Barışçıllaştırma Üzerine Kuramsal ve Siyasal Bir Tartışma

-
288

Fethetme arzuları onların varlık ve sefalete eşit bir şehvetle yaklaşmalarını sağlar. Yağmalar, katleder, gasp ederler, adına imparatorluk derler; geriye bomboş, çorak bir çöl bırakırlar, adına barış derler. (Cornelius Tacitus, Agricola)

Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz İtalyan Marksist Domenico Losurdo liberal devletlerin uzun, kanlı geçmişini incelediği Liberalizmin Karşı Tarihi’nde şu veciz soruyu sorar: Liberal hakların elde edilmesine giden tarihsel süreç liberalizm tarafından resmedildiği kadar tedrici ve barışçıl mıydı? Ancak hem bu sorunun kendisinde hem ona verdiği yanıtta burjuva düzen açısından şiddetin kapatılmış bir fasıl olup olmadığı bulanık görünür. Marx’ın kapitalist üretim tarzına geçiş açısından ‘hızlandırma’ rolüne sahip olduğunu çözümlediği[1] erken liberal döneme damga vuran kaba zora dayalı şiddet yöntemleri, Losurdo için liberal haklar ve demokrasinin tarihsel art alanında gizlenmiş köklü bir geçmişe sahiptir. Ancak bu gizin ortaya çıkarılmasında Lusordo’nun eleştirisi, normatif bir felsefe sistemi olarak liberal düşüncenin şiddetle ilişkisindeki sistemli riyayı ortaya koymaktayken sermayenin yayılmacı birikim dinamiğiyle maddi bir iktidar örüntüsü olarak şiddet arasındaki bağ üzerine derinlikli bir tartışma hattına davet etmekten uzak kalır. Liberalizmin sömürgecilik, kölelik, ırkçılık gibi şiddet türleriyle dirsek temasları bir dizi tarihsel örnekle tanıtlanırken, temas tespitinin ötesine geçip liberal gerekçelendirmelerin birikim savaşına kök salmış şiddetin değişmez mantığıyla birebir örtüşme kapsamında ele alınmaması çözümlemeyi liberalizmin geçmişindeki karanlık, ‘gayrı-liberal’ unsurların aydınlatılmasına hapseder. Şiddetin titizlikle incelenen tarihsel uğrakları toplumsal dünyanın sermaye tarafından kesintisiz düzenlenişinde işe koşulan yapısal ve sistematik şiddet mantığının dışında olumsallaştırıldığı ölçüde, eleştirinin ufku da liberal iktidarın en azından özerk, bireyci sivil toplumun oluşum sürecinin bir bölümünde ‘göründüğü kadar’ liberal bir tarih içermediğinde düğümlenir. Bu düğüm, içerdiği muazzam tarihsel çözümlemeye rağmen, eleştiriyi radikal olmaktan uzaklaştırır. Oysa belki de ilerici ve radikal bir eleştiri için, kapitalizmin sınıf karakterinin en soyut düzeydeki görünümü olan liberal politik biçim[2] ve liberalizmin tam olarak ondan bir sapmayı ifade edecek tarzda gayrı-liberal denilen şiddet türlerini yapısal (potansiyel veya aktüel) olarak ürettiği, ilkel birikimden bu yana bir savaş ve şiddet yapılanması olduğu fikri üzerinde durmaya ihtiyacımız vardır?

Aslında modern kapitalizmin olgusal gerçekliği liberalizme yönelik bu türden kapsayıcı bir yaklaşımın gelişiminde ön açıcı olduğu kadar, paradoksal olarak, bir handikap yaratır. Şiddet kategorisini kapitalist gerçekliğin liberal örgütleniş biçiminden miras alan herhangi bir içkin eleştiri, kendini içsel çelişki ve tutarsızlıkların tespitiyle sınırlayacaktır. Öyle ki şiddetin tipolojisi üzerine düşünceler esasen siyasal tahayyülün sınırlarını belirlemeye yönelik dolayımları içerse de, liberal tahayyül içinde halihazırda bu belirlenim üretim ilişkileri ve siyaset üzerinden değil etik ve hukuksallık üzerinden anlam kazanarak kapitalist bütünlüğün kurumsallaşması içinde kendini doğallaştırır. Bu durumda içkin eleştiri verili liberal hukuk normlarının dışına sapan siyasal şiddeti (kölelik, ırkçılık, savaş suçları, öjenizm, sosyal Darwinizm gibi) tespit etmeye yönelir; sınıf-tarafsız hukuk ve şiddet arasındaki karşıtlık bir veri olarak alınmıştır zira. Ne var ki bunun tersi de mümkündür. Şiddetin söylemsel uzamını onu nesnel bir kategori olarak muhafaza eden hukuksal alanın kuşatmasından çıkarmak, örneğin sömürüyü başlı başına bir şiddet pratiği olarak tanımlamak, yalnız artık değere el koyma anını değil, bu anın üzerinde yükselen, bu anın varoluş koşullarının yeniden üretimini mümkün kılan sistematik sömürgeleştirme sürecine yönelik yapısal, hukuki, idari iktidar mekanizmalarını da şiddet sorunsalı etrafında doğal olmaktan çıkarmayı ve yeniden-siyasallaştırmayı içerir. Bu yalnızca şiddet sorununa verilen yanıtları değil, ona dair soru sorma biçimlerimizi de değiştirir, değiştirmeyi gerekli kılar.

Sermayenin yapısal ve sistematik şiddetinin yeniden-siyasallaştırılma olasılığına karşı liberal iktidarın en güçlü payandası ekonomik ve siyasal şiddetin birbirinden ayrı yapılandığı toplumsal gerçekliğin ampirik olgusallığıdır. Liberal iktidarın düzenlenişinde haklar manzumesi uyarınca tanımlanan hukuk ve toplumsal düzenin ‘ihlali’ olarak şiddet kategorisi aynı zamanda bir siyasal yargı ilkesi olarak işletilerek şiddetin hukuksal bir edim dışında dokunulamaz olan meşru ve gayri meşru uzamlarını tayin eder. Liberal iktidar ve şiddet arasındaki ilişkinin bu dar etik ve hukuksal içerim alanı akademik üretimde kendini en belirgin biçimde barış yazını içinde gösterir. Faili özel yahut kolektif özneler olsun, tartışılmayacak derecede açık, fiziksel, gözlemlenebilir-ölçülebilir, fail ile kurban arasında doğrusal ve nedensel bir ilişkiye işaret eden doğrudan şiddet biçimlerinin bu yazın içinde oldukça merkezi olduğu görülebilir. Bu tür bir şiddet kavrayışının uluslararası ilişkiler alanındaki izdüşümü açık savaş ve çatışma halleridir; temel açıklama birimi olarak ele alınan ulus devletlerin kendi aralarındaki şiddetin uluslararası hukuk ile temin edilen küresel barış düzeni içindeki azalan eğilimini iddia edebilmek hukuksal ampirizmden türetilen bir savaş / barış perspektifine bağlıdır. Savaş (=şiddet) ve barış (=hukuk) arasında sıfır toplamlı bir karşıtlık ilişkisi varsayan bu perspektiften yol alan barış kuramcılarına göre serbest ticaret ile onun teminatı olan liberal hukuk ve demokratik kurumların yaygınlık derecesiyle devletler arası savaş pratiklerinin azalması arasında nispi bir belirlenim vardır.[3] Bu açıdan liberal barış kuramının şiddetle nasıl başa çıktığı pek de karmaşık bir konu değildir. Uluslararası kurumlar ile devletlerin birbirine ticari ve mali bağımlılığı savaş ve barış arasında bir tampon mekanizması olarak iş görürken, faili devlet yahut örgütü sermaye olmayan şiddet türleri gayri meşruluk uzamı içinde bir güvenlik ve polis konusu olmak dışında sorunlaştırılmaz. Terörizm ve etnik çatışma gibi müstakil şiddet halleri ise ya liberal düzen ve hukukun kendisini hedef alan hasmane saldırılar, ya da zaten liberal düzenlerin dışında, serbest ticaret ve liberal kurumların yeterince yerleşik hale gelmemesinden kaynaklı arızalar olarak yabancılaştırılır. Dolayısıyla Losurdo’nun bize anlattığı kanlı şiddet tarihi, doğadaki savaş halini bertaraf etme üzerinden kendini tanıtan liberal öğreti ve onu takip eden barış kuramcıları için olsa olsa serbest piyasanın (haliyle, medeniyetin) düşmanlarına karşı kaçınılmaz var olma sancılarıdır; liberalizm doğrusal bir tekâmül ve medenileşme çizgisi içinde bu şiddetli geçiş sancısını geride bırakmıştır.

Ne var ki kapitalizmin sömürü, metalaşma, yoksulluk gibi yapısal şiddet türleriyle bir derdi olmasa da toplumsal düzene dair her şeyi ‘yerli yerinde’ sevmeye alışkın liberallerin dahi kayıtsız kalamadığı, zaman ve mekânın liberal polis mantığındaki ‘düzenli, huzurlu dağılımını’ alt üst eden bir şiddet gerçeğiyle karşı karşıyayız bugünlerde. Giderek tekelleşen finans sermayenin saldırısı altında dizginlerinden boşalan küresel eşitsizlik ve sömürü, toplu kıyıma varan emperyalist savaşlar, etnik çatışmalar, artan uluslararası hukuk ve insan hakları ihlalleri (ve artan uluslararası hukuka dayalı ‘insani müdahaleler’), finansal mülksüzleştirme ve yerinden etmeler, yoksul göçmenlik ve ırkçılık, cinsiyetçilik, etik-beşerî sefalet, ekolojik bozulma, giderek daralan siyasal alan, kamusal hayattan kaçış, hiç bitmeyen güvenlik arayışı ve tarihe, insanlığa, sınıfa topyekun yabancılaşma… Kapitalizmin 18. yüzyıl barbarlığını andıran bu şiddet örüntüsü liberallerin savaş ve şiddetteki nicel azalmaya ilişkin ampirist iddialarını çürüttüğü gibi demokrasiyi onun kalite kontrol endeksinden sorumlu uluslararası kuruluşlar tarafından özenle dizilen politika raflarına indirgeyen liberal post-demokratik varsayımın da açık çöküşüne hükmeder niteliktedir. Buna rağmen mevzu bahis şiddetin devlet müdahalesindeki ve iktidar teknolojilerindeki farklılıklar kapsamında neoliberalizme özgü bir sınırlılıkla açıklanması ve liberal iktidarın ‘pahasına’ gelişmeler olarak okunması oldukça yaygın bir eğilimdir. Sol’dan bu yöndeki eğilime rağbetin temelinde aslında siyasal şiddete ilişkin de belirli bir kavrayışın olduğu görülebilir. Örneğin savaş, düzensizlik ve bunalımların kâr ve birikim lehine nasıl işe koşulduğuna dair pek çok çalışmada siyasal şiddet yalnızca yıkıcı, tahripkâr, baskılayıcı, dayatmacı, cezalandırıcı, etkisizleştirici, sınırlayıcı, ihlal edici gibi negatif yan anlamlarıyla bütünleşerek hem liberal hukuka hem sınıf mücadelesine dışsal ve araçsal bir ilişkiyle tanımlanır.[4] Bu özünde yukarıda söz edilen liberal barış kuramcılarının şiddete yaklaşımlarından farklı değildir. Şiddet hukuk, idare ve geniş anlamıyla polislik faaliyeti aracılığıyla dolayımlanan pozitif, kurucu, yapılandırıcı, düzenleyici işleviyle birlikte düşünülmektense, ihtiyaç duyulduğu koşulda devreye sokulan salt zorlayıcı bir aygıt olarak olumsallaşır.[5] Şiddet ve düzen, savaş ve barış arasında siyasal iktidarın tahkimatı üzerinden kurulan bu mutlak dışsal ilişkide, söz gelimi Fanon’un deyimiyle ‘derinin hemen altına nüfuz eden’,[6] toplumsal dünyayla kurulan ilişkileri ve dahası başlı başına şiddet ve özgürleşmeye dair bilişsel ve varoluşsal ufkun belirleyici özneliklerini kuran bir iktidar biçimi olarak şiddete dair bir arayış bulamayız. Bu arayışın yokluğu belirli ölçüde neoliberal şiddetin liberal devlet biçiminden bir kopuş olarak açıklanmasında etkilidir, tıpkı burjuva şiddetin farklı veçheleri olarak sömürgecilik, liberalizm, faşizm arasında varsayılan ontolojik, özsel kopuşlar gibi.

Devlet ve siyasal şiddet arasındaki ilişkiyi daha geniş bir hatta, kapitalist devlet kuramı içinde tartışmak için ise Poulantzas’ın sunduğu kavramsal çerçeve oldukça analitik bulunabilir. Poulantzas’ın kapitalist devlet tipinin olağan ve istisnai biçimleri / rejimleri arasında ve bunlar içinde yaptığı ayrımlar –Stuart Hall tarafından toplumsal düzleme yayılan güç mücadelelerini yeterince önemsememekle eleştirilse de[7]– günümüzde egemen şiddetin farklı toplumsal bütünlük ve konjonktürlerde, devletin kurumsal maddiliği (iktisadi, siyasi, ideolojik fonksiyonların birbirine eklemlenme süreçleri) ile birlikte dönüşen örgütlenme biçimlerindeki özgünlük ve ortak eğilimlerin çözümlenmesinde yol gösterici bir kavramsal düzlem sunar. Bununla birlikte kuramsal çerçevenin gerektirdiği ve onun açıklayıcı gücünü ortaya koyan kavramsal ve analitik ayrımların, daha genel bir soyutlama düzeyinde bu ayrımların işaret ettiği olgusal gerçekliklerin bütünlük içinde anlaşılmasında bir zafiyet teşkil etme sorunu da vardır. Örneğin Poulantzasçı kavram repertuarında otoriteryan eğilimin tarihsel özgüllüklerini anlamamıza yardımcı olması beklenen ayrımlar, sermaye birikiminin sürekli güvensizlikler üzerine kurulu doğası ile liberal siyasetin merkezindeki güvenlikçi iktidar teknikleri arasındaki organik ilişkinin pahasına geliştirilir. Her ne kadar olağan bir biçim olarak otoriter devletçilik faşizm gibi istisnai biçimlerin devlet içinde işaret ettiği tarzda bir kopuşla tanımlanamayacak olsa da,[8] esasen ‘yeni’ bir gelişme olarak gönderme yapılan unsur liberal politik ussallıktan dramatik bir kopuştur.

Söz konusu kopuşu Poulantzas’ta en berrak biçimde bu yeni ‘olağan’ biçimin hukukun üstünlüğü, erkler ayrılığı, demokratik kurumlar aracılığıyla temin edilen özgürlük-hukuk arasındaki denge gibi kurumsallıkların nitelediği liberal demokratik siyaset ile arasında varsayılan bir tür ‘ıraklık açısı’ üzerinden geliştirilmesinde görürüz.[9] Otoriter devletin istisnai bileşenleri, liberal demokratik iktidarın yokluklar evrenine denk düşer adeta. Devlet aygıtları içindeki dönüşümün yürütme ve idare erki lehine yoğunlaşmasını, hukuk ve polisiye faaliyetlerin devlet müdahalesinde üstlendiği rollerin dengesindeki alt üst oluş takip eder. Toplumsal düzenlemenin doğası ve biçimindeki değişmeler, hukukun normatif sistem içindeki tekel konumunu bütünüyle ortadan kaldırmıştır.[10] Hukukun genelliği ve evrenselliği yerini hegemonik çıkarların lehine tikelci düzenlemeye bırakmıştır. Daha önce genel ve evrensel normlar aracılığıyla düzenlenen toplumsal denetim artık önleyici ve keyfi idari-polisiye yöntemlerin düzenlemesi altındadır.[11] Bu gözlemlerin seriminde dikkat çekici olan husus Poulantzas’ın hukuk ve polis arasında liberal politik biçime özgülediği ilişkidir; zira bu ikisi arasında ya mutlak bir ayrım, ya da polisin hukuka sadık tabiiyetine işaret eden bir bağlantı söz konusudur. Böyle bir düşünce çizgisinde liberal devleti karşıtı olan polis devletinden ayıran şey, demokratik hak ve özgürlüklerin nihai teminatı olarak kendi özerk mantığı içinde hareket eden evrensel ve siyaset-üstü hukuk ile suçun önlenmesi gibi teknik kamu hizmetine sınırlanan polis kurumudur. Otoriter devletçiliğin yükselişi tam da bu mutlak ve açık ayrıma gölge düşürmüştür.

