Acıyı Pazarlamak: Bir Şiddet Propagandası

-
379

Şiddet, herkesin ve her şeyin işin içinde olduğu organize bir gösteridir. Hemen hemen tüm gösterilerde, arka planda neler döndüğünün sorgulanmaması, odaklanılması istenenin dışına çıkılmaması için salon ışıkları tek kişi üzerine yansıtılır; böylece, izleyici, her şeyin sahnedeki insandan/oyundan ibaret olduğu algısıyla sınırlanıp tam konsantrasyon hâline ulaşsın istenir. Konu şiddet olduğunda da aklımızda tam anlamıyla işte bu atmosfer canlanmalıdır. Şiddet, ölümle aynı kulvarda yer aldığından, ilk aşamada, şokun da etkisiyle, aklımızın ışıkları tek bir yeri aydınlatır; şiddetin kendisi, öznesi ve nesnesi vardır orada sadece. Işıkların vurduğu yer dışında her şey öyle karanlıktır ki sanki tek bir detay bile seçilemez gibidir. Daha beteri, olayın kendisi dışında üzerine gidilmesi gereken ne kadar şey varsa hepsi yoğun acıda erimiş ve anlamsızlaşmıştır. Çünkü herkes içten içe şunun farkındadır: Geri planda neler döndüğü sorgulamasına girişmek, konu şiddet olduğunda, nahoş durumlar yaratacaktır. O nahoş durumlardan en dayanılmazı ise, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak, her türlü şiddetin harcının karılmasında hepimizin katkısının varlığıdır. Ancak, bu metnimizde, yeterince işlenen ve klişeleşen o dayanılmaz durum yerine, karanlıkta seçilemeyen başka bir nahoşluğun üzerine eğilmeyi daha anlamlı buluyoruz: Örtülü mazoşizm ya da başka bir ifadeyle, şiddetin nesnesi olmayı, duygu dolu bir mizansenin arkasına gizlenerek, arzulamak. Ek olarak, mazoşizmde sessizce açığa çıkan şey, şiddetin nesnesi olan kişinin, bir süre sonra duygusal şiddetin öznesine dönüşmesinin kaçınılmazlığıdır. Mazoşizm de bir şiddet uygulama biçimidir yani; sadece üzeri örtülüdür. İşte biz de bu metinde, sözünü ettiğimiz perdeyi aralamak için bir bütün olarak şiddetin değil, duygusal şiddetin üzerinde duracağız.

Örtülü mazoşizmi deşifre edebilmek için, Sadizm kavramını dünyaya getiren Marquis de Sade (Marki dö Sad) ve onun eserleri konusunun tahlili epey yol gösterici olacaktır. Sade ile ilgili bilinmesi gereken ilk önemli şey: Kendisinin radikal bir din/kilise düşmanı olduğudur. Gerçekten de en büyük ve belki de tek derdi budur onun. Çünkü Aydınlanma’dan hemen önceki dönemi, yani karanlığın en yoğun olduğu yılları deneyimlemiştir. Yozlaşmanın, hiçbir çağda, yaşadığı dönemdekinden daha fazla olamayacağına kanaat getirmiş ve o karanlık yıllarda belirleyici koltuğunda oturan dini/kiliseyi hedef tahtasına oturtmuştur.

