Kardeşimiz Bahadır Grammeşin’in değerli anısına saygıyla…

Doksanlı yıllarda meydanlarda en çok duyulan sloganlardan birisi: “… değil, çetelere barikat” sözleriydi. Üç noktanın yerine bazen emekçi, bazen öğrenci, bazen halk yani bozuk düzene terslenen kim varsa onun adı getirilerek haykırılırdı. Son zamanlarda bu slogana hemen hiçbir eylemde rastlanmıyor. Nedeni çetelerin temizlenmiş olması değil, devletle hiç olmadığı kadar özdeşleşmiş olması. Devlet, televizyon dizilerinden alıştığımız, pavyon localarında silahını temizleyen, kumarhane masalarında racon kesen, sokak aralarında külhanlık yapan mafya bozuntularının diliyle yönetiliyor. Hukuk, liyakat, yasalar önünde eşitlik ve yurttaş hakları artık güç mücadelesinin ideolojik ve stratejik araçları bile değiller. On üç iktidar yılının Türkiye’ye bıraktığı en ağır bilanço işte bu çete devletin yaratmak istediği çete toplumudur. Arkadaşlarımızı öldüren, hak aramanın meşru yollarını kapatan, hayatlarımızı değersiz gören; boş toprak gördüğü yerde rant, ağaç gördüğü yerde beton, kadın gördüğü yerde cinayet üreten karanlık düzenin yaratıcıları, kendi varlığını sürdürmenin ötesinde hiçbir insani ilkeye dayanmayan, gürül gürül yayılan faşizmin de yaratıcılarıdır. Aydınlık yüzlü yoldaşımız, karanlığa direnen, güzelliği çoğaltan arkadaşımız Bahadır Grammeşin’i aramızdan alan çeteyi semirten bu düzene karşı mücadele, mahalle kahvelerinde, kuytu sokaklarda, kaldırım kenarlarında, okul kantinlerinde üreyen faşizmle mücadeledir.

Ayrıntı Dergi’nin 10. sayısı, içinde yaşadığımız karanlığın kaynaklarını göstermek, AKP’nin 13 yıllık iktidarının bir bilançosunu sunmak, onu yakından bilmek ve mücadele araçlarının zeminlerini ortaya koymak için hazırlandı. Dosyanın açılış yazısında Selçuk Candansayar, AKP iktidarının toplumsal ve psikolojik sebepleri ile sonuçlarına odaklanıyor. AKP’li distopyavari ülkenin karakterlerini ortaya koyuyor. Deniz Özçetin ise AKP’nin “toplumu polisleştirme” stratejileri üzerinden, nasıl kendi toplumsal tabanını sıkılaştırıp, ötekileştirdiklerini kriminalize etmesini yeni güvenlik politikalarını göz önünde bulundurarak inceliyor. Hassas vatandaşın, askerleştirilmiş-polisleştirilmiş esnafın, kimi zaman şehirlerde harekete geçen linç kitlelerinin aslında AKP’nin toplumsal bir projesi olduğunu vurguluyor.

Aslı Aydın, AKP iktidarının ekonomik bilançosunu çıkarıyor. Dışa bağımlı büyüme balonu üzerinden bir ekonomik şahlanış dönemi yaşadığımız yanılsamasını sorguluyor. Dış kaynak girişinde daralma, cari açığın gün geçtikçe büyümesi, yatırımların azalması gibi göstergelerin yanında reel ücretlerinin erimesi, işsizlik oranındaki artış, temel ihtiyaç maddelerindeki istatistiklere yansımayan enflasyon da ekonomik bir darboğazın habercisi. Zafer Yılmaz, “seçim dönemlerinde makarna ve kömür için ‘oyunu sattığı’ iddiasıyla ya da gündelik hayatlarına dair dehşetli ve trajik bir imgenin dolaşıma girmesiyle gündeme gelen yoksullar”ı ele aldığı “AKP ve Yoksulluk” başlıklı yazısında, 13 yıllık dönemde AKP’nin yoksulluğu nasıl yönetilebilir bir toplumsal “durum” haline getirdiğini anlatıyor. Yılmaz’a göre AKP, sadece yoksulların oyunu satın aldığı için iktidarını korumadı: Yoksullar ile parti arasında tanınma ilişkileri ile bağ kurmanın yollarını bulabildi. AKP ile yoksullar arasındaki ilişkiyi kıracak olan eşitlikçi ve özgürlükçü alternatif bir hegemonyanın yoksullarla birlikte düşünmeyi, hareket etmeyi ve görmeyi becererek başka bir sosyal politikayı örgütlemesi gerekiyor.

12 Eylül Darbesi’yle birlikte başlayan, Özal dönemiyle birlikte Özal Ana Planı adını alan ve AKP döneminde tamamlanan bürokratik dönüşüm süreçlerini Esra Dik masaya yatırıyor. İlhan Uzgel ise 13 yıllık süreçte sürekli dönüşümler yaşayan ve özellikle Ortadoğu siyasetine taktik ittifaklarla ve jeopolitik ara formüllerle müdahale etmeye çalışan Türkiye dış politikası üzerine bir tartışma yürütüyor. NTV’nin penguenleri, Sancak’ın tuhaf aşkı, havuzları, yalanları ve doğrularıyla; tutuklanan emekçileri, cezalandırılan gazeteleriyle AKP diktatörlüğünün karakterini en açık gösteren alan medya. Konuyla ilgili yazısında Doğan Tılıç, AKP’nin 13 yıllık iktidarı içinde medyanın hallerini ele aldı.

