Borges, Çin Seddi’ni inşa ettiren imparatorun aynı anda bir şey daha yaptığını anlatır. İmparator, kendi tahta çıkışından önce yazılmış bütün kitapları yaktırmıştır. Çin Seddi gibi görkemli bir eseri inşa ettirip kendisinden önceki üç bin yıllık tarihi anlatan kitapları yakmak gibi bir çılgınlığa girişmek nasıl ilişkilendirilebilir? İmparator, yazılı olan her şeyi silerek kendisinden öncesini unutturmayı ve ördüğü görkemli duvar ile savunmasının sınırlarını yeni bir dünya olarak belirlemeyi amaçlamıştır. Borges, kendisini yıkılacak bir duvar kendi anısını silecek bir yakma düşüncesinden kurtulamayan İmparatorun ağzından şunları aktarır:

“İnsanlar geçmişi seviyor, beni yargılayanlar da öyle ve ben bu sevginin karşısında güçsüzüm ama bir gün benim gibi hisseden biri çıkacak, benim kitapları yok ettiğim gibi o da duvarı yıkacak ve bana dair anıyı silecek, böylece benim gölgem, aynam olacak ama bunu hiç bilmeyecek.”[1]

Gözleri buğulandıran bir siyasal anda, “insan gözünün soldan sağa okuma alışkanlığı”[2]yla mevzuat aktarmaya çalışan akademisyen ve araştırmacılara, ‘demokratik’ bir anayasa yazmakla debelenen muhalefet partilerine karşı bu makalede Türkiye’nin anayasasını tartışmak için referans noktaları belirlemeye çalışacağım. Borges’in etkileyici öyküsü yeni anayasa tartışmasına başlamak için çok önemli iki referans noktası içeriyor. Birincisi dünyasının sınırlarını savunma duvarlarıyla ören, onun tanrısı olarak kendini inşa eden bir siyasi lider; siyasetin olağandışı dünyasını bir kenara bıraktığınızda ise sıradan bir deli figürü. İkincisi, duvarın eşiğinde tutulan halkın aktarmayı sevdiği bir eski yasa. Bu iki referans noktası, -kişisel karizma ekseninde yürütülen olağanüstü siyaset ve uygulanmaya tenezzül edilmeyen eski yapılageliş, kodifiye edilmiş haliyle anayasa metni- burjuva hukuk düzeninin sunulmayan nimetlerine dönük arzumuz nedeniyle vazgeçemediğimiz için topluca sormaya çekindiğimiz soruyu kaçınılmaz kılıyor: Anayasanın uygulanmasını gözetmekle görevli kurum onu ihlal ediyorsa ne olur?

Birinci Ayrım: Anayasa ve Anayasa Metni

Cromwell istisnasını atlarsak, yazılı anayasaları icad eden Fransız ve Amerikan devrimleri anayasa kavramını güçler ayrılığı ve insan hakları üzerine inşa etmişlerdir. Burjuvazinin devrimci çağında ortaya çıkan bu anayasa kavramı en güzel ifadesini Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 16. maddesinde bulur: “Hakların güvence altına alınmamış ve güçler ayrılığının olmadığı bir toplumda anayasa yoktur.” Yazılı anayasaların pıtrak gibi çoğalmasıyla sonuçlanan büyük burjuva devrimleri sonrası dönemde, hemen her devlet kendisine yazılı bir anayasa yapmıştır.[3] Siyasal iktidarın kendi kendini sınırlaması ve yurttaşların sürekli çoğalan haklarının tanınması gibi tekçi siyasal alana tanrısal bir dokunuş sunan bu metinlerin varlığı ve burjuva devrimlerinin anayasa ideası arasındaki mesafe yazılı anayasaların artmasıyla orantılı bir seyir izlemektedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde anayasalar bir tür kamuflaj işlevi görmektedir.[4] Bu somut durum anayasa hukukçularına ve siyaset bilimcilere iki yol sunar: ya burjuva demokratik normatif ilkelere bağlı kalarak anayasa kavramını yazılı anayasadan ayırıp demokratik standartlar geliştiren analizler yapacaklar ve anayasanın ihlal edilmesi sorununu perspektifin genişliği sayesinde görmezden gelecekler ya da anayasa kavramını burjuva demokratik normatif ilkelerin ötesinde yeniden düşüneceklerdir. Birincisi bugün de çok sık yapılıyor. İkincisi ise anayasa kavramı açısından bir siyasal laboratuar sayılabilecek Weimar Almanyasında derinlemesine yapılmış.[5]

