Fethetme arzuları onların varlık ve sefalete eşit bir şehvetle yaklaşmalarını sağlar. Yağmalar, katleder, gasp ederler, adına imparatorluk derler; geriye bomboş, çorak bir çöl bırakırlar, adına barış derler. (Cornelius Tacitus, Agricola)

Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz İtalyan Marksist Domenico Losurdo liberal devletlerin uzun, kanlı geçmişini incelediği Liberalizmin Karşı Tarihi’nde şu veciz soruyu sorar: Liberal hakların elde edilmesine giden tarihsel süreç liberalizm tarafından resmedildiği kadar tedrici ve barışçıl mıydı? Ancak hem bu sorunun kendisinde hem ona verdiği yanıtta burjuva düzen açısından şiddetin kapatılmış bir fasıl olup olmadığı bulanık görünür. Marx’ın kapitalist üretim tarzına geçiş açısından ‘hızlandırma’ rolüne sahip olduğunu çözümlediği[1] erken liberal döneme damga vuran kaba zora dayalı şiddet yöntemleri, Losurdo için liberal haklar ve demokrasinin tarihsel art alanında gizlenmiş köklü bir geçmişe sahiptir. Ancak bu gizin ortaya çıkarılmasında Lusordo’nun eleştirisi, normatif bir felsefe sistemi olarak liberal düşüncenin şiddetle ilişkisindeki sistemli riyayı ortaya koymaktayken sermayenin yayılmacı birikim dinamiğiyle maddi bir iktidar örüntüsü olarak şiddet arasındaki bağ üzerine derinlikli bir tartışma hattına davet etmekten uzak kalır. Liberalizmin sömürgecilik, kölelik, ırkçılık gibi şiddet türleriyle dirsek temasları bir dizi tarihsel örnekle tanıtlanırken, temas tespitinin ötesine geçip liberal gerekçelendirmelerin birikim savaşına kök salmış şiddetin değişmez mantığıyla birebir örtüşme kapsamında ele alınmaması çözümlemeyi liberalizmin geçmişindeki karanlık, ‘gayrı-liberal’ unsurların aydınlatılmasına hapseder. Şiddetin titizlikle incelenen tarihsel uğrakları toplumsal dünyanın sermaye tarafından kesintisiz düzenlenişinde işe koşulan yapısal ve sistematik şiddet mantığının dışında olumsallaştırıldığı ölçüde, eleştirinin ufku da liberal iktidarın en azından özerk, bireyci sivil toplumun oluşum sürecinin bir bölümünde ‘göründüğü kadar’ liberal bir tarih içermediğinde düğümlenir. Bu düğüm, içerdiği muazzam tarihsel çözümlemeye rağmen, eleştiriyi radikal olmaktan uzaklaştırır. Oysa belki de ilerici ve radikal bir eleştiri için, kapitalizmin sınıf karakterinin en soyut düzeydeki görünümü olan liberal politik biçim[2] ve liberalizmin tam olarak ondan bir sapmayı ifade edecek tarzda gayrı-liberal denilen şiddet türlerini yapısal (potansiyel veya aktüel) olarak ürettiği, ilkel birikimden bu yana bir savaş ve şiddet yapılanması olduğu fikri üzerinde durmaya ihtiyacımız vardır?

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---