Ne var ki kuramın merkezindeki kavramsal ayrımları pekâlâ kolaylaştıran bu idealizasyon içinde hukuk ve polis ilişkisinin modern devletin oluşumuna giden süreçte üstlendiği tarihsel rol ilişkisiz yahut önemsiz kılınır. Gerçekte (toplumsal) polis, erken modern dönem boyunca ekonomik refah ve ‘iyi düzen’in koşullarının sağlanmasına yönelik muazzam bir ölçeğe yayılan pozitif ve aktif müdahaleleri içermekteydi.[12] Bu müdahalelerin merkezinde, Neocleous’un gösterdiği üzere,[13] suçla mücadelenin yanı sıra ücretli emeğin inşası, emek süreçlerinin denetimi, zanaat ve ticaretin düzenlenmesi, eğitim, refah, sağlık, gündelik hayatın ayrıntıları ve elbette barışı bozduğu düşünülen her şeye yönelik düzenleme ve zapt etme pratikleri yatmaktaydı. Devletten özerk bir alan olarak sivil toplumun ortaya çıkması ve kapitalist sınıf ilişkilerinin enikonu kristalize olmasıyla birlikte toplumsal polisin ‘devlete özgü bir yönetim tekniği, devletin müdahale ettiği süreç, teknik ve hedefler’[14] olarak tanımlı pozitif faaliyetlerin kapsamında bir daralma yaşanmamıştı,[15] tersine ücretli emeğin ve yoksulluğun zapt edilme zorunluluğu polisi modern burjuva iktidarın tam kalbinde iş görmeye itti. Ancak toplumsal bütünlüğün liberal düzene özgü kurumsal parçalanışı içinde, söz konusu polis faaliyetleri idarenin merkezi ve yerel birimleri arasında farklı fonksiyonlar (çalışma rejimi, refah, sosyal güvenlik, sosyal politika, kamu sağlığı vb.) altında hukuki düzenlemeler aracılığıyla paylaşıldı; erken modern dönemin iyi düzene ilişkin pratiklerin toplamına verilen ad olan polis devletinin yeni adı, toplumsal polisin hakimiyetinde bir azalma değil tahkimat olmasına karşın, artık ‘hukuk devleti’ idi.[16] İşte Poulantzas’ın yasal normativite ve polis arasında varsaydığı kopuş esasen bu sürecin sonunda liberal hegemonya tarafından karşıt konumlandırılan hukuk devleti ve polis devleti kavramlarının yarattığı yanılsamayı takip eder. Bu karşıtlık içinde polis, liberal ve kurumsalcı incelemelerin ele aldığı haliyle bir kurum ve kolluk aygıtı olarak polistir. 18. yüzyılın sonlarından itibaren liberal yazın içinde basitçe suçun tespiti ve önlenmesiyle sınırlı, hukukun ve yasaların sadık takipçisi olan bir kurumsal varlığa indirgenen dar polis kavrayışı, Poulantzas’ın ‘suçun ve suçlunun kesinkes tanımlanması’[17] olarak nitelediği yasal normativitenin tarihsel olarak özdeşleştiği toplumsal polis projesinin de üzerini örter bir işleve sahiptir. Tam da bu itibarla hukuk ve hukukun üstünlüğü pratiği, siyasi ve idari eylemlerin dışında bir özerklikle zırhlandırılır. Oysa örneğin, yine Poulantzas tarafından ‘esnek, eğilip bükülebilen, tikelci idari düzenlemeler’[18] olarak anılan polis edimlerinin, otoriteryan aşamada yeni bir eşiğe işaret etmekle birlikte, bilhassa emeğin denetiminde polis ve idari takdir yetkisi arasındaki ilişki göz önüne alındığında[19] hukuk devletine bütünüyle yabancı olduğunu asla söyleyemeyiz. Daha önemlisi, özerklik zırhının peşinen kabulü[20], burjuva hukukun, Hirsch’in deyimiyle ‘çift taraflı yüzünün’[21] yalnız bir tarafını görmektir. Hukukun öteki yüzünde, sermaye birikimi için gerekli maddi koşulların tesisi ve güvence altına alınmasında başvurulan hukuki yahut idari-polisiye önlemlerin otoriter doğası yatar. Gerek hak ve özgürlüklerin olağan hukukun yürütme erkine kazandırdığı olağanüstü yetkiler tarafından sınırlandırılması, gerekse olağan hukukun başlı başına (‘düzen’ fikri ile dolayımlanan) hukuk ve ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi adına otoriterleşmeyi yasalaştıran potansiyeli söz konusu otoriter doğanın içinde hayat bulur. Sonuç olarak otoriteryan eğilimin yükselişinin liberal şiddetin örgütlenişi ve derecesindeki yeni bir eşik olmaktansa liberal devletin pahasına gerçekleşen bir gelişme olarak okunması eğilimi, hukuku bir bakıma Kantçı evrensel ahlakı andıran saf düşünümsel bir alanda konumlandıran liberal hukuk öğretisinden türetilen kategorik ikilikleri (hukuk/polis, yasa/şiddet, yasal/idari, norm/takdir yetkisi, olağan/istisnai, liberal/otoriter) varsaymaktan kaynaklanır.

Burjuva şiddetin devletin hukuki-siyasi-idari maddiliğindeki örgütleniş tarzı ve onda yoğunlaşan toplumsal güç dengelerinde hiçbir tarihsel-özsel dönüşümün yaşanmadığı, yahut bu dönüşümlerin gerek kavramsal çözümleme araçları, gerek siyasal mücadele düzeyinde özel bir önem arz etmediklerini söyleyen toptancı tavrın gerçekçi bir tarafı yoktur. Bununla birlikte, sözü edilen özgüllüklerin birikim savaşının yıkıcı ve kurucu özerk yayılma karakteri açısından ne ölçüde yeni olanı temsil ettiği de gündemde tutulmalıdır. Örneğin Harvey’in neoliberalizmin özgül yaratıcı yıkım dinamiğini açımlamak için tekrardan geriye, ilkel birikim ve mülksüzleştirmenin klasik biçimlerine dönerek[22] ekonomik ve siyasal şiddetin tümleşikliğini gündeme taşıması türünden çabalar, eleştirinin doğasının kapitalizmin aldığı özel bir veçhedense, tarihi boyunca toplumsal, bireysel ve doğal yaşamı kendi varoluşu dışında bir nefes alanı bırakmayacak ölçüde sömürgeleştirmeye güdümlü sermayenin yayılma mantığının kendisine yönlendirilmesinde anlamlıdır. Anlamlıdır, çünkü sistematik birikim ve sömürgeleştirme savaşının tarihsel özgüllükler (sömürgecilik, liberalizm, faşizm, otoriteryanizm, neosömürgecilik, neoliberalizm ve onun derin mali ve toplumsal krizlerine radikal yanıtlar biçimini alan neofaşizm[23]) içinde kazandığı süreklilikler bize hemen hemen egemen şiddetin tarihi ve mantığı üzerine bir genel görünüm sunar. Bu süreklilik sathının bir tarafı da ekonomik ve siyasal tahakkümü kuşatan söylemsel iktidarın ve iktidar rasyonalitelerinin kuruluş biçimlerinde yatar. Söz gelimi, liberalizmin kurucu öğretisi olan sömürgeci evrede yerli halklara yönelik savaşın meşrulaştırılması için kurulan ve ‘barbarlık’, ‘vahşilik’, ‘medeniyet’, ‘medenileştirme’ etiketlerinde somutluk kazanan kültürel-ahlaki miras, Avrupa liberalizmi tarihinde eşsiz ve yabancı bir bağlama oturtulan faşizmin modern ırkçılık teknolojileri açısından hazır bulunmuştur.[24] Liberal devletin mirası olan soyut, evrenselci, tarih-üstü, barışçıl idealler seti, halen daha terörizmle savaş öğretisinde olduğu gibi şedit savaş siyasetinin hâkim gönderge nesnesi olmaya devam etmekte. Küresel piyasanın evrenselliğini her daim parantez içine alan bir insanlık, medeniyet, ebedi barış, adalet, uluslararası güvenlik, evrensel moralite yelpazesi ve bunlardan türetilirken siyasi olduğu kadar kültürel, ahlaki mevzileri de işaretleyen bir dizi değer ve norm, farklı ağırlıklarda olmakla birlikte, savaşılan hasmı ‘öteki ve şerir’ dünyaya ait bir öze indirgenme işlevinde halen kilit konumda. Bugün Soğuk Savaş sonrasına damgasını vuran insani müdahale yahut terörizmle savaş siyasetinin teröristler ile ‘Uluslararası Toplumu’ etiketleyen [İ]nsanlık imgesi arasında bir mücadele olduğundan şüphemiz yok. İslami terör özelinde, çağımızın liberal savaş kuramcılarından Walzer’e göre,[25] herhangi bir suçluluk / masumiyet ayrımına dahi dayanmayan bir savaş söz konusudur; öyle ki insani düşmanı alt etmek üzere kurulu bir siyasal savaş düşüncesi dahi İslami teröre yaklaşmak için yeterli değildir. Mevzu bahis olan bir haklı savaş paradoksudur; savaşın haklı nedeninin dayanağı olan kriminal hasmın mutlak yokluğu, tam da her türlü şiddet yönteminin doğallaştığı, İnsanlığın Düşmanına[26] karşı yürütülen savaşı haklılaştırır; ‘terörizmle savaş’ı. Öyleyse çağdaş liberal düşünürlere göre ‘emsalsiz’[27] bir varoluşsal tehdide karşı, neredeyse apolitik bir nihilizmle malul terörizmle savaşı, yüzyıllar süren sömürgeci şiddeti haklılaştıran, medeniyet, ilerleme/değer katma öğretilerini alt metne alan liberal haklı savaş ‘emsaline’ bağlayan şey nedir? Finansal içerilmenin disipline edici şiddeti neoliberal kapitalizmin güncel savaş tekniği olarak görüldüğünde, uluslararası finans kuruluşlarının çevre toplumlarda piyasa ekonomisini işler kılacak ‘kurumsal ve beşeri sermayenin’ iyileştirilmesini vazeden ‘kalkınma’ retoriğini geleneksel liberalizmin –örneğin Mill’in gayrimedeni halklar üzerinde medeni olan efendilerden mürekkep ‘iyi despot’ tahakkümünü[28] meşrulaştıran– ‘ilerleme’ söyleminden bütünüyle bağımsız düşünmemiz mümkün mü?

Alternatif Bir Çerçeve Olarak Kapsayıcı Savaş, ya da Barışçıllaştırma

Öyle bir idareye sahip olmalıyız ki, artık mevcut yönetimler böyle ikide birde sıkıyönetime başvurmadan bu tür olayların üstesinden gelebilsinler. Bugün bütün dünyada gizli olarak ideolojik ve ekonomik savaş sürmektedir. İşte biz böyle bir savaşın içinden çıktık. Bu savaşın ilk raundunu kazandık. Savaş henüz bitmemiştir. Müteakip rauntlar, gelecektir. Bu gelecek saldırılara hazır olmamız ve bir daha o acıklı ve feci durumlara düşmememiz için birtakım tedbirler almak ve daima uyanık olmak mecburiyetindeyiz.

Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1 Kasım 1982

 

Burjuva şiddet tarihinin sürekliliği pahasına odaklanılan biçimsel kopuşların işaret ettiği olası sınırlılıkları aşmak için, şiddete dayalı sömürünün, ekonomik zora eşlik ederek sınıfsal-toplumsal ilişkileri düzenleyen ve olağan zamanlarda açık askeri faaliyetten önce hukuk, idare, polislik faaliyeti olarak anlaşılması gereken, Engels’in deyimiyle “her yerde var olan toplumsal savaş”[29] fikrini kapsayacak ölçüde genişletilmesini önermek mümkündür. Bu noktada egemen sınıflar için hem iç hem küresel savaşın ne adına yürütülüp savaş gibi görünmekten uzak kaldığı sorusu gündeme gelir. Bu soru bizi şiddeti tamamlayıcı nitelikte bir kavramsal sacayağına götürür: barış, güvenlik ve düzen. Biçimsel anlamda ekonomik zordan özerk bir görünüm kazanan ve sermaye birikimi ile bağı her zaman için açıklık sunmayan devlet şiddeti, tarihsel bağlamda özgül nitelikler kazanmakla birlikte temelde birikimin hukuksal temellerini korumaya dönük olarak kurgulanan ‘barış, güvenlik ve düzen’ temaları altında yürütülen sınıf savaşının bir ifadesidir. Öznesi burjuva devlet olan siyasal şiddetin tarihini burjuva şiddetin tarihi olarak yorumlamak için, savaş ve polis faaliyetine ilişkin erkler grubunu modern kapitalizmin tarihsel süreç içinde maddileşen kurumsal işbölümlerine rağmen her daim bir arada düşünmek gerekir.[30] Bu öneri, polis faaliyetinin devletin hukuki ve idari kapasitesiyle dolayımlanarak toplumsal düzen üzerinde daimi savaş fikrini içermesine işaret ettiği gibi, savaşın da politik ve sembolik düzlemini genişletmeye yöneliktir. Gerçekte devletin sermaye birikiminin güvenliğini temin eden düzenin devamı açısından hayati addedilen toplumsal meselelere mebzul miktarda hedef şaşırtıcı semptom (risk, tehdit, güvenlik, beka vb.) altında örtük yahut açık savaş muamelesiyle müdahale ettiği gerçeği veri alınırsa, savaş fikrini bu sınıfsal mercekten ulusaldan küresel düzleme yayılan bir hat üzerinde genişletmemiz, salt kuramsal değil, siyasal bir kaygı olarak da kendini dayatır: sermaye birikimi ve piyasa ilişkilerinden özerk alan ve öznelerin şiddet yoluyla içerilmesi / tabileştirilmesi, birikimi çevreleyen toplumsal koşulların ve sınıf ilişkilerinin düzenlenmesi, zapt edilmesi, muhafazası ve yeniden üretimi olarak savaş. Savaşa dair bu türden bir kavrayış, uluslararası ilişkiler ve savaş çalışmaları yazınında artık sıklıkla rastlanır hale gelen, savaş mekanizmalarının ‘postmodern’ zamanlarda biçim değiştirerek salt askeri olmaktan çıktığı kanaatinin dayandığı temel varsayımların aksine, onun kapitalizmin en başından bu yana içeride ve dışarıda sınıflar savaşı tarafından temellenen bir toplumsal ilişki ve süreç olarak kurgulanmasının altını çizer.

Tarihsel ve toplumsal bağlamlar içinde farklılaşan aygıtları, yöntemleri, teknolojileri ve örgütlenme biçimlerine rağmen burjuva şiddet tarihindeki temel mantık olarak savaşın sürekliliğine işaret etmek, elbette ki burjuvazinin sınıf iktidarının temel kaynağının yalnız şiddette yattığı, toplumsal iktidarın örgütlü şiddetten neşet ettiği anlamına gelmez. Fakat burjuvazinin iktidarının kaynağı olan toplumsal üretim ilişkilerindeki konumunu ona kazandıran ücretli emeğin üretim ve geçim araçlarından koparılması sürecinde, ve ikinci olarak, bu konum tarafından dayatılan toplumsal düzenin daimi bir güvenlikleştirilme süreci altında muhafazası ve yeniden üretilmesinde sistematik şiddetin pozitif, yapıcı, kolaylaştırıcı, üretken rolüne işaret eder.

Burada barış, güvenlik ve düzen adına yürütülen savaşın süreklilik ve kopuş boğumları üzerine bir şerh düşelim. Her ne kadar klasik liberalizm ve neoliberalizm arasında piyasanın oluşumu ve toplumsal dünyaya yayılışında devlet müdahalesi ve siyasal şiddet tarafından üstlenilen rolde temel bir farktan söz etmek mümkünse de, bu fark esasen liberal toplumun tarihsel oluşumundan çok liberal kuramcılar tarafından varsayılan doğal ve kendiliğinden bir siyasal toplum ve serbest piyasa tasavvurundan kaynaklıdır. Liberal öğretinin savaş ve şiddeti bertaraf ederek piyasa aracılığıyla doğal hak ve özgürlüğü muhafaza etme iddiasına karşın kapitalist üretim ilişkilerinin, ilkel birikimin başından sivil toplumsal düzenlerin kuruluşuna, sömürgecilikten emperyalist yayılmaya, faşizmden neoliberalizmin açıktan saldırı pratiklerine uzanan bir yelpazede kesintisiz şiddetle malul bir tarihi serdettiği açıktır. Şiddet ve zorun örgütlenmesinin biçimsel-kurumsal parçalanmalara tabi olması, bu parçalar içinde tezahür biçimleri ve görünürlük düzeylerinin farklılık kazanması ise burjuva devletin özerk mantıklarından birini oluşturur. Bu mantığın yapılanışı tarihsel süreçte tek bir siyasal-yönetsel vezine denk düşmez; ekonomik zor artık değere piyasa mekanizmaları içinde el koyma biçimi ile örtüşürken iken siyasal şiddet farklı birikim ve toplum rejimlerinin politik rasyonalitelerinde farklı idari, kurumsal, biçimlerde özgüllük kazanır. Toplumsal gerçekliğin yeniden üretilmesi ekonomik zorun yanında toplumsal-sınıfsal mücadeleler ile şekillenen devlet müdahalesinin bu özgül biçimlere göre kurumsal örgütlenmesini gerekli kılar.

