Dünyayı tanımak maksadıyla belgesel izlemektense, bir sinema filmi izlemeyi yahut bir roman okumayı yeğlerim. Nedeni ise belgeselcinin de bir dünya görüşünün olması ve buna uygun bir film yaratmayı hedeflemesidir. İnsan denilen yaratığın asla objektif olamayacağı, meselelere her zaman duygu ve düşünce dünyasındaki doğrulara göre eğileceği kanaatindeyim. İşte sorun da bu noktada; belgeselci anlatımı esnasında gerçek bilgiden istifade etmek zorundadır. Kuşkusuz dünya görüşünü kamerasına yansıtırken, bir takım işine gelmeyen gerçekleri sümen altı etmesi ve bundan daha kötüsü gerçek bilgiyi eğip, bükmesi, deforme etmesi kaçınılmazdır. Lakin kurmaca çekenler için aynısını söyleyemeyeceğim. Kurmaca çekenin kendi dünya görüşünü, ifade etmek istediğini saklamak, objektif olmak gibi bir derdi olmadığı için: en azından daha dürüsttür. Bakış açısını yansıtırken hakikatleri anlattığı iddiasında değildir. Bu durum en saçma kurmacaların bile belgeselde önümüze sunulan düzmecelerden daha objektif olduğunu gösteriyor. Nitekim insan tabiatına ilişkin en objektif tetkiki Shakespeare eserlerinde bulmamız boşuna değil.

Yine elimde hakikati oldukça objektif bir biçimde anlatan bir kurmaca var. Bir roman, bir sinema filmi ve son olarak 9 bölümlük bir seri sinema filmi olan: Berlin Aleksander Meydanı. Bu eserleri incelemekle 20. yüzyıl başlangıcında Avrupa’nın ve bilhassa Almanya’nın içinde bulunduğu durumu ve devamında yaşanacak olan 2. büyük savaşın nedenleri hakkında fikir sahibi oldum. Ve bundan daha önemlisi sanat akımlarındaki ani değişikliklerin hangi toplumsal meselelerden kaynaklandığı kanısına vardım. Şu hususta eminim ki: tarih bilinmeden sanat eseri okunamaz.

20’li yıllar, Dünya Savaşından büyük bir yenilgiyle çıkan Alman İmparatorluğu için zor günleri de beraberinde getirmişti. Ekonomik krizler, tamirat borçları, işsizlik, romantiklerin hayalini kurdukları yitik cennetlerin, altın çağların artık asla geri gelmeyeceğini göstermişti. Hayal kırıklığına uğramış sanatçıların, yeni sanat akımı artık ekspresyonizm, yani dışavurumculuktu.

Bahsini ettiğim sanatta yitik cennet özlemine dair yakınmayı, ilk defa Orhan Hançerlioğlu’nun işaret ettiği Hesiodos dizelerinde görmüştüm.

Heyhat, demek ki gökyüzünün beni
Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması gerekiyormuş.
Bu çağ daha önce ya da daha sonra gelemez miydi?
Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı
Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz.

Hesiodos – İşler ve Günler[1]

Yaşanan kıtlıklar, iktidar zulümleri, kardeşin kardeşi dolandırması gibi bir takım aksaklıklar dertli ozan Hesiodos’u böyle yakındırıyordu işte. Elbette sanat eseri okurken tarih bilgisinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha fark etmiştim. Hançerlioğlu’nun anlattığına göre Hesiodos’tan bir kaç çağ önce İyonyalılar yaşarmış Balkan topraklarında, kuzeyden gelip göç etmişler. Kurdukları medeniyette özel mülkiyet yokmuş, bilim ve sanata önem veriliyor, insanlar barış içerisinde yaşıyorlarmış. İşte Hesiodos bu dizelerde aradığı yitik cennetler meğer bu çağda kalmış.[2]

Fakat insanların dertleri hangi çağda olursa olsun asla değişmiyor sanırım. Yıllar sonra gelen romantik kuşağın da bir yitik cennet özlemi vardı elbet. Tıpkı Antik Yunan’ın tabiat şairleri gibi eserlerini yaratırken tabiattan esin alıyorlardı. Sanayi Devriminin yarattığı psikolojik buhran, onlara eski çağ özlemi çektiriyordu. Ne diyordu büyük yazar Goethe: “Sonsuz olan yalnızca doğanın zenginliği ve büyük sanatçıyı yalnızca o yetiştiriyor.”[3]