Anayasızlaştırmanın[6] 2010 yılından beri yüksek hızlı seyrettiği Türkiye’de demokratik standartlar belirleyip siyasal iktidarın bu standartları yerle bir ettiğini söylemenin bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Bunun yerine yaklaşık iki yüz elli yıl önce önerilmiş ve o gün için devrimci bir işlev görmüş anayasa kavramını yeniden düşünmeyi önereceğim.

Bu bakımdan birinci ayrım anayasa ve anayasa metni arasındadır. Fakat ayrım metin ve ideal (burjuva) anayasa arasındaki ayrımı umursamaz. Hatta metin ve fiili anayasa arasındaki ayrıma da odaklanmaz. Weimar Almanyasının kötü şöhretli kamu hukukçusu Carl Schmitt’in ortaya koyduğu ‘pozitif anayasa kavramı’na dayanan bu ayrım, anayasayı siyasal birliğin somut varoluşuna ilişkin kararına dayandırır. Anayasa bir siyasal birliğin, biçimine ve tipine ilişkin kararıdır.[7] Bir siyasal birliğin cumhuriyet mi yoksa monarşi mi olacağı; cumhuriyetin bir konsey cumhuriyeti mi yoksa bir burjuva cumhuriyeti mi olacağı, burjuva cumhuriyetinin tekçi mi çoğulcu mu olacağına dair somut karar anayasa metninden önce gelir. Metnin temel çekirdeğini de bu somut karar oluşturur. Anayasa metninin geri kalanı Schmitt’in anayasa öğretisinde ‘anayasal yasa’ olarak adlandırılır. Örneğin 1924 Anayasası tartışılırken cumhuriyete ilişkin maddenin mi, ilk sekiz maddenin mi yoksa anayasanın tümünün mü değişmez ilan edileceği tartışması bu çekirdeğe dayanmaktadır.[8]

Ayrım 1982 Anayasanın yapılışında çok daha sembolik biçimde kendini gösterir. Anayasanın mimarı olan –belki siparişi teslim etme tarzı bakımından müteahhit demek daha doğru olur- Orhan Aldıkaçtı, oldukça geciktirdiği taslağı Danışma Meclisi’ne sunduğunda ‘ödevini son güne bırakmış bir talebe’ gibi çalışma eleştirisiyle karşılaşır. Gayriciddi talebenin ya da daha uygun deyişle anayasa müteahhitinin sunduğu, sistematik açısından 1961 Anayasası’ndan çok farklı olmayan bu metin yedi üyenin red oyuyla kabul edilir. Ardından beş kişilik cunta tarafından çekirdek anayasa, metinde daha güçlü gösterilerek halkoyuna sunulur. Halkın cuntanın anayasasına verdiği yüzde doksanın üzerindeki oy malumunuz. Ülkenin sokaklarında cumhuriyet tarihinin en büyük trajedisi yaşanırken Kurucu Meclis’teki komedinin ürünü olan anayasa, Cumhuriyet tarihinin en uzun ömürlü anayasası olma unvanını kazanmıştır. AKP’nin anayasasızlaştırma dönemine paralel olarak bu durum sürmekte ve cumhurbaşkanlığı makamınca konsolide edilmektedir. Bir siyasal rejimi anayasasızlaştırarak ‘Anayasayı güçlendirmek’ ilk elde çelişkili görünebilir, fakat ‘pozitif anayasa kavramı’ kamu hukukçularının elini kolunu bağlayan bu çelişkiyi aşmak üzere üretilmiştir. Anayasa ve anayasal yasa arasındaki ayrım tam da bu çelişkinin aşılmasına yöneliktir. Burjuvazinin, her sıkıştığında göçmenlere karşı insan haklarını, işçi sınıfına karşı siyasal ve sosyal hakları, azınlık gruplarına siyasal hakları askıya alabilmesi başka nasıl açıklanabilir? Olağan durumun yanında cereyan eden olağanüstü durumun yaşanmadığı belli bir tarih kesitini, örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişinde bulabilir miyiz? Eğer bulamazsak Türkiye’deki anayasa tartışmalarına ilişkin soracağımız temel ve en zor soru kendini dayatmaktadır? Türkiye’nin anayasası nedir? Fakat bu soruya bir cevap vermeden önce iki ayrıma daha başvuracağım.