Sade ile ilgili ikinci önemli bilgi ise, eserlerinin yalnızca anlatılan olaylar üzerinden yorumlanmasının korkunç bir hata olduğudur. Çünkü Sade, neredeyse tüm eserlerinde, simgesellik ile gerçekçiliği birbirine içkin şekilde kurgulamıştır. Örneğin, Ensest adlı kitabında, iyi huylu papazı kaçıran haydutlar, onu, “Efendisini öldürmeyi planlayan bir serseri” olarak teslim etmişlerdir; hapsedileceği şatonun kapıcısına. Burada, Sade’ın “Efendi”den kastı şehevi arzulardır. Serserilik ise, din/kilise öğretisidir. Sade, örtük şekilde, şunu söylemek istemiştir: Şehvetin üzerine kılıcıyla giden her din/öğreti, efendisini öldürmeye kalkışan bir serseriden farksızdır; onun başlattığı savaş, kaybetmeye mahkûm olduğu bir savaştır. Benzer bir biçimde, Justine adlı başyapıtında, Sade, şöyle bir sahne kurgulamıştır: Kadın kurban (Justine), cesetlerle dolu bir kuyuya halatlar aracılığıyla çıplak biçimde sarkıtılır. Onu sarkıtan “kötü” karakter, Justine’i az sonra öleceğine inandırmayı ihmal etmemiştir. Ancak, endişeden titreyerek öleceği ânı bekleyen Justine, bir anda kötü adamın menilerinin adresi olur. Sonra da kuyudan çıkartılır. Bu sahne, yalnızca olayın kendisinden ibaret düşünüldüğünde, sapkınca ve canice şeklinde yorumlanıp rafa kaldırılacaktır şüphesiz. Oysa iplerle ölülerin kuyusuna sarkıtılan Justine, dinin/kilisenin simgesidir. Cesetlerle dolu karanlık kuyu ise, köhnemiş inançların ve ölmeye mahkûm bağnazlığın, daha açık bir ifadeyle, tarihin çöplüğünün simgesidir. Sade, dini, hak ettiğini düşündüğü yere, tarihin çöplüğüne sarkıtır ve kurguladığı bu sahnede, menilerini havai fişekler misali üzerinde patlatarak alır intikamını dinden. Kimi eserlerinde, sıklıkla, “Bu dinin öğretilerini sonsuza dek aşağılayalım,” diye buyurması da meselede simgesellik ile gerçekçiliğin iç içe ve ustaca kurgulandığının bir kanıtı olma niteliğindedir.

Şiddetin, her şeyden evvel bir aşağılama eylemi olduğu ve ihtiva ettiği hazzın da bu nedenle yeşerdiği anımsanırsa, Sade ve onun dinle mücadelesindeki sadizm unsurlarının hazzın sınırları içerisine girmesinin doğal bir sonuç olduğu anlaşılacaktır. Sade, özetle, kahramanları aracılığıyla ve kurguladığı sahnelerle, kurbanları değil, kilise öğretisini, yani dini kırbaçlamaktadır. Sapkınlığın alanında vuku bulan cinsel ilişki biçimleri ve yöntemleri birer metafordur, kırbaç ise ince düşünülerek, yani bilinçli seçilmiş bir simgedir. Tam da bu noktada, Sade’da ve onun eserlerinde arka planda kalan örtülü mazoşizmin kapısı aralanmaktadır. Ancak, o kapıyı tamamen açmadan önce, şu acı gerçeği hatırlatmak, metnin devamında ortaya atacağımız tezler için de çok büyük bir önem arz etmektedir: Mazoşizm, “Ben bir mazoşistim” ya da “Acıdan hoşlanıyorum” gibi beyanların olduğu yerde değil, çoğunlukla, farklı bir şey yapıldığının zannedildiği yerlerde aranmalıdır. Sözgelimi, herhangi bir insan, mazoşist olduğu iddiasına katî suretle karşı çıksa ve bu sava kararlı şekilde dirense de aynı kişinin eylemleri tahlil edildiğinde, onun, adına mazoşizm demek dışında her türlü tavrının mazoşizmin sınırları içerisine girdiği görülebilecektir. İşte Sade’ın da yaptığı gözlem bu yöndedir ve dinin öğretisine inanan, kilisenin yolundan giden her insan aslında birer mazoşisttir. Nefsi terbiye etmek, çile çekmek gibi eylemler, o dönemde “erdem” diye kavramsallaştırıldığı ve pazarlandığı için, Sade, inançlı insanların yaşadığı şeyin erdemle kırbaçlanmaktan farksız olduğunu ortaya koymaktadır. Onun, bilhassa Justine: Erdemin Felâketleri kitabında, kurbanlarına yaşattığı ardı arkası kesilmeyen ve bu nedenle mizaha dönüşen felâketler, dinin/kilise öğretisinin insanlara aslında ne vaat ettiğinin bir ifadesidir. Sonu ölümle biten, sapkınlığın her türlüsünün sahnelendiği bir cinsel ilişki ne ise, din ile ona inanan insanlar arasındaki ilişki de odur. İnsanlar güle oynaya, âdeta zevkle kiliseye koştuklarına göre, ortada mazoşizmin varlığı kesin demektir. -Sade, bu durumu, “mazoşizm” kavramıyla değil, gönüllü bir biçimde erdemle kırbaçlanmak olarak ifade etmektedir elbette.-

