Genel olarak ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan süreç, bölgeyi yeniden şekillendirmeye çalışan emperyal güçler ve işbirlikçileri için “bulunmaz” bir fırsata dönüştü. Bu süreçte meydana gelen olaylar, bu güçler açısından, Sünni, Şii, Alevi gibi mezhepler kullanılarak aynı toprakların evlatlarının birbirlerine rahatlıkla kırdırılabildiği Ortadoğu coğrafyasında, elverişli bir zemin yarattı. İnsanların özgürlük istemleri, toplum mühendisliği heveslilerinin, demokrasi, özgürlük ve insan hakları şeklindeki üçlü söylemi ile araçsallaştırıldı. Arap Devrimi, Arap Baharı, Arap Uyanışı, Arapların Demokratikleşmesi gibi büyük tespitler ve bunları içeriklendirmek için olmazsa olmaz demokrasi, özgürlük ve insan hakları üçlüsüyle oluşturulan retoriğe dayanarak bölge yeniden şekillendirmeye çalışılırken daha uzun yıllar sürecek gibi gözüken kanlı bir boğazlaşma devrinin kapısı açılmış bulunuyor.

ABD ve Batı emperyalizmi gerek geçmişte gerekse şu anda, egemen oldukları, kendi isteklerine-çıkarlarına uygun davranan rejimlere karşı çıkan ayaklanmaları bastıran; egemen olamadıkları, kendi isteklerine-çıkarlarına uygun davranmayan rejimlere karşı çıkan ayaklanmaları destekleyen bir tutum almaktadır. ABD, krallık-emirlik şeklinde yönetilen Suudi Arabistan, Ürdün, Katar ve Kuveyt gibi ülkeleri, kendi siyasi, iktisadi ve jeopolitik çıkarlarına uygun davrandığı için desteklemektedir. ABD ve Batı emperyalizmi, rejimleri istediği gibi sonuçlar üretmeyen ülkelerde “demokrasiyi getirmek” adına, ayaklananların yanında yer almış, hatta Irak ve Libya örneğinde olduğu gibi bu saldırıları bizatihi kendileri yapmışlardır. Bahreyn ve Yemen gibi yerlerde ise “demokrasiyi unutmuş”, ayaklananların katledilmesine ve kendi emirlerindeki Suudi Arabistan’ın ayaklanmaları bastırmak için Bahreyn’e girmesine göz yummuşlardır. ABD ve Batı emperyalizmi, aynı tarihlerde Bahreyn’de yaşanan olayların aksine egemen olamadıkları, kendi çıkarlarına uygun davranmayan Suriye’de, meydana gelen olayları, doğaları gereği, destekleyen/teşvik eden bir tutum almışlardır. ABD, Batı ve Türkiye’nin Bahreyn’deki ortak sessizliği Suriye’de büyük bir yıkımı yaratan sert bir tepki olarak tezahür etmiştir.

Bölgedeki ülkelerin çoğunluğunda görülen hareketlilik, “Arap Baharı”, Körfez ülkelerini de etkilemişti. Bahreyn’deki muazzam kalabalıklar, Batı ve ABD tarafından görmezden gelindi. Batı ve özellikle ABD için, Körfez’deki üsler, petrol şirketleri ve kukla rejimler; demokrasi ve özgürlükten daha önemliydi. Gerçek anlamdaki barışçıl, silahsız ve milyonluk Bahreyn halkının gösterileri bu yüzden görülmedi.

Körfez Şeyhlikleri/Emirlikleri, halklarına olası yansımalarından ve oluşabilecek toplumsal hareketlilikten korktuklarından Suriye’deki krizi ”demokrasi, reform, özgürlük” gibi kavramlarla anlatmak yerine mezhepçi söylemler kullanmışlardır. Şiddetli silahlı çatışmalara kadar varan Suriye sürecini ”Nusayriler, Sünni kardeşlerimize zulmediyor” gibi söylemlerle ve Suriye’nin bölgede pozisyon aldığı eksendeki müttefikleri de anarak ”Şii etkisi/güdümü altındaki Nusayriler, Sünnileri ezmektedir” şeklindeki ifadelerle anlatmışlardır. Körfez’deki haber kaynakları, 15 Mart 2011’de başlayan gösterilerden 10 gün sonra ”İranlılar ve Hizbullah Deraa’daki gösterileri kanlı bastırıyor. Katliam yapıyor” gibi ifadelerle haberleri veriyordu.[1]

”Arap Baharı” denilen süreçte, insanların sokağa dökülmesinde sosyal medyanın büyük rolü olmuştu. Aynı sosyal medya, Batılıların taraflı medyasının ve Körfez destekli bölgedeki ana akım medyanın foyalarını ortaya çıkarmada da ciddi rol oynadı. Algı yönetimi amacıyla ana akım medyada sürekli servis edilen yalanlar, kurmacalar ve aldatmacalar geniş halk kesimlerine ulaşsa da sosyal medyada işin gerçeğini, blog sayfaları, twitter ve facebook gibi sosyal paylaşım sitelerinde olayların merkezinden yazan yazarlardan ve bir nevi bireysel haber ajanslarından öğrenebiliyorduk. Öyle ki Mısır’da geniş kitlelere ulaşabilen birçok blogger suikastlarla öldürüldü.

Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayan gösteriler çok kısa bir sürede mezhepçi sloganların da atıldığı gösterilere dönüştü. Özellikle cuma günlerine isim veriliyor ve her hafta cuma namazı çıkışları, gösteri ve yürüyüşe dönüşüyordu. Bu yürüyüşlerle ilgili ana akım medyada duyamadığımız gerçekleri sosyal medyada okuyorduk. 15 Mart’tan yalnızca bir kaç hafta sonra, Lübnan asıllı siyaset bilimi profesörü Esad Ebu Halil, çok takip edilen ”The Angry Arab News Service” adlı blog sayfasında bu gösterilerin nasıl bir çizgiye kaydığını anlatmıştı. Suriye’deki gösterilerin atmosferini, gösteriler sırasında oralarda bulunan arkadaşından anlatıyor ve şöyle diyordu: ”Dünkü Cuma gösterisinde ‘Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a’ sloganı atılıyordu.” Daha sonraki gösterilerde bu slogan hızla yayıldı ve bununla ilgili video görüntüleri internete düştü.

Suriye’de daha ilk haftalardan atılmaya başlanan bu slogan daha sonraki El-Kaide’ye destek mitinglerinde ”Sizi kesmeye geldik ey Aleviler” marşına döndü. Cihatçı örgütler ve IŞİD, işgal ettikleri bölgelerde duvarlara bu sloganı yazıyorlardı. Daha sonra slogandan fiiliyata dökülen bu söylem, Alevileri ve Hıristiyanları korkuttu ve bazı bölgelerden kaçırttı. Sadece Humus’ta, Müslüman Kardeşlere bağlı Faruk Tugayı 120 binden fazla Arap Hıristiyan’ı yerlerinden kovdu. 2014 yılı başına kadar da Halep’teki patrik sözcülüğüne göre 43 kilise tahrip edildi, yağmalandı veya yakıldı. Şu an tamamen IŞİD’in elinde olan Rakka şehrinde az sayıda olmak üzere Ermeni Hıristiyanlar da vardı. Rakka şehrine yönelik IŞİD, Nusra ve ÖSO’nun saldırılarından sonra Ermeni Hıristiyanlar, Halep’teki Meydan mahallesine göç etti. Rakka’daki 3 Ermeni kilisesi tahrip edildi. Ermeni Hıristiyanların Suriye’de en çok bilinen yerleşim yerlerinden biri olan Meydan Mahallesi, Halep merkeze giriş sayılabilecek bir noktada yer alıyor. Bu yüzden Halep’i düşürmek isteyen cihadçıların uzun süre boyunca havan topu saldırılarına maruz kalan buradaki Hıristiyanlar bu sefer Lazkiye’nin kuzeyinde Yayladağı’na komşu olan bir diğer tarihi Ermeni yerleşim yeri Keseb’e göç etmek zorunda kaldı. Sonrasında Keseb, Türkiye’nin de sınır ötesinden müdahalesi ile El-Kaide’ye bağlı cihadçıların eline düşürüldü. Rakka’dan Halep’e, oradan da Keseb’teki akrabalarının yanına göç eden Ermeni Hıristiyanlar bu sefer Lazkiye merkezine göç etti ve buradaki kiliselere sığındı.

Aslında ilk haftalarda yapılan açıklamalar, Suriye’de talep edilenin demokrasi ve özgürlük olmadığını açıkça gösteriyordu. Gösterilerin başladığı hafta ”Artık reform için çok geç” açıklaması yapan muhalefetin, ikinci haftasında ”Uluslararası müdahale” isteyen Müslüman Kardeşler temsilcisi Memun El-Humsi’nin ve ilk haftada Esad’ın çekilmesini talep eden ABD’nin pek de barışçı bir yol izlemeyecekleri belliydi.