Öte yandan, şiddetin hangi tekil kurumsal mimari içinde örgütlendiği kadar, hangi ideolojik ve söylemsel oluşumlar altında gerekçelendirilip tatbik edildiği de onun çoğu zaman için şiddet olarak görünmeyip meşruluk kazanmasında, liberalizmin şiddetten arındırılmış bir sivil/siyasal toplum muhayyilesinin tahkimatında önem kazanır. Sözleşme kuramlarından günümüze uzanan devlet tartışmalarına kadar, liberal siyasetin totalitarizm gibi kendini karşıtı olarak konumlandırdığı diğer ‘baskıcı’ rejimlerin aksine ne ölçüde barışçıl ve özgürlükçü olduğunu[31] anlatmasındaki ahlaki ve ideolojik işleyişte merkezi rol barış ve hukuka aittir: Hukuk tarafından sona erdirilen savaş ve şiddet / savaş ve şiddetten yoksunluk olarak barış. Ne var ki bu yanıltıcı anlatı çerçevesi içinde liberal barış ve hukuka salt ahlaki ve ideolojik cilayla sınırlı soyut birer kavram, değer yahut söylemsel alan değil, doğrudan doğruya kapitalizmin gelişim yasalarının toplumsal bütünlüğün yapılanışında denk düştüğü biçimsel ve maddi gerçeklikler olarak yaklaşma çabasında fayda vardır. Liberal barışın, artık değere el koyulan siyasal zor-dışı piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen toplumsal gerçeklikten, liberal hukukun ise değerin taşıyıcısı olan metaların hür ve eşit mübadelesinin nesnel koşulu olarak hak taşıyıcısı hukuksal özneliğin[32] kuruluşundan bağımsız ele alınması, ya burjuva şiddeti tarihsel-maddi koşulları ihtiva etmeyen bir fikir dünyasından ibaretleştirir, ya da Losurdo örneğindeki gibi, sermayenin kesintisiz birikim savaşını pür tarihsel bir fenomen olarak arızileştirir. İkinci olarak, liberalizm tartışmasının siyasal mücadele gayesinden yalıtık bir kuramsal, felsefik, akademik bir etkinlik olarak eleştiri çabasının içinde yoğunlaşmasına hizmet eder. Oysa savaş ve şiddetin kavranış biçimini kapitalist toplumsal bütünlüğün inşası, muhafazası ve yeniden üretimi kapsamında yeni baştan geliştirme işine politik bir değer yüklenecekse, ideoloji olarak barış ve hukukun altında yatan meşrulaştırıcı sırrın keşfi ile maddi gerçeklik olarak barış ve hukukun bizatihi kendisinde yatan savaşın ifşası arasında bir ayrım anlamlı değildir. Burjuvazinin ebedi, kapsayıcı savaşı liberal barışı yerinden etmez, yani kapitalizmde pek tabii barış yok değildir. Bilakis barış her yerdedir, barış adı verilen toplumsal dünyayı içeride ve dışarıda yapılandıran savaşın ta kendisidir; ‘çalışma barışı’, ‘iş barışı’, ezilenlerin sesinin kesildiği bir ‘sosyal barış’, sömürge ilişkilerinin doğallaştırıldığı ‘uluslararası barış’…

O halde üzerinde durulması gereken sorun barışın toplumsal gerçekliğin bir tür yanlış bilinç haliyle hatalı algılanmasının bir ürünü, bir yanılsama veya aldatmaca olmasında değil, tamamen ‘gerçek’ olmasındadır.[33] Burjuvazinin savaş stratejilerinin ideoloji alanındaki tezahürleriyle mücadele etmemiz gerekiyorsa, akademik üretimin kapitalist yapılanışında kendilerine birbirinden yalıtık çalışma alanları edinen barış, güvenlik, hukuk, düzen, asker, polis… temalarını­­ disipliner ve kurumsal ayrımların ötesinde, toplumsal mücadeleleri dışlamayan bir savaş (ya da barışçıllaştırma, ‘şifreli bir savaş olarak barış’) fikri altında bir arada düşünmeyi öneren kapsayıcı ve ilişkisel bir perspektife ihtiyacımız olduğu açıktır. Savaş ve şiddeti barış ve güvenlikle iç içe geçmiş bir toplumsal süreç olarak düşünmeyi öneren bir perspektifi ‘gereğinden fazla arkaik ve aşırı’ bulmaya dönük yaklaşımlara,[34] peşinen mevzu bahis arkaizm ve aşırılığın sermayenin sınırsızca büyüme ve yayılma dinamiğinin ta kendisinde, diğer bir ifadeyle ‘üretim araçlarında, üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli yakıp-yıkıp yenisini yapmaksızın kendini var edemeyen’[35] burjuva toplumsal düzenin kalbinde yatan bir mantığı ifade ettiğini hatırlatmakta fayda var. Bir örnekle, 1980 Tariş eylemlerinde DİSK’in burjuvaziye yönelik “savaşınız kabulümüzdür” mesajı,[36] dolaysızca devrimci şiddete başvuruyu imlemekten önce, grev ve demokratik direniş hakkının kullanımını “iş barışının ve fabrikaların işgale uğratılması” olarak kodlayan liberal barış düşüncesinin altındaki muharip fikri gözetip ifşa edecek bir çerçevede sınıf mücadelesini düşünmeye yöneliktir. Mücadelenin kuramsal özüne düşen (‘zincirler üzerindeki hayali çiçekleri’ ifşa etmek) ile siyasal özüne düşen (‘hayali çiçekleri’ söküp atmak) her daim bir aradadır.

Burjuva şiddetin liberal ve (sözümona) gayrı-liberal biçimlerinin farklı tarihsel koşul ve bağlamlardaki ortaklık ve sürekliliklerini etraflıca irdelemek büyükçe bir iş olduğundan bu yazının kapsamını fazlasıyla aşmakta. Ancak yazının devamında burjuva şiddetin belirli bir perspektiften yorumlanma çabasına girişilecek. Bunun için kendisini eleştirel güvenlik yazınının dışında, radikal Marksist bir hatta konumlandıran anti-güvenlik yaklaşımı[37] içinde güvenliğin liberal yapılanışına bütüncül bir reddiye olarak geliştirilen ve kuramsal olduğu kadar gündelik hayata yönelen politik bir düşünce merceği olarak barışçıllaştırma[38] kavramından faydalanmayı tercih ettim. Barışçıllaştırmanın günümüz toplumsal gerçekliğini yorumlamamıza ne ölçüde yardımcı olabileceğine dair bir düşünce sunmak için, tartışmayı kendi içinde işlevsel bir kaygıyla ayrılan ve aslında devlet iktidarının diyalektik bütünlüğüne işaret eden belli başlı temalar altında açmaya çalışacağım. Neoliberal düzenin 12 Eylül tarafından kapsamlı bir barışçıllaştırma projesi olarak kurgulandığı düşüncesinden hareketle 1980 sonrası Türkiye deneyiminden güvenlik, barış, savaş terkibatından olgusal örneklere göndermelerle söz konusu çaba zenginleştirilmeye çalışılacak.

Hukuk olarak Barışçıllaştırma

Hukukun devlet ve sermayenin çifte şiddetini her koşulda sınırlamaktan uzak ve özgürleştirici müdahaleler için sahih bir etki yaratmaktan yoksun olduğu iddiası isabetli gözükmemekle birlikte başlı başına hukuk ve siyasetin meydan okumalara daima açık bir mücadele mevzii olduğu fikrine karşı kolektif duyarsızlığı besler. Ranciere’yi takip ederek, siyaseti ve demokratik mücadele aracılığıyla öznelleşmeyi mümkün kılan şey, mevzu hukukun vaat ettiği eşitlik, adalet… gibi soyut ilkelerin evrenselliği ile somut toplumsal gerçekliğin tikelliği arasındaki indirgenemez ihtilaf[39] ise, hukukun kendisini devlet ve sermaye şiddetine karşı dönüştürmeye muktedir gücün hukukdışı da olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bunun yanında, hukuku ve şiddeti karşıt konumlayan, şiddetin zorunlu olarak hukuksal düzenin dışında var olabileceği varsayımı da liberal düşüncede kökleşmiş naif sanrılardan biridir. Benjamin’in ortaya koyduğu üzere devlet için hukukdışı şiddetin tehdit edici niteliği yalnızca şiddet tekeli iddiasını sarsmasında değil, aynı zamanda bu şiddetin oluşturduğu yeni hukuk kurma/yaratma işlevinde gizlidir.[40] Bir kere şiddet pratiğiyle kurulan hukuksal düzen, liberal öğretinin iddia ettiği gibi her durumda savaş ve şiddeti kısıtlamaktansa, kimi zaman (ve açık olmak gerekir ki, çoğu zaman) onları kolaylaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, savaş ve güvenlik güçlerinin görece birleşip kurumsallaştığı modern liberal devleti, ilkel birikimi korsanlık, haydutluk, yağmacılık faaliyetlerini işe koşmaksızın elde etmeyen kent-devletlerinden[41] ayıran temel nitelik, belirli şiddet türlerini gayrimeşru ilan ederken diğerlerini meşru kılarak işleyişini sürdüren liberal hukuk ve hukukun üstünlüğü ilkesidir. Uluslararası kapitalist düzende savaş ve hukuk bu denli derin bağlarla iç içe geçtiği içindir ki Avrupa devletler sistemini tesis eden savaş felsefesinin 17. ve 18. yüzyılın uluslararası hukuk kuramcılarından (Grotius, Pufendorf, Vattel) çıkması rastlantı değildir. Uluslararası hukukun vaazı açıktır: Eğer savaş uluslararası güç ilişkilerinden silinemiyorsa onun temel düzenleyici mantığını hukuksal düzen altında şifrelemek ve aygıtlarını sivilleştirmek gerekir.

Mümkün olduğunca fazla mülk edinmenin, ihlal edildiğinde savaşı gerektiren bir meşru müdafaa hakkı olduğunu[42] vazeden uluslararası hukuk ve savaş birlikteliğinin bu bağlamdaki ilk tarihsel semerelerinden biri, sömürgeci güçler açısından sömürge halklarının ‘haklı savaş’ müdahalesine karşı özsavunmasının, bütün ‘haksız isyanlar’ gibi, aynı zamanda serbest ticaret ve negatif özgürlük hakkını hedef alan bir ‘suç’ ve savaş faaliyeti olarak anlaşılmasıydı. Neocleous, Paşukanis’i takip ederek, savaş ve hukukun bu denli iç içe geçmiş olmasından, hukukun kapitalist devletlerin dünyayı birikim için düzenlemek üzere savaştıkları yasal biçim olduğu sonucunu çıkarır.[43] Ona göre savaş ve hukuk eşit derecede birbirinin içine işlemiştir. Savaşın şiddetini sona erdirmek üzere icat edilmiş bir aygıt görünümüne rağmen, hukuk savaşın eylem hallerinden biridir.[44] Fakat tam da bu görünüm itibariyle hukuk, barışçıllaştırmanın merkezindedir. Savaşın barış ve güvenlik, kanun ve düzen temaları altında yürütülmesindeki temel işlev hukuka aittir. Bu yüzden hukukun savaşın şiddetini kısıtladığı anlardan çok kolaylaştırdığı anlara dikkat kesilmek, egemen şiddet eylemlerinde bu ikisi arasındaki ilişkinin nasıl yeniden tasdik edildiğini görmeye yardımcı olur.

Neocleous, İngiliz Kraliyet sömürgelerinde askeri bir figür olarak uzun yıllar görev yapmış olan Frank Kitson’a muhafazakârlar kadar liberaller tarafından da hayranlık duyulmasını, onun hukuka ve yasalara verdiği öneme bağlar.[45] Kitson barışçıllaştırma projesinin esenliğinin, yerli halkın yaşamlarının ancak hukuk yoluyla düzenlenmesine ve devletin bir ayaklanma durumunda dahi yasalara riayet etmesine bağlı olduğunun altını çizmiştir. Hukuksallık, barışçıllaştırmanın doğasındaki liberal değerler ile en kısa yoldan bütünleşmesini sağlar. Ancak Kitson’ın hukuk üzerine vurgusu, önemli bir uyarıyla devam eder. Barışçıllaştırmanın hukuk yoluyla hayata geçirilmesi, bir ayaklanma durumunda zorunlu olarak mevcut yasal çerçeveye (‘barış hali’ hukukuna) tabi kalınacağı anlamına gelmez. Bu durumda koşulların gerektirdiği yeni yasalar yapmak idarenin temel fonksiyonlarından biridir.[46] Hukukun bu işlevi, daha önce değinilen, Poulantzas’ın otoriter devletçilik üzerine sunduğu ‘hukukun idari-polisiye işlemler tarafından yerinden edilmesi’ gözlemini gölgede bırakır. Barışçıllaştırmanın en liberal formunda bile polis edimleri hukuku takip etmektense, hukuk cari savaşı yasallaştırmak adına polis edimlerini takip eder. O halde en şiddetli müdahalede bile savaşı sivilleştirmenin, onu bir polis faaliyetine dönüştürmek suretiyle liberalleştirmenin aracı bellidir: Savaş için uygun yasalar.

Hukuk ve savaş arasındaki bu intibakın simgesel emsallerinden birini 12 Eylül’de bulmak mümkündür. 12 Eylül’ü modern bir barışçıllaştırma projesi (“Yık-Zapt et-Kur”[47]) olarak ele aldığımızda devlet iktidarı tarafından hukuka verilen özel önem dikkatten kaçmayacaktır.[48] 1978-1980 arasında yaşananların açık bir savaş hali olduğu mutabakatı dışında siyasi ve askeri elit ile burjuvaziyi birleştiren payda, hukukun savaşa bir mukabele aracı olarak devreye sokulmasına yönelik görüşlerdir. Kenan Evren’in 30 Ağustos 1980 tarihinde yaptığı, 12 Eylül’den önceki son uyarı niteliğindeki konuşmada işaret edilen ‘normal düzene dönülmesi için uygun yasal düzenlemeler’ talebi, gerçekten de 1978 sıkıyönetim ilanını takip eden dönemin en merkezi temasıydı. Sıkıyönetim komutanları sıklıkla “savaş hali içinde sulh ve sükûn devresindeki normal muhakemat usul kanunları”nın[49] yetersizliğinden şikayet ediyor ve hükümetlere sundukları talepler aracılığıyla, ‘savaş ve düzensizliğin dayattığı olağanüstü hal’[50] ile barış hali arasındaki ayrımın nihai hedefinin olağan, liberal hukukun bir savaş aygıtı olarak kullanımını işaret ediyorlardı.

Bu açıdan ‘savaş haline uygun hukuk’, güvenlik ve zapt etme pratiklerine ilişkin bir dizi düzenlemeyi gerektiriyordu. İlk olarak 1978’de Ecevit hükümeti tarafından hazırlanan ve meclise ‘Önlemler Paketi’ adıyla getirilen tasarı paketi, Polis Görev ve Yetki yasası, Devlet Memurları yasası, Dernekler yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasalarını içermekteydi. 1979 yılının sonunda yönetimi devralan Demirel hükümeti tarafından pakete Devlet Güvenlik Mahkemeleri, OHAL ve Sıkıyönetim yasaları eklendi.[51] Bu genel düzenlemeler içinde komutanların öncelik tanıdığı talepler şunlardı: adli kolluk teşkilatının oluşturulması, cezaevlerinin güvenliğinin sağlanması, güvenlik güçlerinin zararlı buldukları yayınları toplatabilmelerini kolaylaştıran düzenlemeler, ceza ve ceza usul kanunlarında etkin takip ve cezalandırmaya izin veren değişiklikler, güvenlik kuvvetlerinin silah kullanma yetkilerinin genişletilmesi, tanıkların can ve mal güvenliğini sağlayacak düzenlemeler, silah kaçakçılığına ilişkin suçların sıkıyönetim mahkemelerine bırakılması, gözaltı süresinin uzatılması, idare, polis, istihbarat ve askeri güçler arasında eşgüdümün güçlendirilmesi.[52]

1980’e gelindiğinde iktidar bloğu tarafında kamu güvenliği ve sermaye birikiminin güvenliği o kadar iç içe geçmişti ki artık ‘önlemler’ lafzı, hem güvenlik ve zapt etme paketini (‘anarşiye karşı önlemler’), hem de neoliberal yapılanmanın ilk adımı olan 24 Ocak kararlarını (‘ekonomik önlemler’) aynı anda işaretler oldu. Öyle ki 1977 yılından darbenin bir gün öncesine kadar uzanan süreçte TİSK’in ekonomik önlemler taleplerini güvenliğe ilişkin taleplerinden, güvenliğe ilişkin taleplerini de generallerin taleplerinden ayırmak mümkün değildi.[53] Bu yüzden şaşırtıcı olmayacak şekilde, Başbakan Demirel 24 Ocak kararları için meclisten önce generallerden icazet almaya yanaşmıştı. Kararları kamuoyuna ilan ettiği konuşmada hükümetin temel görevinin ‘barış ve güvenliği sağlamak’[54] olduğunu söyleme gereği duyması bu açıdan anlamlıydı. Kararların teknik mimarı olan Özal yasa paketi için tanıtım brifinglerini sıkıyönetim kadrosuna verdi.[55] Bu tür örnekler ‘askeri kuvvetlerin sivil rejim üzerindeki ağırlığı’ndan çok güvenlik ve zapt etme erklerinin neoliberal yapılanmaya savaş ve kontr-ayaklanma perspektifi ile bütünleştirilmek istenmesinin işaretleriydi. Nitekim Özal komutanlara verdiği brifingde ‘demokrasinin bir başıbozukluk değil disiplin rejimi’ olduğunu hatırlatarak toplumsal muhalefetin dizginlenmesi ve sendikal çerçevenin daraltılmasının kararlar paketinin başarısının ön koşulu olduğu konusundaki mutabakatı başarıyla kurmuştu. Ekonomi teknokratı olan Özal devletin güvenlik ve zapt etme faaliyetleri, komutanlar da işçilerin ekonomik-siyasal hakları üzerine ahkam kesiyordu.[56] Güvenlik ve zapt etmeye ilişkin toplumsal önlemler nasıl burjuvazinin kârlılık ve birikimini temin etmeye yönelik idiyse, ekonomik önlemler de (emek ve ücret rejiminin yeniden düzenlenmesi, vergi reformu, iç talebin kısılması) toplumsal düzenin zapt edilmesine yönelikti. Devlet bekası, asayiş ve düzenin bunalımı denilen şey birikim kriziydi, birikim krizi denilen şey de devlet bekası, asayiş ve düzenin bunalımı; sermaye ve güvenliğin organik bütünlüğü sınıf savaşı tarafından bir paranın iki yüzü olarak kaydedilmişti.