İkinci Ayrım: Kurucu İktidar ve Kurulu İktidar

TBMM’nin yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı sorunu yeni anayasa siyasal iktidar tarafından gündeme getirildiğinden beri sürdürülüyor.[9] Bu tartışmalarda temel sorun TBMM’nin anayasa değişikliğinin nasıl yapılacağını gösteren 175. maddeye uygun olarak mı yoksa onu aşarak mı değişikliğe gideceği. Antik dönemden beri filozofların uğraştığı Theseus’un Gemisi problemine benzeyen bu sorunu aşmak için de anayasa ve anayasa metni arasındaki ayrıma gidilebilir. Theseus’un Gemisi probleminin özü şöyledir: Muzaffer Theseus’un gemisi Atina’da hatıra olarak korunmaktadır. Fakat geminin parçaları yavaş yavaş çürür ve zamanla bütün parçalar geminin yapısını değiştirmeden değiştirilir. Problem bütün parçaları değiştirilmiş geminin hala aynı gemi olup olmadığıdır.[10]

Anayasa ve anayasal yasa arasındaki ayrım, TBMM’nin yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı sorusunu baypas ederek bu soruna bir yanıt sunmaktadır. 1982 Anayasası metni 175. maddeye uygun olarak ya da değil tamamen değiştirilse dahi ortada yeni bir anayasa olmayabilir. Fakat anayasa metnine yansıyacak ve onun birkaç maddesini değiştirecek bir siyasal karar yeni bir anayasayı anlamına gelir.

Burada kurucu iktidar ve kurulu iktidar arasındaki klasik ayrıma dönmek zorundayız. Türkiye’de anayasa hukukçuları kurucu iktidar kavramını pragmatik ve pedagojik amaçlarla yıllarca kullanageldiler. Buna göre kurucu iktidar yeni bir anayasayı kendisini bağlayan hiçbir norm olmadan yapma kudreti demekti. Kurulu iktidar anayasada tanımlanmış bir norma dayanarak anayasayı değiştiren kudrete denk gelmekteydi. Fakat AKP’nin 2007’de Ergun Özbudun’a sipariş ettiği anayasa taslağı ile birlikte alevlenen tartışmalarda anayasa hukukçuları bu kavramla ne yapacaklarını bilemediler.[11] Örneğin Özbudun kitabının son baskısında Türkiye’de doktrinde yerleşmiş olan kurucu iktidarın darbe, devrim gibi hukuki boşluk yaratan durumlarda ortaya çıktığını belirten tanımını değiştirmekle yetindi. Kavram ülkedeki anayasal krizi anlamlandıracak bir çerçeve oluşturacak yerde ülkedeki anayasal kriz kavramı içeriklendirmek için basitçe kullanılmış oldu.

