7 Haziran’da bildiğimiz türden seçimlerin sonuncusunu yaşayacağız. Mevcut siyasal düzen, her haliyle sürdürülebilirliğini kaybetmiş durumda ve önümüzdeki seçimler bu düzenin geleceğinin tayini açısından önemli bir eşik haline geldi. Seçimler sonucunda AKP, anayasayı tek başına değiştirebilecek milletvekili sayısına ulaşırsa, denetimsiz bir kudretle donanmış “Başkanlık Sistemi” bugüne kadar hiç olmadığı kadar yakın bir tehdit haline gelecek. Anayasa ve her türden hukuk kuralı yok sayılarak, iktidarın otoriter dayatmalarıyla sürdürülen bu olağanüstü hal düzeni baştan aşağı kurumsallaşacak. Toplumsal muhalefete yönelik baskı ve şiddet hiç olmadığı kadar artacak… AKP’nin seçimlerde gözle görülür bir güç kaybı yaşadığı durumdaysa, bir süredir ayyuka çıkan parti içi çatlakların beklenenden çok daha hızla derinleşmesine neden olacak. Hukuk devletinin asgari ölçütlerinin uygulandığı bir düzende bırakın ülke yönetmeyi, sokağa çıkması bile mümkün olmayan Erdoğan’ın gücünü kaybetmemek adına yapacağı hamleler, daha önceden bilmediğimiz türden bir rejim krizinin kapısını aralayabilir. AKP’nin devlet ve toplum içerisinde kapladığı alan göz önünde bulundurulduğunda, her iki ihtimalde de, önümüzdeki seçimlerden sonra Türkiye’de çok ciddi bir toplumsal çalkalanma yaşanma olasılığı yüksek görünüyor.

AKP’nin En Zor Seçimi

AKP, 14 yıllık siyasi hayatı boyunca ilk kez bir seçim öncesinde bu denli büyük bir belirsizlik yaşıyor. 17-25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk operasyonlarının hemen arkasından gelen yerel seçimlerde bile tam bir bağlılık ve inanmışlık sergileyen AKP, 7 Haziran Seçimleri yaklaşırken hem parti örgütü içinde hem de ülke yönetiminde sorunlarla boğuşuyor. Görünen o ki, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasının ardından geride rahatlıkla kontrol edebileceği bir parti bırakmak için yaptığı düzenlemeler ve müdahaleler AKP içinde önemli bir rahatsızlık kaynağı. Bu rahatsızlık Hakan Fidan krizinden, Bülent Arınç-Melik Gökçek atışmalarına kadar her fırsatta kendisini değişik biçimlerde gösteriyor.

Tüzükte yer alan üç dönem kuralı nedeniyle partinin kurucu kadrolarının yeniden aday olamamasını parti örgütünü tümden kendisine sadakatle bağlı bir yapıya dönüştürmek için fırsat olarak gören Erdoğan’ın bu yöndeki girişimlerinin özellikle aday belirleme sürecinde daha büyük sıkıntılara yol açacağını kestirmek zor değil. Bu noktadan bakıldığında AKP için 7 Haziran seçimleri kadar, partiden ayrılacakların 7 Haziran sonrasındaki tavırları da önemli olacak gibi duruyor. Bugüne kadar parti içerisindeki farklı çıkarları Erdoğan’ın buyurgan otoritesi altında uyumlulaştırmayı başaran AKP’nin bu konuda eskisi kadar başarılı olacağı biraz şüpheli.

AKP kendi içerisinde bu sancıları yaşarken dışarıda da iki önemli konuda kontrolü kaybetme noktasına geldi: Ekonomi ve Çözüm Süreci. 2001 krizinin hemen ertesinde iktidara gelen ve 2000’li yılların başından itibaren dünya ekonomisindeki genişleme trendine ayak uyduran AKP’nin geniş kesimlere en büyük vaadi ekonomik istikrar olmuştu. Son bir yıldır uluslararası piyasalarda yaşanan gelişmeler, AKP’nin bugüne kadar sırtını dayadığı söylemin yerle bir olacağını gösteriyor. ABD Merkez Bankası’nın 2009 krizi sonrası uygulamaya koyduğu genişletici para politikasını sona erdirme kararıyla beraber doların hızla değer kazanmaya başlaması, AKP’nin iktidar olduğu dönemden bu yana temel bir ekonomik veri olan ve ülkede sahte bir zenginlik illüzyonu yaratan, “zayıf dolar”ın yarattığı zemini ortadan kaldırıyor. Dolardaki yükselişin yaratacağı yüksek faiz ve yüksek enflasyon gibi sonuçlar AKP’nin ezberlediği ekonomik döngüyü işlemez hale getirdi. Bu kaos ortamında Merkez Bankası fiyat istikrarını, Erdoğan ise müteahhitleri korumak için büyük bir uğraşa giriştiler. Ekonomideki bu sarsıntı, 2009 krizi sonrası yerel seçimlerde beklenmedik bir oy kaybı yaşayan AKP’yi benzer bir gerilemeye uğratabilir.

