilenmektedir[8] (Reinhart ve Rogoff, 2010: 23).

İkinci çalışma genişletici etki yaratan daraltıcı maliye politikaları ya da kemer sıkma politikalarının (expansionary fiscal adjustments ya da expansionary austerity) başarılı olduğuna dair kanıt sunan yazılar olarak hem ABD’li hem de AB’li ekonomi bürokrat ve politikalarınca çokça kullanılan Alesina (2010) ve Alesina ve Ardagna (2010)’dır[9]. 1990-2007 arası dönem için OECD ülkelerini inceleyen yazarlara göre, kamu borcunun milli gelire oranını 4,5 puan düşürmeyi başaran, güvenilir, diğer bir deyişle, sert ve kararlı daraltıcı maliye politikaları, ekonomide, hem de kısa dönemde, genişletici etki yaratacaktır.

Genişletici etki yaratması beklenen kemer sıkma politikalarında kamu harcamalarında daralma ya da vergilerde artışın “güven inşası” ile dolaylı yoldan büyümeyi olumlu etkileyeceği öngörülür (Blyth, 2013). Kamu borcu belli bir üst limiti gördüğünde hükümetlerin büyümenin olumsuz etkilenmemesi için borcu düşürecek önlemler almasını öneren Reinhart ve Rogoff yazısının mantığı, yatırımcıların “borca tahammülsüzlük” sınırına dayanmaktadır. Kamu borcu yüzde 90’ın üzerine çıktığında yatırımcılar artan risklerden dolayı kamu borçlanma kâğıtlarını tutmak istemeyecekler ya da tutmak için daha yüksek bir risk primi yani faiz oranı talep edecekler, dolayısıyla bu noktada hükümetler, yatırımcılara güvenilir olduklarını göstermek ve risk primlerini düşürmek için ciddi bir vergi artışı ya da harcama kesintisi yapmaları durumunda daha düşük maliyetle borçlanılabilecektir. Faizlerdeki düşme ise hem yatırımlar hem tüketim hem de yerli paranın değerinin düşmesi ile ihracattaki artış sayesinde ekonomik büyüme yoluna girilmesini sağlayacaktır. Daraltıcı maliye politikalarının ve yavaşlayan ücret büyümesinin toplam talep üzerindeki olumsuz etkisine rağmen, yatırımcı ve hatta tüketici güveninin tesisi sayesinde büyüme etkisi yaratılabilecektir (Baker, 2010; Gravelle ve Hungerford, 2013).

Ancak başta IMF olmak üzere her iki çalışmanın sonuçları da sorgulandı[10] ve daraltıcı maliye politikalarının büyümeyi ve istihdamı hem kısa hem de uzun dönemde olumsuz etkilediği bulundu. Kamu harcama ve vergi politikalarının büyüme ve ekonomik aktivite üzerindeki etkisini ölçen maliye çarpanlarının daralma dönemlerinde 2 ve üzeri değer aldığını bulan çokça çalışma yayınlandı. Gravelle ve Hungerford (2013), Alesina ve Ardagna (2010) çalışmasında genişletici etki yaratan daraltıcı maliye politikalarının yüzde 60’ının küçülme değil ekonominin büyüme dönemlerinde yaşandığını gösterdi[11]. Bu dolaylı ve kısa dönemde etki etmesi zor ekonomik argüman ile 2010 yazından beri kemer sıkma politikaları nedeniyle Avrupa ülkeleri uzun bir durgunluk dönemine girdi. Kemer sıkma politikaları ciddi toplumsal çalkantılara neden oldu, kemer sıkma politikaları ile artan işsizlik ve kamu transfer ve hizmetlerindeki daralma nedeniyle yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ yükseldi.

IMF (2018) kemer sıkma politikalarının büyüme üzerindeki daraltıcı etkisinin politika belirleyiciler tarafından yanlış hesaplandığını iddia etmektedir. Ancak çok daha önemlisi sıfır nominal faize dayanan para politikası etkili olmamıştır. Düşük hatta reel olarak negatif faizlere rağmen ne (hâlihazırda yüksek borçluluğa sahip, işini kaybetmiş ya da kaybetme korkusu yaşayan) tüketiciler ne de yatırımcılar parmağını kımıldatmıştır. Finansal sektöre aktarılan paralar yatırımları ve tüketimi finanse edeceğine Türkiye gibi azgelişmiş ülkelere akarak, krizin bir sonraki aşamasını azgelişmiş ülkeler ayağını hazırlamışlardır (House v.d., 2017; Ponticelli ve Voth, 2017; Salmon, 2017).

Avrupa ülkelerinde durum

Avrupa ülkeleri 2007 yazında ABD’de başlayan krizi 2000 yılından beri ortalama yüzde 2,2 olan büyümenin 2008’de yüzde 0,5’e gerilemesiyle 2009’da ise yüzde 4,5’lik bir küçülme ile karşıladılar. Avrupa Birliği’nin 2008-2018 büyüme ortalaması yüzde 0,86’da kalırken krizden en çok etkilenen ülkeleri barındıran Euro Bölgesi’nde krizden beri ortalama büyüme yüzde 0,6’da kaldı. Krizden en çok etkilenen ve halkın tüm itirazlarına rağmen kriz sonrasında kemer sıkma politikaları uygulayan ülkelerden Yunanistan krizin ardından geçen 9 yılda sadece 2 defa pozitif büyüme rakamı görebildi, 2014 (yüzde 0,74) ve 2017 (yüzde 1,35)’de. Krizden en çok etkilenen ülkeler Yunanistan, İspanya, İrlanda, Portekiz ve İtalya (GIIPS ülkeleri)’nın son 9 yıldaki büyüme hızı İrlanda’nın 2015’teki tartışmalı bir şekilde yüzde 26 oranında büyümesi sayesinde yüzde 0,27 olurken, İrlanda harici dört ülke bu dönemde ortalama (GIPS ülkeleri) yüzde 0,76 küçüldü[12]. 1999 yılında Euro Bölgesi’ne giren GIIPS ülkeleri krize kadar Türkiye’ye çok benzer biçimde özel kesim borçlanmasına dayalı olarak, büyüyen cari açığın eşlik ettiği, özel tüketim ve inşaat sektörünün sürüklediği 8 yıllık dengesiz bir genişleme dönemi yaşadılar (Birdal, 2018; Hein v.d., 2017; Lapavistas et. Al. 2010; Paley, 2013; Stockhammer, 2015). Borçlanmayı kolaylaştıran ve ucuzlaştıran bu dönemde Avrupa Birliği Merkez Bankası (ABMB)’nın uyguladığı düşük faiz politikası oldu. Tüm bu faktörler bu ülkelere akan sermaye sayesinde gayrimenkul ve inşaat sektörlerinde borçlanmaya dayalı bir büyüme yarattı (Palley, 2013; Bielsa ve Duarte, 2010). Özel kesimi aşırı borçlu ülkeler finansal sistemin çökmesiyle krize girdiler. Krizden sonra uygulanan kemer sıkma politikaları sonucunda kamu borcunun daraltılması ve borç verenlere sağlanan güvence ile yine kısa dönemde ekonomilerin büyüme evresine girmesi gerekiyordu. Ancak yukarda verdiğimiz gibi Euro Bölgesi ekonomilerinin büyük bölümünde ne 2014’e kadar büyüme evresine geçilebildi ne de kamu borcu azaltılabildi. Aksine İrlanda hariç GIIPS ülkelerinin kamu borcu GSYİH oranı 2007’de yüzde 85,8 düzeyinde iken 2017’de yüzde 151’e çıktı. İrlanda kamu borcunun çok daha hızlı düşürdü bu ülkelere kıyasla, ancak 2007’de yüzde 27,5 olan oran 2017’de halen yüzde 80 düzeyindeydi. House ve Tesar (2017) Euro bölgesi ülkelerinin de içinde yer aldığı 29 gelişmiş ülke için yaptıkları incelemede, tüm bu ülkelerde farklılaşan ekonomi politikalarına rağmen, uzun süren krizin temel nedeni olarak kemer sıkma politikalarının öne çıktığını gösterdiler.