Kurucu iktidar kavramı, siyaset felsefesi ile anayasa hukuku disiplinlerinin sınırlarının belirsizleştiği bir yerde konumlanır. Bu nedenle pozitivist hukukçular kavramı ya görmezden gelir, ya da basit bir işleve indirgerler. Kavram pozitif hukukun kaynağı, ona meşruiyetini sağlayan ve meşruluk anı tüketilip yasallık anına geçildiği anda sönümlenen bir ilk hareket gibi görünür. Tanrısal bir dokunuş anayasal düzeni oluşturmuştur ve artık ona müdahale etmeyecektir.

‘Türkiye’nin anayasası nedir?’ sorusuna bir yanıt bulmak için kurucu iktidar kavramına daha güçlü bir mercek ile bakmak gerekir. Kavramın hukuk içinde kapsanamasa da amaçsal olarak hukuk düzeni yaratmakla sınırlanan bir kudrete işaret ettiğini[12] ve kural koymanın özel bir biçimi olarak “hukukun, devletin ve milletin kuruluş hikayesi”ni[13] anlattığını göstererek başlamak Türkiye’nin anayasasını konumlandırmak için uygun olacaktır. Böylece anayasayı yapan halkın siyasi kararının, siyasi kuruluşun kendini içinde sürdüreceği ve ona dayanağını veren kaynağı oluşturduğu varsayımını kuşatan bir kurucu iktidar kavramına ulaşmış oluruz. Fakat bu kavram hala muhafazakar yönleriyle ön plana çıkmaktadır.

Kurucu iktidarın demokratik teorisi ise problemi tamamen içkinlik düzeyine taşıyacaktır. İtalyan Marksist Antonio Negri’nin belirttiği gibi kurucu iktidardan bahsetmek, bu bağlamda, demokrasiden bahsetmektir.[14] Çünkü kurucu iktidar kavrayışı, temsile sığmayan halkın kurucu ve üretken hareketine işaret eder. Bu halk kavrayışı, kurulu anayasal düzenin referandumda oy kullanan halkından ya da genel seçimlerde oy kullanan kurulu, anayasa tarafından belirlenmiş seçmeninden farklıdır. Temsil ile kurulu anayasal düzen ile kuşatılamayan üretken bir halk kavrayışı, kurucu iktidarın, yeni bir düzenin kuruluşunun temelidir. Rousseaucu geleneğin radikalliğine dayanan kurucu iktidar kavramı, yukarıdaki muhafazakar yorumdan farklı olarak, kurulu düzenin hem içinde hem dışında yer alan ve onu sürekli olarak zorlayan bir harekete işaret etmektedir.

Türkiye’deki anayasa tartışmaları bu perspektiften düşünüldüğünde, kurucu iktidar momentinin gerisinde olduğumuz söylenemez. Kurucu iktidar ve anayasa tartışmalarında hiç gündeme gelmese de Türkiye halklarının Gezi sırasında yerleştiği sınır, kurucu iktidar ile kurulu düzen arasındaki sınırdır. Ve anayasa tartışmalarında sürekli gündeme getirilen TBMM’nin ya da hatta AKP grubunun anayasa yapması durumu ise olsa olsa kurulu düzeni, Türkiye’nin anayasasını dışlayıcı unsurları güçlendirerek konsolide etmek olabilir.

Üçüncü Ayrım: Anayasanın Açıklığı ve Kapalılığı

Anayasanın açıklığı-kapalılığı üzerine tartışmalar özellikle 1961 Anayasası yapılırken ve anayasal düzen kurulduktan sonra gerçekleşmiştir. Yeni anayasa metninin getirdiği ilkeler anayasanın çekirdeği konusunu açık bir biçimde ortaya koymamızı sağlayan açıklık-kapalılık tartışmasını gündeme getirmiştir.[15] Açıklık kapalılık tartışmasında son noktayı Anayasa Mahkemesi, düzenin niteliğine ilişkin verdiği kararlarla ortaya koymuştur.[16]

