Şiddet, herkesin ve her şeyin işin içinde olduğu organize bir gösteridir. Hemen hemen tüm gösterilerde, arka planda neler döndüğünün sorgulanmaması, odaklanılması istenenin dışına çıkılmaması için salon ışıkları tek kişi üzerine yansıtılır; böylece, izleyici, her şeyin sahnedeki insandan/oyundan ibaret olduğu algısıyla sınırlanıp tam konsantrasyon hâline ulaşsın istenir. Konu şiddet olduğunda da aklımızda tam anlamıyla işte bu atmosfer canlanmalıdır. Şiddet, ölümle aynı kulvarda yer aldığından, ilk aşamada, şokun da etkisiyle, aklımızın ışıkları tek bir yeri aydınlatır; şiddetin kendisi, öznesi ve nesnesi vardır orada sadece. Işıkların vurduğu yer dışında her şey öyle karanlıktır ki sanki tek bir detay bile seçilemez gibidir. Daha beteri, olayın kendisi dışında üzerine gidilmesi gereken ne kadar şey varsa hepsi yoğun acıda erimiş ve anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkes içten içe şunun farkındadır: Geri planda neler döndüğü sorgulamasına girişmek, konu şiddet olduğunda, nahoş durumlar yaratacaktır. O nahoş durumlardan en dayanılmazı ise, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak, her türlü şiddetin harcının karılmasında hepimizin katkısının varlığıdır. Ancak, bu metnimizde, yeterince işlenen ve klişeleşen o dayanılmaz durum yerine, karanlıkta seçilemeyen başka bir nahoşluğun üzerine eğilmeyi daha anlamlı buluyoruz: Örtülü mazoşizm ya da başka bir ifadeyle, şiddetin nesnesi olmayı, duygu dolu bir mizansenin arkasına gizlenerek, arzulamak. Ek olarak, mazoşizmde sessizce açığa çıkan şey, şiddetin nesnesi olan kişinin, bir süre sonra duygusal şiddetin öznesine dönüşmesinin kaçınılmazlığıdır. Mazoşizm de bir şiddet uygulama biçimidir yani; sadece üzeri örtülüdür. İşte biz de bu metinde, sözünü ettiğimiz perdeyi aralamak için bir bütün olarak şiddetin değil, duygusal şiddetin üzerinde duracağız.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---