İnşaat ve gayrimenkul sektörlerine ve borçlanmaya dayalı büyüme modelinin krizle birlikte çökmesi sonucunda 2008-2014 arasında 6 yıl boyunca kriz yaşayan İspanya üzerine biraz daha ayrıntı vererek, Türkiye’de uygulanacak kemer sıkma politikalarının 2001 krizinden çok daha yıkıcı olabileceğini, krizden çıkıp büyüme trendine dönüşün çok daha uzun sürebileceğini göstermek amacındayım.

İspanya dışardan sermaye girişi ve özel kesimin borçlanmasına dayalı, kaynakların inşaat ve gayrimenkul sektörüne aktarıldığı 10 yıllık bir genişleme dönemi yaşadı. Krize kadar, işsizliği yüzde 20’lerden yüzde 8’e kadar düşürebilmiş, Euro bölgesinin en parlak örneklerinden biri olarak görülüyordu (Birdal, 2018). İspanya’da 2008’in üçüncü çeyreğinde başlayan küçülme ilk evresinde 7 çeyrek sürdü ve 2009’da ekonomi yüzde 3,6 küçüldü. 2010’da küçülmeye bir ara veren ülke (yüzde 0,01’lik büyüme ile), 2011’de ikinci küçülme dalgasıyla bu sefer 2011’in birinci çeyreğinden 2013’ün son çeyreğine kadar 11 çeyrek boyunca küçüldü ve sonuç olarak 2007 yılında yüzde 8 olan işsizlik 2013’te yüzde 26’lara kadar çıktı. GSYİH’nın her iki uzun küçülme döneminde düşmesine en büyük katkıyı iç talepte yüzde 16’lara varan daralma yaptı. Kemer sıkma politikaları, işsizlik ve hanehalkı cephesindeki yüksek borçluluk[13] İspanya’nın krizinin uzun sürmesinin en önemli nedenleri olarak öne çıktı (Carballo-Cruz, 2011; House ve Tesar, 2017).

Kemer sıkma politikalarının en önemli kalemi kamu yatırımlarında yaşandı ve bu firma yatırımlarını da olumsuz etkiledi. Brüt sabit sermaye yatırımları 2012’de yüzde 8,6 ve 2013’de yüzde 3,4 düştü (IMF, 2017). Konut sektörüne yapılan yatırımlar ve sermaye malları yatırımları bu iki evrede düşerken, net ihracattaki 2008-2013 arasında 10 puana yakın artış, küçülmeyi dizginleyen etmen olarak ortaya çıktı. Kemer sıkma politikaları sonucu 2009-2013 arasında İspanya hükümeti bütçede yüzde 65 oranında bir uyarlanma hedefledi. Kemer sıkma politikasının içeriğinde KDV oranının yüzde 16’dan önce yüzde 18’e, sonra yüzde 21’e çıkarılması, harcama kesintileri (yüzde 35 oranında), gelir vergisinde 400 Euro’luk istisnanın kaldırılması, tütün ürünlerindeki verginin artırılması, ulusal piyango ve havaalanlarının özelleştirilmesi, ilaç harcamalarında kesinti, emekli maaşlarının dondurulması, kamu sektörü ücretlerinde yüzde 5’lik düşme ve çocuk desteklerinde kesinti gibi önlemler yer aldı (Bosca v.d., 2018; Carballo-Cruz, 2011; Ortega ve Peñalosa, 2014). Bu önlemlerle bütçe gelirlerinin GSYİH’ya oranı 2009’daki yüzde 35 seviyelerinden yüzde 38,8 seviyelerine çıkarılırken, kamunun faiz harcamalarındaki artış nedeniyle 2009’da yüzde 10’a çıkan bütçe açığı 2013’de yüzde 7’ye, 2017’de ise yüzde 3,1’e geriletildi. Tüm bu kesintiler yüzünden ekonomi krizden 6 yıl sonra ancak 2014-2017 arasında tekrar pozitif büyüme rakamlarını görebildi ve işsizlik 2017’de sadece yüzde 17’ye geriletilebilmişti (kriz öncesine göre 9 puan daha yüksek). Kriz öncesi genişleme döneminde yüzde 9,6’ya çıkan cari açık, 2017 sonunda ihracattaki artış ve ekonomideki küçülme sayesinde ithal talebindeki daralmayla yüzde 1,9’luk fazlaya döndü. Ancak kriz başladığında sadece yüzde 61,8 düzeyinde olan kamunun borcu kemer sıkma politikalarına rağmen düşmek bir yana 2017 sonunda yüzde 114,7 düzeyindeydi. Hanehalkı borcunun kullanılabilir gelir içerisindeki payı ise yüzde 150’lerden yüzde 118’e geriledi[14]. Gelir dağılımı eşitsizliği ciddi biçimde bozuldu ve genişleme döneminde düşme eğiliminde olan Gini endeksi tekrar 95’lerin ortasındaki yüksek değerleri gördü (Hein v.d., 2017; Salmon, 2017). Bunda vergi politikalarındaki değişiklik de etkili oldu. Dolaylı vergilerin sosyal güvenlik ödemeleri dışında kalan toplam vergi gelirleri içerisindeki payı 2009’da yüzde 39 iken, KDV oranının yüzde 21’e çıkarılmasıyla 2016’da yüzde 45’e çıktı. Gelir vergisinin payı ise 2009’da yüzde 38,7 iken 2016’da yüzde 32,5’e geriledi[15]. Bu sayede İspanya’da kamu gelirlerinin GSYİH’ya oranı yüzde 34,8’e gerilemişken, 2016’ya gelindiğinde yüzde 38’e çıkarılmıştı. 2014 sonrası elde edilen pozitif büyüme rakamlarında 2013’ten itibaren uygulanan sınırlı da olsa genişlemeci maliye politikalarının, petrol fiyatlarındaki düşmenin, Euro’daki değersizleşme ve ABMB’nın parasal genişleme programının etkisi oldu.

