AYRINTI DERGİ’nin 4. sayısında Atatürk’ün Nutuk üzerinden yaptığı tarih okuması ve tarih yazımını ele almıştık. Yazının bir devamı niteliğinde bu sayıda Tayyip Erdoğan’ın AKP dönemi boyunca izlediği siyaset etme tarzını incelemeyi planlamıştık. Ancak bu süreçte Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik ortaya çıkan gelişmeler, yazıyı bu konuya ve Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği “zorunlu” yolculuğa, daha kısa bir şekilde odaklanmaya götürdü. Tayyip Erdoğan’ın siyasetine yönelik daha uzun bir yazı ileriki sayılar için planlanmaktadır.

Türkiye’nin son on iki yıllık tarihi, büyük oranda AKP ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından şekillendirilmiştir. Bu süreçte, Erdoğan pek çok ulusal ve uluslararası güçle, pek çok farklı nitelikte ilişkiler geliştirmiştir. Bu durum, Fethullah Gülen Hareketi ile olan ilişkisinde olduğu gibi, bir iktidar paylaşımından, iktidarı paylaşamama ve neticede sert bir çatışmaya doğru evrilebilmiştir. Ya da kuruluş ve iktidar oluş sürecinde pek çok uluslararası gücün desteğini alan AKP’nin, son yıllarda bu desteğini kısmen de olsa kaybetmesine yol açan bir konuma sürüklenmesine neden olabilmiştir.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Türkiye’nin son yılları, iktidarın yoğun, siyasal, toplumsal, ekonomik “belirleyiciliği” etrafında gelişmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir aydan kısa bir süre kalan bu ortamda, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklandığı parti etkinliğinde, kendisine ve ülkeye, ülkenin siyasetine yeni bir yol işaret etmektedir. “Tarih”, yeni bir yola girmektedir. “Evet bu bir veda değildir, bir kapanış bitiş değildir. Bu, bu ifadeyi çok çok önemsiyorum. Bizim için çok farklı bir an. İşte bu bir hatime değil, inanıyorum ki bir Fatiha’dır bir açılıştır. Onun için diyorum ki, esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla, o rahmandır rahimdir. Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet. Bizi kendisine nimet verdiklerinin yoluna ilet. Gazaba uğrayanların sapkınların yoluna değil. yolumuz bahtımız açık olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun.”[1]

Başbakanlığı bırakma niyetinde olan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla Türkiye’nin de yeni bir yola gireceğini işaret etmektedir. Türkiye’nin ve AKP’nin ve aslında Tayyip Erdoğan’ın kaderi aynı çizgide ilerlemektedir. Esasında bu anlayış, AKP’nin ve Türkiye’nin siyasetine genel olarak sirayet etmiştir. Kuruluşundan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) de lideri olan Erdoğan aynı zamanda, AKP’nin kurduğu düzenin de lideridir. Recep Tayyip Erdoğan,  bu oluşan düzenin en önemli failidir ve bu dönemin pek çok özelliği Recep Tayyip Erdoğan’dan yola çıkılarak belirlenebilir.

AKP’nin Algı/Algısızlık Yönetimi

AKP, iktidarının ilk yıllarından günümüze kadar, kapsayıcılık iddiasından bir kutuplaştırma siyasetine doğru ilerleyecektir. Parti ve onun lideri kendisini her şeyi yapmaya muktedir olarak görecek ve buna göre hareket edecektir. Uluslararası güçlerin ve sistemin içeride kendisini tahkim etmesinin bir aracı olarak iktidar etme olanağı bulan AKP, iktidardaki yılları boyunca, kendi iktidarını geliştirme olanaklarını sonuna kadar kullanmıştır. Bu, partinin belirli güç odaklarıyla ittifakını sonlandırmasına yol açarken, ülkenin yeni kutuplaştırılmış siyasetinde de, partiyi ve onun liderini belirli bir kutuba yerleştirmiştir. Siyasal sistemin can yeleği olarak ortaya çıkan AKP, sistemin devamı için gerekli araçları sağlasa da, zamanla bu sistemin sınırlarını hem içeride hem de dışarıda zorlayacak hamlelerde bulunacaktır.

Milli irade AKP’de cisimleşmektedir, AKP’nin cisimleşmesi ise Tayyip Erdoğan kişiliğinde mümkün olmaktadır. Tayyip Erdoğan bedeni, AKP’nin düzeninin bütün özelliklerini taşımaktadır. Bu taşıma, çoğu durumda ona yön verme, onun önünden gitme şeklinde gelişmektedir.

