Abdurrahman Aydın: İlk olarak, Kürt Hareketinin ‘barış’ kavramına bir sıfatı, ‘onurlu’ sıfatını eklemesi, açıkça ‘barış’ kavramının egemenler tarafından, bir barışı değil de bir tür edilgenleştirme operasyonunu işaret edecek biçimde kullanıldığını ve işletildiğini ortaya koyuyor. Egemenler sanki ‘barışmak’ değil de ‘barışçıllaştırmak’ istiyorlarmış gibi bir görünüm söz konusu. Ama daha da önemlisi, Kürt Hareketinin de tam da böyle bir saptama yapmış olduğunu gösteriyor. Bu durum, Kürt Hareketinin, kendi mücadele enerjisini büyük oranda kavramın içeriklendirilmesi meselesine harcamak zorunda kalması sonucunu da beraberinde getirmiyor mu? Ve eğer getiriyorsa, Kürt Hareketinin düzen kurucu ve siyaset oluşturucu gücünün eksildiği ya da en azından bu alanda harcanacak bir siyasal enerjiyi bir başka alana kaydırmak zorunda kaldığı söylenebilir mi?

Sırrı Süreyya Önder: Onurlu barış kavramının içeriklendirilmesi, barışın ‘onurlu’ olarak adlandırılmasının şartlarının tartışılması elbette mühim bir tartışma. Yine de şunu söylemek gerekli. Devlet kendi ‘barış’ algısını anlatmak için ‘aracılara’ başvurdu ve fakat Başbakan, belirgin popülist bir söylem haricinde kendi ‘barış’ algısına dair belirgin bir şey ortaya koymadı.

Kürt özgürlük hareketi ise kendi formasyonunu, ideolojik doktrinlerini, kader belirleyici siyasi hamlelerini hep ‘barış’ yolunda yapıyor. Meselenin ‘onura’ dayanması en çok da onur gibi bir kavramın istikrar halinde kalıcılaşabileceğidir.

Aslında Kürt hareketinin ‘onurlu barış’ konseptine harcadığı mesai, belki de en rahat geçirdiği mesai oluyor. Çünkü hareketin tümünde ‘barışın önemi’ de geçmişten kalan mücadele mirasının karakteri de çok iyi biliniyor. Bizim zorlandığımız mesailer, daha çok toplumsal olarak kavga etmemiz gereken şeyler.  İçselleştirilmiş birçok mağlubiyet, kapitalizmle mücadele etmeden otoriterlikle mücadele etme çabası, cinsiyetçilik ve ırkçılığın toplumdaki izlerinin silinmesi bizim için çok daha mühim alanlar. Farklı kitleler için farklı ve daha derinlikli içerikler oluşturmak gerekiyor. Onurlu barış gibi kavramların altının doldurulması, dünya örnekleri çerçevesinde dahi olsa çok daha geniş kaynaklarla cevap verebileceğimiz bir alan. Önümüzde bir ‘kitleselleşme’ aşaması var. Bu aşamada barış kadar başka şeylerin de arkasını doldurmamız gerekecek.

Abdurrahman Aydın: Çağdaş yönetim paradigması –elbette Türkiye’yi de dâhil ederek söylüyorum– artık krizleri engelleme motivasyonuyla değil de krizlerin ortaya çıkmasına izin vererek, hatta bazen bizzat kriz çıkararak bu krizleri yönetme anlayışına dayalı bir paradigma. Bu bakımdan, adeta ‘barış sürecinin’ kendisi de egemenler tarafından bir ‘kriz sürecine’ dönüştürülmüş gibi bir görünüm sunuyor. Bu bakımdan mevcut durum sanki sorunu kendi temellerinden koparıyor. Yani sanki Kürt Sorunu bir sorun olmaktan çıkarıldı da onun yerini yeni bir sorun, bir ‘barış süreci’ sorunu aldı. Bu da ‘barışın’ bile aslında sorunun üstünü kapatmaya dönük bir siyasi strateji temelinde işletildiği algısına neden oluyor. Bu konuda bize bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Sırrı Süreyya Önder: AKP’nin herhangi bir süreç/kriz yönetimi etrafından dolaşarak bizi oyalamasını kabullenemeyeceğimizi herkes biliyor. Dahası, herkesin bizi ‘pasif’ kalmakla suçladığı, barış için taviz verdiğimizi düşündüğü dönemde AKP’ye karşı seçimlerde elde edilen kazanım bir yana, sokakta ve yeni örgütlenmelerimizle yeni yerelliklerde kazandığımız başarıları kimse öyle kolaylıkla yabana atamaz.