IMF 2017 ülke değerlendirmesi son yıllardaki büyümeye rağmen kamu ve özel sektör borçlarının[16] yarattığı kırılganlıklar nedeniyle uyarıda bulunmaya devam ediyor. İspanya, 2007-2016 arasında ortalama yüzde 1,5 tüketici enflasyonuna sahipti[17]. Hatta pozitif büyüme rakamlarının görüldüğü 2014-2016 arasında, düşük faiz oranlarına rağmen 3 yıl tüketici enflasyonu ortalama yüzde -0,27 düzeyindeydi. Bu deflasyonist sürecin ve aynı zamanda pozitif büyüme oranlarının kaynaklarından birisi petrol fiyatlarındaki düşüş ve diğer arz yanlı gelişmeler nedeniyle üretici fiyatlarındaki gerileme. Ancak çok sayıda insanın evinin kaybettiği İspanya 2016 itibariyle Avrupa genelindeki boş ev stokunun yüzde 30’una ev sahipliği yapıyordu (Burdekin ve Hu, 2017). Dolayısıyla ekonominin büyüdüğü dönemde deflasyonun devam etmesi ekonominin dış taleple büyüdüğünü[18], yüksek işsizlik, düşen ücretler ve borçluluk nedeniyle iç talebin halen kendini toparlayamadığını gösteriyor[19]. Bunun yanında, daha önce de vurgulandığı gibi uzun dönemli faizler yüksek kamu borcuna rağmen, bu dönem boyunca Türkiye’den farklı olarak yüzde 6’nın üzerine çıkmadı[20]. OECD verilerine göre İspanya’nın 2010 sabit fiyatlarıyla dolar cinsinden kişi başı geliri 2017’de 33 bin 718 dolarla 2007 seviyesini ancak yakalayabildi. Euro Bölgesi ülkelerinin hep birlikte kemer sıkma politikalarına yönelmeleri, ülkelerin ulusal paralarının olmaması nedeniyle devalüasyon olanağından yoksun olmaları içerde kemer sıkma politikası uygulayan ülkelerin dış talepten faydalanmalarını da uzun bir süre engelledi.

Türkiye

Türkiye 2002’den beri uyguladığı özel kesimin borçlanmasına dayalı iç talebin sürüklediği büyüme modelinin tıkanması nedeniyle ciddi bir krizin arifesinde. Ağustos ayında zirvesine çıkan döviz krizi toplam dış borç GSYİH oranı yüzde 60’ların üzerine çıkarken, hızla bir borç krizine dönüşüyor. Ekonominin 2018’in üçüncü çeyreğinden itibaren daralma ve dördüncü çeyrekte küçülmeye başlayacağına dair tahminler yapılıyor.

Ekonomi yavaşlama eğilimine ikinci çeyrekte başladı ve ekonomi birinci çeyrekteki yüzde 7,3’e karşılık yüzde 5,2 büyüdü. Bunun yanında asıl önemlisi AKP iktidarı döneminin büyük bir kısmında (özellikle 2009 sonrasında) ekonominin itici gücü konumuna gelmiş inşaat sektörü birinci çeyrekte yüzde 6,6 büyümüşken ikinci çeyrekte ancak yüzde 0,8 büyüyebilmiş, gayrimenkul sektörü ise yüzde 3,4’ten yüzde 0,2’ye gerilemiştir. Ağustos ayında ipotekli konut satışları bir önceki yıla göre yüzde 67[21], toplam konut satışları ise yüzde 15 azalmıştır. Bu veriler, inşaat ve gayrimenkul sektörlerinin büyük ihtimalle üçüncü çeyrekte küçülme göstereceğine işaret etmektedir.

Sektörel güven endeksleri de Şubat ayından beri (Temmuz hariç) sürekli düşme eğilimindedir. Tüketici Güven Endeksi Ağustosta yüzde 6,5 düştükten sonra Eylül 2018’de yüzde 13,2 gibi büyük oranda düşerek 59,3 düzeyine gerilemiştir[22]. Son olarak hükümetin büyük bir keyifle sunduğu dış ticaret verileri de ekonomide üçüncü çeyrekte ve müdahale edilmezse son çeyrekte üretim tarafında ciddi bir daralmanın ipuçlarını vermektedir. Ağustos ayında ihracat yüzde 6,9, ithalat ise yüzde 22,7 düşmüş ve dış ticaret açığının yüzde 59 daralmasını sağlamıştır. Ancak, sermaye malları ve ara malları ithalatında bir önceki yılın Ağustos ayına göre gözlenen sırasıyla yüzde 36,3 ve yüzde 16’lık küçülme, ithalata bağımlı üretimin ciddi biçimde daralacağına işaret etmektedir. İmalat sanayi üretimi büyüme oranı hâlihazırda ikinci çeyrekte birinciye göre yarı yarıya azalmıştır (yüzde 4,3).

Hükümet Yeni Ekonomik Plan’da büyüme tahminlerini 2018 için yüzde 3,8’e 2019 içinse yüzde 2,3’e düşürdü[23]. Türkiye ekonomik krizine Eylül itibariyle yıllık yüzde 24 tüketici enflasyonu, milli gelirinin yüzde 61’ine ulaşmış dış borç stoku, Temmuz itibariyle 54 milyar dolarlık cari açık (milli gelirin yüzde 7,5’i düzeyinde) ve ticari kredilerinin faizi yüzde 36’ya, tüketici kredilerinin faizi yüzde 37’ye dayanmışken, 2 yıllık tahvillerinin faiz oranı yüzde 26’ya ulaşmışken girmektedir. Hanehalkı borcunun kullanılabilir gelire oranı yüzde 48, finans dışı şirketlerin Temmuz itibariyle 217,2 milyar dolar net pozisyon açığı bulunmaktadır. Kamu borcunun milli gelire oranı şimdilik yüzde 28 düzeyindedir ve Yeni Ekonomik Plan’da bütçe açığını 2018’de milli gelirin yüzde 1,9 düzeyinde kalacağı vaad edilmiştir. Üretici fiyatları endeksindeki artış Eylül Aynında yıllık yüzde 46’ya ulaşmıştır, iki endeks arasındaki fark sonraki aylarda tüketici enflasyonunda artış eğiliminin süreceğine işaret etmektedir. Bu koşullar altında inşaattan, gıdaya, ayakkabı ve deri sektörüne şirketler konkordata başvurusunda bulunmaktadır. Özel sektörün borçlarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin bankalarla görüşmeler yapılmakta, ancak henüz bir anlaşmaya varılamamıştır. Bütçe açığı ve kamu borç stoku kriz öncesi pek çok Euro Bölgesi ülkesinde olduğu gibi kaygı duymayı gerektirmeyecek düzeydedir. Ancak önümüzdeki dönemde, kamu borcu ve bütçe açığını Avrupa ülkelerindeki gibi özel kesimin borçlarının nasıl yönetileceği belirleyecektir.

