Soylulaştırılmış[1] şehirler, endüstriyel üretimin düşüşü ve hapishanelerin siyahlarla doldurulması Freddie Gray’in öldürülmesini takip eden şiddeti körükledi.[2]

Baltimore’un Amerika’daki yakın zamanlı polis cinayetleri ve ayaklanmalar taşkınının –Ferguson, New York ve Kuzey Charleston’dan sonra- sonuncusunun sahnesi olması kamuoyunun tahayyülü açısından özellikle ilgi uyandırıcı, zira şehir David Simon’un çok parlak Televizyon dizisi Wire’ın da mekânıydı.[3] Baltimore, Simon’un bu gazete için 2013’te bir “dehşet gösterisi”ne dönüşmüş olan ülkesindeki “iki Amerika” üzerine yazdığı şehir. Bu gösterinin önemli bileşenlerinden biri ise Birleşik Devletler’in “insanlık tarihinin, Amerikan hapishanelerine tıkılan insanların katışıksız sayısı açısından, en fazla hapseden devleti“ olması. Simon’a göre Wire, çoğu siyah olan “değersiz ve artık ihtiyaç duyulmayan insanlar” ve onların “hapishane-endüstriyel kompleksin” (prison-industrial complex) montaj hattında ham madde haline gelişi üzerineydi. Geçen sene Observer tarafından düzenlenen bir etkinlikte Simon şunu ileri sürdü: “Amerika siyah nüfusunun ihtiyaç duymadığı yüzde onunu toplumun kıyısına ittiğinde onları hapse tıkarak para kazanmaya da koyuldu.”

Baltimore Sun geçen sene 2011’den beri gerçekleşen siyah insanlara yönelik –tamamı değilse bile çoğunluğu erkek olan (bir tanesi 80’lerinde bir büyükanneydi)- rutin olduğu kadar vahşice gerçekleşen polis suistimallerini ve takip edilip haklı çıkarılan birkaç dava için ödenen 5.7 milyon dolar tutarındaki tazminatı belgelemişti. Bu durum, Wells Fargo’nun siyahları altından kalkamayacaklarını bildiği ev kredilerine yönlendirdiği için açılan bir davada uzlaşmaya varmak üzere milyonlar ödediği bir şehirde gerçekleşmiştir. Fakat tüm bu olaylar bir bakıma ırk ayrımı zamanlarından gelen eski temaların Amerika’da zaman ve mekân boyunca kendisini tekrarlayan çeşitlemeleridir. Kerner Komisyonu’nun 1967 tarihli ırk ayaklanmalarına ilişkin raporu okunduğunda bunun Ferguson ve Baltimore’da gerçekleşenleri, yani öfkeli protestocuların gözetim altında bir siyah olan Freddie Gray’in ardından sokağa dökülmesini, tasvir ettiği görülüyor. Rapora göre “beyaz Amerikalıların anlamadığı fakat zencilerin hiçbir zaman unutamayacağı şey şuydu ki beyaz toplum derin bir şekilde gettonun içindeydi, gettoyu yaratan ve sürdüren beyaz kurumlarken, beyaz toplum da gettoya göz yummaktaydı.”

New York Times’ta [siyah hareketin] öncülerinden birisi geçen hafta, William Julius Wilson’un öngörülerle dolu kitabına da gönderme yaparak, endüstrinin gerileyişinin ve düşük nitelikli emeğe olan talebin azalışının “erişkinlerinin çoğunun işsiz, iş gücünün bir parçası olma niteliğini kaybetmiş ya da hiçbir zaman bu iş gücünün bir parçası haline gelememiş olduğu yoksul ve yalıtılmış mahalleleri” nasıl yarattığını ve bu mahallelerde yaşayan insanların neden çoğunlukla siyah olduğunu açıklamıştır. Wilson’dan beri siyah yazarlar onun siyahların toptan dışlanmasını ve kriminalize edilmesini incelemek için kullandığı emek temelli araştırmasını geliştirmek için uğraşmaktadırlar. Yakın tarihli bir dersinde bu akımın önde gelen isimlerinden olan Ruth Wilson Gilmore meseleyi şu şekilde ortaya koymuştur: “Amerika’da bugün toplumsal gruplar ırk ve gelir temelinde 1960’larda olduğundan çok daha fazla mekânsal olarak yalıtılmıştır.”