İlerleyen süreçte, silahlı unsurların da itiraf ettiği gibi silahlı saldırılar nisan ayında başladı. Bu anlamda 2011 Haziran ayının 3’ünde, 120 polis ve askerin katledilip Asi nehrine atıldığı Cisr El-Şuğur katliamı bir dönüm noktası sayılabilir. Ordu ağır silahlarını da kullandığı ilk operasyonunu bu katliamdan sonra İdlip kırsalına başlattı. Bu katliamdan önce de yaptıkları eylemleri kayıt eden silahlı unsurların eylem sırasında mezhepçi/dini söylemler kullandığı görülüyordu. Krizin ilk aylarında Al-Jazeera ve Al-Arabiya gibi Körfez medyasının sürekli propagandasını yaptığı ”ordu saflarında bölünme” temalı haberlerde adı geçen ”subay ve askerler” ilk eylemlerinde kaçırdıkları askerleri sorgularken mezheplerini de soruyorlardı. Yani 29 Temmuz 2011’de kurulan Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) nüvesini oluşturanlar pek de ”özgürlükçü” değildi.

Bu gelişmeler karşısında Türkiye’ye bakılacak olunursa, dış politikada hızlı bir tutum değişikliği görülecektir. “Komşularıyla sıfır sorun”  hedefiyle yola çıkan AKP ilk dönemlerde bu doğrultuda Suriye ile ilişkileri normalleştirme çabasında olmuştu. Bu dönemde ortak Bakanlar Kurulu toplaması ile sınırlardan vizesiz geçişler ve hatta Erdoğan’la Esad’ın ailece tatil yapma süreci bile yaşanmıştır. Arap baharı olarak adlandırılan sürecin etkisiyle özellikle Suriye olaylarının başlamasıyla birlikte Erdoğan ve AKP alelacele Suriye rejimi karşıtı bir pozisyon almıştır. “Sevgili kardeşim Esad” söylemi, kısa sürede “Katil Esed”e, “halkını katleden diktatör Esed”e dönüşmüştür. Suriye’deki rejim veya onun başındaki Beşşar Esad değişmediğine göre bu dönüşümü AKP’de ve ona yüklenen misyonda aramak gerekmektedir. Bölgeye yeni bir dizayn vermeye çalışan ABD ve Batı emperyalizmi, kendini yeni-Osmanlı olarak gören AKP çevresine de kendi tanımlamalarına uygun bir misyon yüklemiştir. Türkiye’ye, kendi kontrollerinde olmak kaydıyla, Sünnilerin hamisi rolü verilmiştir.

Erdoğan ve AKP bu role uygun bir söylem geliştirerek kamuoyu yaratmaya çalışmıştır. “Suriye’deki yönetim ve Beşşar Esad ne pahasına olursa olsun değişmeli, onun yerini belirlenecek yeni aktörler almalı” saikiyle hareket edilmiştir. Siyasal iktidar bu süreçte, medya ve birtakım yazarları da yanına alarak, ‘ezilen Sünni çoğunluk’ vurgusu yapmış, ‘Alevi azınlığın çoğunluğu baskı altında tuttuğu’ söylemini işlemiş, böylece Suriye’yi bir Alevi devleti olarak göstermeye çalışan tehlikeli ve gerçek dışı bir yaklaşım sergilenmiştir. Kuşkusuz bu söylemin referans noktalarının başında Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın (ve bazı ileri gelen bürokratların) Alevi olması yer almaktaydı ve mütemadiyen bu vurgu ön plana çıkartılmıştır. Bu yaklaşım devletin ideolojisini yöneticisinin mezhebine bağlayan, siyasal sistemin temel esaslarını ve yönetenler arasındaki ittifakları görmezden gelen indirgemeci bir tutumdan başka bir şey değildir.

Bu oluşturulan söylem, siyasi iktidarın politik tercihlerini yansıtmaktadır. Sünni eksenli politika izlemeye başlayan siyasi iktidarın, Türkiye’deki Sünni çoğunluğun desteğini almasının en kestirme yolu, Suriye’de yaşananları ‘Nusayri/Alevi Beşşar’ın, Sünni kardeşlerimize’ zulmü olarak göstermektir. Daha sonra bu söylem daha ileri taşınarak Nusayriler/Aleviler Sünnileri katlediyor üzerinden kurulmaya çalışılmıştır. Bu yaklaşımın, mezhepleri kullanılarak insanların birbirlerine rahatlıkla kırdırılabildiği bu coğrafyada, işlevsel bir rol oynadığı muhakkaktır. Özellikle ülkemizde söylemin bu şekilde kurulmasının ve Suriye’nin, Alevi/Nusayri Devleti olarak ısrarla gösterilmeye çalışılmasının önemli bir nedeni bulunmaktadır. O da Türkiye’nin de tarafı olduğu, Suriye’ye yönelik yıkım operasyonunda “Aleviler Sünnileri katlediyor”, “Nusayri diktatörün zulmü”, “Müslümanları ‘sapkın’ Nusayrilerin elinden kurtarmak için müdahale ediyoruz” gibi bir kara propagandayla Türkiye kamuoyundan, özellikle de Sünni camiadan, AKP’nin katliamlara, felaketlere neden olan bu politikalarına karşı bir tepki vermesinin önüne geçmektir. Kamuoyu algısına etki etmek ve yönlendirmek üzerine kurulan bu söylem meyvelerini de vermiştir.

Siyasi iktidarın Suriye’ye ilişkin dış politikasının ve kurulan söylemin Türkiye’ye yansımalarına/etkilerine geçmeden önce Suriye’deki muhaliflere ve bunların Alevilere yönelik yaklaşımlarına ana hatlarıyla değinmek anlamlı olacaktır.

Silahlı ve Siyasi Muhalif Gruplar

Yukarıda değinilen Cisr El-Şuğur katliamını da zaman içinde itiraf eden ”Özgür Subaylar Hareketi”  haziran ayında ilan edildi. Selefi isimlerle ilişkileri olan Yarbay Harmuş ordudan ayrılıp Türkiye’ye sığındıktan sonra bu hareketi kurmuştu. Daha sonra ordudan ayrılan birçok isim bu harekete katıldı. Bunlardan Riyad El-Es’ed 29 Temmuzda Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) kurdu.

Bir süre sonra Özgür Subaylar Hareketi’nin yerini Özgür Suriye Ordusu aldı. Ordudan ayrılan birçok subay ÖSO’ya katılıyordu. Yarbay Harmuş, sonradan tutuklanan ve yargılanan MİT üyeleri tarafından kaçırılıp Suriye’ye teslim edildi. Suriye TV’ye çıkarılıp bildiklerini itiraf etmesi istenen Harmuş, Müslüman Kardeşler ve Selefi isimlerin teklif ettiği ve planladığı her şeyi itiraf etti.

ÖSO bünyesi altında birçok yerde çok sayıda silahlı grup kuruldu. Bulundukları bölgeleri istikrarsızlaştırmak adına özellikle Körfez ülkeleri tarafından finanse edilen birçok irili ufaklı silahlı örgüt kuruldu. Bu örgütlerin çoğu kendilerini ÖSO içinde tanımlıyorlardı. Şu an IŞİD saflarında silah taşıyan grupların çoğu, ÖSO bünyesi altında ”devrimci muhalif” muamelesi gören cihadçı-selefi gruplardı. Askeri konsey, devrimci konsey vb. isimlerle çok sayıda askeri yapı kuran silahlı gruplar, bölgesel ülkelerin ajandalarına göre hareket ettiler. Kendilerini finanse eden güçlerin gündemlerine göre hareket eden silahlı grupların istihbarat ve askeri merkezleri ise Antakya idi.

ÖSO başındaki Riyad Es’ed birçok defa Suriye’ye dış müdahale, NATO müdahalesi ve yardım istedi. Bir açıklamasında da direkt ”NATO Alevi sahil bölgelerini vursun, biz vuramıyoruz” çağrısında bulundu.[2]

Bu sırada siyasi muhalifler de birden çok ”Ulusal Konsey” ilan etti. Muhalefetin paramparça oluşu, liderlik ve sandalye kavgaları en başından kendini göstermişti. ÖSO içinde rekabet eden subaylar ve albaylar olduğu gibi siyasi muhalif yapı olan Ulusal Konsey içinde de kavgalar hiç bitmedi.

Ankara ve İstanbul’da birbirlerinden ve ismi geçen üyelerden habersiz “Suriye Ulusal Konseyi”ni ilan edenleri bir araya getirmek çok da kolay olmadı. Katar’ın dâhil olduğu birçok görüşmeden sonra en sonunda Eylül 2011’de İstanbul’da birleşmiş bir Konsey kuruldu ama kavgalar bitmedi. ÖSO ile birlikte hareket eden Konsey’in başkanlık koltuğundaki isim birçok defa değişti. İstifa edenler, farklı yapılanmalara gidenler, işbirliklerini ifşa edenler ve pastadan istediği payı alamayanlarla birlikte Konsey içinde Müslüman Kardeşler ile karşıtları arasında da rekabet vardı.