Devlet kimse, onla müzakere edileceğini başından beri söyledik. Ama biz ‘reaktif’ bir siyaset değiliz. Hükümet vursun, biz acıyan yeri tutup bağıralım demek bizim siyasetimiz değil. Çünkü barışı AKP’ye dayatan da barışın öznesi olan da biziz. Zira, Kürt özgürlük hareketinin ve Kürt isyanlar tarihinin kökleri çok geriye dayanıyor. Devlet iki şeyi biliyor. Kürtler olmadan Türkiye’de istikrar ve gelecek mümkün değil. İkincisi de şu: Kürtler’i ‘yok ederek’ pasifize etme gibi bir ihtimalleri yok. Kötü haberi ben vereyim. Bal demekle ağız tatlanmıyor. Bu yüzden ‘barıştan bahsettirerek’ barış getirmiş gibi davranmak hükümetin elini güçlendirmiyor. Canı istediğinde çalışan kosterlerle ‘barış’ süreci yürür belki; ama ‘onurlu barışın’ koşulları oluşmaz. Zira biz Kürt halkının önderiyle arasına ‘deniz’ girmesine karşıyız.  Dahası, demokratik özerklik gibi bir planımız var. Barışı, şahsa yahut anadile değil, açık bir programa bağladık. Onur işte tam burada devreye giriyor ve onur ‘barış geldiğinde’ değil barışın geliş sürecinde konuşulacak bir şey.

Ana haber bültenlerinde  ‘direnişimiz’ gösterilmiyor diye ‘orada değiliz’ sananlar zindanlardaki HDP’lilerden utansın.

Onu da geçtim, bizim AKP’ye göz yumduğumuzu düşünen, bunu ifade edenler AKP ile CHP arasında bir tezgâhın çalışanı oldular. Yerel seçimlerde de bunu yaptılar. Bir ona çalışıyor dediler, bir buna çalışıyorlar dediler. Bizim ‘onurlu barış’ dediğimiz şey, durduğumuz yerde durmak, geçmişin ‘feda’ kültürünün yerine siyasi aktif bir özne koymak. AKP de bunun farkında. Var olduğumuzu ve var olacağımızı biliyor. Süreci ‘sonsuza dek’ bu şekilde kafalarına estiği gibi sürdüremezler. CHP de MHP de bunu bilsin. Sürece zarar veremezler, zira tarihin akışını kesecek kadar keskin bir makas kimsede yok. Ama toplumda bir belirsizlik ve bunun sonucu bir ‘sağcılaşma’ var.

Bu seçimlerde yükselen MHP oyu bunun en güzel kanıtı. Ya toplumsallaşan bir ‘barış’ paradigması ortaya koyacak, barışı sahiplenecekler, ya da cumhuriyet tarihinin en önemli sürecini statükonun eline bırakıp toplumsal barışı tehlikeye atacaklar.

Abdurrahman Aydın: Öcalan’ın geçen yılki Newroz mesajı, Kürtlerin bu toprakların mistik coğrafyasında bir yerinin bulunduğu kabulünden hareketle, siyasal coğrafyasında da bir yere sahip olma haklarının bulunduğu vurgusunu içeriyordu. Bu bakımdan geliştirilen mistik referanslar ise en azından bir kısım Alevi’yi bir hayli rahatsız etmişti. Fakat HBVAKV tarafından yayınlanan bir kitapçık, bir yandan Alevilerin bir kısmında oluşmuş olan bu algıyı eleştiriyor; fakat öbür yandan da ‘barış’ın fazlasıyla ‘devletli’ bir nitelik edinmiş olduğu, asıl barışın ‘toplumsal’ olması gerektiği eleştirisini yapıyordu. Bu eleştiriye nasıl bir karşılık verirsiniz?