12 Eylül’e giden süreçte önlem kararlarının her iki ayağının da hayata geçirilememesi bu karar ve düzenlemelerin liberal rejimin kategorik-dışından ithal edildiğini gösterir nitelikte değildir. Bu nokta önemlidir, zira 12 Eylül darbesini ya istisnai/dışsal bir uğrak ya da Gramsci’ci anlamda Sezarist çözüm[57] olarak ele alan yaklaşımlar hukuk ve devlet aklı arasında tartışmalı bir ikilikten hareket ederler. Güvenlik, Toprak, Nüfus’ta Foucault askeri darbenin devlet aklına istisna olmadığını söylerken, devlet aklını hukuksal alanın dışında imtiyazlı bir alana konumlandırır.[58] Ne var ki 12 Eylül darbesinin hukuksal alanın dışında seyretmesi ‘özerk’ hukuk ile devlet aklı arasındaki özsel çatışmanın değil, başlı başına bir toplumsal ve siyasal mücadele alanı olarak hukukun yükselen sınıf savaşı tarafından biçimlendirilmiş olmasıdır. Önlem yasalarının polisiye ayağı, kısmen hegemonya bunalımının sonucunda (bilhassa yapılamayan cumhurbaşkanlığı seçimi ile) kilitlenmiş olan yasama süreci, kısmen de Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları[59] ile uygulanamamıştır. Çağdaş liberal devletlerin anayasal temelde savaş haline layığıyla mukabele etmeyi mümkün kılacak olağanüstü yetki ve idare teknikleriyle teçhiz edildiği[60] düşünülürse (ki çıkarılmak istenen OHAL yasası tam da bunu amaçlamaktaydı), her iki gerekçe de liberal hukuk ve rejimin değil, sınıf savaşının örgütlü halk kesimleri tarafından uygulanan politik basıncın ürünü olarak açıklanabilir. Neoliberalizmin ilk saldırısını somutlayan tüm ekonomik ve polisiye tedbirler –burada ‘önlem/tedbir’ teriminin kendisinin mevcut rejim içinde bir arayışı imlediğini söyleyelim– halihazırda ‘darbesiz bir darbe rejimini’ gündeme taşımıştı ve bu durum aslında cuntacıların ‘gerekli yasal düzenlemelerin yapılamaması’[61] gerekçesini gayetle haklı çıkarmaktaydı.

Askeri darbe ile birlikte ‘hastalığın tedavisi’ Kenan Evren’in ifadesiyle ‘hukuku ve düzeni tekrar egemen kılmak’tan geçiyordu.[62] Tam da bu sebeple neoliberalizmin ‘barış, güvenlik, düzen’ ile şifreli savaşı askeri yönetim tarafından kapsamlı bir barışçıllaştırma projesine dönüştürülmek üzere devralındı. ‘Normal ve sulh zamanına göre hazırlanmış’ yasaların yerine geçirilmesi düşünülen, bir önceki dönemin ‘savaş yasaları’, yeni rejimde barış ve huzurun kurucu yasaları olacaktı. Sınıf savaşının en şedit aygıtları, devlet-toplum arasındaki ilişkinin yanı sıra bütünüyle gündelik hayatın akışını, sermayenin ebedi barışının –Pax Kapital’in– sürdürülme koşullarını güvenceye alacak bir liberal barış etrafında inşa ve tanzim etmenin aracı olacaktı.

Askeri-Sivil / İmha-İnşa Etme Birliği olarak Barışçıllaştırma

Barışçıllaştırmanın bir savaş pratiği olduğundan kuşkumuz yok. Ancak bu, pür askeri bir imha yahut direnişin açık şiddet pratiğiyle kırılmasındansa toplumsal düzeni sürekli olarak yeniden inşa etmeyi esas alan bir savaştır. Kaldı ki bu iki (tepkisel ve etken, negatif ve pozitif) edim arasında analitik bir işlem dışında hakiki bir ayrım yapılabilmesi de mümkün değildir. Yıkmak her zaman yeniden inşanın parçasıdır ve düzen açısından bir direnişe karşı koymanın en etkili yolu direnişin potansiyel olarak ortaya çıkma koşullarını baştan zapt edebilmektir. Pozitif bir edim olarak düzen inşasını, negatif bir edimi çağrıştıran ‘karşı koyma’ya bağlayan şey, güvenlik ve düzendir. Birikimin koşullarını herhangi bir ‘tekinsiz ve düzensiz’ duruma karşı muhafaza eden savaş ve şiddet, barışçıllaştırmadaki rolü açısından imha edici olduğu kadar inşa edicidir –ve 2016 Türkiye Başbakanına kulak verecek olursak, ‘ihya’ edicidir de.[63] Anti-güvenlik yazarlarının aktardığı uyarınca,[64] 16. yüzyıldan 20. yüzyıla değin Avrupalı sömürgeci güçlerin akil adamları tarafından geliştirilen barışçıllaştırma öğretilerinde tek bir sesten çıkmışçasına muazzam bir ortaklık teşkil eden konu, yıkma ve inşa sürecinin, ikincisinin, yani üretken boyutun altını çizecek biçimde, tümleşikliğidir. Komünist Manifesto’da söz edilen ‘üretim ilişkileri ve toplumsal ilişkilerde durmaksızın yıkıp yenisini yapmadan kendini var edemeyen’[65], katı olan her şeyin buharlaştığı burjuva toplumsal düzen bu tümleşikliğin ifadesidir: birikimin kesintisizce süreceği koşulları güvenceye alacak sürekli bir savaş faaliyeti olarak barışın ve güvenliğin inşası.

Barışçıllaştırmayı yürüten devlet iktidarı askeri ve sivil güçlerin bir bileşimidir, ama daha çok, göreli olarak sivil idaredir. Barışçıllaştırmayı liberal bir savaş kılan şey de esasen budur; savaşın, onun savaş gibi görünmemesini sağlayan hukuk, idare ve polis erklerince üstlenilmesi. Fransa’nın Madagaskar valisi General Gallieni, barışçıllaştırmanın temel unsurunun zor ve siyasetin özgül bileşimi olduğunu söyler, ancak siyaset her daim kilit roldedir.[66] Gallieni’ye göre yerli halkın askeri harekatla kırılıp terörize edildiği bir ülke barışçıllaştırılmış sayılmaz, zira ilk şok atlatıldığında kitlelerden yeni bir isyan dalgasının baş göstermesi pek muhtemeldir. Bir ülke ancak bütünüyle sivilleştirildiğinde, pazarları dolaşıma açıldığında, ticaret düzenlendiğinde, refah ve eğitim faaliyetleriyle halkın dönüştürülerek iktidara tabiiyeti sağlandığında barışçıllaştırılmış olur. İmha faaliyeti ancak son seçenek olarak gerek duyulduğunda[67] devreye sokulur ve asli rol askerin elinden sivil idareci ve polise devredilmiştir.

Tüm bunlar, etkin barışçıllaştırma projelerinde askeri gücün iktidarlarının olabildiğince kısa, öz ve etkili olmasını salık verir. Türkiye için konuşacak olursak, 12 Eylül darbesi ve ardından gelen sınırsız sıkıyönetim yetkileri, burjuva şiddetin toplumsal iktidar ilişkileri üzerinde sahip olduğu düzenleme kapasitesinin dolayımsız bir görünüm kazanmasını ifade eder nitelikteydi. Gerçekten de sıkıyönetim yetkilerinde tecessüm eden ‘barış ve huzuru’ sağlama yetkileriyle kuşatılacak neoliberal birikim adına savaş, kamusal hayata dair hiçbir ayrıntıyı dışarıda bırakmayacak kapsayıcılıkta bir inşa süreciydi. Yarattığı tüm trajedi, zulüm ve yıkımın yanında 669 yasa ve 90 kararname[68] ile muazzam genişlikte bir inşa faaliyeti olan 12 Eylül, Kenan Evren‘i askeri bir figürden çok, garson bahşişlerinden komi ücretlerine kadar hemen her sivil konuda ahkam kesen bir siyasetçi kimliğiyle maruf kılarken, sıkıyönetim komutanlıklarını da cezaların en vahşi usullerle infazının yanı sıra, sokakların temizliğinden tartı ve ölçü aletlerinin denetimine, dükkanların önündeki çöp kovalarından karayolu üzerindeki evlerin renklerine[69] kadar bir tanzim yetkisiyle donatıyordu.

 

Bu açıdan yaklaşıldığında, her ne kadar askeri yönetim altındaki 3 yıllık süreç olağanüstü bir rejime denk düşmüş olsa da, bu rejim tarafından tasavvur edilen şey üstlenilen savaşın liberal devletin sivil ve olağan idare teknikleri aracılığıyla sürdürüleceği bir düzendi. Cuntacılar tarafından sıklıkla tekrarlanan ‘en kısa sürede gerekli yasal düzenlemelerin yapılıp sivil, normal rejime dönme’ taahhüdünün sırrı buradadır. Polis erkini geniş anlamıyla, yani toplumsal düzenin, sınıf ilişkilerinin ve öznelerin yapılandırıldığı bir dizi zapt etme faaliyetinin işbirliği olan bir iktidar pratiği olarak düşünürsek, Türkiye’de askeri diktatörlükle başlatılan neoliberal süreç askeri projeden çok bir polis ve güvenlik projesini tanımlar –düşmanı yenilgiye uğratmakla kalmayan, ‘ayaklanmaya karşı koyma’ mantığını sivil bir düzen inşasına dönüştürmekle iştigal eden bir polis ve güvenlik projesi.

 

Depolitizasyon olarak Barışçıllaştırma

Devletin sınıflar üstü görünümde, ekonomik zorun ise başlıca bir alan olarak örgütlendiği liberal kapitalizm için depolitizasyon hiçbir zaman yeni olmamıştır; yanı sıra, liberal düşünce tarihi başlı başına bir depolitizasyon tarihi olarak okunabilir. Daha genel anlamda kapitalist devlet tipi için konuşursak da, hâkim sınıfın siyasal birliği kadar önemli bir mesele olan bağımlı sınıfların siyasal dağınıklığını / örgütsüzlüğünü temin edecek koşulların yaratılması, ekonomik ve siyasal alanın depolitizasyonunu kilit bir siyaset fonksiyonu olarak dayatır. Bu fonksiyonun dünyada ve Türkiye’de 1980 sonrasında dönüşen devlet-toplum ilişkilerinin aldığı ekonomi politik, toplumsal ve ideolojik biçimlerin düzenlenişi açısından hiç olmadığı kadar güçlü bir iktidar tekniğine dönüştüğünü söylemek mümkün. Bu dönemde demokratik tartışmanın kapanım uğrakları olarak iki farklı siyaset ekseni ön plana çıkmıştır: siyasetin ussallaştırılması ve siyasetin güvenlikleştirilmesi. Birincisi, ekonomik karar alma süreçleri ve uygulamaları ile kamu sektöründe yaşanan dönüşümlerin nesnel ve tarafsız olduğu

varsayılan piyasa rasyonalitesine ve rekabetçi ekonominin gereklerine uygunluğu ölçüsünde siyaset-dışıymış gibi sunulduğu, demokratik siyasetin söz konusu ‘tarafsız’ politikaların teknik uygulanma başarısına indirgendiği ve bu anlamda post-politik / post-demokratik nitelikte bir siyaseti dayatan süreç, söylem ve pratiklerin bileşimi olan bir depolitizasyon biçimini gündeme getirir. İkincisi ise basitçe toplumsal meselelerin ve faillerin barışçıllaştırmanın temel ideolojik ve kurumsal payandalarından olan güvenliğin alanına çekilip burada salt bir güvenlik bahsine indirgenerek siyasal-tarihsel içeriklerinin soğurulma stratejilerini ifade eder.

 

Sözü edilen siyaset pratiklerinin, Türkiye’de son yıllarda ‘serbest piyasa’ kurallarıyla gerilim yaşayan AKP hükümetleri özelindeki tartışmalarda ve ana akım batı medyasında takip edileceği üzere birbirine karşıt ve alternatifmiş gibi sunulması oldukça yaygındır. Bunun bir nedeni bu pratiklerin yoğunlaştığı siyaset zeminlerinin devletin kurumsal yapılanışı ile birebir örtüşme içinde düşünülmesidir. Bu örtüşme içinde güvenlikleştirme, yürütmenin karar-temelli yönetiminde merkezileşen ve devletin sınıflar-üstü görünümüne gölge düşürdüğü ölçüde liberal demokrasiden uzaklaşma / otoriterleşme eğilimlerinin tespitinde referans alınan bir siyaset ekseni olarak kavranır. Ussallaştırma ise, yürütmenin keyfi kararları ve iradi müdahalelerini baskılayan evrensel piyasa rasyonalitesine ve teknokratik özerkliğe, bunun yanında ‘iyi yönetişim’in şeffaflık, hesap verebilirlik vb. ilkelerine işaret ettiği ölçüde demokratik bir siyaseti dolayımlar.

 

Buradaki sorun yalnızca demokrasi arayışının liberal piyasa rasyonalitesinden devşirilmesi, bu rasyonalite ile otoriterleşme ve depolitizasyon (ki bu başlı başına dışlayıcı bir şiddet pratiğidir) arasında bir ilişkisellik kurulmaması değildir. Yanı sıra, siyasetin (liberal) ussallaştırılmasının liberal devletin kalbi olan güvenlik siyasetinin temel mantığından da bağımsız anlaşılmasıdır. Söz konusu iki depolitizasyon eksenine, bu eksenlerde siyasal karar süreçlerinin hangi devlet aygıtlarında merkezileştiğinin ötesinde, siyasal alanın[70] kapanımı doğrultusunda devreye sokulan yönetim teknikleri ve stratejilerinin işbölümü olarak yaklaşılırsa, her iki eksen içinde üretilen siyaset pratiğinin eşzamanlı ve yer yer, siyasal alanı çift taraflı sınıfsızlaştırılmış bir kıskaca alacak biçimde birbirini tamamlayıcı bir ilişkiyle bütünleşebileceğini görebiliriz: Evrensel piyasa ussallığıyla zırhlanıp dokunulmaz kılınan meseleleri yeniden dokunulur kılmaya yönelik her çabanın muhatabı kaçınılmaz olarak güvenlik siyaseti ve hukuksal şiddettir. Bu nedenle ki AKP iktidarının ‘fabrika ayarları’ olarak yaldızlanan ‘liberal, reformist’ döneminin, aynı zamanda bugünün bereketli yatırım alanı olan güvenlik siyasetinin imbiğinden damıtılan terörizmle, vesayetle, darbeyle, ağaçla, dereyle, kürtajla, sigarayla, hareket eden etmeyen hemen her şeyle savaş paradigmasının inşa edildiği dönem olması şaşırtıcı değildir. Basitçe hatırlatmak gerekirse söz konusu liberal, demokrat, reformist, yürütmenin keyfi kararlarına dayanmayan dönem, Kürt sorununda ‘kadın veya çocuk gerekenin yapıldığı’, protesto mitingi yapan fındık üreticilerinin Terörle Mücadele şubesince gözaltına alındığı,[71] ‘ayakların baş olduğu’ 1 Mayıs’ta gaz bombasından zehirlenen vatandaşların kaldırıldığı acil servise gaz bombalarıyla saldırıldığı ve bu tür açık şiddet eylemlerinin kovuşturmasızlıkla sonuçlanabildiği, yöneltilen tepkilere karşı hukuki yetkilerin kullanıldığının[72] hatırlatıldığı bir dönemden başkası değildi. Toplumsal muhalefetin disiplin ve idaresini ussallaştırmaya dönük ‘güler yüzlü neoliberalizm’ olarak anılabilecek yapısal reformlara 2004 ve 2007 yılları arasında, sırasıyla Özel Yetkili Mahkemeler, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile siyasi eylemlerin suçlulaştırılması ve dahi terörizm kapsamına alınmasından yana toplumsal sonuçları kısa süre içinde berraklaşacak[73] önemli yasal değişiklikler eşlik etmişti. Sözü edilen değişikliklerin “AB standartları, uluslararası ölçütler, çağdaş yaklaşımlar ve yeni güvenlik konsepti”[74] söylemleriyle gerekçelendirilmesi ise dönemin ‘ruhu’ açısından son derece tutarlıydı.