Metnimizin ilk tezini ortaya atmanın değil, fırlatmanın zamanı geldi: Mazoşizm, neredeyse hiçbir zaman adına mazoşizm denilerek ortaya çıkmayan, ancak ve ancak tavırların mercek altına alınması sonucunda, üzerindeki değişik örtüler kaldırılarak deşifre edilebilen, belki de insanın en karanlık hazlarından birisidir. Cinsel fantezinin sınırlarından çıktığı anda da o artık bir hastalıktır. Şunu da yüreklice belirtmemiz gerekir ki, bütün insanları ya da kitlenin çoğu üyesini mecazen ipe götürse bile, hastaya, hasta denmelidir. Üsttenci/indirgemeci davranmak, tevazuyu terk etmek gibi gülünesi kaygıların bertarafı için, hastasına hastalığını söylemeden önce önlüğünün orada olmayan düğmelerini iliklemeye çalışan, aman üstten bakıyormuş gibi olmayım diye kırk takla atmaya kalkışan bir doktoru gözümüzün önüne getirmemiz yeterlidir: “Çok özür dilerim, beni bağışlayın ama grip olmuşsunuz efendim.”

İlerleyen bölümlerde, Türkiye toplumunu saran zehri açıkça ortaya koyduğumuzda, söz konusu hastalığın bir kültür olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz ve bu nedenle, sükûnetimizi korumak adına, hastaya hasta demenin ileriye doğru atılan ilk adım olduğunu hatırlatmakla yetiniyoruz şimdilik.

Tekrar Sade’a ve dönemin kilise öğretisine dönecek olursak, ortadaki matematiksel döngünün aydınlatılması gerekmektedir. O döngü, anlam ve değer ilişkisinde somutlaşmaktadır. İnsanın anlam arayışı üzerine konuşmaya gerek olmadığı kanaatindeyiz. Şu kısa konuklukta, anlamın insan hayatındaki kütlesinin boyutunu hepimiz biliyoruz. Mühim olan şey, anlamı neyle ilişkilendirdiğimizdir; ödenen her bedelde kaçınılmaz bir şekilde anlamın rüzgârının hissedildiği ise, bize çoğunluğun anlam ve değer ilişkisiyle ilgili ciddi bir ipucu sunmaktadır. Dinin/kilisenin insanları yakaladığın en büyük zaaf işte budur. Din, bir duygusal/psikolojik şiddet biçimidir. Nefsini terbiye eden, çileyi kucaklayan ve hatta kutsayan insan için, öbür dünyadaki cennet umudu, ödenen her bedelle daha da anlamlı bir hâle gelmektedir. Öte yandan, sofu, çektiği çilelerle, tanrısına da bir duygusal şiddet uyguladığını; tanrıyı onun uğruna çektiği acıların çetelesiyle sindirmeye çalıştığını, böylece cenneti herkesten daha çok hak ettiğine hüküm olunması yönünde bir baskı da yarattığını zannetmektedir. -Bu matematiksel döngü, metin boyunca akılda tutulmalıdır.- İşte Sade, bu durumu da fark etmiş ve kendi felsefesinde anlam üretimine bir alternatif önermiştir aslında: Şehveti, nefsi çevreleyen tüm dikenli tellerin altına dinamit döşenmesi neticesinde ortaya çıkmaktadır bu anlam. Yalnızca cinselliğin penceresinden bakmayı kestiğimizde, Sade, anlam ve değer ilişkisinde, bedel değişkeninin yerine başka bir şeyi, mutluluğu oturtmak istemiştir yorumunu yapmak mümkündür. Anlam, hazla/haz içinde yaşamak ve aynı şekilde ölmekte de bulunabilir demektedir, Sade. Onun bu önerisinin yüce niteliği, dilencilikle sınırlandırılmış ve insanı nesne olmaya mahkûm eden tavrı devrimci bir müdahaleyle alaşağı etmesi; asıl anlamın, insanın kendi hayatının öznesi olmasında parladığını ortaya koymasıdır. Mücadelesinin dinamikleri ve seçtiği metaforlarla simgeler nedeniyle, mazoşizmi değil, sadizmi kutsamaktadır. Ancak, yinelemek gerekir ki, Sade, bunu felsefenin sınırları içerisinde gerçekleştirmektedir. Onun sadizmi, şöyle de okunabilir: Belirlenen olma, belirleyen ol; kendi yaşamında.