AKP, ekonomik anlamda uluslararası emperyalist güçlerin bölge planları konusunda yeni bir odak ve aynı zamanda içeride krizden çıkışın yollarını yaratacak parti; iç politikada, ilk dönemlerde bir kapsayıcı eğilim iddiasında olsa da, Sünni İslamcı-milliyetçi bir iç politikanın baskın tarafı ve dış politikada da uluslararası güçlerle işbirliğinde, yeni-osmanlıcı bir politikayı temsil etmektedir.

Her ne kadar, ideolojik yönelimleri partinin kimliğini daha fazla öne çıkarıyor gibi olsa da, partinin Türkiye’nin yaşadığı kriz ortamından çıkıştaki işlevselliği ve bunu yoğun özelleştirmelerle sürdürmesi partinin neo-liberal kimliği konusundaki kararlılığını ortaya koymaktadır. Diğer yandan AKP, ekonomiyle bağlantılı olarak kendisini destekleyen belirli kesimler yaratmıştır. Bunların başında, en büyük faaliyeti olan inşaat sektörüyle de yoğun bir şekilde ortaya çıkan yeni “burjuvalar” yer alır. Bir yandan, özellikle son yıllarda Bonapartist eğiliminin artışıyla burjuvazinin belirli kesimleriyle ilişkileri “gerilen” AKP, devlet imkanlarını geniş bir şekilde kullandırarak, kendi zenginlerini de yaratmayı bilmiştir. Bu durum medya alanında da yoğun bir şekilde yaşanacaktır. Diğer yandan ikinci bir kesim olarak yeni bir orta sınıf, AKP düzeninin devamından yana olan bir kesimi oluşturmaktadır. Bu kesim AKP düzeninde sistemin her türlü aracını kullanabilmekte ve önemli bir rahatlık içinde hayatını idame ettirmektedir. AKP’nin düzeninin en alt tabakalardaki destekçilerini ise, belirli günlük ihtiyaçlarının karşılanması üzerinden AKP’nin bir “tehdit” ekonomisine mecbur kıldığı kesimler oluşturmaktadır. Bu kesim AKP’ye oy veren büyük çoğunluğu oluşturmaktadır.

AKP, ilk yıllardaki iddialarının aksine, Türkiye toplumunda, inançsal, düşünsel ve etnik ayrımları yoğun bir ayrımcılık ve dışlama “malzemesi” olarak kullanmıştır ve kullanmaktadır. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra, buna çatışmalı bir kutuplaştırmayı da eklemiştir. Ülkede binlerce insanın yaralanmasına ve ölmesine neden olan çatışmalar,  AKP’nin “anket uzmanları”nca, kendi kutuplarını sağlamlaştıran bir veri olarak okunarak, sürekli derinleştirilmeye çalışılmıştır. Burada Alevilerin öncelikli hedef olarak seçilmesi önemli bir veridir. Polis ve göstericilerin her karşı karşıya gelmesinde, polis şiddeti sınır tanımazken, başbakan “polislerin nasıl sabrettiklerine şaşırdığını”[2] söyleyerek, polise şiddetini artırma çağrısı yapmıştır.

Erdoğanlı “Zorunluluklar” Dünyası

Tayyip Erdoğan’ın kişiliği bu sistemin temel yönelimlerini temsil etmektedir. Bu temsil zamanla sisteme kendini dayatma şeklini alacaktır. Erdoğansız bir AKP düşünülemez. Erdoğan, Erdoğansız bir Türkiye de düşünülmesin istemektedir. Yani, Tayyip Erdoğan kendisini yalnızca AKP’nin değil milletin de kendisinde bütünleştiği kişi olarak görmektedir. Bu yazının hazırlanması sırasında gerçekleştirilen bir parti grup toplantısında, Erdoğan, Fethullah Gülen hareketine karşı kendi içlerinde ortaya çıkan kafa karışıklıklarına karşı şu ifadeleri kullanacaktır:  “Ne yazık ki içimizde de bu yapıya gerektiği tepkiyi koymayanlar var. Kimi belediyelerde bakanlıklarda cesaretle bu işin üzerine gidilmediğini görüyoruz. Devekuşu kafasını kuma gömer kimse görmüyor sanar. Millet kimin ne yaptığını görüyor. Kimin sessiz kaldığını kimin kafasını kuma gömerek ihanete göz yumduğunu görüyor ve biliyor. Bu ihanet şebekesine göz yumanlar müsamaha gösterenler bilsinler ki biz de milletimiz de bunu not ettik ediyoruz. Millet nezdinde hiçbir eylem hesapsız kalmaz.”[3] Tayyip Erdoğan’ın burada “millet” ile kastettiği, kendisi ve danışmanlarından, uzmanlarından, ajanlardan oluşan yapılanmadır.