Gilmore, City University of New York’da coğrafya profesörüdür ve The Golden Gulag (Altın Kamp) adlı kitabı Amerikan çalışmaları derneği ödülüne layık görülmüştür. Kitap, Amerika’nın en büyük hapishane nüfusunu içeren ve diğer eyaletler tarafından da takip edilen birçok cezalandırıcı yasama etkinliğine öncülük etmiş Kaliforniya’yı konu edinmektedir. Gilmore “hapishane düzeneği” (prison-fix) olarak adlandırdığı ve birbirinin içine geçmiş dört artığın (surplus) incelikle tasarlanmış olan milyarlarca dolarlık patlamasının ilerleyişinin krokisini çıkarmaktadır: sermaye, toprak, emek ve devlet kapasitesi. Bunu biraz da yazar Mike Davis’in “aşırı-kapatılmanın (super-incarceration) siyasal ekonomisi” olarak adlandırdığı süreci çağrıştırarak yapmaktadır. Kaliforniya’da suçun azalmasına karşın, eyaletin hapishane nüfusu 1982’den beri yüzde 500 oranında artarak zirveye çıkmıştır. 1982’den beri eyalet, eyaletin yıllık bütçesinde kapladıkları yerden ve hükümlü arttırmayı sağlayan kanun manevralarından daha az görünür olan fakat kimi küçük kasabalar büyüklüğünde olan muazzam büyüklükte bir hapishane sistemi inşa etmeye girişmiştir. Gilmore’un başlangıç noktası ise “masumiyetinizin sizi kurtarmaya yetmeyeceğidir”: “Eğer bir kişiye verilen zarar bütün topluma verilen bir zararsa, bir kişinin dahi kriminalize edilmesi bütün toplumun kriminalize edilmesidir”. Dün Milwaukee’den Observer’a konuşan Gilmore şu görüşleri dile getirdi:

“Siyahlar siyasal olarak derin bir şekilde dışlanıyorlar ve Beyaz Saray’daki adamın siyah olması bu toplumun kıyısına itilme sürecinin görmezden gelinmesine yol açıyor. Sermayenin örgütlenmiş kaçış süreci yüzünden hem toplumsal olarak hem de mekânsal olarak daha da dışlandılar. Hem ev sahipliği hem de sosyal konutlar açısından geç Yeni Sözleşme (New Deal)[4] döneminden günümüze uzanan Federal olarak dayatılmış ikamet izolasyonu bugünkü durumun altında yatan neden. Fakat son elli beş yıl boyunca gelişen değişikliklerden biri yoksul insanların diğer yoksul insanlarla giderek aynı yerlerde yoğunlaşması –ya sermaye kaçışı ile şehirlerde yalıtılarak ya da soylulaştırma dolayısıyla şehrin eski iç halkalarında yer alan banliyolarına taşınarak. Detroit bu vakaların en ünlüsü fakat Baltimore’u da içeren ve benzer nitelikleri paylaşan sayısız başka vakalar da var.”