Anayasanın açıklığı-kapalılığı tartışması doğrudan doğruya anayasanın siyasal çekirdeğine yöneliktir; anayasanın metnini değil, anayasanın kendisini ortaya koyar. Örneğin, anayasanın komünist bir siyasal partiye açık olup olmadığı, tüzüğünde şeriatı savunan bir siyasal partinin anayasal düzenin içinde yer alıp alamayacağı, federasyonu ya da Kürtçenin ikinci resmi dil olmasını savunan bir partiye anayasanın açık olup olmadığına ilişkin yapılan tartışmalar bu bağlamda değerlendirilmelidir. Dolayısıyla Türkiye’de bir anayasa tartışması yapılacaksa artık uygulansa da uygulanmasa da her anayasaya matbu kopyaları dağıtılan ilkeler değil, anayasanın kapalı olduğu siyasal mücadele alanları konu edilmelidir.

Burada bugünkü anayasa tartışmasının odağında görülen başkanlık ya da partili cumhurbaşkanlığı konusuna girmekte fayda var. Siyasal birliğin her hangi bir meşruiyet sorunu yaşamadan yasallık düzleminde işlediği bir anayasal anda hükümet sistemi anayasanın çekirdeğine dair bir sorun olarak anlaşılmaz. AKP’li yetkili ya da yetkisizlerin geliştirdiği hükümet sisteminin bir rejim sorunu olmadığı argümanı da buna dayanmaktadır. Fakat anayasasızlaştırmanın, anayasanın uygulanmasını gözetmekle görevli makam (AY, m. 104.) tarafından uygulandığı bir olağanüstü anda; bir meşruiyet tartışması anında hükümet sistemi değişikliği, sorunu anayasanın açıklığı-kapalılığı sorunu haline gelir. 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti’nin tek parti iktidarında muhalefetin yasamaya yargı yetkisi verilerek ortadan kaldırması, çoğunlukçu parlamenter demokrasiyi ve meclis hükümeti sisteminden kalan artıkları bir siyasal rejim sorunu haline getirmiş ve bu durum 1961 anayasanın açıklık-kapalılık düzeninde etkili olmuştur.

Borges’in öyküsüne dönersek, 1925’ten 1950’ye kadar süren tek parti diktatörlüğünün bir aynası olma arzusundaki AKP iktidarının başkanlık dayatması, kendisini yargılayanlara karşı giriştiği dayatmaların zirvesidir. Bu bağlamda HDP’lileri yargılamaya dönük anayasa değişikliği de, sokakta gerçekleşen muhalefeti ortandan kaldırmaya yönelik İç Güvenlik Yasası da, neredeyse bütün yurttaşları suçlamaya yönelik Cumhurbaşkanlığına hakaret suçu uygulaması da, bizzat laiklik tartışması da anayasal meşruiyet ve rejim sorununun başkanlık tartışmasıyla birlikte akan yan kollarıdır.

Sonuç: Türkiye’nin Anayasası 

Türkiye’nin anayasasını tartışmak ancak yukarıdaki ayrımları gözetip  en temel sorulara yanıt aramakla mümkündür. Türkiye’nin anayasası meşruiyeti sürekli tartışmalı olmuş bir siyasal karara dayanmaktır. Cumhuriyet kurulup ilk cumhuriyet anayasası yapıldıktan hemen sonra ülkede bir olağanüstü hal vardır. Bu olağanüstü hal, anayasanın çekirdeğinin aranacağı yerdir.

Türkiye’de cumhuriyet formu, etnik sınıfsal ve toplumsal cinsiyet açılarından tekçi ve homojen bir yapıya dayalı biçimde 1924 Anayasası ile oluşturulmuştur. Anayasal çekirdek biçiminde düşünülmesi gereken 1925 tarihli Takriri Sükun yasası ve ardından gelen CHP’yi tek parti olarak inşa eden parti tüzüğündeki değişiklikler bunu öngörmeyen anayasa metnini konsolide etmiştir. 1937’de Parti ilkelerinin anayasaya girmesi, cumhuriyetin liberalizme, komünizme, etnik ve dinsel çoğulculuğa kapalılığını ilan etmiştir.[17]