Bu şartlar altında yeni hükümet Yeni Ekonomik Planı açıklamıştır[24]. Ne kamu borcu ne bütçe açığı kaygı duyulmasını gerektirecek düzeyde olmasına rağmen, YEP’te 2019 yılında kamu harcamalarında kesintiye ve bütçe gelirlerinde artışa gidileceği duyurulmuştur[25]. YEP’teki bu hedefler Avrupa’da başarısızlığa uğrayan kemer sıkma politkalarının güven tesisi ile genişletici etki yaratması beklentisini hatırlatmaktadır. Daha önce belirtildiği üzere kamu harcama çarpanlarının ekonominin daralma dönemlerinde 1’in üzerinde, bazı çalışmalarda 2’ye varabileceği bulunmuştur[26]. Milli gelirin yüzde 1,7’si düzeyindeki bir kamu harcama daralmasının milli gelir üzerinde en az bu düzeyde bir daralma yaratacağını beklemek gerekir. Asgari ücret 2018 yılında yüzde 14 oranında artırılmış ancak enflasyon yüzde 24’i bulmuştur. Asgari ücrete enflasyon farkının yansıtılmayacağı açıklanmıştır. YEP’te kamunun belirlediği fiyatlarda enflasyon hedeflemesine gidileceği ifade edilmiştir. Personelin dışarda tutulacağı ifade edilmiş olsa da son enflasyon rakamları ile birlikte 2019 yılında enflasyon hedeflemesi çerçevesinde gelirler politikası izlenerek asgari ücretin de 2019 hedef enflasyonu olan yüzde 15,9 düzeyinde artışla yetinileceği beklenebilir. Bunun yanında Türkiye’de hanehalkları gelişmiş ülkelere kıyasla daha az düzeyde borçlu olsa da enflasyon ve muhtemel enflasyon hedeflemesi koşulları altında ücretlilerin satın alma gücündeki düşmenin devam edeceği anlaşılmaktadır. Ortodoks kriz programları cari açığın ve işsizliğin düşürülmesinde de ücretlerdeki reel değer kaybının etkili olacağını ileri sürer[27]. Yukarıda iktisat yazınından aktarıldığı gibi borçlu hanelerin tüketim talebi ekonominin resesyona girdiği dönemlerde ciddi anlamda düşmektedir. Avrupa ve Amerika’da sıfır sınırındaki nominal faizlere karşın uzun süre tüketim talebi kendini toparlayamamıştır. Türkiye resesyona, hâlihazırda borçlu olan tüketim eğilimi yüksek kesimlerin satın alma gücünü düşürerek, işsizliğin artma eğiliminde olduğu, faizlerin yüksek olduğu bir aşamada girmektedir. Kamunun kemer sıkma programı ve firmaların mevcut durumları birlikte düşünüldüğünde tüketici beklenti anketlerinin şimdiden gösterdiği üzere 2019 yılında iç talebin ciddi anlamda gerileyeceği açıktır.

YEP’te açıkça ifade edildiği üzere Erdoğan yönetiminin tek beklentisi ulusal paradaki değer kaybı nedeniyle net ihracat üzerinde iç talepte meydana gelecek daralmanın telafi edilmesidir. Ancak, petrol fiyatlarının artış eğiliminde olduğu, en büyük ticaret partnerimiz Avrupa Birliği’nin kısmen toparlanma işaretleri gösterse de belirsizliklerin baskın olduğu bir uluslararası ekonomik dönemde ihracata ne kadar bel bağlanabileceği belli değildir. IMF 2018 Ekim ayı World Economic Outlook’da 2008 krizinin etkilerinin halen sürdüğünü ve kırılganlıkların, özellikle azgelişmiş ülkeler cephesinde sürdüğünü belirtmektedir. Euro Bölgesi ülkelerinin kısaca aktarılmaya çalışılan deneyimi göstermiştir ki sadece dış talebe bağlı olarak kurulan kriz yönetimi politikaları, yüksek borçluluk ve dış talebe yönelik belirsizlikler nedeniyle uzun daralma ve krizle sonuçlanabilir.

Türkiye 2001 krizini dört çeyreklik küçülmeyle atlatmış, yüksek kamu borcunu ve bütçe açığını özelleştirme gelirleri ve kemer sıkma politikalarının yardımıyla büyüme üzerinde kısa dönemli negatif etkiyle atlatabilmiştir. Ancak 2001 yılı, merkez ülkelerin 2008 krizine neden olan genişleme dönemine denk gelmiştir. Ek olarak IMF[28]’ye göre özel kesim borcunun milli gelire oranı 2002’de yüzde 22 iken 2016 sonunda yüzde 84,5’e çıkmıştır, 2001’in hızlı atlatılmasında özellikle tüketici kredileri ve kredi kartı borçlanmasının payı büyüktür. Euro Bölgesi ülkelerinin finansal koşullar açısından daha elverişli şartlarına rağmen, kemer sıkma politikaları nedeniyle yaşadığı uzun kriz ortadadır. Türkiye için yüksek faiz, enflasyon ve borca kemer sıkma poitikalarının da eklenmesi ile önümüzdeki krizin çok daha uzun ve çok daha derin yaşanabileceği anlaşılmaktadır.

2016 yılı Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması (GYKA)’na göre hanehalklarının yüzde 66’sı borçludur. Bankacılar Birliği’nin verilerine göre 2018 Haziran ayı itibariyle bankalardan tüketici kredisi kullanan bireylerin yüzde 43’ü ve kullandırılan meblağın yüzde 32’si aylık 2000 ve daha az gelire sahiptir. Yine 2016 GYKA üzerinden yaptığımız hesaplamalara göre aylık 2000 ve daha az gelire sahip haneler en yoksul yüzde 15’in arasındadır ve bu dilimdeki borçlu hanelerin yüzde 70’i borcu ödemekte zorluk çektiklerini ifade etmişlerdir. En yoksul yüzde 5’lik dilimde yer alan borçluların yüzde 84’ü borcunu ödemekte zorluk çekmektedir.