Sırrı Süreyya Önder: Barış bir sosyal mühendislik ürünü olursa geleceğimizin garanti altına olduğunu söyleyemeyiz. Barışın aşağıdan bir süreç olduğu Kürt hareketindeki algısının ne kadar olumlu ve barış tartışmasının ne denli demokratik olduğu ortada. Ama akil insanlar dahil olmak üzere birçok formül sanki barışın ‘dayatıldığı’ gibi bir algı yarattı insanlarda. Bu da biraz ‘devletli’ bir dildi. Ama bunu hükümet kullandı. Sayın Öcalan, taa 2011’de kitle partisi ihtiyacını deşifre etmişken 2014’te bu ihtiyaç iyice somutlaştığında herkes aynada gerçekle yüzleşti. Öcalan’ın farkında olduğu bir şey var. Hareket mevcut söylem ve pratikleri etrafında oy oranı olarak belirli bir doygunluk seviyesine ulaştı. Tarihindeki mevcut paradigmasıyla alabileceği en anlamlı oy oranına ulaştı. Şimdi, barışı da eşitliği de birarada anlatma vakti. Yani yeni bir fonksiyonu da üstlenme. HDP’yi bir Ortadoğu partisi olarak görmeliyiz. Öcalan Ortadoğu’nun, Mezopotamya’nın mistik ögelerine, dinlere vurgu yaparken, aslında bu topraklarda akan ırmaklar gibi, siyasetlerinde ‘ulusötesi’ olduğunun farkında. HDP ulus-ötesi bir siyaset yapıyor. Rojava’daki Kürt, Lazkiye’deki Alevi, Kessab’daki Ermeni için ‘ortak’ bir yaşam alanı öneriyor. Öcalan’ın demokratik özerklik / demokratik modernite perspektifini hepimiz tanıyoruz artık. Rojava’daki kolektif anlamda çok kültürlü, demokratik kültürün hangimize ne zararı dokunabilir?

Aleviler için bu yargının kırıldığını düşünüyorum ben. Özellikle HDP kendini anlatabilirse, Ortadoğu’nun tarihine yapılan bu referansların, onları içermeksizin bir ‘barış’ coğrafyası yaratamayacağını onlar da anlayacaklardır.

Abdurrahman Aydın: Yine Öcalan’ın geçen yılki mesajı ortak bir duygular ve gelenekler haritasına referansta bulunuyordu. Fakat bu yılki mesajının asli referans noktası Kürt Halkının ve Kürt Hareketinin mücadele gücüne ve azmine yönelikti. Elbette bu yılki siyasal söylemin özgüveni de geçen yılkinden bir hayli daha yüksek gibi görünüyor. Aradaki farkı neye bağlarsınız?

Sırrı Süreyya Önder: Geçen yılki konuşma bu coğrafyanın tamamına bir mesajdı. Hedef kitlesi çok daha geniş kitleleri kapsıyordu. Sayın Öcalan’ın özgürlüğüne varması beklenen bir süreçte tüm Ortadoğu halklarına yolladığı bir mektup niteliği taşıyordu. Kürtler, tecrit sürecinden sonra önderlerinden duydukları bu cümlelerde şunu gördüler. Önderlik artık tıpkı genişleyen, güçlenen Kürt hareketi gibi geniş bir coğrafyanın politikasının öznesi olmak istiyordu.

Bu yıl yapılan konuşma ise ‘iyi anlaşılmış’ ilk konuşmaya dair bir teşekkürdü. Üstelik Kürtlerin ve Kürt özgürlük mücadelesinin en büyük desteğe ihtiyaç duyduğu dönemde yapıldı bu konuşma; özerkliğin pratik ilanı olan seçimlerden hemen önce.

Abdurrahman Aydın: Son bir kaç yıl içinde Rojava’da önce “özsavunma” sonrasında da “Demokratik Özerklik” açısından önemli bir deneyim yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Ortaya atıldığı ilk günlerden itibaren “soyut” bir kavram olmakla eleştirilen Demokratik Özerklik kavramının somut bir örneği olarak yükselen Rojava Devrimi’nin bugüne kadar öğrettikleri ne oldu? Hem Türkiye’de hem de genel olarak tüm bu coğrafyada Demokratik Özerklik sisteminin geleceği nasıl şekillenecek?

Sırrı Süreyya Önder: Demokratik özerkliğin gerekliliği tek başına Kürdistan coğrafyasında değil Ege dâhil birçok noktada kendini kanıtladı. Artık, özetle söyleyebiliriz ki, Türkiye’de özyönetim, özdenetim, özsavunma halkların kendilerini ‘devlet şiddetinden’ de Ortadoğu’nun çetin ekonomik koşulları ve kapitalist modernitenin kurumlarından da kurtarmak için kilit olan kavramlar. Bu kilit kavramları artık daha net tartışacağız.