AKP’nin yaşadığı en büyük sıkıntılardan biri de Çözüm Süreci konusunda. Çözüm Sürecini başından itibaren “terörü sona erdirme” süreci olarak gören ve kendi tabanına da böyle göstermeye çalışan AKP, zaman ilerledikçe sürecin ruhuna ve ciddiyetine uymayan bir tutum içine sürüklenmektedir. Süreçle ilgili görüşmeler gizli kapılar ardında yürütüldüğü dönemde milliyetçi-muhafazakar tabanını konsolide etmekte sorun yaşamayan AKP, süreçle ilgili somut siyasal adımlar gündeme geldiği andan itibaren büyük bir panik içine girmiştir. Kobani Eylemleri bahane edilerek alelacele meclise getirilen ve toplumsal olayların bastırılmasında emniyet güçlerine sınırsız yetkiler tanıyan iç güvenlik yasası, Dolmabahçe görüşmelerinde takınılan ikircikli tutum, izleme komitesi konusunda Erdoğan’ın çıkışı sürecin bundan sonrasının beklendiğinden çok daha güç olacağını göstermektedir. AKP’nin seçimlere kadar büyük bir aksilik yaşamadan seçimler sonrasındaki meclis aritmetiğine göre bir yol izleyeceği tahmin edilebilir.

Bugün yaşananlar kuşkusuz AKP’nin karşı karşıya geldiği ilk önemli kriz değil. E-Muhtıra’dan parti kapatma davasına kadar AKP pek çok krizi kendi lehine çevirmeyi başarmış bir siyasal geçmişe sahip. Bununla birlikte geçmişten farklı olarak bugün AKP’yi sarıp sarmalayarak onu zor durumlardan kurtaran liberal halenin ve cemaat desteğinin olmaması AKP’nin manevra yeteneğini kısıtlamaktadır. Gezi Direnişine kadar her sözüyle gündem belirleyen, Salı konuşmalarının etkisini bir sonraki Salıya kadar sürdüren Erdoğan, aradan geçen kısa zamanda “Havuz Medyasının” yeteneksiz yazı işlerinin hayal gücüne muhtaç hale geldi.

Bütün bu tabloya rağmen AKP açısından en kötümser anketlerde bile AKP’nin oyu yüzde 40 bandında görünmeye devam etmektedir. Bu acı durum, AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca toplumsal yapıya ne denli güçlü bir biçimde nüfuz ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla toplumsal yapının her hücresinde AKP’ye karşı mücadele etmeden, AKP’yi toplumsal yaşamda gerçek anlamda bir yenilgiye uğratmadan AKP’nin siyasal olarak alt edilmesi de mümkün görünmemektedir.

HDP’nin Baraj Resti

7 Haziran seçimlerini önemli kılan bir diğer gelişme de hiç kuşkusuz Halkın Demokratik Partisi’nin seçimlere parti olarak katılma kararı almasıydı. Kürt hareketinin temsilcisi durumundaki siyasi partilerin 90’lı yıllardan itibaren girdikleri seçimlerde %10’luk seçim barajının altında kalması, hareketin 2007 ve sonra 2011 genel seçimlerinde bağımsız adaylar çıkararak mecliste temsil imkanı yakalamıştı. 2013 yılında solun farklı kesimleriyle birlikte oluşturtulan Halkın Demokratik Partisi, hareketin daha geniş kesimlerle buluşması yolunda önemli bir adım oldu. HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %9,8’lik bir oy oranına ulaşması, 7 Haziran genel seçimlerinde partinin %10’luk ülke barajını aşması yönünde önemli bir motivasyon ve cesaret sağladı.

HDP’nin bu kararını tek başına Cumhurbaşkanlığı’nda alınan oy oranına bağlamak yanlış olacaktır. Geçtiğimiz yıllar içerisinde Kürt Hareketi ve HDP’nin “Çözüm Süreci” ve “Kobane Savaşı” gibi iki önemli süreci kendisi açısından başarılı bir biçimde yürütmesi, parti kadrolarının özgüvenlerini artırdığı gibi geniş kesimlerin partiye olan güvenlerini de artırdığı söylenebilir. HDP, fiilen sahip olduğu bu sınır aşırı siyasal gücün mecliste de hak ettiği oranda görünürlüğünü sağlamak ve kendilerine yönelik bir küçümseme vurgusu içeren “bölge partisi” olma hüviyetinden kurtulmak istemektedir.