Kurulduktan bir yıl sonra 2012 Ekim’inde ise Hillary Clinton bu başarısız Konsey’in feshedilmesini ve yeni bir yapının kurulmasını istedi. Muhalifler Katar Doha’da toplandı ve şu ana kadar işlevine devam eden ama sahadaki hiç bir silahlı muhalif grup tarafından tanınmayan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçleri Koalisyonu kuruldu. Başına ise, Suudilerin kontrolündeki Ahmet Carba getirildi. Ahmet Carba daha önce uyuşturucu kaçakçılığından dolayı hapis yatmış bir isimdi. Suudilerin bölgede Müslüman Kardeşler’e karşı hamleleri, Mısır’da İhvan’a karşı Sisi’yi desteklemelerinin ardından Koalisyon içindeki Müslüman Kardeşler’i tasfiye etmeleriyle devam etti.

Kendi içlerinde birlik olamayan ve pastadan pay alma kavgalarına girişen muhaliflerin siyasi ve askeri yapıları da sürekli olarak bölgesel ülkelerin çıkarlarına göre dizayn edildi. Sahada bir başarı elde edemeyen ÖSO’nun içindeki selefi-cihadi eğilimli güçlü tugaylar İslami Cephe adı altında Suudilerin kontrolünde bir yapı kurdu.

Bu sırada El-Kaide ve Irak’taki İslam Devleti örgütü (IİD, IŞİD’in önceki ismi) Suriye’deki krizden oluşan uygun şartları kullandı ve 2011 Temmuz’unda, yani gösterilerin başladığı Mart 2011’den 4 ay sonra, Suriye sahasına giriş yaptı. İlk bombalı eylemlerini Aralık ayında Şam’daki iki büyük saldırı ile gerçekleştirdiler.

2012 yılının ocak ayında Nusra Cephesi’nin ilan edilmesinden sonra El-Kaide liderinin cihat ilan etmesi ile binlerce cihatçı, Türkiye başta olmak üzere sınır ülkelerinden Suriye’ye cihada akmaya başladı. Kendilerinden olmayanların ölmesi gerektiğine inanan selefi-vahabi eğilimli el-Kaide bağlantılı bu yabancı cihatçıların geniş bir savaş deneyimi vardı. Sahada kırsal bölgelerde ve Türkiye sınırına yakın bölgelerde ciddi şekilde ilerleyebilen bu cihatçılar hem intihar saldırılarında hem de bombalı araç saldırısında El-Kaide deneyimine sahiplerdi. Orduya, güvenlik bölgelerine ve mühimmat depolarına yönelik intihar ve bombalı saldırıları çok etkili oluyordu. Öyle ki Suriye ordusunun kırsal bölgelerinden ve Suriye kuzeyindeki birçok kırsal bölgeden çekilmesine ve kent merkezlerine önem vermesine neden olan etkili bombalı saldırıları gerçekleştirenler El-Kaide ve IŞİD bağlantılı bu gruplardı.

BBC’nin ve gözlemevlerinin raporlarına göre Suriye’de binden fazla silahlı grup kuruldu. Bu silahlı grupların çoğunun selefi-cihadi eğilimli olduğunu söyleyebiliriz. 2013 sonlarına kadar beraber yüzlerce operasyona çıkan ÖSO, IŞİD, Nusra, İslami Cephe, Ahrar Şam ve Sukkur Şam gibi cihatçı örgütler çok sayıda katliama da beraber imza attılar. Rojava’daki Kürt bölgelerine yönelik saldırılarda bir araya gelen bu örgütler, özellikle Alevi bölgelerinde, Lazkiye, Maan ve Adra’da da beraberlerdi. ÖSO ve  ”muhalif devrimci”  şemsiyeleri altında büyümelerine ve IŞİD’i yaratmalarına izin verilen bu örgütler ”ılımlı muhaliflere” yardım adı altında silahlandırıldı ve eğitildi.

Yukarıda bahsettiğimiz intihar saldırıları ve bombalı saldırılarda uzman cihadçılar, özellikle Humus’ta, burada sayamayacağımız kadar çok Alevi katliamına imza attılar. 1 Ekim 2014’te Humus’un  İkrime mahallesinde 41 ilkokul çocuğunu katleden cihatçıların bu çocuk katliamı ilk değildi. 2013 yılında da birkaç hafta arayla Alevi mahallelerinde yer alan iki okul önünde gerçekleştirilen saldırılarda 80’e yakın çocuk katledilmişti. Aynı yıl içerisinde Humus’un birçok mahallesine, ortak yaşamın örneği olan kentlere, Hama’da çok sayıda inancın beraber yaşadığı bölgelere onlarca bombalı saldırı düzenleyen cihatçıların saha içindeki ilerleyişleri sürekli olarak ”muhaliflerin ilerleyişi’ şeklinde verildi.

Humus’ta ve Hama kırsallarında yoğun bir nüfusa sahip olan Aleviler, en fazla bu bölgede saldırılara maruz kaldılar. Humus’un özellikle 3 ay boyunca cihatçılar tarafından kuşatma altında kalan Alevi Zehra mahallesinin neredeyse her caddesinde bir bombalı saldırı gerçekleştirildi. Öyle ki Lübnan’da yayın yapan Al-Mayadeen televizyonu, bu mahalleyi ve maruz kaldığı saldırıları işleyen bir belgesel çekti.

Kontrol dairesini genişletmek isteyen IŞİD ile Hama’ya ilerlemek isteyen Nusra Cephesi şu sıralar Hama’nın doğu kırsalında bulunan Alevi köylerine saldırmakta. 3 ay önce Hama’nın batısındaki El-Hurra köyüne yönelik bir bombalı saldırı gerçekleştirildi. Saldırıyı gerçekleştiren örgüt ise İslami Cephe idi. İslami Cephenin birçok bileşeni, ABD tarafından tanınıyor ve Suriye’nin Dostları adlı grubun toplantılarına çağrılıyordu.

İslami Cephe’nin, uzunluğu 1 km, genişliği ise 300 metre olan 840 kişilik nüfusa sahip Alevi El-Hurrar köyüne yönelik saldırısında aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 35 insan hayatını kaybetti. Hama kırsalında hiç bir stratejik öneme sahip olmayan bu küçücük Alevi köyünün hedef alınması, ”özgürlükçü muhalif ve devrimci” diye tanıtılan silahlı grupların mezhepçiliğini ve vahşiliklerini açıkça gösteriyor.

Alevi katliamları içerisinde Lazkiye ve Maan katliamları ise bombalı saldırılardan farklı olarak ateşli silah kullanılmadan insanların vahşice kesilerek öldürüldüğü katliamların başında yer almaktadır.

Lazkiye Katliamı

Suriye’deki cihadçılara yardım kampanyaları adı altında trilyonlar toplayan Körfez Selefi şeyhleri, bölgeyi kana bulayan cihadçılarını ve paralarını göndermekle yetinmeyip Halep, İdlip ve Lazkiye gibi kuzey kentlerinin kırsal bölgelerini ziyaret ediyor ve cihad dersleri veriyordu.

Lazkiye katliamının arkasında, Alevi ve Hıristiyanların Suriye’nin sahil bölgesinde işgalci olduğunu düşünen ve bir fetva ile katledilmeleri gerektiğini yazan, Selefilik kurucusu Şeyh Ahmed İbn Teymiyye’nin günümüz temsilcileri bulunmakta. Halep’te ciddi bir ilerleme sağlamışken IŞİD ve diğer cihadçı örgütlerle birlikte ÖSO’ya ”Sahili Kurtarma Operasyonunu başlatın” talimatı veren Kuveytli Selefi Şeyhlerden Haccac Al-Ajmi, Lazkiye operasyonuna start veren isim oldu.

4 Ağustos 2013’te ”Müminlerin Annesi Ayşe’nin Torunları” adı ile Lazkiye’nin doğusundaki 19 Alevi köyüne 6 cepheden bir saldırı başlatıldı. Saldırıya, Batılıların ve ABD’nin ”ılımlı” diyerek silahlandırıp eğittiği ÖSO ve Askeri Konseye bağlı birlikler ve tugaylar da katıldı. IŞİD’in komuta ettiği operasyonda bir kaç gün içinde 190 sivil, ateşli silah kullanılmadan katledildi. Bu saldırıda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 200’e yakın sivil kaçırıldı. Bu sivillerden bazıları, Humus’taki ateşkesten sonra esir değişimi ile kurtarıldı. 3 tane yaşlı kadın ise Ulusal Savunma Güçlerinin, görüntülerini paylaştığı, özel bir operasyon ile kurtarıldı. Geriye kalan rehinelerden bir yıldan fazla bir süredir haber alınamıyor. Human Rights Watch’un da raporladığı katliama katılan örgütler daha çok Selefi eğilimli cihatçı örgütlerden oluşuyordu.[3]

Cihatçı örgütlerin bir süre işgal ettiği köylerden çıkmasıyla birlikte köylerine geri dönenler pek de hoş bir manzara ile karşılaşmamıştı. Geri döndüklerinde yakınlarının parçalanmış ve asılmış cesetleri ile beraber duvarlarda  ”Sizi kesmeye geldik” sloganlarıyla karşılaştı. Bu katliam bölgede kırsaldaki köylerde yaşayan diğer Alevileri korkutmuş ve binlerce Alevi’nin Hama kuzeyine ve Lazkiye merkezine sığınmasına neden olmuştu.