Sade’ın derdinin ne olduğunu ve eserlerinin içeriklerinin simgesel boyutunu yeterince tahlil ettiğimize göre, örtülü mazoşizm ve duygusal şiddet arasındaki döngüsel ilişkiyi mercek altına alabiliriz. Öncelikle, şiddet türleri içerisinde belki de en korkuncu olan duygusal şiddete yeterince önem verilmediğini, tam da bu nedenle, meselenin boyutunu bir Bergman filmi aracılığıyla aydınlatmak zorunda olduğumuzu belirtmek durumundayız. Bergman, En Passion filminde, duygusal şiddetin mahiyetini, alegorik bir anlatımla hayvan katliamları üzerinden işlemiştir. Karakterlerin birbirlerine uyguladıkları her duygusal şiddetin sabahında, insanlar bir hayvan katliamına gözlerini açmışlardır. Bergman, burada açık şekilde şunu söylemek istemektedir: Bir insana duygusal şiddet uygulamakla herhangi bir canlıyı öldürmek arasında fark yoktur. Duygusal şiddet, gözle görülmediği ve çoğu insanın ortada bir acı olduğuna ikna edilmesi için kan döküldüğüne şahit olmaları gerektiği için, Bergman, hayvanların kanını dökmüştür filminde. Bu, bizim fikrimize göre, insanlık tarihindeki en nitelikli eleştirilerden birisi anlamı taşımaktadır. Film, duygusal şiddet penceresinden izlendiğinde, o güne kadar ustaca ötelenen duygusal şiddet kavramı, silinemeyecek ve ötelenemeyecek biçimde zihinlerde yer edecektir. Biz de metnimizde, duygusal şiddet kavramını Bergman’ın ele aldığı gibi görmekteyizdir. Ek olarak, diğer şiddet türlerinden ayrıldığı nokta, yani gözle görünmezliği hesaba katıldığında, insanın bittiği noktayı da işaret etmesi nedeniyle en karanlık şiddet türü payesini de duygusal şiddete verdiğimizi belirtmemiz yerinde olacaktır.