Tayyip Erdoğan, demokrasinin tek aracı olarak seçimleri ve bir seçenek sahibi olmayı gösterse de, esasında kendisini zorunlu bir araç olarak topluma, partisine ve ülkeye dayatmaktadır. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla yeni bir yola çıkarken, yoğun dinsel ve milliyetçi motiflerle bezediği konuşmasında, tüm ülkeyi de bu yolculuğa çıkmış kabul ederek hareket edecektir: “Bugün bir güzel yolculuğa hazırlanıyoruz. Bizi kibirden muhafaza et yarabbi. Bizi ailemizi bütün yol arkadaşlarımızı yolların tuzaklarından koru Allah’ım. Selçuklu Sultanı Alparslan gibi kefenimizi giyerek, Kudüs Fatihi Eyyübi gibi zaferin kılıç ve atlarda değil Allah katında olduğuna inandık. Sen ki her şeye gücü yetensin bu mübarek günde dileğimiz odur ki bu milleti bir kez daha zaferle müjdele ya Rab. Bugün çıktığımız kutlu yolculuğu Türkiye için milletimiz için hayırlara vesile eyle ya Rab. Amin, amin, amin.”

Tayyip Erdoğan, kendisine yapılan vurgunun yoğunluğunun fazlaca göze batması karşısında, sürekli bir topluluk olarak çalıştıklarının vurgusunu yapma zorunluluğu hissedecektir. Aşık Veysel’den yaptığı alıntıda, tekil şahısa geçince, “bireyselleştiriyorum” uyarısında bulunacaktır: “Şahsımız 12’nci cumhurbaşkanlığı için aday gösteren tüm milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Uzun ince bir yoldayız gidiyoruz gündüz gece. Bilmiyorum ne haldayız gidiyoruz gündüz gece. Bireyselleştiriyorum. Dünyaya geldiğim anda, yürüdüm aynı zamanda, iki kapılı bir anda, gidiyorum gündüz gece. Düşünülürse derince Uzak görünür görünce Yol bir dakka miktarınca Gidiyorum gündüz gece.”

Tayyip Erdoğan gündüz ve gece bir yolda yürümektedir ve bu yolculuğunu sürdürme kararlılığındadır. Erdoğan ve çevresindekiler, bu gündüz gece ayrımında kendileri sürekli gündüzü yaşamak isterken, toplumun diğer kesimlerine ise belirsiz bir karanlığı, “gece”yi dayatmaktadırlar. Asıl sorun bütün bir ülkeyi, kendisinin bu “kişisel” yolculuğunun sonuçlarına katlanmak zorunda bırakmasıdır. Tayyip Erdoğan’ın seçimlerle geldiği ve iktidar olduğu süreç onu büyük bataklıkların, yolsuzlukların ve cinayetlerin sorumlusu yapmıştır. Bu bataklıktan kurtuluş için tek yolu, bu bataklıktan çıkmamakta görmektedir. Her zaman Tayyip Erdoğan’ın kazandığı bir seçim rejiminin kurulması, şimdilik Tayyip Erdoğan için tek çıkış ya da kalış yolu olarak görülmektedir. Ülkenin tümü onun idaresine girmelidir ki kendisinin ve ailesinin istikbali sağlansın. O yüzden bu yolculuk, bir seçim sonucuyla bitecek gibi görünmemektedir.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olurken tasarladığı, günümüze kadar olan uygulamadaki, yürütmenin başı olarak, kısmen daha pasif bir cumhurbaşkanlığı değildir. Tayyip Erdoğan, “milletin başkanı” olmak istemektedir. “Artık, vekillerin seçtiği bir başkan değil, milletin aslının bizzat kendisinin seçtiği bir başkan, bir cumhurbaşkanı Türkiye’de görev üstlenecek. Böyle bir dönem başlayacak. İşte bunu sizlerle paylaşmamız lazım. Onun için de özellikle sizlere çok büyük görev düşüyor. Aydınlık yarınların Türkiyesi’ni inşallah 10 Ağustos’tan sonra çok daha farklı bir şekilde inşa edeceğiz.”[4] Başbakan, yine yaptığı birçok konuşmada, günümüze kadar uygulananın aksine, cumhurbaşkanı olduğunda, şimdiye kadar pek de kullanılmayan pek çok yetkisini kullanacağını ifade etmiştir. Başbakan, buradaki değişikliği de yine kendisiyle gelişecek bir tarihsel süreç olarak ele alacaktır: “Cumhurbaşkanının meclis tarafından değil halk tarafından seçilmesi basit teknik bir değişiklik değildir. Bu sadece yöntemin değişmesi değildir. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi bir tarihin vesayetler tarihinin bu ülkede kapatılmasıdır.”