Maan Katliamı

Maan katliamı, Lazkiye katliamından 6 ay sonra yine aynı silahlı grupların koalisyonu ile gerçekleştirildi. Bu sefer Alevilerin Maan köyü, stratejik Hama-Humus-Şam karayolu üzerinde bulunmasından dolayı hedef alınmıştı. İşgal edilen köyden kaçamayan siviller, yaşlılar ve engelli bireyler, Alevi olmalarından dolayı acımasızca kesildi. Cihadçıların Maan köyü işgali, AL-Jazeera gibi medya kuruluşları tarafından yine ”muhalifler Hama’da ilerleme kaydetti” gibi ifadelerle duyuruldu. Oysa Maan köyüne giren gruplar IŞİD ve Nusra gibi örgütlere bağlı silahlı gruplardı. Diğer bağımsız silahlı birliklerden birçoğu ise sonradan IŞİD’e biat etti. Maan köyüne girip katliama karışan silahlı gruplardan biri de Suriye Devrim Cephesi idi.

ABD tarafından ”ılımlı” olarak görülen ve yine ABD tarafından tanksavar TOW füzeleri ile donatılan bu örgüt, IŞİD ve Nusra ile onlarca operasyona da çıktı. Şimdi yine ”IŞİD İle Mücadele” adı altında ”ılımlı” muhalif eğitmekten bahseden ABD, yeni IŞİD’ler yaratma peşindedir. IŞİD, kontrol ettiği alanlarda, Arabistan’ın resmi dini/mezhebi Vahhabiliğin en çok bilinen kitaplarından Tevhid kitabını dağıtmakta. ABD de ”ılımlı” muhalif yetiştirme görevini Suudilere vermekte. IŞİD ile aynı ideolojiyi taşıyan Suudi Arabistan sahadan seçeceği ”ılımlı” üyeleri kendi topraklarında eğitecek.

Şu anda IŞİD içindeki birçok silahlı grup daha önce bağımsızlarken, Arabistan başta olmak üzere zaten Körfez tarafından finanse ediliyordu. Körfez ve Selefi-Vahhabi isimlerin gündemine göre hareket eden ve onlarca katliama imza atan bu silahlı gruplar katliamlarına IŞİD içinde devam etmekte. Şimdi yeniden ”ılımlı” iddialarıyla IŞİD benzeri örgütler eğitilecek ve küresel-bölgesel ülkelerin çıkarlarına ve ajandalarına göre bölge halklarının üzerine sürülecektir.

Suriye Yansımalarında Aleviler: “Hain”in Keşfi!

Suriye’de yaşanan olaylarla birlikte Türkiye’de Nusayrilik[4] vurgusu ön plana çıkartılarak Türkiye’deki Arap Aleviler hedef gösterilmeye başlanmıştır. Suriye ile gerilimin tırmandığı evrelerde, Suriye rejimi ile ilişkilendirilmekten, hedef tahtasına konulmaktan çekinilmeyen bir topluluktur Arap Aleviler. Örneğin, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılma sürecine ilişkin küçük bir basın taraması yapıldığında Arap Alevilere karşı nefret yüklü bir dilin öne çıktığı görülecektir. Yine, Suriye’de olayların başladığı 2011 yılından beri Arap Aleviler sistematik olarak, Türkiye’de istendik bir Suriye algısı oluşturmanın kurbanları olarak seçildiler. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın mezhep olarak Alevi olmasından kaynaklı mütemadiyen bu vurgu ön plana çıkartıldı ve Arap Aleviler Suriye rejimiyle, muhaberatla ilişkili olmakla yaftalandılar. Bu durum siyasi iktidarın açıklamalarının yanı sıra, görsel ve yazılı medya ile köşe yazarları vasıtasıyla da yaygınlaştırmıştır. Beşşar Esad’ın Aleviliğiyle Türkiye’deki Arap Aleviler ilişkilendirilerek yapılan ilk önemli haberlerden biri, 20 Haziran 2011 tarihinde Sabah Gazetesi’nde “Muhaberatın Türkiye Oyunu” başlığıyla sürmanşetten verilmiştir. Suriye gizli servisi Muhaberatın Hatay Samandağ’ında Esad ailesi ile akrabalık bağı bulunan Nusayrilere giderek mülteciler aleyhine propaganda yaptığının vurgulandığı haberde; Samandağ’da yaklaşık 40 ailenin bu amaçla tek tek ziyaret edildiği yazılmıştır.[5]

Taraf gazetesi, “Suriye’ye müdahale ve savaşa hayır” olarak düzenlenen savaş karşıtı barışçıl bir mitingi “Diktatörüme Dokundurtmam” mitingi olarak aktararak eylemin amacını saptırmakta bir beis görmemiştir.[6] Antakya’da 1 Eylül Dünya Barış gününde düzenlenen savaş karşıtı mitingi yine Sabah Gazetesi Esad’ın milisleri Şebbiha ve Suriye gizli servisinin düzenlediğini iddia etmiştir. Bu iddiayı, Hatay Yayladağı’ndaki kamplarda kalan Türkmen Muhalifler Sözcüsü olduğunu lanse ettikleri Sadettin Molla ile Arap muhalifler diye adlandırdıkları Şihab ve Ebu Ahmed isimli kişilere dayandırmışlardır. Hatta daha ileri gidilerek “Şubat ayından itibaren Adana, Mersin, İskenderun ve Hatay’da Şebbiha unsurlarının toplantılar düzenlediğini, yaşanan gösteriler, Esad’a bağlı Şebbiha milislerinin buradaki Alevi ve Nusayrileri kışkırtması sonucu meydana geldiği yazılmıştır. Şebbiha milisleri, Antakya halkı arasında Suriyeli mültecilere karşı olay çıkarmak için özel olarak Esad rejimi tarafından gönderiliyor”[7] iddiasında bulunulmuştur. Bunu takiben çeşitli haber sitelerinde, yazılı medyanın bu misyonunu tamamlayacak birçok haber çıkmıştır.[8] Tarihsel olarak ötekileştirilen Arap Alevileri[9] hedef gösteren bu yayınlar, hayal mahsulü bilgilere, ne olduğu belirsiz kişilere dayandırılmıştır. Bu haberlerin yanı sıra bazı televizyon kanalları Nusayri/Alevi konulu peş peşe programlar yapmıştır.[10]

Bunlar gibi nice haber, program ve köşe yazısı ile Arap Alevilerine yönelik nefret söylemi yaygın bir biçimde, yüksek sesle dillendirilmiş ve Arap Aleviler pervasızca açık hedef haline getirilmiştir. Böylece hükümetin Suriye politikasını eleştirenler, buna karşı eylemler yapanlar mezhepsel yakınlık, Esad’ın kışkırtması, Esad’a hizmet eden insanlar vb. cümlelerle kamuoyuna sunulup itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. CNN Türk’teki Dört Bir Taraf”  programında,  Nagihan Alçı’nın sözleri bu manada ibret vericidir. Suriye ile yaşanan gerilimi yorumlayan Enver Aysever, Suriye ile savaşa girmenin Türkiye’nin çıkarına olmadığını söyleyince, Nagehan Alçı, Enver Aysever’i Beşşar Esad’ı savunmakla suçlayarak, bunun nedenini Aysever’in psikolojisine bağlamış, Aysever’in, Esad gibi Nusayri olduğuna işaret ederek, mezhepsel yakınlıktan bunu yaptığını savunmuştur.[11] Benzer bir şeyi, o dönemin hükümetinin en yetkili isimlerinden Hüseyin Çelik, Kemal Kılıçdaroğlu’na yapmıştı.[12]

Cengiz Çandar, Suriye’deki “zalim” rejimin mezhebi açıdan Alevi-Nusayri karakter taşıdığını iddia edenlerdendi, üstelik Nusayrilerin % 7’lik bir nüfusa sahip olduğu şeklinde gerçek dışı bilgiler vererek.[13] Tarih programlarından tanıdığımız Murat Bardakçı,  Fetullah Gülen gibi, “Nusayriler bizim Alevilere benzemez” türünden yaklaşımlarla Alevileri ayrıştırmaya çalışırken, “Türk Aleviler’in” Arab’ın Alevisi’nin seviyesine indirilemeyeceğini söylemekten kaçınmamıştır.[14]

Türkiye’yi eğitim alanı ve geçiş koridoru olarak kullanan silahlı gruplar, Arap Alevilerin yoğun yaşadığı Antakya’da gündüzleri sokaklarda ellerini kollarını sallayarak rahatça dolaşıp, akşamları Suriye’ye savaşmaya gitmişlerdir. Örneğin Hatay’ın Yayladağı kampında barındırılıp, AKP Hükümetince de desteklenen Müslüman Kardeşlerin temsilcisi konumundaki Memun El Hımsı’nın sosyal medyada paylaştığı açıklamalar ibret vericidir. El Hımsı “Ey alçak-sefil Aleviler ya Esad’dan vazgeçersiniz ya da Suriye sizin mezarınız olacaktır. Yeter suskunluğunuz, yeter Sünnileri öldürdüğünüz… bu çeteyi reddetmezseniz sizi yer yüzünden sileceğiz[15] tehditlerini savurarak, bütün dünyanın gözü önünde katliam çağrısı yapmıştır. Kamuoyunda oluşturulan, istendik Arap Aleviliği algısı ile başlayan Arap Alevilerin varoluşsal olarak da endişelenme süreci somut bir gerçekliğe dönüşmüştür. Arap Alevilerinin, istekleri, kaygıları, korkuları hiç dikkate alınmamıştır. Kendi yaşamları için tehlike olarak gördükleri insanları, Arap Alevilerini öldürmek için yemin etmiş canileri, potansiyel katillerini, Antakya’ya yerleştirdiler. Artık Arap Alevilerinde bu süreçte şöyle bir algı oluşmuş-yerleşmeye başlamıştır; Suriye’de teröristlerin iktidarı gelmesi demek bizim için de sonun başlangıcı demektir. Büyük bir baskı, zulüm ve katliam tarihine sahip olan bir topluluk için bunun nasıl bir travma olabileceği açık değil midir?