Gilmore’un aşırı eşitsizliği göstermek için kullandığı ölçütlerden birisi de erken ölüm. Gilmore yazılarından birinde ırkçılığı şöyle tanımlamakta: “Erken ölüm karşısında gruplara göre değişen kırılganlığın devlet onaylı ve kanun ötesi üretimi ve sömürüsü. Erken ölüm yalnızca genç insanların zamansız ölümüne gönderme yapmamakta ancak yaşlı insanlar da dahil olmak üzere her yaştan insanın – tedavi edilebilir hastalıklardan, ihmalden, kazalardan, kendine zarar verme ve cinayetten kaynaklanan-önlenebilir ölümlerine de gönderme yapmakta.” Tüm bu ölçütlerle iç içe geçmiş ve bunlar için son derecede önemli olan ve Gilmore’un çalışmasının gövdesini oluşturan diğer dinamik ise kriminalizasyon. Gilmore’a göre “Amerikan hapishanelerindeki iki buçuk milyon insanın üçte ikisi beyaz dışı ırklardan yani siyah, sarı, kahve ve kızıl topluluklardandır”. Fakat mesela güney eyaletlerinden bir olan Louisiana’da bu oran “yüzde 95’tir ve bu insanların çoğu da siyahtır. Bu kriminalizasyon Amerika’da o kadar normalleşmiştir ki, ideoloji, 1970’lerin acı hiciv programı olan Melvin Van Peeblee’nin Watermelon Man (Karpuz Adam)’indeki polislere ait replikleri komedi olmaktan çıkarmış ve sağduyu haline getirmiştir: ‘Kesin bir şey yaptı. Henüz ne olduğunu bilmiyoruz.’”

Gilmore, kitabında betimlenen “hapishane düzeneği”nin “yaygın olarak görüldüğü gibi” özel sektörün kamu alanına tecavüzü değil fakat bir “devlet siyasası” olduğunu söylemek konusunda da çok uğraş vermekte: “Kitlesel tahrip ve yoksullaşma, kitlesel kriminalizasyon ve hapishanelere kitlesel taşıma. Amerikan hapishanelerindeki nüfusun yüzde 92’si kamu tarafından idare edilen kurumlarda. Kamu parası kamu çalışanlarının ücretleri üzerinden sisteme dönmekte ve sonrasında yiyecek, hizmet ve ürün sağlayan özel sektörün eline geçmekte; çünkü bu hapishaneler, şehirler aynı zamanda… En nihayetinde bu, devletin kemer sıkma siyasaları çağında meşruiyet açısından ilkel fabrika ayarlarına rücu etmesi. Devlet de şöyle diyor: ‘daha ne yapabiliriz?’”. Gilmore, Kaliforniya’da “yargıçların insanları hapse koymasını zorlaştıran” hüküm yasamasının şekillenişinin de bir krokisini çıkarmakta ve şunu hatırlatmakta: “Burada, Milwauke’de, basıldıktan sonra kitabı tanıtıyordum ve kitabı okuyan bir şerif şunu söyledi: ‘Yasal olarak üretilmiş bir suçluluk çağında yaşıyoruz’ –ve ben de şöyle cevapladım: ‘Durumu benden daha net bir şekilde açıkladın.’”

Gilmore, kendisine Amerikalı siyah erkeklerin hedeflenmesi sorulduğunda ise şu yanıtı verdi: “Söyleyebileceğimizin en iyisi şu ki gerçekten güvenilir verilere sahip değiliz çünkü kolluk güçleri bu açıdan veri toplayıp adalet bakanlığına bildirmekle yükümlü değiller. Her 28 saatte bir mi? Yoksa yalnızca haftada iki defa mı? Oldukça bariz, şu olguda bir doğruluk payı var: bütün öğrendiğimiz vakalarda polisin silahını çekip ateş ederek ölümcül bir şekilde saldırdığı kurbanlar siyah erkekler. Fakat başka türden insanların içinde olduğu başka vakalar da var. New Mexico’daki Albuquerque gibi bir şehri ve beş cinayetten birinin polisler tarafından işlendiği bir durumu örnek olarak alalım: Bu vakalarda kurbanlar çoğunlukla Amerikan yerlileri. Başka bir yerde muhtemelen başka kimseler – kim yoksul, düşkün, dışlanmış ve toplumun kıyısına itilmişse o.”