Tayyip Erdoğan yine Osmanlıcı, milliyetçi tarihsel göndermelerle seçtiği gelecek planlarını, Cumhurbaşkanlığı konuşmasına da eklemeyi ihmal etmemiştir.  Erdoğan, “uzak” tarihleri, günümüzün gerçekliğinin kavranmamasının bir aracı haline getirmektedir. Bunu yaparken de kendi kişisel hikayesi sürekli yanı sıra ilerlemektedir: “2053 ve 2071 hedeflerimizin zeminini hep birlikte inşa edeceğiz. Siyasete girdiğimiz andan itibaren uzun ince bir yolda durmadan duraksamadan yolculuk yaptık yapıyoruz. Gençlere örnek olmaya çalıştık. Vazgeçmedik, gençlere hep örnek olmak istedik. Çünkü bu mücadeleye 60’tan sonra gelmedim, 18 yaşından itibaren bulunan bir kardeşinizim. Dolayısıyla gençlik benim her şeyim. Onlarla beraber bu yolda yürüdüm, yürüyorum.”

Sonuç yerine…

Cumhurbaşkanı adayı Tayyip Erdoğan, konuşmasının hemen ilk kısımlarında 1994 yılındaki seçim çalışmaları sırasında kendisine ailesinin iki bileziğini hediye eden kızın gözlerinin sürekli karşısında olduğunu söyleyecektir. Buna benzer vurgular Erdoğan’ın pek çok konuşmasında yer almaktadır. Bu ifadelerde, romantizm, reel siyasetin ihtiyaçlarının “belirsiz” pragmatist bir süsü olarak kullanılırken, Tayyip Erdoğan, 14 yaşında vurulan bir başka çocuk söz konusu olduğunda, onun reel siyaseti en ufak insani duyguyu bile ezip geçmekten imtina etmeyecektir. Tayyip Erdoğan, o kızın gözlerinin sürekli karşısında olduğunu  söylemektedir ancak, ekmek almaya giderken onun “nasıl sabrediyorlar” dediği polisleri tarafından vurulan 14 yaşındaki kara gözlü çocuğun bakışları, Erdoğan’ı bakamadan tahammülsüzlüğe itmektedir.

Tayyip Erdoğan’ın ülkenin kaderiyle birleştirmeye çalıştığı kaderi, ülkeyi, bir çıkar grubunun istikbali uğruna, toplumun kendi içinde düşmanlaştırıldığı ve devletin kolluk güçlerinin toplumun belli kesimlerine karşı sürekli şiddeti kullandığı bir hal almıştır. Erdoğan, kendi yuvarlandığı çukura tüm toplumu da alarak düşmek ve hesap vermemek istemektedir. Erdoğan muhtemel cumhurbaşkanlığını ülke ve toplum üzerinde daha yaygın bir baskı ile sürdürmek niyetindedir. Ülkenin ve kendisinin geleceğini buradan kurmaya çalışmaktadır. Ama tarih, her zaman, ezilenlerin olduğu gibi yöneticilerin ve diktatörlerin hesaplarında da olmayan ihtimalleri ortaya çıkarmıştır. Tayyip Erdoğanlı zorunluluklar dünyasının nereye evrileceğini, bir suç örgütüne dönüşen iktidar aygıtı ve onun karşısındaki gerçek bir “kutup”u oluşturan “halk” güçleri arasındaki mücadele belirleyecektir.

 

DİPNOTLAR

[1] Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Adaylığı açıklaması için şu kaynaktan yararlanılmıştır: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26719347.asp (Erişim Taihi: 07.07.2014)

[2] http://t24.com.tr/haber/erdogan-polisler-nasil-sabrediyorlar-anlamiyorum,259143 (Erişim Tarihi: 07.07.2014).

[3] http://www.milliyet.com.tr/erogan-uyardi-salon-buz-kesti/siyaset/detay/1908816/default.htm (Erişim Tarihi: 08.07.2014).

[4] http://www.sabah.com.tr/Gundem/2014/07/05/milletin-asli-bizzat-baskanini-sececek (Erişim Tarihi: 07.07.2014).