El-Kaideciler, Selefiler, Işidçiler Antakya’da cirit atarken,  bu yaşananlar karşısında, Arap Alevilerin yaşamsal kaygılarının artmasıyla birlikte, bazı sivil toplum kuruluşları ve demokratik kitle örgütleri ve bu işe kafa yoran herkes tepki koymaya başlayınca Arap Alevilere yönelik nefret söylemine karşı sessizliğini koruyan devlet tepki verenleri hedef tahtasına oturtmuştur. Arap Aleviliği üzerinden yürütülen kirli propagandada tepki göstermeyen, bir araya gelmeyen siyasi partiler, ideolojisi ne olursa olsun ÖDP’sinden BBP’sine, CHP’sinden AKP ve MHP’sine kadar valinin isteğiyle bir araya gelip, kendini güvende hissetmeyen geleceğine dair şüpheleri olan bu insanların tepkilerinin karşısında olacaklarını beyan etmişlerdir.[16] Devletin, merkez siyasi partiler dışında, halkın yanında olması beklenen ÖDP gibi bir partiyi de yanına alarak insanların tepkilerini baskılamaya çalışması düşündürücüdür.

Suriyeli Sığınmacılar ve Cihatçılar

Suriye olaylarının başlamasının ardından çok sayıda sığınmacı Türkiye’ye giriş yaptı, zamanla bunlardan geri dönenler oluyor, gidip gelenler oluyor ya da bu sığınmacılara yenileri ekleniyor. Bunlar homojen bir kitle değil, içlerinde rejim muhalifleri, cihat için ailesini bırakıp geri gidenler, iki ateş arasında kalan siviller, çaresizce kaçıp gelenler, yeni bir yaşam umuduyla hareket edenler ve çeşitli suçlardan aranan, suç çeteleri mensubu olan insanlar var.

Suriyeli sığınmacı sayısı hakkında net bir rakam vermek gerçekçi olmazsa da ilk gelişlerin başladığı Nisan 2011’den bugüne kadar Antakya, Adana ve Mersin’e gelen sığınmacı sayısının 500 bini aşmış olduğu tahmin edilmektedir. Kimse gerek Antakya gerekse de diğer şehirlerdeki yabancı nüfusu tam bilemese de bu nüfusu kontrol etmenin çok güç olduğunu artık herkes bilmektedir. Siyasi iktidar bu Suriyelileri kendilerine göre geçici misafir olarak adlandırmaktadır. Hukuki statüleri muğlaklık taşıyan bu insanlar ne mülteci ne turist ne de misafir statüsündedirler. Ayrıca kamplarda kalanlar dışında, kiraladıkları evlerde yaşayan Suriyeliler de büyük bir oran teşkil etmektedir. Suriye’den gelenlerin kamp dışında yaşamaları, içinde bulunulan kaosu arttırmaktadır. Esad’a oldukça kısa bir ömür biçen ve buna göre planlar yapan siyasi iktidarın kamp, konaklama, kriz yönetimi vb. konulardaki politikaları iflas etmiştir. Suriye’de yaratılan çatışma ortamı sonrası getirtilip-kabul edilip –bir anlamda- kontrolsüz bırakılan Suriyeli sığınmacıların, Antakya’nın kendine özgü hassas yapısına zarar verdikleri gözlemlenmektedir. AKP Antakya’nın kozmopolit, hassas dengesini önemsememiştir. Şehre gelen Suriyelilerin ezici çoğunluğunun Sünni Arap olması itibariyle demografik yapı büyük bir yara aldı. Arap Aleviler kendilerini güvende hissettikleri bir yerde sayısal olarak baskılanarak ötekileştirilmeye çalışılmış, Antakya’da Alevi ve Sünniler arasındaki kutuplaştırma derinleştirilmiştir.

Sığınmacı olarak gelen kişilerin bir kısmında bir misafirde, bir sığınmacıda olması beklenen tedirginliğin görülmediği ifade edilmektedir. Sığınmacılardan azımsanmayacak bir kesimin Antakyalılar karşısında hâkim egemen bir üslup takınmakta, buraların sahibi gibi davranmakta olduğunu gösteren çok sayıda olay da yok değil. Tabii ki bunu siyasi iktidarın politik tutumunda, gelenlere yönelik açık-örtülü vaatlerinde ve tavizkar tutumunda aramak gerekir. Yaralı olsun-olmasın Suriye’den gelen herkes ücretsiz ve ayrıcalıklı tedavi görmektedir. Örneğin kimi zaman Antakya Devlet Hastanesi’nin acili birkaç günlüğüne halka kapatılıp, sadece sığınmacılara hizmet vermekte, böylece Antakya’da yaşayan durumu acil olan bazı hastalar, ölüm riski ile yüz yüze kalabilmektedir. Kamptakiler ve yaralı cihatçılar kendilerini tedavi edecek doktorlara, “Sen Alevi misin? Alevi isen dokunma” diyerek nefret ve kin kusabilmektedirler. Bunların yanı sıra kamptakiler, kendilerine verilen insani yardım amaçlı eşyaları gün içinde çarşıya getirip satabilmekte; bazıları, sadece isim yazdırıp kimliksiz biçimde kentte muayene olup ilaç alabilmektedir. Doktorlardan güneş kremi, viagra, lens solüsyonu talep edilmekte ve devlet, kendi vatandaşı için ödemediği bu kalemlerin parasını karşılamaktadır.[17] Örneğin, sağlık ocağına giden sığınmacılar sıra beklemek istemiyor. “Öncelikliyiz, önce bize bakmak zorundasınız” diyerek olay çıkarabiliyorlar. Beklemeleri gerektiği yönünde uyarıldıklarında, “Biz Müslüman’ız. Tayyip’e şikâyet edeceğiz” diyorlar. Restoranlara girip yemek yiyip “hesabı Tayyip ödesin” diyerek olay çıkaranlara rastlanmakta. Esnaf birçok biçimde zor durumda bırakılmakta. Yolda yürüyen ve şort giyen genç kızların, “boğazını keserim” işaretiyle korkutulup rahatsız edildikleri görülmektedir. Kentin eski otogarına yakın bölgeye giden bir grup mülteci, “buralar ne güzel, yakında bizim olacak” diyerek korku salabilmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Antakya’da bir benzin istasyonuna saat 02.00 sularında gelen sakallı bir grup, “Az kaldı, buralar bizim olacak” diyerek, para ödemeden çıkıp gidiyor[18]. Özellikle göçün başladığı ilk yıllarda esnafın sıklıkla yaşadığı bu gibi olaylar halkı ve esnafı tedirgin etmeye devam ediyor. Halkın ve sivil toplumun tepkisi sonucu bu yaşananlar azalmış devlet tedbir almak zorunda kalmıştır. Ama sınırların delik deşik edildiği, şehre giren çıkanın belli olmadığı bir yerde toplumsal güven ve huzurdan ne kadar bahsedilebilir? Antakya’da trafik Suriyeli araçlarla doludur. Antakyalılar Suriye plakalı araçlarla çarpışmamak için büyük çaba sarf ediyor. Olası kazalarda da suçu üzerlerine alıp yollarına devam edebiliyorlar. Çünkü polis, genellikle bu tür araçlara herhangi bir yasal yaptırım uygulamıyor.