Gilmore ayrıca, kitabının üçüncü ve son bölümüyle bağlantılı şekilde şunu da vurgulamakta: “Her kim örgütlü suçun ve kriminalizasyonun kazanan tarafında olursa olsun bu sürece karşı mücadelenin en önünde her zaman kadınlar, siyah kadınlar gelmiştir.” Gilmore’a göre “bütün bunlar basitçe bir grup beyazın bir sabah uyanıp ‘hadi yeniden köleliğe geri dönüp siyah insanları baskı altında tutalım’ dediği için gerçekleşmemekte; kölelik ortadan kalkmış durumda ama bir bakıyorsunuz ‘Jim Crow kanunları’[5] geliyor, o gidince yine bir bakıyorsunuz yerine “hapishane-endüstriyel kompleks” geliyor. Bütün bu meselelerin kapitalizmin nasıl çalıştığı ile yakından alakası var. Benim kanaatimce, Ferguson’daki, Baltimore’daki ya da ötesindeki ayaklanmalar kemer sıkma siyasalarına karşı polis cinayetleri ve bu cinayetleri mümkün kılan tüm bu koşullarca tetiklenmektedir.” Sonuç olarak Gilmore şu noktaya parmak basmakta: “Bana kalırsa birçok insan bu ses getiren polis cinayetlerine şöyle düşünerek cevap vermekte: ‘Bizi öldürebiliyorlar çünkü bizi hapse tıkabiliyorlar.’ Fakat bana kalırsa silsile tam aksi yönde gelişiyor: Bizi hapse tıkabiliyorlar çünkü bizi cezalandırılmaksızın öldürebileceklerini biliyorlar.”

 

Çeviri ve Katkı: Toygar Sinan BAYKAN

 

DİPNOTLAR

[1] Soylulaştırma (gentrification) basitçe, kent merkezlerinin, kapitalizmin gelişimi boyunca uğradıkları çöküntüden sonra tekrar kapitalizmin kar ve kazanç edinme menziline girerek yeni yatırımlarla varlıklı kentsel grupların hizmetine ve kullanımına açılması olarak özetlenebilir. Bu sürecin en önemli etkisi bu çöküntü mahallerinde ama yine de kent merkezinde yaşayan yoksul toplumsal kesimlerin çoğu zaman gelir ve etnisite temelli yalıtılmayı arttıracak şekilde şehrin çeperlerine yerleştirilmesidir. Soylulaştırma süreçlerinin somut örneklerini İstanbul’daki Tarlabaşı ve Sulukule gibi bölgelerde görmek mümkündür. (ç.n.)

[2] Yazının İngilizce aslı için bkz. Ed Vulliamy, “ ‘The rebellion in Baltimore is an uprising against austerity,’ says top US academic,” The Observer, Mayıs 3, 2015, s. 20.

[3] Wire Amerika’da büyük bir takipçi kitlesi yaratmış olan ve bazı yorumcularca gelmiş geçmiş en etkileyici televizyon yapımı olarak nitelenen bir dizidir. Dizinin önemini teyit eden diğer durum ise Harvard, Duke ve Middlebury gibi üniversitelerde akademisyenlerin bu yapım etrafında Amerika’daki kentsel yoksulluk, mekânsal ve ırksal dışlanma eksenli dersler veriyor olmalarıdır. Bkz. Drake Bennett, “This will be on the midterm. You feel me! Why so many colleges are teaching The Wire,” Slate, Mart 4, 2010, erişim: Mayıs 17, 2015, http://www.slate.com/articles/arts/culturebox/2010/03/this_will_be_on_the_midterm_you_feel_me.html?wpsrc=fol_fb (ç.n.)

[4] “New Deal” Amerika’da 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra iktidara gelen Demokrat başkan Roosevelt’in, kapitalizmi tehdit etmeden yürürlüğe soktuğu ve buhrandan derin bir şekilde etkilenmiş olan Amerika’nın en ayrıcalıksız kesimlerini rahatlatmaya yönelik İkinci Dünya savaşı sonrasına da sarkacak şekilde uygulanmış olan ilerici ekonomik ve toplumsal siyasalar bütününe, ya da Amerikan halkıyla Amerikan iktidarı arasında yapılmış “yeni sözleşmeye”, verilen addır. (ç.n.)

[5] Jim Crow yasaları Amerika’da 1890 yılından 1960’lara kadar yürürlükte kalmış olan ve siyahları beyazlardan yalıtmak için geliştirilmiş ırk ayrımcılığı yasalarıdır. (ç.n.)