Hükümet YEP’te belirttiği 2019 yılı için 16 milyar TL’lik gelir artırma hedefini “vergiyi tabana yayma” ile yapacağını ilan etmiştir. Ancak Türkiye’de hâlihazırda vergi tabandan toplanmaktadır. Ücretler üzerinden toplanan gelir vergisi ve dolaylı vergilerin toplamının vergi gelirleri içerisindeki payı 2000’de yüzde 64,7 iken AKP döneminde yüzde 74’e çıkmıştır[29]. Kurumlar, mülkiyet, serbest, faiz ve kira gelirlerinden alınan vergilerin toplamının oranı yüzde 30,7’den yüzde 20’ye gerilemiştir. AKP sınıfsal bir tercihle büyük ölçüde ücretlilerden ve tüketim eğilimi yüksek geniş halk yığınlarından vergi toplamayı tercih etmiştir. 16 milyar TL’lik artışı tabana yaymak mevcut dolaylı vergilere ek vergiler getirerek ya da İspanya’nın yaptığı gibi KDV oranını artırarak mümkün olabilecektir. 2015 yılı Hanehalkı Bütçe Anketleri’nden yaptığımız hesaplamalara göre en yoksul yüzde 10’luk nüfusun toplam vergi yükü yüzde 21,6 iken, dolaylı vergi yükü yüzde 18,38’dir. En zengin yüzde 10’un dolaylı vergi yükü ise sadece yüzde 11’dir. Dolaylı vergiler Gini katsayısını iki puan artırarak gelir dağılımını bozmaktadır[30].

Hem planlanan kemer sıkma politikalarının hem de hükümetin genel sınıfsal tercihlerinin bölüşüm sonuçlarının ağır olacağını bunun da krizin derinleşmesine ve uzamasına katkı sunacağını tahmin edebiliriz. Tüketim talebinde yukarda sıraladığımız nedenlerle ortaya çıkacak daralmanın ek dolaylı vergiler getirilmesiyle daha da düşeceğini tahmin etmek zor değildir. Hükümetin vergi gelirlerinde artış hedefi gerçekleşmeyeceği gibi büyüme üzerinde ciddi anlamda olumsuz etki doğuracağı ve gelir dağılımını daha da bozmak dışında olumlu bir etki yaratmayacağını öngörmek mümkündür.

Son olarak, AB ülkelerinde İşsizlik Sigortası ve artan oranlı Gelir Vergisi gibi gelirlerdeki düşmeyi telafi edecek otomatik istikrarlandırıcılar Türkiye’den çok daha etkindir. Türkiye, gelir vergisinin artan oranlılığını ciddi anlamda düşürmüştür ve ücretliler dışındaki kesimlerden gelir vergisi toplamayı tercih etmemektedir. İşsizlik Sigortası Türkiye koşullarında ağır olan başvurma şartları nedeniyle işsizlerin sadece yüzde 10’unun faydalanabildiği ve AKP hükümetinin işverenlere istihdam teşviki adı altında kaynak aktarımı yaptığı bir fondur. Basında yer alan haberlerden hükümetin kriz döneminde İşsizlik Sigortası’nı işsizlerin kullanımına açma eğiliminde olmadığı anlaşılmaktadır[31]. Tüm bu şartlar altında, stagflasyona kemer sıkma politikalarının da eklenmesiyle Türkiye ekonomisinin 2001’e kıyasla çok daha derin ve uzun bir kriz dönemine gireceğini, hükümetin ekonomiyi küçültme ve alt gelir gruplarını daha da fakirleştirerek gelir dağılımını bozma dışında bir önerisinin olmadığını görmekteyiz.

SONUÇ

Bu yazıda krizin nedeninin bölüşümde meydana gelen bozulmalar olduğu tespitine dayanarak krize verilen tepkilerin de bölüşüm merkezli ele alınması ve değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorum. Her ekonomik politika gibi kemer sıkma politikaları da çok şiddetli bölüşüm sonuçları meydana getiriyor. Kemer sıkma politikalarını sadece borcu düşürmeye yönelik bir çaba olarak anlatmak onun bölüşüm sonuçlarını göz ardı ediyor. Ücret ya da emeklilik maaşları, işsizlik ödemelerinin dondurulması örneklerinde olduğu gibi doğrudan bireylerin gelirlerini etkilemese dahi kamu harcama ve hizmetlerinden en çok yararlananlar alt ve orta gelirliler olduğu için kamu harcamalarındaki düşüşten en çok onlar zarar görüyor. Ancak sorun sadece bölüşümdeki bozulma değil. Kemer sıkma politikaları kriz nedeniyle dermanı kalmamış tüketici ve üreticileri daha da dermansız bırakıyor. İşsiz kalan ya da satın alma gücü düşen çalışanlar/tüketiciler güçlü bir tüketim talebi oluşturamazken, ülkeye yönelik güçlü bir dış talep yoksa (ki tüm Avrupa’nın krize girdiği koşullarda 2014’e kadar yoktu) üretim kımıldayamıyor ve ekonomide krizden çıkış süresi uzuyor. Blyth (2013)’in ifade ettiği üzere krizden çıkış süresini uzatan ve çok ciddi bir ekonomik ve toplumsal maliyet yaratan kemer sıkma politikalarında ısrar edilmesinin nedeni her ekonomik politikanın bir bölüşüm meselesi olmasındandır. Hükümetler kısa bir bocalamanın ardından sendikal güçleri zayıflatılmış çalışanlar aleyhine başta finansal sermaye olmak üzere sermaye sınıfı lehine kriz yönetme politikalarını seçmişler, iktisat bilimi de bunun için gerekli “bilimsel meşruiyeti” sağlamaya yönelik yayınlar yapmıştır. AKP yönetimi, benzer bir politika demetini uygulama eğiliminde görülmekte, Türkiye’yi krize taşıyan borçlanmaya dayalı büyüme modelinde ısrar ederek, Türkiye’yi 2001’e kıyasla çok daha derin, çok daha uzun bir krize hızla sürüklemektedir.

 

 

 

 

DİPNOTLAR

[1] Borçlanma ve sosyal yardımların politik rızanın üretilmesinde nasıl kullanıldığını tartışan çalışmalar için bkz. (Akçay, 2018; Yılmaz, 2018: 61-137)

[2] Avrupa Komisyonu’nun “Şimdi harekete geçme zamanı” başlıklı politika belgesi, Avrupalı hükümet ve kurumların gerçek sınavının zorlu koşullarla yüz yüze gelinmesiyle ortaya çıktığını belirterek başlıyordu. Büyüme ve işsizlikler ana temalı metnin hiçbir yerinde harcama kısıntılarının lafı edilmezken, hükümetlere bir dizi ekonomiyi canlandırma paketleri sunuluyordu. Benzer şekilde IMF 2008’de ülkelere dünya ekonomisinin hızla kötüleşen koşullarında yeni ekonomiyi canlandırma paketleri hazırlamaları için çağrı yapıyordu (IMF, 2008).

[3] İrlanda ve İzlanda’da milli gelirlerinin yüzde 40’ını aşan düzeyde banka kurtarma paketleri kullanıldı ve bunun sonucunda 2008 sonrasında bu iki ülkede kamu borcu GSYİH oranı 70 puan arttı. Bu büyüklüğün nedeni finansal sektörün ekonomilerin milli gelirine kıyasla aşırı büyümesi idi. Avrupa’da ülkelerin milli gelirlerini katlayan finansal sistemi kurtarmak amacıyla piyasalara likidite sunulması, borçlara garanti verilmesi, sermaye enjeksiyonları ve değeri düşmüş varlıkların satın alınması gibi önlemlere başvuruldu (Millaruelo ve Del-Rio, 2017). Finansal sektöre aktarılan kamu kaynaklarının ülke ülke dökümü ve kamu bütçesine getirdiği yük için de bkz. Millaruelo ve Del-Rio (2017:5).