Benzer olaylar Adana ve Mersin’de de yaşanmaktadır. Adana’nın güneyinde, Bey Mahallesi, Sucuzade, Havuzlubahçe gibi Arap Alevilerin yoğun yaşadığı mahallelerin çevresinde biriken bir Suriyeli nüfus bulunmakta. Bu Suriyeliler Sünni Arap ve Kürtlerle iç içe geçmiş durumda. Hemen şunu belirtmek lazım, Aleviler kadar birçok Kürt de bu durumdan rahatsız. Ekonomik ve sosyal açıdan kendilerinin zarar görmekte olduğunu kendi çalışma alanları ve iş olanaklarının yoksul sığınmacıların ucuz işgücü olarak istihdamından kaynaklı daraldığını ifade ediyorlar. Aleviler açısından ise meselenin daha önemli veçhesi, Antakya’da olduğu gibi inançsal kimlik boyutudur. Görüştüğümüz bir berber, o çevreden birçok kişiden dinlediğimiz benzer hikâyeleri biraz daha çarpıcı biçimiyle anlattı. Kısa zaman içinde dükkânında 5 kez Suriyelilerle tartıştığını ifade eden berber, “Alevi olduğumu söylediğim halde Alevilere yönelik aşağılayıcı-tehditkâr üsluplarında ısrar edenler oldu, üstelik benim koltuğumda oturmuş, ben onları tıraş eder haldeyken bunu yapabiliyorlar” diyerek şaşkınlığını ve öfkesini dile getirdi. Aynı berber benzer olaylarla karşı karşıya kalan pek çok kişide rastladığımız ruh halini şöyle ifade ediyor: “Herhalde bir şey olursa ilk benim dükkânı basarlar, ilk beni vururlar!” Yine Arap Alevilerinin tarihsel mekânlarından olan Mersin’de karşılaştığımız bir örnekte, hamal olarak çalışan Suriyeli bir genç, kendisine sorulduğunda çekinmeden “IŞİD bizden, Müslüman, Esad Nusayri, inşallah IŞİD kazanacak” diyebiliyor. Bölgenin kadim halklarından olan Arap Alevilere karşı, sadece söylem düzeyinde bile olsa, sergilenebilen bu cüretin, bu pervasızlığın, bu topluluk mensuplarını istikbale ilişkin kara düşüncelere sevk etmeye yeteceği aşikârdır.

2013’te, 15 Eylül’ü, 16 Eylül’e bağlayan gece saat 01.00 sıralarında Antakya’da 2 Suriyeli tarafından Antakya’nın Avsuyu Beldesi nüfusuna kayıtlı, 45 yaşındaki taksi şoförü Yasir Sancak isimli kişi, boğazı kesilerek öldürüldü.  Yine Kasım 2013’te Hatay’ın İskenderun İlçesi’nde 27 yaşındaki Ferhat İlkem’in evde elleri kelepçeli, ayakları ve ağzı bağlı halde cesedi bulundu. Sivas’ta harita teknikeri olarak çalışan ve eşinin doğumu için İskenderun’a gelen Ferhat İlkem’in katil zanlısının bir Suriyeli olduğu belirlenmiş ve zanlı Suriye’ye kaçarken yakalanmıştır.[19] Gene Antakya’da yanında çalışan üç Suriyeliyi akşam yemeğine götürdükten sonra evinde misafir eden 42 yaşındaki mühendis Mahmut Akçil’in sabaha doğru boğazı kesilerek öldürülmek istendi. Akçil’i ağır yaralayan Suriyelilerden yalnızca biri yakalanabildi.[20]

Antakya’da sosyal yapıya zarar veren olaylar bunlarla sınırlı kalmamaktadır. Özellikle Reyhanlı’da Suriyeli kadınları para karşılığı Türk vatandaşları ile evlendirmeyi meslek edinen kişiler türedi. Küçük yaşlardaki kız çocukları para karşılığı nikahsız, ikinci ya da üçüncü eş olarak –kimi zaman dedeleri yaşındaki kimselerle- evlendirilmektedirler. Bu tür “evlilikler” için Türkiye’nin dört bir tarafından insanların geldiği bilinmektedir. Dilini bile bilmedikleri erkeklerle evlendirilen bu genç kadınlar şanslı görülmektedir. Savaş mağduru Suriyeli kadınların, küçücük kızların nasıl utanç verici bir istismara uğradıkları aşikârdır. Hiçbir denetimin ve kaydın olmadığı bu “kadın ticaretinde” kadınların fuhuş mafyasının ağına düşme ihtimali de son derece yüksektir.[21] Örneğin Antakya’da 2’si kadın 3 Suriyelinin kaldığı evde öldürüldükten 3 gün sonra cesetleri bulundu. Aralarında ailevi ve akrabalık bağı olmayan bu kişilerin öldürülmelerinin, evde fuhuş yapma ile ilgili olabileceği öne sürüldü.[22] Suriyelilerden, bugüne kadar, adam kaçırmadan gaspa kadar çok sayıda adli suç işleyenler oldu. İnsanları evlerinden fidye karşılığında kaçıranlar, cinsel tacizde bulunanlar, Alevilere açıkça tehdit savurmaktan geri durmayanlar vb. oldu ama bunlar basında pek de yer almadı. Ancak üzeri kapatılamayan olaylar medyaya yansıyabilmiştir.  Kısacası, Antakya, Adana ve Mersin suç olaylarının, asayiş sorununun, fuhşun, işsizliğin ve dilenciliğin giderek arttığı kentler haline dönüştürülmektedir.

Bölgedeki göreli huzur ve güven ortamı yerini sürekli bir gerginlik ve kargaşaya bırakırken, bölgenin ekonomik durumu da her geçen gün daha çok bozulmaktadır. Antakya esnafının can damarı olan sınırların kapalı olması ve güvensiz bir ortamın olması Antakya ekonomisine ağır bir darbe vurmuştur. Ayrıca gerek kamplarda yaşayan, gerekse Antakya’da ve diğer şehirlerde, değişik yerlerde ev kiralayarak yaşamaya başlayan Suriyeli sığınmacılar; geçen zaman içerisinde değişik şekillerde ekonomi sahasında faaliyet göstermektedir. Yerli esnafın sigorta, vergi gibi devlete ödediği maddi külfetin, fiili durum yaratılarak Suriyeli sığınmacıların önemli bir kısmına uygulanmaması, kaçak işçi ve kaçak ticaret sorunlarında patlamalara neden olmaktadır. Suriyeliler ilk geldiklerinde, kendileri için sorun teşkil etmeyeceğini düşünen ve dinsel aidiyetlerle bu insanları sahiplenen kesimlerde, zamanla Suriyelilerin ucuz işgücü olarak kendi yerlerini almaya başlamalarıyla çeşitli problemler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunların ucuz işgücü olarak kullanılması yerli nüfustaki işsizliği artırmıştır. Ortalama yevmiye 40-60 TL arasında iken Suriyeliler 15-20 TL gibi rakamlara çalıştırılarak ağır sömürü koşullarına maruz bırakılmıştır. Bunun yanında kamuya ilişkin bazı işlerde de Suriyeli sığınmacılar sigortasız biçimde istihdam edilebilmişlerdir. Örneğin işsizliğin tavan yaptığı bir dönemde, Antakya’da kentin merkezinde kaldırım yapım-onarım çalışmalarında, Suriyelilerin çalıştırılması tepkiyle karşılanmıştır. Ekonomik unsurlar işin içine girince grup, inanç vb. aidiyetler önemsizleşmiş, Suriyelilere karşı tepkiler bütün topluma yayılan bir meseleye dönüşmüştür. Bu tepkiler Suriyelilerle yerli halk arasında çeşitli şiddet olaylarının da yaşandığı gerilimlere, çatışmalara sebep olmaktadır. Örneğin sığınmacıların yoğun yaşadıkları Sünni ilçe ve mahallelerde, Reyhanlı, Yayladağı, Kırıkhan gibi yerleşim yerlerinde ateşli silahların da kullanıldığı kavgalar yaşanmıştır.

Antakya’nın etnik-dinsel dokusunu zedeleyen bir diğer unsur ise cihatçı olarak bilinen dini fanatizmi kullanan katillerdir. Sayıları net bilinmese de varlıkları çıplak gözle görülecek kadar ortadadırlar. Çoğu siyah veya koyu renk giyinen bu insanlar bıyıksız, uzun sakallarından, kaba, vurdumduymaz hareketlerinden ayırt edilebilmektedirler. Bu insanların kimliklerine, nerede yaşadıklarına, seyahatlerine vb. ilişkin kayıtlar meçhuldür. Bu durum militanların Suriye’de eylemler yaparak geri döndükleri bir şehre dönüşen Antakya’da, gerçekten yaşanan çatışmaların mağduru olan insanlarla, dini fanatizmle hareket eden katiller arasındaki ayrımı güçleştirmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinden Suriye’de “cihat” için Antakya’ya gelenlerin kim ve nerelerde olduklarının bilinmemeleri toplumda endişe yaratmaktadır. Bunlar, Antakya sokaklarında, parklarında, alışveriş merkezlerinde, mahallelerinde, restoranlarında ve her yerde  dolaşabilmektedirler.

Bu radikal savaşçıların kentte korku ve endişe yaratan unsurlar olduğu tartışmasızdır. Özellikle Arap Aleviler (ve kuşkusuz az sayıdaki Ermeniler ve Arap Hristiyanlar) bu grupları kendilerine karşı büyük bir tehdit olarak görmektedirler. Çünkü Suriyeli muhalifler olarak adlandırılan bu gruplar, Suriye’de evlerin duvarlarına, kiliselere yazdıkları, protesto gösterilerinde haykırdıkları “Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a” sloganlarıyla, bu azınlık toplulukları hedef göstermektedir. Antakya, tarihinde olmadığı kadar provokasyona açık bir hale getirilmiştir. Bunun en somut örneği Reyhanlı saldırısı olmuştur. Türkiye’de Suriye’deki çatışmaların Alevi-Sünni çatışması olarak sunulması üzerinden, Reyhanlı saldırısı ile birlikte Antakya’da Alevi-Sünni çatışması tetiklenmeye çalışılmıştır. Arap Aleviler, kendilerini hedef gösteren açıklamaların yanı sıra yakınlarını katleden bu canilerle aynı mekânda yaşamaya mecbur bırakılmaktan ötürü büyük bir tedirginlik içindedir.