Türkiye anayasa tarihinin en özgürlükçü anayasası olarak kabul edebileceğimiz 1961 Anayasası da olağanüstü hal durumlarında Anayasa’nın anayasa metnine göre nasıl korunduğu ile anlaşılmalıdır. 12 Mart’ı ya da TİP’in kapatılmasını böyle anlamak gerekir. Anayasa’nın sosyalizme açık olduğu anayasa görüşmelerinde vurgulanmış olsa da sınıf mücadelesinin kurumsallaşması cumhuriyet anayasasının formuna sığmamakta, ‘Kürtçülük’ anayasanın sınırlarının içinde yer almamaktadır. 12 Eylül tekçiliği zirveye taşımış, Anayasa Mahkemesi’nin ‘Devlet Tek, Ülke Tüm, Ulus Bir’ ezberi, en güçlü biçimde bu dönemde savunulmuştur.

Bugün yeni bir anayasa tartışması, Türkiye’nin anayasasının meşruiyetini tartışmalı kılacak kurucu iktidar, üretken ve anayasal düzenin sınırlarında bulunan halkın öznelliğini göz önünde bulundurarak yapılabilir. Anayasayı gözetmekle görevli cumhurbaşkanın başkanlık talebi yeni bir anayasa olarak değerlendirilemez. Burjuva devrimlerinin ilerici unsurları olan temel haklar ve güçler ayrılığı ilkelerini söküp atarak, süreklileşmiş meşruiyet sorununu süreklileşmiş bir olağanüstü hal ile çözme anlayışı yeni bir anayasa değildir. Zaten Hanefi – Sünniliği temel almış, laikliği işbirliği içinde hareket ettiği cemaatlere karşı emniyet supabı olarak kullanan bir anayasa Allahın adını metinde anmakla değişmeyecektir. Örneğin 1921 Anayasası tartışmaları sırasında bir Hoca tarafından söylenen ‘Biz bu meclise Allahın yetkilerini verdik’ sözü demokratik bir başlangıç için daha temeldir. Demokrasi ve laiklik, egemenlik ve kuruculuk bağlamında tam da bu noktada birbirine düğümlenmiştir.

Türkiye’de yeni anayasadan söz etmek, Türkiye’nin anayasasının tanımadığı ve tanımlayamadığı bir çokluğun kurucu taleplerinden geçecektir. Eşitlik, özyönetim ve laiklik bu çokluğun yeni anayasa etrafında yükselen talepleridir.

 

DİPNOTLAR

[1] Borges,Jorge Lois,  Öteki Soruşturmalar, Çev. Peral Beyaz Charum, Türker Armaner, İletişim, İstanbul, 2015, s. 47.

[2] Ece Ayhan, Zambaklı Padişah.

[3] Özbudun, Ergun,  Anayasalcılık ve Demokrasi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015.

[4] Lane, Jan Eric, Anayasalar ve Siyasal Teori, İstanbul Ticaret Üniversitesi Yayınları, 2014, s. 39-46.

[5] Jacobson, Arthur ve Sclink Bernhard (ed.), Weimar: A Jurisprudence of Crisis, University of Californi Press, Londra ve Kaliforniya, 2000.

[6] Kavramın güçlü bir içeriklendirme örneği olarak bakınız. Gözler, Kemal, “1982 Anayasası Hala Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme” http://www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma-v4.pdf , son erişim: 21.06.2016.

[7] Schmitt, Constitutional Theory, çev. Jeffrey Seitzer, Duke University Press, 2008, s. 75.

[8] Gözübüyük, Şeref ve Sezgin, Zekai, 1924 Anayasası Hakkında Meclis Görüşmeleri, AÜSBF İdari İlimler Enstitüsü, Ankara, 1957, s. 463-465.