[4] OECD kamu borcu istatistikleri (https://data.oecd.org/gga/general-government-debt.htm).

[5] İstikrar ve Büyüme Anlaşması Maastricht kriterlerini hatırlatır. Buna göre, kamu borcu milli gelirin yüzde 60’ını bütçe açığı da yüzde 3’ünü geçmemelidir.

[6] OECD gelir dağılımı istatistikleri (https://data.oecd.org/inequality/income-inequality.htm)

[7] Maliye politikalarının ekonomik aktörlerin tüketim ve üretim kararlarını vermelerinde etkili olmayacağı iki teoremin yardımıyla öne sürülmüştür. Rikardocu Denklik ve Ömür Boyu ya da Sürekli Gelir Hipotezi. Ricardocu Denklik Hipotezine göre, devlet bütçe açığı verip (vergileri azaltarak ya da kamu harcamalarını artırarak) ekonomik aktörlerin satın alma gücünü artırarak tüketim ve yatırımı artırmaya çalıştığında rasyonel bireyler gelecekte devletin bütçe açığını kapatmak için vergileri artıracağını bilirler ve bu nedenle cari dönemde elde ettikleri cari geliri harcamak yerine tasarruf ederler. Böylece verilen bütçe açığı ekonomik aktivite üzerinde hiçbir etki yaratmamış sadece cari dönemde kamu açık verirken özel tasarruf miktarı artmıştır. Bu teorem bireylerin cari tüketim düzeylerini cari gelirleri yerine ömür boyunca elde etmeyi bekledikleri ortalama gelir düzeyinin belirlediğini iddia eden ömür boyu gelir hipoteziyle birlikte maliye politikasının etkinsizliği için kullanılmıştır. Anaakım iktisadın 1980 sonrası ekonomi politikalarına ilişkin tüm argümanları tüketimin cari gelir düzeyine bağlı olduğunu savunan Keynesyen tüketim teorisini reddetmeye dayandırılmıştı. İyi işleyen bir finansal sistemin ve gelecek gelirlerini doğru tahmin eden rasyonel bireylerin varlığında tüketim kararları cari gelir düzeylerine değil uzun dönemli ortalama gelir düzeylerine bağlı olacaktı. Bireyler bugünkü gelirlerinde bir düşme ya da yükselme olsa dahi tüketim kararlarını bu geçici dalgalanmalara göre değil gelecekte elde edecekleri gelirlere dayanarak hesapladıkları ortalama gelirlerine göre belirleyeceklerdi. Böylece bireylerin ortalama gelirlerine uygun bir ortalama tüketim düzeyleri ortaya çıkacak, cari dönemde gelirde bir düşme (artış) meydana geldiğinde finansal sistemden borçlanarak (tasarruf yaparak) ortalama tüketim düzeylerini aynen sürdüreceklerdi. Ancak, 2008 krizinden sonra merkez bankaları hem finansal sisteme aktardıkları paralar hem de sıfırda tuttukları nominal faiz oranlarıyla üzerlerine düşeni yapmalarına rağmen ne tüketim ne de üretim 2014’e kadar harekete geçebildi. Anaakım iktisatın maliye politikasına bakışına ilişkin için bkz. (Fontana, 2009; Tcherneva, 2008; Hemming, Mahfouz, ve Kell, 2002)

[8] 2010 çalışmasına göre, kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 30’un altında kalanlarda ortalama büyüme oranı yüzde 3,7 iken, kamu borcu milli gelir oranı yüzde 90’ın üzerine çıktığında ülkelerin ortalama büyüme oranı yüzde 1,7’de kalıyor. Borç milli gelir oranı yüzde 30-90 arasında ise ortalama büyüme yüzde 3 civarında oluyor. Azgelişmiş ülkeler içinse brüt dış borcun (kamu ve özel toplamı) milli gelire oranı yüzde 60 ve üstüne çıktığında büyüme olumsuz etkilenecektir.

[9] Bkz. Islam ve Chowdury (2010 ve 2012) ve Blyth (2013: 63).

[10] Amherst Üniversitesi’nden iki doktora öğrencisi Reinhart ve Rogoff’un yazılarını incelediklerinde bazı ülkelerin belli yıllardaki borç verilerinin kullanılmadığını, ülke ağırlıklarının keyfi biçimde belirlendiğini tespit ederek yazarların bulduğu sonuçlar üzerinden 21. yüzyılın belki de en büyük popüler akademik tartışmalarından birini başlatmışlardır. Tartışmanın seyri ve tarafların yanıtları için bkz. (Cassidy, 2013).

[11] Daralma dönemlerinde uygulanan daraltıcı maliye politikalarının büyüme üzerindeki olumsuz etkisini ve bu iki çalışmayı yanlışlayan çalışmalardan bazıları için bkz. Blanchard ve Leigh (2013), Gravelle ve Hungerfors (2013), IMF (2010), Jorda ve Taylor (2016), Canzoneri vd (2012), Leigh ve Pescatori (2011) ve Pröbsting ve Tesar, (2017).

[12] 2016 itibariyle İspanya ve Portekiz’in GSYİH seviyesi kriz öncesi seviyesini halen yakalamamışken, Yunanistan’da GSYİH kriz öncesi seviyenin yüzde 30 altında bulunuyor (ILO, 2016).

[13] Hanehalkı borcunun kullanılabilir gelire oranı 2007’de yüzde 151 düzeyine kadar çıkmıştı.

[14] OECD verileri. (https://data.oecd.org/)

[15] (OECD Tax Statistics)

[16] Firma borçlarının GDP’ye oranı 2012’de yüzde 167.8 iken, 2016’da 145,3’e geriledi (IMF, 2017).

[17] IMF verileri. (https://www.imf.org/external/datamapper/PCPIPCH@WEO/OEMDC/)

[18] Euro’nun değerindeki düşme, İspanya’da reel ücretlerin düşmesi ve tüketim talebindeki düşme ile ithalatın düşmesi net ihracatın milli gelire katkısını artıran unsurlar.