Devlet politikasının, daha önce sokaklarda aleni olarak dolaşımlarına izin verilen cihatçıları bir bakıma görünmez kılarak inceldiği söylenebilir. Bu militanların en görünür olduğu yerlerin başında hastaneler karşımıza çıkmaktadır. Hastaneler yaralı cihatçıların sürekli görüldüğü mekânlardır. Devlet hastanelerinde aciller ve polikliniklerde yaralı militanlara öncelik tanınmaktadır. Bir hastanenin gelen muhalif gruplara verileceği haberi ve bu hastanenin acil servisinin kapatılmak istenmesi karşısında halk tepki göstermiş, gelen tepkilerden sonra bu karardan geri adım atılmıştır. Yaralı militanlar, kimi zaman sağlık çalışanlarına ve doktorlara hoyrat ve buyurgan bir üslupla davranmakta, çalışanlara emirler yağdırabilmektedirler. Kent içinde değişik yerlerde hastane gibi kullandıkları mekânlar oluşturabilmektedirler. Bu işleri “yardım kuruluşları” organize etmektedir.  Yaralı cihatçılarla ilgilenen bazı kişiler “buradaki hastanelerdekiler Alevi, sizi başka yere götürelim” deyip yaralıları özel hastanelere götürmektedirler. Genellikle, özel hastanelerde nakit para ile tedavi olmaktadırlar. Daha önceleri çoğunlukla Reyhanlı Hastanesi’nde tedavi gören militanlar artık Antakya’da Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Hastanesine gönderiliyor, gerekli görülürse oradan da Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’ne sevk edilebiliyor. Bu dönemde MKÜ Hastanesi cihatçıların uğrak yerlerinden biri haline gelmiştir. Bunlar, yatan hastaların çoğunluğunu oluşturmaktadırlar. Buraya, yaralı dört kişinin taşınabileceği,  sarp arazi koşullarına göre özel tasarlanan ambulanslarla getirilen yaralılar, oradan başka şehre nakledilmeleri durumunda polis eskortuyla hareket etmektedir. Yaralı olanların sözlü beyanları kabul edilerek her türlü tedavi yapılmaktadır. Yaralıların getirilmesi veya nakilleri sırasında tekbir getirilmekte, bu durum bekleyen diğer hasta yakınlarını tedirgin etmektedir. Oraya gelen kan hastası vatandaşlar için bulunamayan kanlar cihatçılar için çabucak getirilebilmektedir (Ayrıca hastane içerisindeki yönlendirme panolarının bir kısmı Arapça olarak yazılmış, acil civarında Arapça bilen, üzerinde Arapça Türkçe “bana sorabilirsin” yazılı üniversite ismini taşıyan yelekli kişiler görevlendirilmiştir).

Devlet ve siyaset kurumlarına güvenleri kalmayan Arap Aleviler için artık durum endişenin ötesinde bir hal almaktadır. İnsanların, yaşamlarının tehlikede olduğunu düşünmesi, varoluşunu tehlikede görmesi, kendi varlığını tehdit altında hissetmesi bu kesimleri politikleştirmektedir. Artık endişenin yerini eylemler almıştır. Varlıkları tehlikede olan bu insanların seslerini duyurmak için yaptığı her basın açıklaması, her eylem siyasal iktidar ve medya tarafından “diktatörün, katilin adamları”  yaftasıyla damgalanarak sunulmuştur. El Kaide,  Nursa ve IŞİD’in kentlerinde olduğunu, can güvenliklerinin olmadıklarını, gasp, tehdit, taciz vb. olaylarla karşı karşıya kaldıklarını her söylediklerinde, sesleri duyulmak istenmemiştir. Bu anlamda özellikle gezi eylemleriyle başlayan süreç Antakya’da, Adana’da yukarıdaki endişelerle birleşince daha da kitleselleşmiştir. Seslerini duyurmaya çalışan bu insanların seslerini kesmek için sürekli dozajı arttırılmış bir şiddete başvurulmuştur. Gezi olayları sürecinde Antakya’da eylemlerin bu kadar yoğun yaşanmasının, Abdullah Cömert’in ve Ahmet Atakan’ın katlinde, polisin pervasız şiddetinin nedenini tam da burada görmek gerekmektedir.

Suriye olaylarının başladığı günlerden itibaren oluşturulmaya çalışılan nifak tohumlarına rağmen, Antakya’da gerçekleşen ilk gezi eylemleri Antakya merkezde Asi köprüsünde, her kesimden insanın katılımıyla gerçekleşmiştir. Antakya’da ilk defa, politik olarak bir araya getirilmemeye, yaşamsal mekânları mahallelerle ayrıştırılıp bir birine yabancılaştırılmaya çalışılan insanlar bir araya gelmiş ve ortak tepki koymuşlardır. Alevi kimliğini negatif bir biçimde işleyerek, Sünniliği ön plana alıp, Türkiye’deki Sünnilik üzerinden tepki geliştirmeye çalışan bir siyasi iktidar için bu istenmeyen bir durumdu. Hele mevcut konjonktürde, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Hatay-Reyhanlı patlamasıyla ilgili olarak “Reyhanlı olayları sıradan bir olay değildir. Saldırıda 53 Sünni vatandaşımız şehit olmuştur[23] diyerek ölen vatandaşlarımızın özellikle Sünniliğinin vurgulandığı bu şehir için istenen bir şey hiç değildi. Onun içindir ki devlet aklı çok çabuk devreye girerek, toplanan kitleye saldırıp, insanları Arap Alevilerin yoğun yaşadığı yerlere doğru püskürtüp, eylemleri Arap Alevilerin yoğun yaşadığı Antakya’nın Armutlu mahallesine yığma stratejisi uygulanmıştır. Böylelikle bu insanlar yeniden birbirinden yalıtılmaya çalışılmıştır. Devlet, eylemleri Armutlu’da sıkıştırarak, “bu eylemleri Arap Aleviler yapıyor, muhaberat (Suriye istihbaratı) kışkırtıyor söylemiyle” insanları yeniden ayrıştırarak bir “getto” oluşturmuştur. Bu dönemde ilan edilmemiş bir sıkıyönetim uygulanmıştır.  İnsanlara ölümüne saldırılmış, polis şiddeti çeşitli veçhelerle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece gençlerin ölümü,  polisin destanı olmuştur! Adana’da da Akkapı mahallesinden başlayıp Havuzlubahçe’de devam eden yürüyüşle şehir merkezindeki eylemlere kitlesel bir biçimde katılan Arap Aleviler, çeşitli defalar polis müdahalesiyle engellenmeye çalışılmış, daha sonra Sünni kesimlerle gerilim yaratacak bir provokasyon denemesinin ardından, silahlı radikal dinci grupların saldırı hazırlığında olduğu söylenerek, Akkapı’dan başlayan yürüyüşler sert bir biçimde engellenmiştir.

“Arap baharı” senaryosunun Suriye’de de tutacağından emin bir biçimde, kendilerine biçilen Sünnilerin koruyucusu rolünü üstlenen AKP’nin hesapları, önemli bir halk desteğini yanına alan Suriye rejiminin direnişi ile ABD ve diğer Batılı ülkelerin geri adım atması sonucu –şimdilik- boşa çıkmıştır. Türkiye içinden de AKP’ye Suriye konusunda yol gösteren, meselenin mezhep üzerinden okunmasında önemli katkıları olan bir takım kesimler, medya ve yazarlar da ABD politikalarına bağlı olarak çark edip, AKP’yi eleştirmeye başlamıştır. Bu süreçte kendilerine karşı nefret suçu işlenen, can güvenliğimiz yok, gece Suriye’deki akrabalarımızı katleden caniler gündüz bizim sokaklarda diye haykıran Arap Alevilerin çığlıkları karşısında sessiz kalan kesimler, siyasilerden köşe yazarına, aydınından medyasına kadar bugün konjonktür değişince görmezden geldikleri katliamları, canavarı, IŞİD vesilesiyle de olsa, az da olsa görmeye başlamışlardır.

