“(…) politika alanında önceden öngörülemeyeni ve tahmin edilemeyeni
aramak, politika alanında ‘mucizeler’ hazırlamak ve beklemek
gerçekçiliğin elifbasıdır.” (İnsanlık Durumu, s. 230)

Devrim, güncel bir meseledir. Yalnızca Ekim Devrimi’nin henüz 100. yılını yaşadığımız için değil; dünya genelinde bir isyan dalgasıyla başlayan yeni yüzyıl her geçen yıl bir yeninin ihtiyacını daha fazla hissettirdiği ve kapitalizmin insanlığa verecek bir şeyinin kalmadığı artık daha sık duyulur olduğu için de böyledir bu. Fakat dahası var: Devrim, tüm olgusal istisnailiğine karşın, politik düşüncenin tam merkezinde duran bir fikirdir -bu anlamda, her daim günceldir. Politika, “birlikte ama nasıl?” yaşayacağımız sorusuna verilen yanıtların alanı ise, devrim, soruyu güncellemenin ve yanıtı inşa etmenin ikili momentine karşılık düşer -bu anlamda politikanın başat temasının aldığı bir biçimdir. Başka türlü de söylemek mümkün: Devrimi öncelikle ve yalnızca bir yıkım, eskiyi devirme anına özgülemek kavramı bulanıklaştırır -eğer öyleyse, devrimi herhangi bir çatışmadan, iç savaştan veya darbeden nasıl ayrıştırırız? Kitlelerin dahli meseleyi netleştirmez, çünkü örneğin faşizmin devrimin hanesine yazılamayacağını da biliriz -faşizm, kendisini daima karşı-devrimle özdeşleştirir. Öte yandan açık ki devrim, olağan bir siyasal rejim değişikliğiyle, birlikte yaşamın nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair verilmiş herhangi bir yanıtla da aynılaştırılamaz -yani, bir anayasa referandumundan söz etmiyoruzdur. Öyleyse nedir devrim fikrinin ayrıksı tarafı -yalnızca ‘devirmek’ ile ‘yeni bir devri başlatmak’ arasındaki kaçınılmaz kesişim anını içermesi mi? 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---