 

Ussal ve post-politik siyaset biçimiyle anılan bir figür olarak Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 2015 yılında bir otomotiv grevi üzerine güvenlikçi söz dağarcığından ithal ‘zamanlaması manidar’ yorumuyla birlikte saklamadığı ‘ideolojiden arındırılmış emek piyasası’[75] hayali, iki depolitizasyon ekseninin çakışması açısından semboliktir: emek piyasasının ekonominin tüm alanları gibi siyasetten arındırılıp piyasanın evrensel aklına teslim edilmesi, aynı zamanda bu alanda doğabilecek sınıfsal ihtilafları güvenlikleştirmeye yöneliktir.[76] Yine de bu iki depolitizasyon tarzının örtüşmesi, yalnızca devletin zapt etme faaliyetlerinin tahkimatı üzerinden belirginlik kazanmaz. Siyaseti ‘politika yapımı’na indirgeyen ussallaştırma, kâr ve birikim lehine ussallaştırılan süreçlerden doğrudan etkilenen kesimlerinin müdahale olanakları üzerinde başlıca bir polis pratiğini işe koşar. Basit bir örnekle, kamuoyunda ‘15 günde 15 yasa’ olarak bilinen politika paketinde “kamu yönetimini disipline etme” olarak gerekçelendirilen, IMF programının yanı sıra AB müktesebatında da şart koşulmuş olan Tütün Yasası’nın uygulandığı 13 yıl sonunda yerli tütün üreticisinde % 86 oranında azalma olmuş, tütün piyasası bütünüyle çokuluslu şirketlerin tekeline devredilmişti.[77] Üretimden el çektirilen küçük üreticiler, söz gelimi birçok yörede yegane alternatif geçim kaynağı olarak maden işçiliğine yöneldiğinde bu kez piyasanın doğrudan şiddetiyle, gerekçesi “AB normlarına uygun esnekleşme ve işgücü maliyetlerinin düşürülmesi” olarak evrenselleştirilen İş Kanunu’nun emeği esneklik-kuralsızlık ile zapt etmeye yönelik kurduğu, ayda en az 150 işçinin ölümüne neden olan[78] emek piyasası kapsamında yüzleşmekteydi. Yine piyasa ussalığına dayanılarak hayata geçirilen Sağlıkta Dönüşüm ve Sosyal Güvenlik Reformu kapsamındaki düzenlemeler birikim için yeni zeminler tesis etmesinin dışında vatandaşları ‘ideal’ bir özne biçimi altında üretmeye dönük bir iktidar pratiğini de içeriyordu.

 

Son dönem Türkiye deneyimi düzenleyici-denetleyici kurulların özerkliği üzerinden yürütülen tartışmalar daha hamhalat bir örneğini temsil eder görünmekle birlikte, küresel ölçekte sermaye birikiminin tıkanıklığına eklemlenen liberal demokrasi krizinin bir türevidir. Bu tartışmalar ışığında, mevcut konjonktür dahilinde taktik politik tercihler anlamsız görünmemekle birlikte konuya barışçıllaştırma merceğinden yaklaşıldığında özerklik / bağımsızlık mantığını siyasi iktidardan bağışıklık değil, tersine, ekonomik şiddetin muhafızı olan siyasi iktidarın ta kendisine denk düştüğünü teslim etmek gerekir. İSİG’in 2017 raporunda[79] yöneltilen “hangi savaşta bu kadar arkadaşımızı kaybediyoruz?” sorusu barışçıllaştırma tarihini özetler niteliktedir. Depolitizasyon, hangi kurumsal aygıtlar ve söylemsel oluşumlar tarafından yürütüldüğü fark etmeksizin barışçıllaştırma açısından burjuva siyasetin savaş stratejilerinden biridir. Kimin söz üretmeye hakkı olup olmadığı üzerinde bir polis mantığı etrafında ihtilafa, uyuşmazlığa, kolektif özneleşme imkânına yer bırakmayan bir siyasal tahayyülden beslenir. ‘Polisiye’ siyasetin en veciz ve mahir ifadesi olan ussallaştırma emek üzerindeki disiplini kurumsallaştırır, nesnelleştirir ve sınıf savaşının şiddetinin bir anlamda sesini kısarak şiddet olarak gözükmesini engellerken, güvenlikleştirme artık saklanamaz şiddeti doğallık, gereklilik, zorunluluk üzerinden meşrulaştırır.

 

Terörle Savaş olarak Barışçıllaştırma: Ebedi Savaş ya da Son Terörist

Eleştirel güvenlik yazınında, emperyalist güç mücadelesine yön veren güvenlik politikalarında 2000’li yılların başından itibaren merkezi bir konum işgal eden Terörizmle Savaş projesinin son yıllarda yerini polis / barış operasyonu, düşük yoğunluklu çatışma, güvenlik işbirliği, önleyici polislik, ayaklanmaya karşı koyma, dirençlilik vb. gibi ‘savaş olmayan savaş’ biçimlerine terk etmiş olduğu tespiti dikkat çekicidir. Kopenhag Okulu kuramcılarından Buzan ve Waever, bir güvenlikleştirme edimi olarak Terörizmle Savaş doktrininin gönderge nesnelerini makro ve evrenselci bir ölçekte kapsamaya çalışmasının yarattığı derinlik sınırlılıkların güvenlikleştirme alanında sayıca bol, mikro ölçekli edimler tarafından doldurulduğunu öne sürer.[80] Yine Buzan bir başka çalışmada, Terörizmle Savaşın askeri retoriğinin silinmekte olduğunu, yerini ‘mücadele’ gibi daha normal ve siyasi içerikli söylemlere terk etmekte olduğunu yazar.[81] Benzer şekilde Bell, aslen düşmanın yok edilmesinden çok yerel halkı yapılandırmayı hedef alarak daha sivil, siyasi ve uzun erimli bir projeyi içeren Ayaklanmaya Karşı Koyma doktrininin Terörizmle Savaşın yerini almakta olduğunu söyler.[82] Aynı eksen üzerinden, Mitchell Dean uluslararası askeri operasyonların polis operasyonu olarak adlandırılmaya başlamasını polisin barış ve düzeni korumakla iştigal eden siyasi bir faaliyet olmasına bağlar.[83] Örnekleri fazlasıyla çoğaltılabilecek bu gözlemler, askeri ve siyasi arasında olduğu kadar, savaş ve barış, savaş ve polis erkleri, ulusal ve uluslararası arasında analitik ve işlevsel bir ayrıma dayandırıldığında isabetli görünür. Bunun yanında güvenliğe barışçıllaştırma olarak yaklaşıldığında liberal güvenlik projelerinin tamamı, işe koşulan terminoloji, yöntem ve araçsal teknolojileri ne olursa olsun siyasi bir edimdir; düzeni inşa ve zapt etmeye yöneliktir ve bu yüzden savaş ve polisi aynı anda içerir. Öyleyse polis harfekatı, barış müdahalesi, barış operasyonu, insani müdahale gibi operasyonlar ne kadar liberal iktidarın savaş faaliyetine içkinse, terörizmle savaş da o kadar barış ve huzurun tesisine içkindir. Ortadoğu’daki emperyalist işgallerin çoğunlukla ‘barışı destekleme ve koruma operasyonları’, işgallerde görevli ağır silahlı askerlerin barış muhafızı, polis gücü… olarak sınıflandırılması, ancak sonunda barışı ve güvenliği vaat eden savaş (bu noktada, terörle savaş) fikri ile birlikte düşünüldüğünde anlam kazanır.

Güvenlik siyaseti savaş veya polis, ayaklanma bastırma veya barış ve türevlerinin hangisi altında tematize edilirse edilsin, tüm bu projelerin temellendirildiği gönderge nesneleri arasındaki organik bağın tarihsel kurucusu, kapitalist birikimin koşullarının egemenlik-hukuk-mülkiyet-polis terkibatında sağlama alınacağı bir güvenlik ve düzen fikridir. Bu kurumsal ve ideolojik terkibat içinde kanun dışı kılmak bir eylemi polislik faaliyetinin savaş alanına (ve ilanına) dahil etmenin ilk yolu ise, yerleşik toplumsal düzenle savaşta olduğu söylenen her tür kriminal eylem veya vakanın (kriminal-düşman’ın) Terörizmle Savaşın (TS) ilgi alanına içerilmesi mümkündür. TS, savaş ve polis erki arasındaki tarihsel bütünlüğün en somut görünümlerinden birini sunar ve bu yüzden suçlu ve düşman arasında, hatta düzeni tehdit ettiği düşünülen herhangi bir durum ile savaş arasında ayrım gözetmez. TS siyasetinin kapsama alanı, gece kulübünde katliam yapan militan ile bu eyleme ‘misilleme’ olarak kamu görevinden ihraç edilen barış imzacısı akademisyenler, savaş uçağıyla ulusal meclisi bombalayan asker ile köyünde mantar toplayan köylüler arasında bir fark gözetmeyecek genişlik ve esnekliktedir. Tam da bu yüzden TS tarafından yürütülen savaş her koşulda hukuki edimle öncelenmek zorunda değildir. Kanun dışı kılmak, çoğu zaman siyasal (polisiye) savaş ilanından sonra devreye sokulan bir işlemdir ki Türkiye’de Şubat 2016 tarihinde çıkan Başbakanlık terör genelgesinde olduğu gibi “legal görünümlü illegal yapılar” türünden hukuki herhangi bir anlamdan yoksun tanımlamalar düşünüldüğünde bu işlemin de işlevini koruduğunu söylemek güçtür.[84] Ucu bucağı olmayan siyasi içerimlere sahip terörizm ve TS endüstrisi, hukuksal düzen tarafından içerilmeden önce ortak duyunun post-hakikat çağına özgü kanaat mekanizmaları üzerine çöreklenen ve toplumsal çelişkileri gizleyen bir ideolojik mistifikasyondan beslenerek çalışır. Bu mistifikasyonun özgüllüğü, post-hakikat üzerine geliştirilen çözümlemelerin genelinin üzerinde uzlaştığı üzere ‘yalanların hakikate galebe çalması’ndan çok, hakikat ve yalanın önemini enikonu yitirdiği, hakikat kadar yalana da sadık kalamayan bir zırvalık[85] siyasetinin hâkim hale gelmesinde yatar. Asırlardır modern devlet aklının merkezinde iş gören güvenlik siyaseti açısından terörle savaş söz konusu olduğunda belirleyici olan bir şey varsa, herhalde kaynağı müphem güvensizlik ve tehdit kültürünün köklü biçimde yeniden yapılanışında hakikat ve yalan’ı ayıran sınırların artık bu ikisinden söz edemeyeceğimiz kadar silikleşip önemsizleşmesidir.[86]

Doğruları saklamaktan çok ilişkisizleştirmeye teşne bu hakikat merhalesinde terör kavramı, siyasal alanın dışına örülen güvenlik ve savaş zırhının en güçlü düzenleyici aygıtlarından biri haline gelmiştir. Ekmek gramajını düşürerek yürütülen israfla savaş ile terörle mücadeleye benzetilen sigara ve alkole karşı savaşa[87], koca bir yurttaşlar bedenini harekete geçirmeye yönelik telaffuz edilen askeri sefer görev emri[88] ile ekonomik terör ve kur saldırılarına[89] karşı devreye sokulan ekonomik seferberlik çağrılarına kadar savaşçıl söylemin tüm unsurları, sınırları muğlak güvenlik-savaş matrisinin toplumsal düzeni ve özneleri zapt etme faaliyetinin hem ürünüdür, hem onun işleyişine hizmet eder. Devletin düzenleme faaliyetiyle savaş yapma faaliyeti arasında liberal kaygılarla örülen sınırların söylem düzeyinde dahi üzerinden atlayan bu savaş nakaratları içinde toplumsal hayat açısından belirleyici olan, resmi bir savaş veya seferberlik hali içinde olup olmamak değil, tüm toplumu bitimsiz bir savaş ve tehdit inancı etrafında askeri-siyasi-ekonomik-ahlaki teyakkuz halinde hazırlamaya, yönetilmeye ve kendi kendisini yönetmeye çağıran ‘hakiki’ bir seferberlik çağrısıdır –ki esasen savaş siyasetinin mantığını en iyi anlatan şey de bu sonu olmayan ‘ulusal hazırlık’ halidir. Sonsuz bir muğlaklık mıntıkası altında sınırları günbegün değişime açık[90] terör faaliyetleri ve faillerinin tarihsel oluşum ve siyasal saikleri açısından sorunlaştırılması elbette devlet iktidarı açısından rağbet edilen bir fikir değildir. Tam da “terör örgütleri arasında hiçbir fark kalmadığı”[91] içindir ki, tekil bir terör eyleminin, birbiriyle hiçbir siyasi ve örgütsel ortaklığı bulunmamasına karşın bir siyasi muktedirin iki elinin işaret parmağıyla havada usulca daire çizme zahmetiyle bir araya getirdiği bir dizi örgütün ortak faaliyeti olarak düşünülmesi beklenir. Terörün siyasal tanım alanı halihazırda hukuki hiçbir sınır tanımayarak ‘eli kalem tutanlara’ değin bir keyfilik ve cömertlikle genişletilirken, diğer yandan hukuki mevzuatın da bu anlam alanına uyumlanmasına bir sebeple ihtiyaç duyulur.[92] Bir yandan ali bir kutsiyet atfedilen savaşın kıyamete kadar süreceği muştulanırken[93], diğer yandan polisin düzenin tehditlerine karşı savaşı da[94] barış fikri altında yürütülür. Sivil toplumu en ince ayrıntısına kadar kuşatacak kadar genişleyen bu güvenlik-savaş matrisinde, özel harekat güçleri ile trafik polisliğinin fonksiyonlarının ‘barışı destekleme ve koruma’ teması altında eşitlenmesi[95] bile mümkündür.