AKP dönemiyle birlikte kentsel dönüşüm yalanıyla zapt edilen, soylulaştırılan, rant alanı olarak görülen kentin geçirdiği dönüşümler ise Özge Yalta ve Ayten Alkan’ın yazılarıyla mercek altına alınıyor. Özge Yalta “Brezilya’dan Çin’e, Hindistan’dan Türkiye’ye uzanan geniş bir yelpazede neredeyse tüm gezegeni devasa bir şantiyeye dönüştürmüş bulunan kentsel dönüşüm süreçlerine, İstanbul’un 2000’li yıllardaki deneyimleri üzerinden” odaklanıyor. Ayten Alkan ise yerel yönetimlerin kentsel dönüşümün neresinde olduğunu otoriteryanizm tartışmasıyla birlikte inceliyor.

AKP, toplumsal projesinin önemli sacayaklarından biri ise eğitim. Bir taraftan piyasa ihtiyaçlarına göre, piyasaya açılan eğitim, diğer taraftan antientelektüelizm ve gericileşmenin alanı haline dönüştürülüyor. İlker Akçasoy, neoliberal eğitim politikalarını eksiksiz uygulayan AKP’nin eğitim bilançosunu çıkarıyor yazısıyla. Dünya Bankası’nın stratejilerine uygun olarak, eğitime benzer biçimde, neoliberal piyasa koşullarına bırakılan ve kamusallık niteliği ortadan kaldırılan sağlık sisteminin AKP döneminde düzenlenişini ve sonuçlarını Onur Hamzaoğlu kaleme aldı. Dosyanın son bölümünde Alparslan Çelikdemir, AKP döneminde homofobinin, ırkçılığın, kendinden farklı olana yöneltilen her türlü nefretin nasıl körüklendiğini ve bu süreçte hangi araçların kullanıldığını serimliyor yazısıyla. Dosyanın son yazısında ise Bülent Özçelik, AKP üzerine yazılan kitapların kısa bir sunumunu ve değerlendirmesini yaptı.

Derginin gündem bölümünde Onur Can Taştan, son günlerde yüzümüzü güldüren tek gelişmeyi, metal işçilerinin, işverenin bürokratı olarak çalışan sendikaya karşı giriştiği ve bir anda tüm metal sektörüne yayılan direnişini yazdı. Politika-Dünya’da Toygar Baykan’ın İngiltere seçimleri üzerine bir değerlendirmesi ve Ed Vulliamy’nin Baltimore ayaklanması üzerine makalesi yer alıyor. Hegemonyanın sadece ideolojik olarak değil, kimi zaman baskı ve şiddet ile kurulduğuna dair ipuçlarını yakalayabildiğiniz makaleyi Toygar Baykan çevirdi. Politika-Teori bölümünde ise Emre Keser, merceğini, her on yılda paradigma değişimi yaşanan eğitim politikalarına çevirdi. Emre Keser eğitim-öğretimin baskı altına alıcı, disipline edici yönünü vurgulayarak, alternatif oluşumlara odaklanıyor.

Ayrıca bu sayımızda Babil Sinema ve Politika’da yapılan yuvarlak masa toplantısını sayfalarımıza taşıdık: AKP’nin 13. Yılında Türkiye’de Sinema Politikaları başlıklı toplantıya Ayşe Çetinbaş, Emre Zeytinoğlu, Enis Rıza, Ercan Kesal, Mustafa Ünlü, Tayfun Pirselimoğlu katıldı. AKP dönemi kültürsanat politikalarını anlamamızı sağlayacak bu söyleşide sansürden, yasaklara, yandaşlara dağıtılan ödeneklerden, gizli engelleme politikalarına sinemanın sorunları tartışıldı.

Toplumun muhafazakârlaşması, eril iktidarın kendini yeniden üretmesini sağladı: bu kesin. Dolayısıyla toplumsal cinsiyete dair bütünlüklü bir sözün yaratılması gerektiğini düşünüyoruz. “AKP’nin 13 Yılı” dosyamıza sığmayacak bir kadın mücadelesi gündeminin oluştuğu kanısıyla dosyaya toplumsal cinsiyet konusunda yazı almamayı uygun bulduk. Önümüzdeki planlanmış bir sayımızda toplumsal cinsiyeti dosya konusu yapacağımızı okurlarımıza bildirmek isteriz.

Dergimizi baskıya verirken henüz seçimler gerçekleşmemişti. Seçimlerde ne sonuç çıkarsa çıksın şurası gerçek ki AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca toplumsal yapıda yarattığı tahribatı ve çürümeyi ortadan kaldırabilmek için bugüne kadar yürüttüğümüzden çok daha yaygın, çok daha örgütlü bir mücadeleyi hayata geçirmek zorundayız, başaracağız…