Örneğin Sayın Kışanak 90’larda Türkiye’nin kabul ettiği sözleşme üzerinden anlamlandırılabilecek petrole ilişkin önemli bir beyanatta bulundu. Baskın Oran Hoca Radikal İKİ’de bu konuyla ilgili kendini sözü mutlak gören devlete nazaran çok daha akılcı bir analiz sundu, üstelik devletin kendi kendine kabul ettiği anlaşmalar üstünden. Bu analiz ve Sayın Kışanak’ın çıkışı, devlet aklının, aniden ortaya çıkan bir ‘panikle’ demokratik özerkliğin ilk kıvılcımlarının üstüne ‘kum dökme’ girişimine karşı bize güzel bir alan sağlıyor. Bir şansımız daha var: Bu sefer ana akım medya ‘bağımsız Kürdistan mı geliyor’ diyerek özerklik karşıtı propagandaya başlamadan önce kendi paradigmamızı tartışma alanına taşıma fırsatı bulduk. Siyasette sözünü önce söylemek ve kendi sözünü kendi alanında tartıştırmak her şeyden mühim bana kalırsa.

Ben eşbaşkanlık ve kadınların alacağı inisiyatifin önümüzdeki sürecin ekonomik anlamda belirleyicisi olacağını ve demokratik özerkliğin ekonomik modelinin pratiğinde asıl etken olacağına inanıyorum. Rojava’da elde edilen tecrübe bir moral kazandırdı Kürtlere. Üstelik Türkiye’deki Kürtler açısından büyük bir birleşme duygusu da yarattı bu.

Yani özerklik ve kolektif birliktelik konusunda pratik/teorik bir ortaklaşma sağlandı.

Abdurrahman Aydın: Kürt Hareketi’nin dünyadaki halk hareketlerine ve demokrasi mücadelelerine en önemli katkılarının başında kadınların siyasal mücadele içerisindeki konumunun belirgin biçimde genişletilmesi geliyor. Son yerel seçimlerde izlenen “eş belediye başkanlığı” siyaseti bu anlamıyla “en gelişmiş” batı demokrasilerinin bile sınırlarını aşan bir hayalin gerçeğe dönüşmesi demek. Kadınların Kürt Ulusal Demokratik hareketi içerisindeki gelişimi açısından yolun neresindeyiz?

Sırrı Süreyya Önder: Bu konuda KONDA’nın anketi bize bir özeleştiri sunma fırsatı veriyor. Bu ankete göre Türkiye’deki kararsız seçmenin %68’i kadın. Kadın unsuru bu kadar önde olan, mevcut en kitlesel parti konumundaki AKP ile sosyoekonomik olarak tabanları benzeşen bir parti iken, bu kararsızlar arasındaki kadınların oylarının bize yönelmesini sağlamak durumundayız.  Bu bağlamda ‘kadınlar’ Kürt Hareketi’nin yeni ortaklıklar kurma ve genişlemedeki ‘asıl’ öznesi konumunda olacak.

Bu bağlamda da eşbaşkanlık ve kadınların yönetim süreçlerine aktif katılımı başlıklarını ‘entelektüel’ birer fantezi olarak göstermeye çalışanlara inat Kürt kadınının Rojava Devrimi’ndeki rolü üstünden düşünerek hareket etmeliyiz. Bu bağlamda Kürt kadınının Ortadoğu’daki kadın kalkışmasında ‘öncü’ bir konum elde etmesi için kilit rol üstleneceği bir aşamadayız denebilir.

Mezhepsel farklılıklara bakılmaksızın, erkek hegemonyasına karşı bir ‘kadın’ alternatifinin sunulması, görünmez emek üreten ‘ev işçileri’ ile başlamak üzere önümüzde mühim bir sınav olduğunun kanıtı. Eş belediye başkanlığı süreci, belediyelerle sınırlı değil. İl örgütlenmeleri ve ilçelerde ve hatta komisyonlarda bir eş başkanlık sistemi oturmuş durumda. Bu bağlamda sadece ‘kazandığımız’ yerlerle sınırlanamayacak bir aktif pratik söz konusu. Yani HDP’nin ‘belediye kazanamadığı’ bölgelerde de radikal demokrasiye yol açan bir HDP fikriyle yüzleşecek insanlar.

Kadınların hareket içerisindeki yeri her geçen gün sağlamlaşıyor; ama Ortadoğu’da Kürt kadınının ve Kürt hareketiyle yoldaş olan kadınların Ortadoğu’nun kaderine etkisi olacaktır. Bana kalırsa artık ‘hareketin içine’ ya da ‘hareketin geleceğine’ değil çok daha makro bir düzlemde coğrafyaya yönelik etkilerine bakmalıyız hareketteki kadınların. Genişleme ve etki potansiyelleri üstünden konuşmalıyız.

Söyleşi: Abdurrahman Aydın-Mutlu Arslan