[9] Bu tartışma ile ilgili, çok sayıda akademik makale ve rapor hazırlanmıştır. TÜSİAD’ın raporunda yeni anayasa yapım yöntemi üzerine üç farklı öneri getirilmiş, aslında üç farklı tutum birlikte anlatılmıştır. Bunlardan biri kurucu anayasa meclisi önerisi, ikincisi mevcut yasama organı içinde bir uzlaşma komisyonu kurulması üçüncüsü ise kurulacak mecliste barajın kaldırılarak geniş bir temsil sağlanması yoluyla anayasa yapımıdır. https://anayasa.tbmm.gov.tr/docs/yuvarlak-masa-1.pdf , son erişim: 21.06.2016. Tartışmayı aktaran ve derinleştiren iki makale için bakınız. Sevinç, Murat, “Anayasaların Doğumu: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?” Toplum ve Bilim, 124, 2012. Gözler, Kemal, “Asli ve Tali Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?” Demokratik Anayasa, (der.) Aykut Çelebi ve Ece Göztepe, Metis, 2012.

[10] Böyle bir anayasa değişikliğinin en klasik örneği İsviçre Anayasasında yapılan değişikliktir.

[11] Hakkını yemeden söylemek gerek, kavramı en gelişmiş perspektifle incelemesine karşın onunla ne yapacağını en bilemeyen AKP’nin MKYK’sında yer almış Osman Can’dır. Kurucu İktidar adlı eseri ile ilgili eleştirimi şu linkte bulabilirsiniz. http://birgunkitap.blogspot.com.tr/2013/03/akpnin-kronjurist-aday-ve-eseri-dincer.html , son erişim tarihi: 21.06.2016.

[12] Kalyvas, Andreas, “Popular Sovereignty, Democracy and the Constituent Power”, Constellations, c.12, s.2, 2005.

[13] Waldhoff, Christian, “Anayasa Kanununun Meydana Gelişi, Anayasa Teorisi, Lale Yayıncılık,  İstanbul, s. 308.

[14] Negri, Antonio, Insurgencies: Constituent Power and Modern State, çev. Maurizia Boscagli, University of Minnesota Press, Minnapolis, 1999, s. 1.

[15] Bu tartışma ile ilgili olarak bakınız. Soysal, Mümtaz, Dinamik Anayasa Anlayışı: Anayasa Diyalektiği Üzerine Bir Deneme, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1969.

[16] Anayasa Mahkemesi’nin bu kararlarının bir değerlendirmesi ve bunun 1982 Anayasası bağlamında yapılan bir değerlendirmesi için Yıldızhan Yayla’nın iki makalesini öneririm. Yayla, Yıldızhan, “Anayasa Mahkemesi’ne Göre Cumhuriyetin Özü”, Hıfzı Timur’un Anısına Armağan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler Enstitüsü, İstanbul, 1979 ve Yayla, Yıldızhan, “1982 Anayasasına Göre Devletin Özü”, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, C.4, S. 1-3, 1983.

 

[17] Recep Peker, ilgili maddelerin anayasaya eklenmesi için yapılan kanun teklifinin görüşmelerinde şunları söylemiştir:  “Şimdiye kadar ana kanunun temelini teşkil etmiş olan Cumhuriyetçilik aleyhine yurd içinde hiç kimsenin hiç bir faaliyette bulunması caiz olmadığı gibi şimdiden sonra da Cumhuriyetçiliğin nakızı olan saltanat lehine bir hareket; hiç bir kimseden bir hareket sadır olmayacağı gibi, Teşkilâtı Esasiyenin umumî bünyesinin teyidatı altında olarak milliyetçiliğin nakızı olan beynelmilelcilik ve halkçılık nakızı olan imtiyazcılık veya sınıfçılık ve devletçiliğin nakızı olan liberallik, laikliğin nakızı olan klerikallik ve inkılâbçılığın nakızı olan irtica lehinde hiç bir faaliyet yapılamayacaktır.” TBMM ZC, D. 5, C. 16, 05.02.1937, s. 66.