Duygusal şiddet ve mazoşizm ilişkisindeki döngünün yerli yerine oturması için, hiç uzağa gitmeden dilencilik[1] mefhumunu biraz açalım: Dilencinin en temel ve işlevsel amacı nedir? İnsanların, kendisine acıması, üzülmesidir. Dilenci, usta bir sömürgeci mertebesine ulaşmak zorunda olduğunun son derece farkındadır. Ne kadar acınası bir hâlde ise o kadar da kazançlı çıkacağına inanan dilenci için, bitmesi en son istenecek şeyin ne olduğu ise gayet açıktır: Acı ve çile. Dolayısıyla, dilenci, öyle olmadığını iddia etse bile tavırlarına bakıldığında bir mazoşistten farksızdır. Aynı zamanda da nesnesi olduğu somut şiddeti, psikolojik/duygusal şiddetin mühimmatına dönüştürmüş, yani en sinsi şiddet türünün öznesi hâline gelmiştir. Ek olarak, acıyı pazarlamakta, hem örtük bir mazoşizm hem de şiddetin gözle görülmeyen ama hissedilen propagandası söz konusudur. IŞİD saldırılarının olduğu o acı dolu günlerde, olay yeri fotoğraflarının paylaşılmaması gerektiğine yönelik vurguları, bu hareketin örgütün propagandasını yapmak anlamına geldiği uyarılarını anımsayın. Dilenci, dilenerek ve bu konuda başarıya ulaşmak için acısını pazarlayarak, aslında bir şiddet propagandası yapmakta, böylece şiddeti yeniden üretmekte ve kendi ürettiği şiddetin bile isteye kurbanı olma pozisyonunda kalmakta; sonuç itibariyle ortaya kahrolası bir döngü çıkmaktadır. Peki, dilenciler, sadece şu sokaklarda gördüğümüz el açanlar mıdır? Tıpkı her hareketi mazoşizmi işaret etse de bir mazoşist olmadığını iddia edenler gibi, her tavrıyla bir dilenciden farksız olan ama bunun adını dilencilik koymayan insan prototipleri yok mudur? Metnin ikinci tezini ortaya fırlatmamızın zamanı geldi öyleyse: Acısını, yarasını ya da üzüntüsünü, paylaşmak kisvesi altında pazarlayan her insan bir dilencidir; şiddetin hem nesnesi hem de öznesidir o kişi, bir dolandırıcıdır. Türkiye toplumunda, dilenci gibi gözükmeyen dilencilerin deşifresinde en önemli ipucu ise şu tabirdir: Kader utansın. Her kim bunu diyorsa orada bir dilenci vardır. Öyleyse bu sert iddiamızı ayakları yere basar hâle getirmemiz gerekmektedir.

Kader utansın gibi bir iç çekişin olduğu yerde, kader utandırmak adında bir eylemin de varlığı yadsınamaz. Kader utandırma eylemi, kişinin felâkete, felâket olduğunu bilmesine rağmen koşması neticesinde ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi, bir pavyonda, herkes bilir ki her şey bir para tuzağından ibarettir. Kişiler, bir konsomatrisin masalara sadece müşteriye daha fazla para harcatmak için oturduğunu çok, çok iyi bilmektedir. Her şeyin sahteliğinin son derece farkındadır. Buna rağmen söz konusu eylemin gerçekleşiyor olmasının tek cevabı, eylemin bir intikam, yani kader utandırma eylemi olmasında aranmalıdır. Krallar gibi yaşıyorum görüntüsü altında oynanan tiyatro, insan yerine konulmamalarına içerleyenlerin, bu en temel ihtiyacı ancak parayla satın alabilenlerin niteliksiz hüzünlerinin tasvirinden ve orada olmayan tanrıyı/kaderi utandırma çabalarından başka bir şey değildir. Olaydaki matematik, açık şekilde, döngüsel bir mazoşizmin belirtilerini ortaya çıkartmaktadır. Söz konusu kitle ne kadar çok kazıklanırsa aslında o kadar da çok mutlu olmakta, amacına ulaştığını düşünmektedir. Yine, söz konusu kitle, eylemlerini orada olan ya da olmayan birileri/bir varlık/bir soyutluk adına gerçekleştirdiği için, mesele ister istemez bir pazarlamaya dönüşmekte, yani dilenciliğin ayak izlerine ulaşılmaktadır. Utan ey kader narasında ortaya çıkan niteliksiz hüzün, tam da insanın bir şeylerin nesnesi olduğunun itirafı anlamına geldiği ve bir de bunu utanmadan pazarlayabildiği için niteliksizdir. Çünkü kişinin, kötü hâle gelmesinde kendisinin hiçbir parmağı yoktur, onu o hâle kader ya da başka bir şeyler getirmiştir. Sonuç itibariyle o kişi belirleyen değil, belirlenen olduğunu düşünmektedir. Her şeyi de kendisini belirlediğini düşündüğü varlığa/kişiye bir saldırı olarak yapmaktadır. Bunu da kendisini acınası bir konuma bile isteye sürükleyerek gerçekleştirmekte, yani duygu sömürüsü yöntemini, duygusal şiddeti seçmektedir. Bu kişi, bir dilenciden farksızdır ve bu kişi, bir hastadır; mazoşizmin cinsel fanteziden ayrıldığı andan itibaren bir hastalık muamelesi görmesi gerektiği savımız da böylece aydınlanmış olmaktadır.