Özgürlük istiyorlardı romantikler. Sınırları aşmak… Goethe, Schiller, Novalis, Hölderlin, Heine, gibi Alman romantiklerin kalbinde de, tıpkı Hesiodos gibi, özgürlüğün yaşandığı, bilimin ilerlediği, bolluğun ve bereketin hüküm sürdüğü İyonyalılar çağına benzer bir çağ yatıyordu. Bu sebeple daima o kayıp cenneti tasvir ediyorlardı. Onların doğadan esinlenmeleri, antik çağın pastoral şiirlerine bir öykünmedir belki de. Romantik kuşağın bu hayallerle yanıp tutuştuğu bir sırada bir umut doğdu: Fransız Devrimi. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik vaat eden devrim, Sanayi Devrimin bunalttığı romantik kuşağın üzerinde güzel çağlara duyulan bir özlemi canlandırmıştı. Bu sırada devrimci romantizm akımı doğdu. Bu romantikler, cılız bir umutla hüzün şarkıları yaratıyorlar ve tıpkı Hesiodos gibi yitip gitmiş olan güzel çağlara yakınıyorlardı. Lakin öncelikle devrim istediklerini vermedi. Tekrar hayal kırıklığı yaşandı. Yangın yerlerinde, enkazlar üzerinde ağıtlar yaktılar.

 Fakat henüz Birinci Dünya Savaşı gibi bir yıkım yaşanmamıştı. Savaşın yarattığı yıkım ve devamında Almanya’nın yaşayacak olduğu sefalet, artık o cennete duyulan cılız umutları da ortadan kaldıracaktı. Dönemin yeni akımı artık ekspresyonizmdi. Onlar romantikler gibi tabiattan esinlenen cennet tabloları yerine, insanın iç dünyasındaki cinneti ortaya çıkaran, cehennem tabloları çizmeyi daha uygun bulmuşlardı. Artık kabusa benzer vampir, hasta ruhlu bilim adamı, canavar, hortlak, çocuk katili hikayeleri vardır eserlerinde. Esasında bu durum cinnetin eşiğindeki bir topluma ait ruh halinin sanata yansımasıdır. Ve bu yansımalar o cinnetten kurtulmak isteyen bir toplumun çok da yanlış şeylere yönlenişin habercisidir adeta. Aslında her iki akıma dahil sanatçıların da istedikleri aynı şeydir. Lakin umutlar ve ifade ediş tarzları arasında ciddi bir fark bulunmaktadır.

 Ülkemizde fazla tanınmayan Alfred Döblin, ekspresyonist kuşağın önemli yazarlarından biri. Ve bu yazımızda, onun Berlin Aleksander Meydanı kitabı ve bu kitaptan uyarlanan iki sinema filminden bahsedeceğiz.

“Berlin! Berlin! Berlin! Denizin dibinde bir trajedi. Batmıştı Berlin denizaltısı. Hava alamamıştı içindekiler. Hava alamadıklarına göre de ölmüşlerdi.” (Alfred Döblin)

İşte böyle feryat ediyor Döblin. Bu batmış gitmiş medeniyeti anlatmak için bizi önce Almanya’ın kalbi olan başkent Berlin’e, sonra da o kentin kalbi olan Aleksander Meydanına sokuyor. Ve o meydanda kendini bulacak bir karakterin etrafında olaylar dönüyor. Adı Franz Biberkopf.

Döblin, tasvir ettiği batık Almanya’nın baş şehri Berlin’in tam kalbine sokmuş bizi. Yani kentin meydanı olan Aleksaner Meydanı’na. Bir kentin havasını soluyacağımız en iyi yer şüphesiz ki o kentin meydanıdır. En ufak kasabadan, en büyük metropole kadar, o kentte yaşayan her sınıftan insanın buluştuğu ortak nokta olan kent meydanı, bu romanda bize genel hakkında bilgi veriyor. Bu kent meydanında bir kahraman var: Franz Biberkopf. Onun başına gelen hadiselerden yola çıkarak, önce nüfusu 4 milyonu bulmuş bir kenti sonra tüm Almanya’yı inceleme fırsatı buluyoruz. Şimdi dönem Almanya’sını tanımak adına biraz siyasi tarih malumatı edinelim:

“1923 Şubatında Berlin’de bir kilo et 3.400 Mark iken, Kasım ayında bu fiyat 280 Milyar Mark idi. 1921 de bir Dolar 70 Mark ilen, 1923 Kasımında bir Dolar 840 milyar Mark idi. Vergiler devlet masraflarının ancak %2 sini karşılıyordu. Solcuların kışkırtmasının da etkisiyle memlekette grevler artarken ve halk dükkanları yağma ederken, öte yandan Nasyonel- Sosyalist Partinin lideri Adolf Hitler, hükümeti “Soyguncular “ diye adlandırıyor ve “Diktatörlük istiyoruz” diye bağırıyordu. “ (Prof. Dr. Fahir Armaoğlu – 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi)