[19] Irving Fisher’in 1933’te ortaya attığı borç deflasyon hipotezi ekonomide yavaşlamanın borcun reel yükünü artıracağı ve toplam talebi düşüreceğini ortaya koyuyordu. 2008 finansal krizi sonrasında yapılan çalışmalar yüksek hanehalkı borcunun düşük milli gelir ve yüksek işsizlikle sonuçlandığını gösteriyor. Kredi arzındaki artış hanelerin tüketimlerini firmaların yatırımlarından daha çok artırken, dünya genelinde son 40 yılda iş çevrimlerini daha çok hanehalkı borcu belirler durumda. Bu nedenle aynı zamanda hanehalkı borcunun arttığı dönemler tüketim malları ithalatının ve tüketimin milli gelir içerisindeki payının arttığı ancak yatırımların milli gelir oranının değişmediği yıllar olarak ortaya çıkıyor (Aldarwish v.d., 2018; Mian, Sufi, ve Verner, 2017). Türkiye’deki seyir de bunu doğruluyor. Yüksek hanehalkı borcu dönemlerinden sonra büyümenin düşmesine ve işsizliğin artmasına neden olan faktörler şöyle sıralanıyor: ekonomiye negatif bir şok geldiğinde borç hanelerin tüketimlerini azaltıyor. İkincisi, hanehalkı borcu gelecekteki bankacılık krizi ihtimalini artırarak finansal aracılık hizmetlerini baltalıyor. Üçüncüsü, batma riski hanehalkı borcundaki patlama nedeniyle yatırımcıların aşırı iyimser beklentileriyle ihmal ediliyor. Esnek döviz kuru sistemi, yüksek finansal gelişmişlik ve finansal içerilme hanehalkı borcunun büyüme üzerindeki etkilerini daraltıcı etkide bulunuyor. (Mian, Sufi, ve Verner,, 2017; Mian ve Sufi, 2018)

[20] OECD verileri.

[21] İpotekli satışlar Temmuz ayında da yüzde 21,2 oranında düşmüştü (TÜİK; Konut Satış İstatistikleri).

[22] İstanbul Sanayi Odası Türkiye İmalat Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) üst üste 6 ay eşik değer olan 50’nin altında gerçekleşmiş ve Ağustos ayında 46,4 olarak ölçülen endeks Eylül ayında 42,7’ye gerileyerek ekonomik faaliyet koşullarının Mart 2009’dan beri gözlenen en zayıf düzeye gerilediğini göstermektedir. İSO’nın raporuna göre üretim ve yeni siparişler yavaşlamaya devam ederken girdi maliyetleri ve satış fiyatlarında rekor artış kaydedilmesi ve istihdamın üst üste ikinci ay olacak şekilde yavaşlaması öne çıkarılmıştır.

[23] Ancak OECD 2019 Türkiye büyüme tahminini yüzde 0.5’e çekerken, 2019 için küçülme tahmini yapan analistler mevcuttur.

[24] Boratav (2018a ve 2018b)’de tespit ettiği üzere YEP büyük ölçüde IMF’nin Nisan ayında Türkiye için açıkladığı raporu takip etmiştir.

[25] Toplam 75,9 milyar TL’lik (milli gelirin yüzde 1,7’si oranında) bir kemer sıkma programıdır önerilen. 59,9 milyar TL’lik kesintinin 30.9 milyar TL’si yatırımlardan, 13,7 TL’si teşviklerden yapılacaktır. Yatırımlardan yapılacak kesinti 2018 yılı için planlanan merkezi yönetim bütçesinin kamu yatırımlarının (88 milyar TL) yaklaşık yüzde 30’u düzeyindedir. Bkz. 28 Ekim 2017 Tarihli ve 30224 Sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı eki. (http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2018/01/20180115M1-1.pdf). Diğer önemli kesinti kalemi bekleneceği üzere sosyal güvenlik harcamalarından yapılacaktır. Sosyal güvenlik harcamalarından 10.1 milyar TL’lik kesinti yapılacaktır ancak bu konuda da ayrıntı verilmemiştir. 10.1 milyar TL’lik kesinti, 2017 Sosyal Güvenlik ve Sosyal Yardım harcamalarının yüzde 6’sı düzeyindedir.

[26] Türkiye için son dönemde iki çalışma harcama çarpanlarını hesaplamıştır. Bkz (Çebi, 2017; Şen ve Kaya, 2017)

[27] Türkiye’de hali hazırda reel ücretler ve verimlilikler arasındaki makas reel ücretler aleyhine işlemektedir. (http://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/blog/tr/main+menu/analizler/ucretler-isgucu-verimliligine-mikro-bakis)

[28] IMF Borç Veri Tabanı (https://www.imf.org/external/datamapper/PVD_LS@GDD/SWE)

[29] Gelir İdaresi Başkanlığı Faaliyet Raporları ve Muhasebat Genel Miüdürlüğü verilerinden kendi hesaplamalarımız.

[30] Türkiye’de vergilerin gelir dağılımı etkileri ve 2015 yılı için yaptığımız hesaplamalarda kullandığımız simülasyon modelinin ayrıntıları için bkz. Albayrak, Bahçe, Pınar (2016).

[31] Bkz. https://kriznotlari.blogspot.com/2018/10/issizlik-sigortas-fonunu-kullanmann_8.html

KAYNAKÇA

 

Akçay, Ü (2018), “Neoliberal Populism in Turkey and Its Crisis”, IPE Berlin Working Paper No.100, 2018

Al-Darwish, A., Hafeman, M., Impavido, G., Kemp, M., & O’Malley, P. (2014). IMF Working Paper Monetary and Capital Markets Department Possible Unintended Consequences of Basel III and Solvency II. British Actuarial Journal, 19(2), 273-325.

Albayrak, Ö., Bahçe, S., & PINAR, A. (2016). Türkiye’de Daha Eşitlikçi Vergi Politikaları İçin Mikrosimülasyon Analizi: 2003-2013. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 71(1).

Alesina, A. (2010, April). Fiscal adjustments: lessons from recent history. In ECOFIN meeting, Madrid, April (Vol. 15, pp. 1909-940).

Alesina, A., ve Ardagna, S. (2010). Large changes in fiscal policy: taxes versus spending. Tax policy and the economy, 24(1), 35-68.

Alesina, A., Favero, C., & Giavazzi, F. (2015). The output effect of fiscal consolidation plans. Journal of International Economics, 96, S19–S42.

Baker, Dean (2010), The Myth of Expansionary Fiscal Austerity, Center for Economic and Policy Research, Washington, http://cepr.net/documents/publications/austerity-myth-2010-10,pdf

Bielsa, J., & Duarte, R. (2010). Size and linkages of the Spanish construction industry: key sector or deformation of the economy?. Cambridge Journal of Economics, 35(2), 317-334.

Blanchard, O. J., & Leigh, D. (2013). Growth forecast errors and fiscal multipliers. American Economic Review, 103(3), 117-20,

Boratav, K. (2018), “IMF Programı, McKinsey Denetimi”, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/imf-programi-mckinsey-denetimi-248663, (5 Ekim 2018)

Burdekin, R., & Hu, X. (2017). Deflationary Pressures Today: The Chinese, Japanese and Spanish Cases Compared. Robert Day School of Economics and Finance, Students.

Çebi, C. (2017). The Government Spending Multiplier in Turkey. Emerging Markets Finance and Trade, 53(5), 1184-1198.