Sonuç olarak bütünlüklü bakıldığında, güney bölgesinin sosyal ve kültürel dokusunun geri dönüşü zor bir şekilde hasara uğradığı söylenebilir. Buralara gelen insanların kalıcılığı, kim ve nerede oldukları belirlenemeyen militanların varlığı, devletin güven vermeyen söylem ve pratiği Arap Alevileri, yarına ilişkin oldukça kaygılandırmaktadır. Kendilerini öldürmeye ant içmiş radikal dinci, profesyonel katillerin müdahalelerinden korkmaktadırlar. Bir diğer endişe başta Antakya olmak üzere, bu yerleşim yerlerinde, Alevi-Sünni çatışması yaratılması için herhangi bir yere bomba konulmasından, rastgele terör saldırıları yapılmasına, bölgenin tüm sakinlerini tehdit altına alacak denli provokasyonlara açık bir zeminin oluşmuş olmasıdır. Artık Medeniyetler Korosu il il, ülke ülke gezdirilen medeniyetler şehri, mozaik kenti denilen Antakya; mülteci kamplarının, Suriye karşıtı silahlı güçlerin üssü, istihbarat örgütlerinin cirit attığı bir kente dönüştürülmüştür. Akşamları kadınlı erkekli sokaklarında rahatça dolaşılan Antakya’dan akşamları sokaklarının boşaldığı, tedirginliğin kol gezdiği bir Antakya oluşmuştur. Dolayısıyla medeniyetler şehri denilen çok kimlikli Antakya, kaos şehri Antakya olma yolunda hızla ilerlemektedir. Yine sıcağında sabır taşları çatlayan Çukurova’nın da kaderinde kara yazgılı günler olası. Kuşkusuz, Suriye’deki savaşın seyrine göre buraların mukadderatının şekilleneceğini söylemek işten bile değil. Karamsar cümlelerle bitirmek istemiyoruz fakat yine de dikkat çekmek gerekiyor: Ekonomik-sosyal ve kültürel temelli gerilimlerin yanı sıra dinci terör gruplarının yumurtalarını çatlatıp gün yüzüne çıkmaları, kanlı faaliyetlere ve acımasızca saldırılara girişmeleri çok uzak ihtimaller değil. Bu olasılıkları uzaklaştırabilmek, en geniş anlamda demokratik kamuoyunun, barbarlığa karşı insanlıktan yana tavır alan tüm kesimlerin, Suriye savaşına karşı daha kararlı duruş sergilemesiyle birlikte etnik ve dini temelli çatışmalara karşı duyarlılığı örgütlemesiyle mümkün olabilir.

 

DİPNOTLAR

[1]almoslim.net/node/143533 (E.T. 20.10.2014)

[2] Al-Jazeera, 24 Kasım 2011.

[3] http://www.hrw.org/tr/news/2013/10/11/suriye-isyancilarin-gerceklestirdigi-infazlar-ve-rehin-almalar (E.T. 23. 10. 2014)

[4]“Nusayri” sözcüğünü, resmi söylemde öne çıkarılmaya çalışılan kavram olması, buna bağlı olarak medyanın yaygın olarak kullanmasından dolayı biz de kimi durumda bu ifadeyi kullanma zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyoruz. Açıkçası, “Nusayri” tanımlaması, söz konusu topluluk tarafında benimsenen bir ifade değildir; topluluk kendini genel olarak “Arap Alevi” olarak ifade etmektedir.

[5] Bkz. “Muhaberatın Türkiye Oyunu”, Sabah Gazetesi,  20.06.2011.

[6] Bkz. “Diktatörüme dokundurtmam mitingi”, Taraf Gazetesi, 21.02.2012.

[7] Bkz.” Esad’a destek mitingi Suriyeli örgütlerin işi”, Sabah Gazetesi, 03.09.2012.

[8] Örneğin haberler.com adlı bir sitede Antakya’dan binlerce Nusayri gencin silahlanarak Suriye’de Beşşar’ın safında savaşmaya gittiği yazıldı. Hatta Suriye’ye savaşa gitmeyen Nusayrilerin “mülteci” kampları hakkında bilgi edinip bunu Suriye istihbaratına verildiği iddia edildi. Bu ve bunun gibi haberler bütün internet sitelerinde dolaştırılarak Antakya ve çevresindeki Aleviler hedef tahtasına oturtulmuştur.

[9] Bu konuyla ilgili olarak bkz. Hakan Mertcan, Türk Modernleşmesinde Arap Aleviler (Tarih Kimlik Siyaset), Karahan Y., Adana, 2013.

[10] Ülke TV’deki Sıra Dışı Tarih programında Nusayriler/Arap Aleviler anlatılırken bilimsellik sosuyla birlikte ortaya konan utanç verici sözlere işaret etmek gerekir. Program sunucusu, Nusayrilik anlatılırken “içiniz ne kadar kaldırır bilemiyorum”, “çocuklar izliyorsa, izlettirmeyin” gibi ifadelerle Nusayrileri aşağılamak fırsatını kaçırmamıştır. Ayrıca, Nusayrilerin Aleviliğin dışına atılmaya çalışıldığı görülmüştür.

[11] Bkz. “Dört bir taraf programı”, CNN TÜRK, 28.09.2011

[12]Hüseyin Çelik, Kılıçdaroğlu’na “Niçin savunuyorsunuz Suriye’deki Baas’çı rejimi? Açıkçası aklıma başka kötü şeyler de geliyor. Suriye’deki Baas’çı rejim yüzde 15’lik kitleye dayanıyor. Acaba Sayın Kılıçdaroğlu mezhep yakınlığı dayanışmasıyla mı Suriye’ye bu manada sahip çıkıyor?” demişti: Radikal, 8 Eylül 2011.

[13] Bkz. Cengiz Çandar, “Türkiye’nin Suriye Belası”, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=18050637&yazarid=215; “Suriye’de katliamın durmasını istiyorsanız”, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1079838&CategoryID=98 (E.T. 01. 05. 2012)

[14] Bkz. Murat Bardakçı, “SOAS’lıya yakışmadı”, http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/667742-soasliya-yakismadi (E.T. 02. 05. 2012) Esasen, bu tarz yaklaşımlar, Nusayri olarak ifade edilen Arap Aleviler’in Aleviliğin dışına itilmesi ve Alevi toplulukların birbirinden ayrıştırma çalışılmasıdır.

[15] http://www.youtube.com/watch?v=dNR0o21s370&feature=related

[16] AKP, CHP, ÖDP, MHP, Büyük Birlik Partisi, Saadet Partisi, Demokrat Parti ve DSP’nin İl Başkanları Hatay Valisi M. Celalettin Lekesiz’in çağrısı üzerine 06.08.2012 tarihinde Valilik makamında toplandı. Toplantı sonrası omuz omuza durarak basın karşısına geçen, ortaklaştıklarını deklere ettikleri, altında imzaları olan, alttan aba gösteren bir anlayışla kaleme alınan metnin sonuç paragrafı şöyleydi: “Hiçbir kişi ve gurubun, var olduğunu düşündüğü sorunların çözümü için resmi kurumlar yerine kendisini görevli saymasını doğru bulmuyoruz. Yine içerisinden geçtiğimiz bu nazik süreçte halkımızın birlik ve beraberliği açısından tüm kurum ve kuruluşların, tüm siyasi partilerin, tüm sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının ve hatta tek tek bireylerin kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda düne göre bugün daha sorumlu davranmalarını kamuoyu ile paylaştıkları her bir kelimeye dikkat etmelerini, söyledikleri sözlerin kamuoyunda nasıl algılanacağını iyi değerlendirmelerini ve halkımızı ve özellikle gençlerimizi olumsuz düşüncelere sevk edecek söz ve ifadelerden kaçınmalarını arzu ediyoruz. Hiçbir dedikodu, hiçbir fitne, hiçbir olumsuz düşünce ilimizde var olan bu kardeşlik hukukunu bozamayacaktır, bozmak isteyenler karşısında bizi bulacaktır.”

[17] İHD, “Suriye’de yaşanan çatışmalı süreç ile bunun neticesinde yaşanan göçün Hatay’da halk üzerindeki yansımaları ile ilgili araştırma-inceleme raporu”, http://www.ihd.org.tr/index.php/raporlar-mainmenu-86/el-raporlar-mainmenu-90/2640-suryede-yaanan-catimali-suerec-le-bunun-netcesnde-yaanan-goecuen-hatayda-halk-uezerndek-yansimalari-le-lgl-aratirma-nceleme-raporu.html, 2013, (E.T. 02.10.2014)

[18] Bkz. İHD, adı geçen rapor.

[19] Bkz, “Suriyeli Katil Şüphelisi Ülkesine Gitmek İsterken Yakalandı, http://www.iskenderun.org/haberdetails.isk?ID=25475#.VDKxz2d_uMg, 30.11.2013 (E.T. 02.10.2014)

[20] Bkz, “Genç mühendis diri diri boğazından kesilerek öldürülmek istendi”, http://www.antakyagazetesi.com/H2951-dehset-verici-olay.html, 05.05.2014 (E.T. 02.10.2014)

[21] Bkz, İHD, adı geçen rapor.

[22] Bkz,“Suriyeli cinayetinde fuhuş iddiası”, http://www.milliyet.com.tr/hatay-da-3-suriyeli-evlerinde-olu-bulundu-hatay-yerelhaber-347439/, 22 Ağustos 2014, (E.T 1.10.2014)

[23] Bkz. “Erdoğan: Reyhanlı’da 53 Sünni vatandaşımız şehit edildi”, http://www.radikal.com.tr/politika/erdogan_reyhanlida_53_sunni_vatandasimiz_sehit_edildi-1137612, 14.06.2013 (E.T. 10 09 2013).