ALMANYA’NIN KALBİ BERLİN/ BERLİN’İN KALBİ ALEKSANDER MEYDANI

“Yaşamdan bir dilim tereyağlı ekmekten daha çok şey isteyip de F.B. gibi başlarına gelmedik kalmayanların okuması iyi olur.” (Alfred Döblin)

Roman 1928 yılında geçiyor. Hamal ve çimento fabrikası işçisi olan Franz Biberkopf, yanlışlıkla sevgilisini öldürmüş, bu sebeple Tegel cezaevine girmiştir. Roman Franz Biberkopf’un cezasını çektikten sonra kendisini yukarıda anlatılan Almanya’da bulmasıyla başlıyor. Franz devam eden hayatında Berlin’de yaşamak ve iyi bir insan olmak istemektedir. Fakat artık pek çok şey değişmiştir Almanya’da ve bu durum evvela Franz’ın bir şok yaşamasına neden olur. Artık Franz’ın tek gayesi vardır: dürüst bir insan olmak. Kentin meydanı olan Aleksander Meydanı’nda seyyar satıcılığa başlar. Başlangıçta hedefine ulaşır. Ancak bir süre sonra, parasal durumunun iyi olmasına karşılık, kendini bir savaşın içinde buluverir. Hiç beklenmedik bir anda gelen alınyazısını andıran bir şeyle savaşmaya başlar. Bu üç defa karşısına çıkar ve yaşamını altüst eder. Ona saldırır, fakat o her defasında kendini toparlar, ayağa kalkar güç bulur.[4] Hayat ondan almaya devam eder hatta bu sebeple bir kolunu kaybeder, ancak romanın sonunda kendisini bulmuş olarak Aleksander Meydanı’nda belirecektir.

Elbette romanın hikâyesine dair daha fazla şey anlatmayacak fakat hikmeti üzerine konuşmaya devam edeceğiz. Bahsini ettiğimiz 20’li yıllar Almanya’sında dikkatimizi çeken iki husus var: birincisi yoksullukla kıvranan halk kitleleri, ikincisi lüks ve eğlence içerisinde yaşayan bir azınlık… Yani sınıflar arası bir uçurumdan bahsedersek yanılmış olmayız. Bu durumun elbette organize suçu doğuracağını da eklersek yine yanlış düşünmüş olmayız. İşte böyle bir ortamda işçi örgütlenmesine katılmadan, namuslu kalabilmek ve de alın teri ile geçimini sağlayabilmek oldukça safiyane bir düşünce olur. Nitekim Franz da bu safdillikle hareket ederek pek çok şeyini kaybetmiş, tokat üstüne tokat yemiştir ve onun gibi olan büyükçe de bir kitle vardır. Franz sadece Aleksander Meydanı’nda karşımıza çıkan bir karakterdir, pekiyi ya koca Almanya? Bu koca ülkede milyonlarca Franz yok mudur? Hal böyle olunca bu sınıf bilincine sahip olmayan kitlenin bir kurtarıcı bir peygamber beklemesi kadar doğal bir sonuç olamaz.

Dönemin sinemacılarından Fritz Lang’ın filmlerini izlediyseniz, onun sinema diline de sınıf çatışması fikrinin hâkim olduğunu görebilirsiniz. Örneğin yönetmen, Metropolis filminde kitleler ile sömürenler arasındaki arabulucu olarak kalbi vicdanı işaret etmiştir. Fakat hakikatte öyle bir arabulucu yoktur. Bu bakış açısı da burjuvaziye oldukça iyiniyetli bir yaklaşım taşımaktadır. 1931 yılında çektiği M filmi ise daha gariptir. Bir çocuk katilinin yakalanamamasının kentte yaşadığı gerilimi yok etmede polis teşkilatı yetersiz kalmış ve dilenciler, gangsterler, dolandırıcılardan müteşekkil bir grup duruma el atmış, katili yakalamış hatta yargılamıştır. İşte faşizmi teşkil eden ayak takımı, işte SA kıtaları… Bu grubun lideri Schränker’in amacı katilin yakalanmasından öte, katili arayan polislerin baskısı nedeniyle sekteye uğrayan iş hayatlarına eski canlılığı geri kazandırmaktır. Olayın çözülmesinde etkili olan gangster şefi Schränker karakteri ise gerek etkili konuşması, gerek kararlı duruşu ile bize gelecekteki Almanya lideri hakkında şimdiden izlenim vermektedir. Nitekim siyası çalkantılar, ülkede yükselen sosyalizm etkisiyle artan grevler nedeni ile Alman orta sınıfının iş hayatı sekteye uğramış bu sebeple de kendilerine bir Schränker bulmuşlardır. Hitler’in en büyük destekçileri Krupp, Thyssen gibi işçi sınıfını sömüren Alman burjuvazisi değil midir? Ve nasyonal sosyalizmin çeşitli komplolarla ve terörle yok etmeye çalıştığı Alman işçi sınıfı değil midir?