Olayı bu metni okuyacağını tahmin ettiğimiz kitleye biraz daha yaklaştırmak ve kendi gerçeğini değiştirmektense ondan kaçmaya çalışanların yakalarına sıkı biçimde yapışmak için, şimdi daha genel bir örnek üzerinden gidelim. Ayrılık acısı yaşayan bir insan düşünelim. Bu insan, dostlarıyla birlikte içki içerek yitirileni unutmaya çalışmak gibi bir stratejide karar kılmış olsun. Eğer bu insan, ayrıldığı kişiyi ne kadar da sevdiğinden ama kendisinin kıymetinin bilinmediğinden dem vuruyor ve mütemadiyen yaşadığı acının büyüklüğünü öne sürerek kaderine kahrediyorsa, kendisi bir dilencidir ya da dilenciliğin alanına girmiş demektir. Bu insanın anımsamak isteyeceği en son şey, ayrıldığı kişiyle birlikte yaşadığı mutlu saatlerdir; yani esasında yaptığı şey, bir mutsuzluk, acı arkeolojisidir. Çünkü diğer türlüsünde kendisinin ne kadar sevgi dolu olduğu ama karşısındaki insanın onun sevgisinin değerini bilmediği savı çürüyecektir. Bu sav çürürse, pazarlanabilecek acı stokunda ciddi bir erime yaşanacaktır. Geriye sadece hâlâ sevdiği iddiası kalacaktır ki bu da bir dilenci için günü kurtarmaya yetmemektedir; çünkü herkesin hâlâ sevdiği birileri mutlaka vardır ve bu sevgiye sarılmak, herkeste olana sarılmak anlamına gelmektedir. Kaldı ki, bilhassa Türkiye’de, ne kadar da duygusal biri olunduğunun topladığı alkışlara herhangi bir başarının ve mutluluğun erişmesi de imkânsız değil midir? Ayrılan, en derininde, yani ruhunun en karanlık bölgelerinde, işte bu fırsatın ayaklarına kadar geldiğini hissetmektedir. O üzüldükçe alkışlar daha da kuvvetli bir hâl alacak ve dilenci, tribünleri coşturduğu için duygusal açıdan tatmin olacaktır. Böyle bir döngüyü bir kere yaşamış ve söz konusu duruma sadakatle bağlanmış dilenci, yaşam pratiğinde her şeye karşı böyle bir tavrı kucaklayacak ve kendisi reddetse de mazoşizmdeki hazla yoğrulmayı hayat bellediğini kanıtlayıp duracaktır. Acının pazarlanmasıyla açığa çıkan o hazza kendisini bırakmış insan, daha fazla dopamin için, nesnesi olacağı şiddetin eşiğinin artmasını arzulayacaktır. Artık her şey kader utandırmayla ve bunu yapabilmek için de kendisini acındırmayla sınırlanacaktır. Bu kişi müzmin bir dilencidir artık ve fark etmediği şey, böyle bir tavrı temele oturtarak, şiddetin de propagandasını yaptığı, yani onu, zeminini bizzat kendisinin hazırladığı ve kurbanı olduğu her musibette yeniden ürettiği gerçeğidir. Mazoşistin, şiddetin öznesine dönüşmesidir bu. Çekinmeden yinelemekte büyük fayda görüyoruz: Bu kişi bir hastadır ve hastalığının sonuçlarına sadece kendisi katlanmamaktadır; yani o, topluma, çevresine, herkese ama en çok da insan onuruna zarar veren bir virüstür.