Bizlerin, ‘düşman-terörist-suçlu-olmayan-makbul-yurttaşlar’ın, etrafımızdaki savaşın kendi hayatımız dışında her şeyi kapsayabileceğinden ve tüm bu olan bitenin bizim güvenlik ve huzurumuz için yapıldığından emin olabilmemiz için ‘olağan hayatın’ bir şekilde sürüp gitmeye devam ettiği inancına sarılmamız, okulların, hastanelerin, fabrikaların, toplu taşımanın çalışmaya devam ettiği fikriyle rahatlamamız, bize ait olan kimi yollar, sokaklar, caddeler erişimimize kapatılmış olsa da henüz kapatılmayanlar için devlete minnet duymamız, kendi kendimizi devletin etkin müdahalesine gerek bırakmaksızın barışçıllaştırmamız gerekiyor. Savaş ve barış arasında varsayılan ayrımın silikleştiğinin liberal yorumcular tarafından bile kabul edildiği bu çağda, barışçıllaştırma açısından savaş siyasetini hayatın ‘olağan akışıyla’ bir arada yürütmek bu yüzden kilit bir strateji. Bu stratejiyi hayata geçirebildiği ölçüde TS’nin savaşı barışçıl düzen içinde bir yarılma, kesinti veya kopuş biçiminde kendini gösteren yalıtık bir vaka olmaktan uzaktadır. Savaş, Zizek’in deyimiyle, savaş olup olmadığının ayırdına varmanın güç olduğu,[96] hayatın bir şekilde akmaya devam ettiği bir duruma intikal eden bir surette olağan hayata içkindir artık. Bu durum neoliberal düzenin, zıtlıklardan bütünüyle arınmış olmaktansa zıtlıkların birlikteliğini piyasa mantığında optimize eden bir toplum yaratma hedefiyle de uyumludur. Bir yandan güvenlik gerekçesiyle temel siyasal hakların kısıtlanıp toplumun biteviye üretilen bir korku, kaygı, paranoya, gözetim ve kontrol iklimiyle yüz yüze bırakılması, diğer yandan ise emek rejiminin tahkimatına, üretim ilişkileri ve ‘çalışma barışı’na halel getirmeyen, sınıf şiddetinin var gücüyle sürdüğü bir ‘olağan’ hayatın bir aradalığı, ebedi savaş düsturu ile yeniden üretilir. Terör tehdidi gerekçesiyle meşrulaştırılan OHAL rejimine[97] ilişkin tartışmalarda Cumhurbaşkanının sermaye örgütlerine yönelik çıkışlarının[98] bu yönden haklılık payı olduğu söylenebilir. Kürt illerinde gündelik hayatı felç eden sokağa çıkma yasaklarının çalışma saatlerini dışarıda bırakacak şekilde düzenlendiği günlerde tüketim ekonomisinin kalbi olan Batı metropollerinde teröre karşı normalleşme çağrılarının bir şekilde kitle tüketimini merkezine alması da[99] bu açıdan anlamlıdır. Burada kent sosyoloğu Sharon Zukin’in kentsel kamusal mekânın giderek onu ‘tüketme’ imkanına sahip sınıflar için mutenalaştırılmasını açıkladığı ‘cappuccino aracılığıyla barışçıllaştırma’[100] kavramını anmakta fayda olabilir; ancak kentsel yaşamın düzenlenişinde tüketimciliğe eşlik edenin burjuva şiddetin savaş merceğiyle biçimlendirilmiş bir güvenlik ideolojisi olduğunu da ekleyelim. Kapitalist birikimin genel yasasının nihai çıktısı olan yaşamın güvensizliğinin yarattığı sınırsız güvenlik ihtiyacı belirli bir mekânsal ölçekte yoğunlaşıyorsa, bu aynı zamanda sermayenin yeniden üretimini sağlayan değerin gerçekleştirildiği kentsel mekândır; dolayısıyla olağan hayatın bağrına gömülü ebedi güvenlik savaşının sürdürebilirliği aynı zamanda tüketim endüstrisinin daimi işleyişine bağlıdır. Böylelikle, kapitalist toplumsal ilişkilerin içeride ve dışarıda sürgit ürettiği ve kendisinden beslendiği güvensizlikler, bir tür ‘imkânsız arzu’ döngüsü içinde meta olarak güvenliğe ve kitle tüketimine daha fazla talep ile doyurulmaya çalışılır. Bir depolitizasyon makinesi olarak iş gören savaş, toplumsal düzenden yana yabancılaşma ve hoşnutsuzlukları, onların siyasallaşma olasılığına izin vermeksizin daha fazla güvenlik talebinde soğurur. Anti-güvenlik yazarlarının güvenliğe karşı bildirilerinde[101] kaydettiği üzere, ‘terör çağında’ güvensizlik çığlığının karşılık bulduğu çağrı nettir: “siz tüketin, biz yok edelim.”

Toplumsal ilişkilerin kendisi aracılığıyla tanzim edilme sathının genişliğine bakılırsa en az alakalı olduğu şeylerden biri terör ve şiddetle mücadele olan ve bunlara ilişkin ahlaki bir derdi var gibi de görünmeyen TS siyasetinin kendisine öncel ve ardıl tüm diğer güvenlik projeleriyle ortak işlevsel paydası, düzenin zapt edilmesinde negatif ve yıkıcı olanlar kadar, pozitif ve üretken faaliyetleri içermesidir. TS, düzen için tehdit olarak algılanan tekil bir kamusal edim ya da siyasallaşma biçiminin engellenmesinin ötesinde belirli bir geleceğin inşasıdır: toplumu, sınıfları, bedenleri, nüfusu bitimsizce yeniden üretilen bir tehdit, risk ve savaş fikri etrafında biçimlendirip idare etmeye, onların kendilerini aynı fikir ve korkular etrafında idare etmelerini sağlamaya dönük, devlet iktidarı tarafından tahmin ve hesap edilebilir, sürprizlere, kesintilere, rahatsızlıklara mümkün olduğunca kapalı bir gelecek. Böyle bir geleceğin inşasında merkezi olan, her birey tarafından bundan böyle ‘derinin altında’ içselleştirilecek evcil bir siyasal öznellik, davranış ve mizaç (her daim ‘uyanıklık’, daha iyi ‘hazırlık’, daha çok ‘itaat’) üretiminde TS siyasetine etkili bir iktidar tekniği vasfı kazandıran şey, her an her yerden gelebilecek bir acil durum fikri ve korkusunu taze tutabilmesidir.

Çağdaş kapitalizmin tarihinde barışçıllaştırmanın nihai bir uğrağının olmayışı, bugün bu doğrultuda TS’nin ‘son terörist’ arketipinde temsil edilir. Türkiye’de tekil siyasi ve örgütsel aktörler değişse de onlarca yıldır sarsılmaz bir başvuru kaynağı olarak tekrarlanan son terörist söylemi[102], yönelimi geçmiş ve şimdiden çok geleceğe doğru düşünüldüğü ölçüde anlam kazanır. TS için son terörist henüz doğmamış olandır; onun kim olduğundaki müphemlik barışçıllaştırma tarihinde barış ile savaşın, hukuk devleti ile imtiyaz devletinin, liberalizm ile faşizmin, hukukun üstünlüğü ile devlet aklının, sivil siyaset ile askeri siyasetin, hukuk ile şiddetin, olağan ile istisnai arasındaki sınırların müphemliğine denk düşer. Henüz doğmamış olan bir hasma, düşmana karşı savaş nihayetlendirilebilir olmadığı için, gerçekte TS kazanılmak için yürütülen bir savaşı da işaret etmez. Sahih ve kim olduğu bilinen tekil bir düşmanı alt etmek gibi ölçülebilir bir hedefe bağlanmaktansa bulanık bir düşman heyulası etrafında bir siyaset tekniğine dönüştürülerek iktidar, yönetim, savaş ve güvenlik düzeneklerini birbirine sıkıca bağlar. ‘Dini-dili-ırkı’, hiçbir kısmi meselesi, hedefi, mekânı olmayan, her yerde ve hiçbir yerde aynı anda mevcut ve her şerre muktedir bir hayali imgeyle gölge boksu altında sömürü ve tahakküm ilişkileri ‘öylece akıp gitmenin’ kesintisiz sükuneti içinde idame edilir.

OHAL’siz Olağanüstü Yetkiler: Milli güvenlik, Kamu düzeni… olarak Barışçıllaştırma

Türkiye’nin kapitalist tarihi içinde “grev yapan işçinin Türklüğünden şüphe eden” Çalışma Bakanı Müsteşarından “OHAL’i grevleri engellemek için kullanıyoruz” ikrarında bulunan Cumhurbaşkanına doğru anlamlı bir hat çizmek mümkün. Yine de Erdoğan’ın ikrarının esasen modern liberal devlet için tarihsel bir anomaliye işaret etmediğini söylemek yanlış olmaz. Neocleous tarafından oldukça ikna edici şekilde gösterildiği gibi liberal devletlerin olağanüstü idari biçimlerinden olan sıkıyönetim ve olağanüstü hâl tarafından sunulan yetkilerin kullanımı muhalif emek hareketini bastırmak başta olmak üzere piyasanın ve toplumun düzenlenmesiyle doğrudan bağlantılıydı.[103] Buna belki de eklenmesi gereken, olağanüstü yetkilerin kullanımının siyasi etkileri açısından resmi olağanüstü idaresiyle sınırlı düşünülemeyeceğidir. Sıkıyönetim veya OHAL ilanı olmaksızın başvurulan olağanüstü yetkiler, haklılaştırıldıkları ideolojik çevrim ile birlikte yasal mevzuata ve egemen ideolojiye sızarak gündelik hayatın düzenlenişinde örtük bir norma dönüşür.[104] Bu yönüyle, liberal demokrasinin olağan halini tanımlamanın ve -Benjamin’in kadim çağrısı olan- ‘ezilenlerin hakiki olağanüstü halini açığa çıkarmanın’ koşullarını soğurma konusunda, olağandışılığın ve hükmedemezliğin kamuoyuna alenen ilan edildiği OHAL yetkilerinden daha incelikli ve kurnaz bir yönetsel işlev güttüğü bile söylenebilir. Devreye sokulan idari strateji ve siyasi teknolojiler ne olursa olsun söz konusu işlevin yürütülmesinde anahtar kavram bir kez daha güvenliktir; milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, genel sağlık, devlet bekası vd. türevleriyle birlikte, toplum sarih bir güvenlik tehdidi altında olduğuna ikna edildiği ölçüde olağanüstü yetkiler bir idare normuna dönüşür.[105]

Öyle ki, bir askeri savaş idaresi olan sıkıyönetimin baş ettiği iç savaşı sivilleştirmeye ve liberalleştirmeye dönük olarak OHAL yasasını yapan 12 Eylül rejimi, bir yönüyle dış düşmanla savaşa bağlanan (‘kökleri dışarıda’) ebedi iç düşman tehdidinin dayattığı olağanüstü güvenlik zihniyetini, OHAL kapsamı dışındaki bir dizi alt-hukuk metnine ve daha önemlisi toplumun ortak duyusuna kazımayı, böylelikle olağan hukuk ve olağan hayatın kalbine düşük yoğunluklu savaş mantığı içinde sızdırmayı başarmıştı. Barışçıllaştırma projesi olarak okunduğunda 12 Eylül’ün başka bir önemi, daha çok egemen devletler arası güvenlik anlayışı etrafında kurgulanan milli güvenliğin, dış savaş ve iç savaş arasında kurulan ideolojik bağlantı sayesinde en az dışarısı kadar içerisiyle iştigal ederek sosyal güvenlik tarafından terk edilen boşluğu doldurabileceği bir yasal-kurumsal, ideolojik ve kültürel bir inşayı hayata geçirmesiydi. Yakın bir dönemde, siyasal iktidar nezdinde ana muhalefet parti liderinin bizatihi bir ‘milli güvenlik meselesi’ ilan edilmesi, bir diğer muhalefet partisinin eşbaşkanlarının tutuklamalarında internetin milli güvenlik gerekçesiyle kesilmesi gibi örnekler milli güvenlik ideolojisi tarafından yürütülen savaşın sıklet merkezi hakkında fikir verir niteliktedir. Bu yönüyle güvenlik ideolojisi, sıkıyönetim ve OHAL ile sınırlı kalmaksızın toplumu kendi etrafında idare eden en etkili siyasi-idari teknik olmuştur. Grev, gösteri ve yürüyüş iptalleri, kitlesel gözaltı, tutuklama, açığa almalar gibi negatif polisiye eylemler güvenliğin yalnızca bir yüzüdür. Diğer yüzünde toplumsal-siyasal yaşamın ancak ona (ve dolayısıyla devlet iktidarına) referansla düşünülmesini sağlayan bir arkhe vasfı görürüz.

Öyleyse ve bir defa daha, modern barışçıllaştırma projelerini layığıyla anlama çabasının en başta, bu projelerin inşa ettiği rejimlerin militarist unsurlarının çözümlenmesinde gerekli olan ihtimamdan da uzaklaşmadan, asker-sivil ikiliğini bütünüyle reddetmekten başlayacağını söyleyelim. Otoriterleşme tartışmalarında yaygın olarak rağbet edilen, ancak devleti şedit güç ilişkilerinden azade ve siyasetin dışına itilebilen bir özne[106] olarak düşünmeyi ima eder görünümdeki “sivil darbe”, “sivil vesayet” vb. kavrayışlar yerine, savaşın ve savaş mekanizmalarının liberalleşmesi/sivilleşmesi fikri üzerinde durmakta fayda olabilir. Başka türlü, mevzu hak ve özgürlüklerin güvenlik gerekçesiyle neredeyse bir gün bile devrede olmadığı bir rejimin 40 yıla yakın serüveninde hiçbir sıkıyönetim ilanının olmaması nasıl açıklanır? Her yönüyle tek kişilik istibdad rejimini anayasallaştırmaya dönük bir hükümet sistemi teklifinde iktidar yandaşlarınca pek demokratik bir adımmışçasına övünülen ‘sıkıyönetim yasasının kaldırılması’ nasıl açıklanır? Sıkıyönetim yasasına gerek yoktur, zira elimizde hukuku askıya almadan kullanıma müsait, yürütücüsü olan sivil siyaset ve mülki idare aracılığıyla politik manevra alanı genişleyerek ‘sıkıyönetimsizliği’ fazlasıyla telafi edecek sıkılıkta güç ve yetkiler var. Söz konusu güç ve yetkiler, ‘yıkma’, ‘yok etme’ kadar toplumsal ilişkileri ‘düzenleme’, ‘yeniden üretme’ faaliyeti olarak savaş ve güvenliğe ilişkin okunduğu ölçüde, Kenan Evren’in ‘bir daha askeri müdahalelere gerek bırakmayacak bir düzen’ hayalini yerli yerine oturtabiliriz.

Bitirirken…

Yazı boyunca atıf yapılan örnekler demeti topyekûn Türkiye’nin tarihsel biricikliği, benzersizliği tezi ile açıklanamayacağı gibi, yaklaşık beş yüzyıldır sürmekte olan barışçıllaştırma sahnesinde her bir burjuva devletin küresel güç ilişkilerine tabi olan kendi oyununu oynamadığı anlamına da gelmez. Ancak bu tekil oyunun, özgüllüğü devletin her bir şiddet pratiğinin egemen sınıfların çıkarına ne yönde hizmet ettiği gibi dışsal ve doğrusal bir ilişkinin tezahürlerini keşfetme mülahazasının çok daha ötesinde, sermaye birikimi ve sömürü ilişkilerinin kesintisiz süreceği, mümkün olduğunca hesap edilebilir koşulları temin eden toplumsal düzeni koruma ve yeniden üretme edimi olarak şiddeti anlamlandırmayı gerektirir. Her bir tekil egemen şiddet pratiğini sınıf savaşına, iç düzenin savaşını sermayenin küresel ölçekli savaşına bağlayan sihirli unsur ‘barış, düzen ve güvenliğin’ tesis edilmesi temasında yatar.

Öyleyse meselemiz Türkiye’nin tarihsel biricikliğinden ibaret değilse, liberal ve gayri-liberal devlet tartışmalarına bir şerh daha düşmek gerekiyor. Neoliberal dönemin, kapitalizmin yapısal şiddetinin devreye sokulduğu düzey ve kurumsal aygıtlarında yeni ve gelişmiş bir düzey olduğu açıktır; ancak bu yenilik tıpkı sömürgecilik, liberalizm ve faşizm arasındaki bağ gibi, liberal politik akıl ile mutlak bir kopuşu temsil eder nitelikte değildir. Kopuş gibi görünmesini sağlayan neoliberal devlet müdahalesinin şimdiye kadarki özgün başarısıdır; finansın disipline edici etkisi altındaki halk kesimlerinin bir dizi yeni siyasi ve idari teknolojiler aracılığıyla enikonu örgütsüzleştirilip siyasetten uzaklaştırılması demokratik mücadeleyi, en azından şimdilik, içeriksizleştirmiştir. Açık olalım; bu aslında kölelikle özünde bir derdi olmayan, tarihsel serüvenine mülksüz sınıfları ve sömürge halklarını açlıkla terbiye etmekle başlayan liberal düşünce sistemi ve barışçıllaştırmanın kadim rüyasıydı.

DİPNOTLAR

[1] K. Marx, Kapital Cilt: 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam, 2010, s. 718-9.

[2] S. Clarke, “The Global Accumulation of Capital and the Periodisation of the Capitalist State Form”, içinde Bonefeld (eds.) Open Marxism, London:Pluto, 1992, s. 148.

[3] Savın tipik bir örneği için bkz., J. Oneal & B. Russett, Triangulating Peace: Democracy, Interdependence, and International Organizations. W. W. Norton & Company, 2001. B. Russett, J. Oneal & D. Davis, The Third Leg of the Kantian Tripod for Peace: International Organizations and Militarized Disputes, 1950–85. International Organization 52 (03), 1998. J. Goldstein, Winning the War on War: The Decline of Armed Conflict Worldwide. New York: Plume, 2012.

[4] Neoliberal kapitalizme geçişi doğrudan bu minvalde tanımlanan şiddet sorunsalı özelinde tartışan en popüler çalışmalardan biri Naomi Klein’a ait Şok Doktrini’dir (çev. Selim Özgül, Agora Kitaplığı, 2007). Çalışmada Klein, ulusal toplumların küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlenişinde doğal / toplumsal afetler, bunalımlar, olağanüstü haller, terörizm, işkence, zorlayıcı teknikler gibi ‘şok ve dehşet’ pratiklerinin hukuka, liberal demokrasiye ve etiğe aykırı kullanımıyla ilgilenir. Eleştiri, devlet müdahalesiyle düzenlenip dizginlenmeyen piyasanın sınırsız şiddetinin altını çizer niteliktedir.