Bu faşist komploların en güzel örneği de Reichstag yangını olsa gerek. Bu komplo sonucu başlayan 1933 yılı Leipzig duruşmalarında, Alman faşizmi karşısındaki müdafaasını yiğitçe bir yargılamaya dönüştüren Georgi Dimitrov’un savunma sırasında sarf ettiği şu sözleri de tüm bu anlattıklarımızı doğrulamaktadır: “…Bir tarafta yıllardır nasyonal sosyalist hareketi finans eden Thyssen ve Krupp (savaş sanayisi) çevreleri, diğer yanda da geri plana itilmesi gereken rakipleri. Tyhssen ve Krupp ülkede, pratik önderlikleri altında tek başına iktidar ve mutlak iktidar ilkesini hayata geçirmek, işçilerin yaşam düzeyini köklü bir şekilde düşürmek istiyordu ve bu nedenle devrimci proletaryanın bastırılması gerekiyordu.”[5]

Şimdi yavaş yavaş bir sonuca ulaşmaya başladık. Ekspresyonistler sanat eserlerini ortaya koyarken adeta gelecekten haber vermişlerdir. Almanya kentini bir insan vücuduna benzetirsek, Franz o kentin kalbi olan Aleksander Meydanında bir bedenin yaşam çabasına dair reflekslerini yansıtmaktadır. Sınıf bilincine sahip olmayan halk kitleleri, kendisini bu durumdan kurtaracak bir peygambere ihtiyaç duyuyorken, Berlin sokaklarında gamalı haçla yürüyen bir grup vardı. Ezoterik faaliyetleri, liderlerinin karizmatik tavırları, kitlelere cennet vaat etmesi o grubun ilerleyen yıllarda Almanya’nın yönetimini ele geçirmesine neden olacaktır. Çünkü Gustave Le Bon’un da işaret ettiği üzere kitleler hürriyetten çok itaate muhtaçtır.[6] Bu kaosa benzer yaşamdan kurtulunup düzen gelmesi kitlelerin yegane ihtiyacıdır. Nitekim Almanya gibi ilim ehli bir milletin böyle faşizme sürüklenmesi başka türlü açıklanamaz. İnsan türü her ne kadar eğitim, kültür, bilimle kendisine bir misyon edinmiş olsa da hayatta kalma durumu söz konusu olduğunda onun en hayvani yönleri ortaya çıkacaktır. Ve faşist terörün tek maksadı da bilinçsiz kitleleri bir hayvan refleksine sokarak yanına çekmektir. Ne mutlu ki sınıf bilincine sahip kitleler sayısız baskıya, işkenceye, teröre rağmen faşizme teslim olmamış, hatta bazıları tıpkı yiğit Dimitov gibi sanık sandalyesinden faşizmi yargılamışlardır.

ROMAN DİZİ VE FİLM

Roman ilk defa 1931’de Phil Jutzi tarafından sinemaya uyarlanmış. 1980’de ise ünlü Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder 939 dakikalık bir film çekmiştir. Dizi formunda sinemaya aktarılan eser TRT’de 14 bölüm halinde gösterilmiş. Gerek kitap, gerekse bahsini ettiğim filmler harikulade eserler. Bunu bir öneri olarak kabul edebilirsiniz.

Tüm bu neticelerden hareketle başta işaret ettiğim hususa geri dönerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Dokümanter eserler, siyasi nitelikte çalışmalar, akademik faaliyetler, hiçbiri sanatın tesirine ulaşamıyor. Sanat zaten, bir takım toplumsal meselelerden ve toplumun tüketim alışkanlıklarından türediği için toplumun ruhunu da en iyi o yansıtıyor. Dolayısı ile büyük sanatçıların elinden çıkmış eserleri tarihsel süreçle birlikte okuyabilirsek meseleleri daha iyi anlayabileceğimiz kanısındayım. Sizlerde bahsini ettiğim romanı okumak ve filmleri izlemek üzere bir istek uyandırabildi isem ne mutlu bana.

 

DİPNOTLAR

[1] Hesiodos – İşler ve Günler (Çev. Suad Yakub Baydur)- Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

[2] Orhan Hançerlioğlu – Düşünce Tarihi – Remzi Kitabevi

[3] Goethe – Genç Werterin Acıları – İş Bankası Yayınları

[4] Alfred Döblin – Berlin Aleksander Meydanı – Everest Yayınları

[5] Faşizmin Yargılanması Leipzig 1933 – Georgi Dimitrov – Evrensel Basım Yayın

[6] Gustave Le Bon – Kitleler Psikolojisi – Tutku Yayınevi