Emilio Bosca, J., Domenech, R., Ferri, J., Mendez-Marcano, R., & F Rubio-Ramirez, J. (2018). Financial and Fiscal Shocks in the Great Recession and Recovery of the Spanish Economy (No. 18/08). BBVA Bank, Economic Research Department.

European Commission (2008) A European Economic Recovery Plan, Communication from the Commission to the European Council, COM (2008) 800 fnal, 26 November, Brussels.

Canzoneri, Matthew; Collard, Fabrice; Dellas, Harris; Diba, Behzad (2012) :
Fiscal multipliers in recessions, Discussion Papers, Department of Economics, Universität Bern, No. 12-04, Univ., Fac. of Economics and Social Sciences, Dep. of Economics, Bern

Carballo-Cruz, F. (2011). Causes and consequences of the Spanish economic crisis: Why the recovery is taken so long?. Panoeconomicus, 58(3), 309-328.

Cassidy, John (2013), “The Reinhart and Rogoff Controversy: A Summing Up”, New Yorker, April 26 2013, https://voxeu.org/debates/commentaries/there-optimal-debt-gdp-ratio (Erişim Tarihi: 29 Eylül 2018)

Fontana, G. (2009). Whither New Consensus Macroeconomics? The role of government and fiscal policy in modern macroeconomics. http://www.levyinstitute.org/publications/whither-new-consensus-macroeconomics

Gravelle, J. G. Ve T. L. Hungerford (2013), Can Contractionary Fiscal Policy Be Expansionary? , Congressional Research Service, https://www.fas.org/sgp/crs/misc/R41849.pdf

Hemming, R., Mahfouz, S., & Kell, M. (2002). The effectiveness of fiscal policy in stimulating economic activity–a review of the literature (Vol. 2). International Monetary Fund.

Hein, E., Dünhaupt, P., Alfageme, A., & Kulesza, M. (2017). Financialisation and distribution in three main Eurozone countries from a Kaleckian perspective: France, Germany and Spain compared–before and after the crisis (No. 8/17).

House, C. L., Proebsting, C., & Tesar, L. L. (2017). Austerity in the Aftermath of the Great Recession (No. w23147). National Bureau of Economic Research.

International Monetary Fund (IMF) (2010), “Will It Hurt? Macroeconomic Effects of Fiscal Consolidation,” in World Economic Outlook (Washington: International Monetary Fund, 2010)

IMF (2008) World Economic Outlook, Update: Rapidly Weakening Prospects Call for New Policy Stimulus, 6 Kasım, Washington DC

IMF Country Report (Ekim 2017), Spain, https://www.imf.org/en/Publications/CR/Issues/2017/10/06/Spain-2017-Article-IV-Consultation-Press-Release-Staff-Report-and-Statement-by-the-Executive-45319

IMF (2018, Ekim), “The Global Recovery 10 Years after the 2008 Financial Meltdown”

World Economic Outlook, Bölüm 2.

International Labour Organisation (ILO). (2016). Global Wage Report 2016/17: Wage inequality in the workplace. ILO., https://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/—dgreports/—dcomm/—publ/documents/publication/wcms_537846.pdf

Islam, Iyanatul ve Anis Chowdhury (2010), “The fallacy of austerity-based fiscal consolidation”, https://voxeu.org/debates/commentaries/fallacy-austerity-based-fiscal-consolidation

Islam, Iyanatul ve Anis Chowdhury (2012), “Revisiting the evidence on expansionary fiscal austerity: Alesina’s hour?”, https://voxeu.org/debates/commentaries/revisiting-evidence-expansionary-fiscal-austerity-alesina-s-hour (Erişim Tarihi: 25.09.2018)

Jordà, Ò., & Taylor, A. M. (2016). The time for austerity: estimating the average treatment effect of fiscal policy. The Economic Journal, 126(590), 219-255.

Lapavitsas, C., Kaltenbrunner, A., Lindo, D., Michell, J., Painceira, J. P., Pires, E., … & Teles, N. (2010). Eurozone crisis: beggar thyself and thy neighbour. Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 12(4), 321-373.

Lysandrou, P. (2013). Debt intolerance and the 90 per cent debt threshold: two impossibility theorems. Economy and Society, 42(4), 521-542.

Leigh, Daniel, ve Andrea Pescatori (2011), “Expansionary Austerity: New International Evidence” Prepared by Jaime Guajardo, IMF Working Paper Research Department, July 2011

Mian, A., Sufi, A., & Verner, E. (2017). Household debt and business cycles worldwide. The Quarterly Journal of Economics, 132(4), 1755-1817.

Mian, A. R., & Sufi, A. (2018). Finance and business cycles: the credit-driven household demand channel, Journal of Economic Perspectives—Volume 32, Number 3—Summer 2018—Pages 31–58

Millaruelo, Antonio and Del-Rio, Ana (2017), The Cost of Interventions in the Financial Sector Since 2008 in the EU Countries (April 6, 2017). Banco de Espana Article 10/17. Available at SSRN: https://ssrn.com/abstract=2948576

Mitchell, W., & Muysken, J. (2008). Full employment abandoned: shifting sands and policy failures. Edward Elgar Publishing.

Ortega, E., & Peñalosa, J. (2014). “Some thoughts on the Spanish economy after five years of crisis.”, Banco de Espana Occasional Paper No. 1304

Palley, T. I. (2013). Europe’s crisis without end: the consequences of neoliberalism. Contributions to Political Economy, 32(1), 29-50,

Ponticelli, J., & Voth, H. J. (2017). Austerity and anarchy: Budget cuts and social unrest in Europe, 1919-2008.

Pröbsting, C., House, C. L., & Tesar, L. L. (2017). Austerity in the Aftermath of the Great Recession (No. EPFL-WORKING-226113). NBER.

Reinhart, C. M., & Rogoff, K. S. (2010). Growth in a Time of Debt. American Economic Review, 100(2), 573-78.

Reinhart, Carmen M., Vincent R. Reinhart, and Kenneth S. Rogoff. 2012. “Public Debt Overhangs: Advanced-Economy Episodes since 1800,” Journal of Economic Perspectives, 26 (3): 69-86.

Salmon, K. (2017). A Decade of Lost Growth: Economic Policy in Spain through the Great Recession. South European Society and Politics, 22(2), 239-260,

Stockhammer, E. (2015). Rising inequality as a cause of the present crisis. Cambridge Journal of Economics, 39(3), 935-958.

Şen, H., & Kaya, A. (2017). How large are fiscal multipliers in Turkey?. ZBW-German National Library of Economics.

Tcherneva, P. R. (2008). The return of fiscal policy: can the new developments in the new economic consensus be reconciled with the post-Keynesian view?.

Wisman, J. D. (2013). Wage stagnation, rising inequality and the financial crisis of 2008. Cambridge Journal of Economics, 37(4), 921-945.

Yılmaz, Z. (2018), Yeni Türkiye’nin Ruhu, İletişim Yayınları (2. ve 3. Bölümler)