[5] Burada zora dayalı sömürü ve savaş gibi örgütlü şiddet biçimlerinin ulusal ve küresel egemenlik düzenlerinin oluşumundaki tarihsel yerini inceleyen bir yazının da varlığını anmak gerekebilir. Örnek için; Charles Tilly, Zor, Sermaye ve Avrupa Devletlerinin Oluşumu, Çev. Kudret Emiroğlu, İmge, 2001; Michael Mann, Devletler, Savaş ve Kapitalizm, Çev. Semih Türkoğlu, Tarih Vakfı Yurt Y., 2013; Anthony Giddens, The Nation-State and Violence, University of California, 1985. Farklı yöntemsel çerçevelere oturan bu çalışmalarda savaş fikrine savaş çalışmaları yazınındaki dar biçimiyle egemen siyasal-yönetsel biçimler arası askeri bir faaliyet olarak başvurma eğilimi ortaktır.

[6] F. Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, çev. Şen Süer, Versus, 2007, s. 75.

[7] Hall’un eleştirisi Poulantzas’ın kapitalist devletlerin Birinci Dünya Savaşı’nı takiben uğradığı dönüşümü fazlasıyla devlet odaklı ve tek biçimli incelediği yönündedir. Bunun sonucunda, hegemonya arayışındaki tarihsel bloğun yaygın rıza üretme ve popüler kanaati kendine eklemleme stratejilerinin hegemonya mücadelesi içindeki güç dengelerinin muhalif güçler aleyhine seyretmesi ve bunların devlet aygıtındaki dönüşüm üzerindeki önemi geri planda kalmıştır. “Authoritarian populism: A reply to Jessop et al”, New Left Review, no. 151 (May–June), s. 117-8.

[8] N. Poulantzas, State, Power, Socialism, London: Verso, 2000, s. 209.

[9] Jessop tarafından temize çekildiği haliyle; otoriter devletçilik liberal demokrasiye has etkin yasama, hukuk düzeni, erkler ayrılığı, siyasi partilerin işlerliği, idarenin monolitik biçimsel örgütlenişindeki çöküşe delalet eder. B. Jessop, State Theory: Putting the Capitalist State in Its Place. Polity Press, 1990, s. 187.

[10] Poulantzas, State, Power, Socialism, s. 219.

[11] A.g.y., s. 219-20.

[12] F. L. Knemeyer,Polizei, Economy and Society 9(2), 1980, s. 172-196.

[13] M. Neocleous, Toplumsal Düzenin İnşası, çev. Ahmet Bekmen, h2o kitap, 2013.

[14] M. Foucault, Özne ve İktidar / Seçme Yazılar 2, Ayrıntı Yayınları, Ankara, 2005, s. 48.

[15] M. Dean, Liberal government and authoritarianism, Economy and Society, 31:1, 2002, s. 42.

[16] M. Neocleous, Toplumsal Düzenin İnşası, s. 121-158.

[17] Poulantzas, State, Power, Socialism, s. 220.

[18] Aynı yerde.

[19] M. Neocleous, Toplumsal Düzenin İnşası, Beşinci Bölüm.

[20] “Hukukun üstünlüğünü (…) yürütme erkinin uygulamalarından, seçimlik eylemlerden ve polisiye kararlardan tamamen bağımsız olarak algılamak onu sınıf hakimiyeti ve baskısında yatan köklerinden soyutlamak ve bu konudaki liberal yaygara sürecinde ortaya çıkan gizemleştirmenin üstünü örtmek anlamına gelecektir.” A.g.y., s. 205.

[21] Akt. B.Jessop, State Theory…, s. 57-8.

[22] D. Harvey, Neo-liberalism as creative destruction. Geogr. Ann., 88 B (2), 2006, s. 153-7.

[23] Y. Yücel, Kapitalizmin Enkazı, Neofaşizmin Yükselişi, Ayrıntı Dergi, S.21, 2017.

[24] Mbembe için 2. Dünya Savaşında ırkçılık adına olan bitenler daha önce ‘vahşi’ halklar için geliştirilen yöntem ve teknolojilerin Avrupa’nın ‘medeni’ halklarına doğru yaygınlaştırılmasından fazlası değildi. ‘Necropolitics’, Public Culture, vol. 15, no. 1, 2003, s. 23.

[25]M. Walzer, Arguing about War. London: Yale University Press, 2004,131-141.

[26] Terörle savaşın insanlık tarihinin en hayati ve benzersiz mücadelesi olduğunu savlayan liberal koroya rağmen, suçlunun tüm insanlığa karşı suçlu statüsüne indirgenmesinin liberal düşünceye hiç de yabancı olmadığını hatırlatmak gerekir. Örneğin Locke, doğal hukuk ihlalinin faillerinden, tıpkı (kendileriyle bir toplum kurulamayacak) bir ‘vahşi hayvan’ gibi her tür yaptırımla yok edilebilir olan ‘insanoğlunun düşmanları’nı anlıyordu. J. Locke, Yönetim Üzerine İkinci İnceleme, Çev. Fahri Bakırcı, Ebabil, 2. baskı, 2012, s. 13-4.

[27] Laurie Taylor, “No more Mr Nice Guy: Laurie Taylor on Michael Ignatieff”. https://newhumanist.org.uk/articles/1299/no-more-mr-nice-guy-laurie-taylor-on-michael-ignatieff

[28] M. Tunick, Tolerant Imperialism: John Stuart Mill’s Defense of British Rule in India, The Review of Politics, 68 2006, 586-611.

[29] F. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Çev. Yurdakul Fincancı, Sol yayınları, 1997, s. 11-2.

[30] M. Neocleous, Savaş Erki-Polis Erki, Çev. Beyza Sümer Aydaş, Notabene, 2014.

[31] S. Zizek, Did Somebody Say Totalitarianism?, London: Verso Books, 2001.

[32] E. Pasukanis, Genel Hukuk Teorisi ve Marksizm, çev. Onur Karahanoğulları, İletişim, 2013.

[33] Sömürgecilik ve ırkçı kölelik uygulamalarında dahi liberal barışa aykırı bir şiddet durumunun olmadığını söyleyebiliriz. Sömürgeleştirilen öznenin maruz kaldığı ilk işlem ‘şeyleştirme’ olduğundan (Cesaire, Discourse on Colonialism, NY: Monthly Review Press, 1972, s. 21), kölelik özel mülkiyet ve şeylerin serbest mübadelesi ilkesi ve dolayısıyla ‘şiddetin yokluğu olarak barış’ fikriyle oldukça tutarlıydı. Eğer kölelik sömürgeciliğin sözümona terk edildiği bir aşamada özgürleşen emeğin hukuksal teminat altında metalaşmasıyla ücretli bir formda (Marx’ın deyimiyle ‘ekonomik ilişkilerin sessiz zorlamasıyla’ – Kapital 1. Cilt, s. 707) devam ediyorsa, savaş-barış-hukuk ilişkisini tekil sömürge kavramından ziyade, Neocleous’un önerisini takip ederek, sermayenin kesintisiz sömürgeleştirme fiili ile ilişkilendirmemiz gerekir. Savaş Erki-Polis Erki, 2014, s. 87-115.

[34] Michael Walzer’ın savaş ve güvenlik tartışmasına Sol’dan gelebilecek katkılara ilişkin olarak, liberalizm ve Sol arasındaki arkaik ve faydasız ayrımlardan kendini arındırmış, liberal çerçeve ve güvenlik siyasetine radikal bir tavırdan kaçınan, post-ideolojik ‘makul sol’ önerisi tipik bir örnektir. “Can There Be a Decent Left?”, Dissent, Spring 2002. https://www2.kenyon.edu/Depts/Religion/Fac/Adler/Politics/Waltzer.htm

[35] K. Marx & F. Engels, Komünist Manifesto, çev. Muzaffer Dost, Sol yayınları, 9. baskı, 2011, s. 120.

[36] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, İletişim yayınları, 1988, s. 2380.

[37] M. Neocleous & G. Rigakos (ed.) Antisecurity, Ottawa: Red Quill Books, 2011.

[38] Pacification kavramının Türkçe yazında ‘pasifikasyon’ ve ‘pasifizasyon’ biçiminde iki kullanımına rastlamak mümkün. Kavramın geniş anlam alanı her ne kadar edilgenleştirme fiilini de kapsıyor olsa da, etimolojik kökenin (pax, pacis, paco = pacify, pacificate) barış ve tahakküme aynı anda işaret etmesi (yani, galip tarafın barışı savaş ve tahakkümün bir biçimi olarak dayatması), kavramı politik açıdan daha önemli kılıyor. S. Weinstock. Pax and the ‘Ara Pacis’, Journal of Roman Studies 50 (1–2), 2006. Bu doğrultuda, ‘barış’ kökünü içermesinden ötürü Abdurrahman Aydın’ın önerisini benimsedim (M. Neocleous, Barışçıllaştırma Rüyası: Birikim, Sınıf Savaşı ve Av, Ayrıntı Dergi, Kasım/Aralık 2013 S. 1, 2013). İlaveten, barışçıllaştırma üzerine sayıca çok olmasa da nitelik olarak vurucu bir çalışma dizisinden söz etmek mümkün. Yazının nicel hacmini daha fazla şişirmemek için buradaki polemiğin dışında bu çalışmaların betimsel aktarımından kaçındım. İlgili okuyucular için şu tanıtıcı eserlere göz atılması önerilebilir: M. Neocleous: ‘War as Peace, Peace as Pacification’, Radical Philosophy, 159, 2010; ‘A Brighter and Nicer New Life’: Security as Pacification, Social & Legal Studies 20(2), 2011; ‘Security as Pacification’ içinde M. Neocleous & G. Rigakos (ed.), Anti-Security, Ottawa: Red Quill Press, 2011; G. Ozcan & G. Rigakos, Pacification, içinde G. Ritzer (ed.) The Wiley Blackwell Encycopedia of Globalization, Wiley, 2014. T. Wall vd. (ed.) Destroy, Build, Secure: Readings on Pacification, Red Quill Books, 2017.

[39] J. Ranciere, Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe. Çev.: Hakkı Hünler. Ara-lık Yayınları, 2006.

[40] W. Benjamin, “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, Çev. Ece Çelebi, içinde Aykut Çelebi (ed.) Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis, s. 25-6.

[41] Fernand Braudel’den akt. C. Tilly, “War Making and State Making as Organized Crime”, içinde Skocpol vd. (ed.), Bringing the State Back In, Cambridge University Press, 1985, s. 173.

[42] H.Grotius, “The Causes of War: First, Defense of Self and Property,” The Law of War and Peace, Batoche Books, 2001. https://lonang.com/library/reference/grotius-law-war-and-peace/gro-201/

[43] Savaş Erki-Polis Erki, 2014, s. 75.

[44] Aynı yerde.

[45] M. Neocleous, “Fundamentals of Pacification Theory: Twenty-six Articles”, içinde T. Wall vd. (ed.) Destroy, Build, Secure: Readings on Pacification, Red Quill Books, 2017, s. 18.

[46] Frank Kitson’dan akt. Neocleous, “Twenty six Articles”, 2017, s. 19.

[47] Hindiçin’de Fransız sömürge güçlerince formülleştirilen bu sacayağının modern barışçıllaştırmanın temel ilkesi olduğunu söyleyebiliriz. T. Wall vd. (ed.) Destroy, Build, Secure…, 2017.

[48] “Bu mücadeleyi yıldırım savaşı şeklinde hukuki olarak yapmaya mecburuz. Devleti işletmeliyiz. Kanunlar yapacağız. Mevcut imkanları sonuna kadar kullanalım. Yasaları ve yetkileri sonuna kadar kullanalım. İdari tedbirler alalım. Yasalar çıkaralım.”. Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanı Selahattin Cambazoğlu’ndan akt. K. Evren, Kenan Evren’in Anıları, Milliyet Yayınları, 1990, s. 308.

[49] İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ’dan akt. K. Evren, Kenan Evren’in Anıları, 1990, s. 319.

[50] Cumhurbaşkanı Vekili Sabri Çağlayangil’den akt. K. Evren, Kenan Evren’in Anıları, 1990, s. 472.

[51] H. Çelenk, Yeni Baskı Yasaları: Önlemler Paketi, Yeni Ülke Dergisi, 10. sayı, 1980, s. 6.

[52] K. Evren, Kenan Evren’in Anıları, 1990, s. 301-6. Bu taleplerin yalnızca sıkıyönetim yetkileriyle sınırlı olmayışı şunu gösterir: TSK’ye yönelik sıklıkla rastlayabileceğimiz, darbeye giden iç savaş sürecini kendi kurumsal kapasitesini tahkim etme yönünde kullanma suçlamasına karşın askeri elitin savaşa yaklaşımı, tıpkı siyasi yöneticiler gibi, ortadaki durumun bütüncül bir güvenlik ve düzen krizi olduğu üzerineydi. Meseleye devlet iktidarı merceğinden yaklaştıkları için polisiye düzenlemelerin tüm teknik unsurlarını bir bütün içinde görmekteydiler. Bu yüzden kontrol alanları dışında kalan illerde, mülki idare, istihbarat ve kolluk yetkilerinin artırılması üzerinde en az sıkıyönetim yetkileri kadar istekliydiler.

[53] Birkaç örnek için bkz. İşveren, TİSK Yayını, 1977-1978; “İşverenler: “DGM çıksın, seçim yasası değişsin””, Milliyet, 16.11.1979; “İbrahimoğlu: Grevler toplumu etkilerse durdurulmalı”, Milliyet, 07.04.1980; “Narin: “İdeolojik sendikacılık terörü besliyor””, Milliyet, 25.06.1980; “Baydur: Bazı önemli kararlara gerek var”, Milliyet, 11.09.1980.

[54] Milliyet, 25.01.1980.

[55] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6, İletişim yayınları, 1988, p. 2376.

[56] “Türkiye’yi bu toplu sözleşme düzeni batırmadığı halde hiçbir şey batıramaz”. Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülend Ulusu’dan akt. Aynı yerde.

[57] N. Önder, The Economic Transformation of Turkey: Neoliberalism and State Intervention, I.B. Tauris, 2016, s. 91-3.

[58] M. Foucault, Security, Territory, Population…, Çev. Graham Burchell, M. Senellart (ed.), Palgrave Macmillan, 2009, s. 262-3.

[59] H. Çelenk, “Terörü Önleme” Yasa Tasarıları, Yeni Ülke Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 1979, sayı 6, s. 85-95, 102-3.

[60] M. Neocleous, Güvenliğin Eleştirisi, s. 86-109.

[61] MGK 1 No’lu Bildiri ve Kenan Evren’in 16 Eylül 1980 tarihli basın açıklaması.

[62] K. Evren, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaskanı Kenan Evren’in söylev ve demeçleri [12 Eylül 1980-12 Eylül 1981], Ankara: Basbakanlık Basımevi, 1981, s.339.

[63] Davutoğlu’nun ‘Sur ilçesinin Toledo gibi inşa ve ihya edileceği’ muştusundan hemen birkaç gün sonra Mardin’de açıkladığı 10 temel adımdan oluşan Terörle Mücadele Eylem Planının istisnasız tüm unsurları barışçıllaştırmanın pozitif, etken ve üretken boyutlarını içermekteydi, zira halihazırda yıkım gerçekleşmişti. Bu on adımdan biri yine, ‘mekânın ihyası’ydı: http://www.aljazeera.com.tr/haber/10-ayakli-terorle-mucadele-eylem-plani. Şehir savaşlarıyla viran olmuş yerleşim bölgelerini inşaat sektörü aracılığıyla birikim stratejilerine açmanın yanı sıra yaygın bir yerleşim ve kalkınma planından destek alarak mekânın ve politik kimliğin ‘ruhuna talip olma’ (sömürge tarihinin kadim barışçıllaştırma generallerine göre ‘kalpleri ve gönülleri fethetme’) politikasının hedeflendiği açıktı.

[64] M. Neocleous, G. Rigakos, T. Wall., On Pacification…,2013, s. 1-2; M. Neocleous, Dream of Pacification…, 2013, s. 8-9.

[65] K. Marx & F. Engels, 2011, s. 120.

[66] Akt. M. Neocleous, ‘A Brighter and Nicer New Life’, s. 195.

[67] Bu fiil barışçıllaştırmada şiddete başvuruyu yalnızca ‘gerek ve ihtiyaç’ hali üzerinden tanımlamayı çağırmamalıdır; kast edilen açık savaş / kırım pratiklerinin devreye sokulma koşullarıdır. Aksi halde şiddete salt dışsal, araçsal, bir ihtiyacı karşılamaya yönelik bakış onu aynı zamanda bütünüyle negatif, engelleyici bir işlevsellikle tanımlar ki bu aslında serbest piyasa savunularında da mevcut olan bir yaklaşımdır. Örneğin Hayek liberal toplumların ekonomik tercihleri, arz-talep dengesini planlı ekonomiler ve totaliter rejimler gibi dayatmak için siyasal şiddete ihtiyaç duymayacağını söyler, neoliberalizm Hayek için tam da bu yüzden Nazizm sonrası Avrupa’nın şiddetten kaçış yoludur. Oysa şiddetin ihtiyaca ve gerekliliğe yönelik araçsal tanımı, aslında tam da böyle bir ihtiyaç ve gerekliliğin bir daha ortaya çıkmaması yahut asgariye indirilmesini temin edecek bir toplumsal-siyasal düzenin ‘barışçıl’ inşasını da savaş ve şiddet pratiği olarak görmeyi gerektirir. Hayek’in kurduğu bağlantıda şiddetin gizlendiği yol buradadır ve zaten barışçıllaştırmayı en basit bu haliyle tarif ederiz.