Alfred Adler’in intihar kavramını tanımlama biçimine de kültürel hastalığımızın daha iyi anlaşılması için yer vermemiz etkili olacaktır: Adler, intiharı bir “öç alma” eylemi olarak tanımlamakta ve eklemektedir: İntikamın kimden alındığı, olaya en çok üzülen kişi tespit edilerek anlaşılabilir. Her intiharın böyle bir dinamikle gerçekleştiğini iddia etmiyoruz. Bizim metnimizde ele aldığımız konu hasebiyle, bir öç alma eylemi olarak gerçekleştirilen intihar türü diye bir şeyin olduğunu belirtmemiz yeterlidir. Çünkü birilerinden/bir şeylerden öç almak için kendini ateşe atmak, kader utandırma eylemleri ile oldukça benzeşmektedir. Birisinde insan örneğin babasından intikam almak adına kendisini harcarken; diğerinde, kendisini belirlediğine inandığı kaderden intikam almak için kendisini harcamaktadır. Tavır aynıdır. Nesne olunduğu itiraf edildiğine ve birilerinin/bir şeylerin kendisine üzülmesi talebi ortaya çıktığına göre, yine ve yeniden dilencilikle karşı karşıya olduğumuz sonucu doğmaktadır. Olayın ne tür bir süreçler bütünüyle son noktaya geldiği de çok önemlidir. Bir kurgulama yapmamız gerekirse: Kişi, ilk etapta, “Tutun kollarımdan, düşerim şimdi” narasını atmış ama ciddiye alınmamıştır. Hayatının öznesi olmadığı için, düşmeyi hak eden bir dilencidir çünkü o. Haykırışlarının adresindekilere fark ettirdiği bu gerçeği kendisi kabullenemeyecektir elbette. Dolayısıyla, o saatten sonra, rezil olmamak için, acıyı bertaraf etmektense, kendisini bile isteye bataklığa sürüklemeyi strateji olarak belirleyecektir: Körlüğe ve yabancılaşmaya doğru atılan ilk adımdır bu karar. Acısını da pazarlamayı ihmal etmeyen ve günden güne, kendi kendisini soktuğu bataklıkta daha da derinlere batan kişi, iyice körleşmiş bir biçimde kendi mezarını kazmaya devam edecek, bu eylemden zevk de almaya başlayacaktır; intikam düşü, bir sofunun cenneti ne ise odur onun için. Zevkle tüketir kendisini, çünkü yinelemek gerekirse, ilk başta kendisini ciddiye almayanları ters köşe yapmaya doğru kararlı adımlarla ilerliyordur. –Kendi mezarını hazla kazan birisinin bir mazoşist olduğunu anlamak için onun ille de “Ben mazoşistim” demesi gerekli midir?- Devam edelim: Uzun süredir kollarından tutulmasını yoksa düşeceğini söyleyip duran, yani insanlara duygusal/psikolojik şiddet uygulayan dilenci, kendisini umursamayanlardan intikam aldığı güne, yani geri döndürülemeyeceği o son raddeye adım atmaktadır. İşte o zaman, olayı iyice komediye dönüştüren şöyle bir durum vuku bulmaktadır: Diğer insanlar, ciddi bir olay karşısında duyarsız kalmamak için söz konusu kişinin başına toplanmakta, kişi ise insanların ona geçmişte işledikleri günahların vicdan azabını dindirmek motivasyonuyla geldiğini zannettiği için kendisini amacına ulaşmış zannetmektedir. Yani o an, nihayet, insanların ona hak verdiğini düşünmekte ve kayıtsız kalınamayan felâket unsurunu aklına getirememektedir. Bir dilencinin, kendisine daha fazla acınsın diye vücut bütünlüğünü feda etmesi misali, kendisini feda etmiştir kahramanımız. Son çırpınışları ise, sosyal medyada epey alay konusu olan, Hasan Mezarcı’nın o korkunç fıkrasından farksızdır: Mezar taşına, “Ben öleceğim, ben öleceğim dedim dedim inanmadınız, bak ne oldu şimdi?” yazdıran, gerçekten de bir fıkranın konusundan öteye geçmesi imkânsız, o kurgulanmış merhum.

Marquis de Sade’ın dinle savaşını ve onun sadizmini bir de şimdi düşünün diyor, metnimize son noktayı koyuyoruz: Utanacak bir kader yoktur; özne olmayı reddeden dilenciler vardır!

 

DİPNOT       

[1] Özellikle tenzih ederiz: Bir savaştan kaçıp başka ülkeye giden çaresiz mülteciler ve dilenciliğe itilen tüm çocuklar, metne konu olan dilenciliğin dışında tutulmalıdır.