[68] M. S. Gemalmaz, 12 Eylül Rejimi, CDTA, Cilt: 14, İletişim Yayınları, İstanbul, 1996, s. 986.

[69] M. A. Birand (vd.), 12 Eylül-Türkiye’nin Miladı, Doğan Kitap, 2000, s. 212.

[70] Radikal bir perspektiften ‘siyasal alan’ kavramı, siyaseti verili bir kurum ve mekanizmalar seti olarak düşünmeyi teşvik ettiğinden tereddütlü bir yaklaşım gerektirir. Ancak burada ‘alan’, (yeniden) siyasallaş(tır)ma ve özneleşme imkanlılıklarının nesnel zeminini ifade eden tüm olası toplumsal ilişki ve süreçler biçiminde düşünülmüştür.

[71] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/findik-ureticisi-ayakta-4841733

[72] https://www.haberler.com/guler-yetkilerimi-uyguluyorum-haberi/

[73] Parasız eğitim için dersleri boykot eylemi, resmi ve özel evrakta sahtecilik, kamu görevlisinin görevini yapmasını engelleme, halkı askerlikten soğutma… gibi Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlı 50 maddenin Terörle Mücadele Kanunu kapsamına alınmasını içeren bu sürecin ürünü olarak terör suçundan mahkûm olanların sayısı, 2005’te 270 iken, günümüze pek yakın bir tarih sayamayacağımız 2009 yılında 6345’e çıkmıştır. AP Ajansı’ndan akt. Sendika.org http://sendika62.org/2011/09/turkiye-mahkumiyetlerde-dunya-rekoru-kirdi-57352/

[74] Örnek, PVSK’da değişiklik yapan 2006 tarihli 5681 sayılı kanunun gerekçesinden alınmıştır. https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem22/yil01/ss1437m.htm

[75] http://t24.com.tr/haber/babacandan-otomotiv-grevi-aciklamasi-zamanlamasi-biraz-manidar,297232

[76] Piyasanın doğal alanı dışına atılan toplumsal meseleler üzerine güvenlik dışında bir kanaat ve talep üretme zemini sistematik olarak engellenirken, piyasa alanında yeterli ‘güvenlik’ önlemlerinin alınmamasıyla işçi cinayetleriyle sonuçlanan suçlara yine devlet tarafından sistematik cezasızlık rejimiyle (ve doğrusu, üzerinde durmak için o kadar da mühim konular değilmişcesine) muamele edilmesi, güvenlikleştirmenin aynı zamanda bir güvensizleştirme edimi olduğunu gösterir. Güvenlik siyasetini barışçıllaştırmanın merkezine koyan şey, burjuva toplumun yapısal güvensizlikleridir.

[77] Tütün Eksperleri Derneği, Tütün Raporu, s.2. http://www.tutuneksper.org.tr/files/sidebar/tutun-raporu-2016.pdf

[78] İSİG Meclisi Haziran 2018 raporu. http://www.guvenlicalisma.org/19567-haziran-ayinda-en-az-149-isci-2018-yilinin-ilk-alti-ayinda-en-az-907-isci-yasamini-yitirdi

[79] http://guvenlicalisma.org/19179-ohalkhk-rejimi-is-cinayetleri-demektir-2017-yilinda-en-az-2006-isci-yasamini-yitirdi

[80] B. Buzan & O. Wæver, Macrosecuritisation and security constellations: reconsidering scale in securitisation theory, Review of International Studies, 2009, 35, s. 260-276.

[81] B. Buzan, Will the ‘Global War on Terrorism’ Be the New Cold War?, International Affairs, Vol.82, No.6, 2006, s. 1109.

[82] C. Bell, Civilianising warfare: ways of war and peace in modern counterinsurgency, Journal of International Relations and Development, 14, 2011, s.312-22.

[83] M. Dean, Military intervention as “police” action? The new police science: the police power in domestic and international governance, Stanford University Press, 2006, s.193-7.

[84] Örneğin, OHAL hukukunun henüz yürürlükte olmadığı dönemde “Barış İnşasında Kadınların Rolü: Dört Farklı Kentteki Kadınların Barış Deneyimleri” başlıklı bir yüksek lisans tezi, ilgili Enstitü yönetimi tarafından söz konusu genelge gerekçe gösterilerek geri çevrilebilmiştir. Enstitü yönetimi tez konusunda yer alan “Barış” ifadesinin “maksadını aştığını” iddia ederken “Barış için Kadınlar”, “Barış Anneleri” gibi örgütlenmelerin “legal görünüm altında illegal faaliyetler yürütüldüğü algısı yarattıklarını” öne sürmüştür. https://www.evrensel.net/haber/277992/barisa-tez-yasak. Terörle savaş her şeyden daha çok toplumsal hayatın düzenlenmesi ve zapt edilmesi ile ilgilidir.

[85] Hakikate ve (tam da hakikate sadık kaldığı ölçüde onu gizleyebilen) yalana eşit derecede uzak anlamıyla ‘zırva’ kavramı, Harry Frankfurt, On Bullshit (Princeton University Press, 2005)’ten esinlenilmiştir.

[86] Türkiye özelinde, Temmuz 2016 sonrası süreçte bu önemsizleşme halinin hiç olmadığı kadar olağanlaştığını görebiliriz. Darbe teşebbüsünü takip eden haftalarda ‘darbe tehdidine karşı demokrasi nöbeti’ adıyla gerçekleştirilen, güvenlik ideolojisi ve polis rejimini tahkim ederken tüm muhalif kesimlere gözdağı işlevi de güden sokak antrenmanları açısından en az önemli olan konu hakikat, yani ‘gerçekten’ ikinci bir teşebbüsün olası olup olmadığı idi. Sosyal medya başta olmak üzere halen başka mevzilerde sürdürülen bu seferberlik halinde hakikatin yerine koyulan şey yine yalan (“ikinci bir teşebbüs olacak” iddiası) değil, başka bir hakikattir aslında (“ihanet ve fitne tehdidi hiç bitmeyecek, bu yüzden ebedi bir olağanüstü haldeyiz”). Geçmişi deforme ederken geleceği yeniden inşa eden, geçmişin çarpık bilgisinden korku ve paranoyalar tahvil edip sonu olmayan belirsiz bir geleceğin inşasına harç eden bir hakikat.

[87] “Devlet nasıl teröriste karşı milletimizi koruyorsa tütün ve alkole milletimizi korumakla mükellefiz” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/478260/Erdogan__Siir__roman_ve_film_sigara_gibi_bagimlilik_yaratiyor.html

[88] http://t24.com.tr/haber/erdogan-sefer-gorev-emri-olanlar-goreve-hazir-olsun,567260. Bu çağrılara kimi patronların çalışanlarını ‘savaşa yollamak’ yönündeki istekli yanıtları Marx’ın “yedek işçi ordusu” mecazını “asli işçi ordusu” kavramıyla birlikte düşünmeyi anıştırır: https://odatv.com/fabrikamdan-istediginiz-kadar-isciyi-operasyona-goturebilirsiniz-2401181200.html

[89] “Erdoğan: Silahlı teröristle doları olan terörist arasında fark yok” http://www.aljazeera.com.tr/haber/erdogan-elinde-silahi-olan-teroristle-dolari-olan-terorist-arasinda-fark-yok; “Esasen dolar terörüyle karşı karşıyayız” https://www.aksam.com.tr/prof-dr-yasar-hacisalihoglu/yazarlar/dolar-teroru/haber-739123; “Türk Milleti Ekonomik Darbe Teşebbüslerine Karşı da Devletinin Yanında Oldu” https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/60960/turk-milleti-ekonomik-darbe-tesebbuslerine-karsi-da-devletinin-yaninda-oldu.html; “Hükümet, kur saldırısına karşı harekete geçti” http://www.tgrthaber.com.tr/ekonomi/kur-saldirisi-icin-hukumetten-karsi-tedbir-159545 söylemleri bu sürecin ürünüdür ve bunlar söylemin ötesinde devletin güvenlik ajandasında somutlanmıştır da. MGK tarafından 2015 yılında hazırlanan Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde gelecekteki 5 yıl için belirlenen güvenlik ve terör tehditleri arasında “hükümetin yönetme gücünü etkilemeye yönelik sermaye hareketleri”nin de yer aldığı yazılmıştır. http://www.milliyet.com.tr/iste-turkiye-icin-yeni-tehdit-gundem-2040175/

[90] Terör söylemi sınırsız düzey ve yöntemle şiddet kullanımını meşrulaştıran en üst ‘tehdit ve korku’ eşiğinin ifadesi gibi gözükse de, Gezi direnişinin ‘terörden daha tehlikeli olduğu’ mesajı ‘tehdidin’ belirlenmesinde bütünüyle siyasal güç ilişkilerinin belirleyici olduğunu gösterir. https://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/erdogan-bunlari-vatandasliktan-cikarmak-lazim-1170365/. Bu süreç aynı zamanda bir iktidar teknolojisi olarak terörizm endüstrisinin yalnız hukuki-kurumsal değil etik sorumluluğun da alanını büsbütün işgal etmesine sahne olmuş ve terör söylemi, egemen siyasetin yanı sıra müşterek hayat alanında da basit hoşnutsuzluk hallerini tanımlar nitelikte sıradanlaşmıştır. Hatalı kararlar verdiği düşünülen yabancı futbol hakeminin merkez spor medyası tarafından ‘terörist’, ‘katil’, ‘canlı bomba’ sıfatlarıyla tanımlanması (Ivan Bebek örneği), Uber hizmetini kullanan yurttaşların Taksiciler Odası başkanı tarafından teröre destek veren vatan hainleri olarak hedef gösterilmesi… gibi örnekler ve bunların şaşırtıcı olmaktan çıkması, gibi.

[91] “Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Türkiye’de terör örgütleri arasında hiçbir fark kalmadığını, aynı ofisin şubeleri, aynı merkezin yan kolları gibi çalıştığını söyledi.” https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/basbakan-yardimcisi-kurtulmus-teror-orgutleri-arasinda-hicbir-fark-kalmadi/724257

[92] “Terör tanımını, terörist tanımını en kısa sürede yeniden yapılarak Ceza Kanunumuza derç etmeliyiz diye düşünüyorum. Terör örgütlerine destek verdikleri için güvenlik güçlerimizce yakalanan kişilerin adliyenin bir kapısından girip, diğerinden çıkıp gitmesi artık tahammül edebileceğimiz bir durum değildir. Bu mesele düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü veya örgütlenme özgürlüğü meselesi değildir. Akademisyen olması, gazeteci olması, STK yöneticisi olması, aslında o kişinin terörist olduğu gerçeğini değiştirmez.” http://www.aljazeera.com.tr/haber/terorist-tanimi-tekrar-yapilmali

[93] “İlk insanla başlayan bu mücadele kıyamete kadar sürecek.” http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-ilk-insanla-baslayan-bu-mucadele-kiyamete-kadar-surecek-37292225

[94] D. Özçetin, “The War on Purse-Snatchers: Law and Order as Pacification”, içinde T. Wall vd. (ed.) Destroy, Build, Secure…, 2017. M. Neocleous, Toplumsal Düzenin İnşası, 2013.

[95] Emniyet Hizmetleri Sınıfı Mensupları Kıyafet Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/06/20170606-5.htm

[96] Sabine Reul & Thomas Deichmann, “About war and the missing centre in politics”: Interview with Slavoj Zizek. https://www.eurozine.com/about-war-and-the-missing-center-in-politics/

[97] “Terörist olmayan için OHAL yok hükmündedir” http://sendika62.org/2017/06/terorist-olmayan-icin-ohal-yok-hukmundeyse-bu-isciler-terorist-olmali-424908/; “OHAL’den bir terör örgütleri şikayetçi bir de onlara yardım eden malum kişiler” https://www.haberler.com/bulent-turan-ohal-den-bir-teror-orgutleri-10432211-haberi/. Yeri gelmişken, OHAL’in siyasi iktidarın gündemine girişinin 2016 yılındaki darbe girişimiyle birlikte olmadığını, Cumhurbaşkanının 2015 yılından itibaren birçok vesileyle Fransa örneği üzerinden OHAL’i gündeme getirdiğini hatırlatmakta fayda var. Darbe girişiminden bir ay kadar önce, Haziran 2016 tarihinde hükümetin OHAL yetkileriyle ilgili bir tasarı hazırlığında olduğu düşünüldüğünde durum daha da açıklık kazanıyor: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/547376/Bakanlar_Kurulu_na__vahim__yetki…_AKP__OHAL__pesinde.html

[98] “Neyiniz eksik? Fabrikalarınız mı çalışmıyor, iş yerinize mi gidemiyorsunuz?”. http://www.patronlardunyasi.com/yazdir.asp?haberid=192407; “OHAL konusundaki endişelerinizi anlamakta zorlanıyorum. OHAL işadamlarının neyini engelledi?” http://www.diken.com.tr/erdogan-dunyasini-anlamakta-gucluk-cekiyormus-ohali-kaldiramayiz-kusura-bakmayin/; “OHAL’i grev tehdidi olan yere müdahale için kullanıyoruz” http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/779522/Erdogan_dan_itiraf__OHAL_den_istifade_ederek_grevlere_aninda_mudahale_ediyoruz.html. Türkiye’de yatırımı olan ABD’li şirketleri temsil eden TABA-AmCHam’ın Başkanının “OHAL’den Şikayet Eden Tek Bir ABD’li Firma Yok” açıklaması da Cumhurbaşkanını doğrulamakta. https://www.dunya.com/is-dunyasi/ohalden-sikayet-eden-tek-bir-abdli-firma-yok-haberi-376640

[99] Birkaç örnek yeterli olacaktır: 2016 yılındaki kent merkezli terör saldırılarını takiben turizm, alışveriş ve yemek sektörlerinden STK’lerin başını çektiği “Hayatına Sahip Çık” adıyla bir sosyal kampanya başlatıldı. Kampanya sahipleri kampanyalarını “sokakta hareket ekonomide bereket” şiarıyla açıkladılar: https://www.sabah.com.tr/fotohaber/magazin/terore-karsi-hayatina-sahip-cik-nefesini-evde-degil-sokakta-al Başbakan Davutoğlu, “hiç çıkmadığımız kadar sokaklara çıkıp hiç girmediğimiz kadar esnafımızın yanına gidelim” çağrısında bulundu. MHP lideri Devlet Bahçeli, çay içme ritüelini ilk kez bir AVM’de gerçekleştirerek tüm Ankaralıları “inadına alışveriş merkezlerine gitmeye” davet etti: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/mhp-lideri-bahceliden-avm-ziyareti-40073724

[100] S. Zukin, The Cultures of Cities, Blackwell Publishers, 1995, s. 28-38.

[101] M. Neocleous & G. Rigakos, Anti-Security: A Declaration, içinde M. Neocleous & G. Rigakos (ed.) Antisecurity, Ottawa: Red Quill Books, 2011, s.

[102] “Son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar…”. Bu söylem en az “mili birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler” kadar kalıcıdır ve hiç sonu gelmeyen ‘istisnai zamanların’ altını çizer. Güvenlik ve istisnacılık arasındaki ilişki için bkz. C. Peoples & N. Vaughan-Williams, Critical Security Studies, 2010, s. 70-2.

[103] M. Neocleous, Güvenliğin Eleştirisi, s. 79-91.

[104] Fransa’da 2017 yılında OHAL’in kaldırılmasını hemen takiben benzer yetki ve kısıtlamaların terörle mücadele yasası aracılığıyla olağan hukuka transfer edilmesi taze bir örnektir. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/837416/Fransa_da_terorle_mucadele_yasa_tasarisi_onaylandi.html Türkiye’de mülki idareye yargısal yetkiler tanıyan 2015 tarihli iç güvenlik paketinin yanı sıra, yazının kaleme alındığı günlerde gündeme düşen, OHAL hukukunu olağan hukukun tekil yasalarına paylaştırma tasarısı da burada anılabilir: https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/ohal-sonrasi-icin-meclise-sunulan-yeni-duzenlemenin-detaylari-belli-oldu-2523986/

[105] 2015 haziran seçimleri öncesi ve sonrasında yasal bir parti olan HDP bürolarına ve Kürt yurttaşlara, esnaf ve emekçilere yönelik sistematik saldırıların cezasızlıkla ve kimi zaman kovuşturmasızlıkla sonuçlanması, değişkenleri siyasal iktidarın söylem alanında tayin edilen milli güvenlik ideolojisinin, hukukun işleyiş biçiminde OHAL rejimini aratmayacak bir etkinlik kazanabildiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir.

[106] G. Yalman, “AKP döneminde söylem ve siyaset: Neyin krizi?” içinde S. Coşar & G. Yücesan-Özdemir (ed.), İktidarın Şiddeti, Metis, 2013, s. 37.