Çözüm Süreci’nde çatışmaların durdurularak tarafların birbirlerini tarttıkları aşamanın belli bir noktaya gelmesinin ardından, siyasal ve hukuki adımları içeren yeni bir aşamaya geçilecek olması göz önünde bulundurulduğunda, HDP’nin meclisteki siyasal ağırlığının artmasının bu aşamadaki pazarlık gücünü de artıracağı söylenebilir. Bu yeni aşama, bugüne kadar gizli kapılar ardından yürütülen sürecin kamusal bir nitelik kazanması ve daha da önemlisi -Gezi Direnişi de dahil- son yıllarda Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin gündemi ile apayrı bir yolda seyreden çözüm sürecinin, demokrasi ve özgürlük mücadelesi ile yeniden ortak bir zemine gelmesi açısından çok büyük bir önem taşımaktadır.

HDP’nin baraj altında kalması halinde AKP’nin tek başına Anayasa’yı değiştirebilecek milletvekili sayısına ulaşma tehlikesi, HDP’nin kararının sorumluluğunu da büyüttü. HDP seçimlerde baraj altında kaldıkları takdirde seçim sisteminin adaletsizliğini vurgulayıp, kendi meşru siyasal temsil olanaklarını yaratacaklarını söyleyerek kazan-kazan durumu ortaya çıkarmak istese de, yaşanacak bu durumun siyasal sorumluluğu, HDP’nin öngördüğünün ötesine geçmesi de olasılıklar arasındadır.

HDP’nin baraj restinin hem kendisi hem de AKP açısından taşıdığı önemin büyüklüğü HDP’de olduğu kadar, HDP dışındaki sol-sosyalist kesimlerde de sorumluluk-zorunluluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Solun ve toplumun farklı kesimleri birbirleri ardına yaptıkları açıklamalarla seçimlerde HDP’yi destekleyeceklerini belirttiler. Bu açık kurumsal desteklerin yanı sıra, son yıllardaki seçimlerde özellikle genç ve eğitimli seçmen kitleleri üzerinde etkili olan “AKP’den nasıl kurtuluruz” hesabına dayalı oy verme tavrı, HDP’nin özellikle metropollerdeki siyasal görünürlüğünün ve meşruiyetinin sağlanması bakımından önemli unsurlardan biri olacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görüldüğü üzere, Selahattin Demirtaş’ın her defasında doğrudan AKP’yi ve Erdoğan’ı hedef alan siyaset tarzı, bu kesimlerin ilgi ve sempatisini kazanmayı başarmıştır.

Birleşik Haziran Hareketi ve Seçimler

HDP’nin barajı aşma konusunda bıçak sırtı bir konumda olması, sosyalist partilerin oylarını ve desteğini daha önceki seçimlerden çok daha değerli hale getirdi. Bu nedenle HDP’nin solunda en büyük siyasal birliktelik olarak ortaya çıkan Birleşik Haziran Hareketi’nin[1] seçimlerdeki tavrı büyük bir merak ve heyecanla beklendi. Henüz ittifak görüşmeleri başlamadan önce ÖDP Eş Genel Başkanı ve Birleşik Haziran Hareketi yürütme kurulu üyesi Alper Taş’ın AKP’yi geriletmek için CHP, HDP ve Sosyalistlerin seçim ittifakı yapması yolundaki çağrısı ne CHP ne de HDP tarafından olumlu karşılandı.

Birleşik Haziran Hareketi’nin yerel meclislerinde ortaya çıkan görüşler ışığında belirlenen seçim kararında, CHP ve HDP ile parlamentoda temsiliyet kaygısı üzerinden bir müzakere yapmayacaklarını, bununla birlikte altını çizdikleri toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacakları ifade edildi.

Kısa zaman önce kurulan ve sosyal demokratından sosyalistine kadar geniş bir yelpazeyi şemsiyesi altında bulunduran, net programatik hedeflerden çok belirli siyasal ilkeler etrafında AKP karanlığına karşı bir araya gelen Birleşik Haziran Hareketi’nin daha ilk seçimlerde sınırlayıcı bir siyasal ittifak içerisinde bulunmasının hareketin kendi doğasına aykırı olacağını kabul etmek gerekir. Bu açıdan bakıldığında içeriden ve dışarıdan ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalsa da, Birleşik Haziran Hareketi’nin kendi geleceği açısından alınabilecek en zararsız kararı verdiği söylenebilir. Bununla birlikte seçim sürecinde ortaya çıkan tartışmalar, ortaklaşa alınan seçim kararının yorumlanması konusundaki farklılaşmalar seçim sonrasında Birleşik Haziran Hareketinde yeni gelişmelerin yaşanacağının göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Hangi ihtiyaçların ürünü olursa olsun herhangi bir seçim döneminin tek başına ittifaklar siyasetine indirgenerek tartışılması başlı başına sorunlu bir durumdur. Sosyalistlerin Kürt Hareketi ile ittifakı ilk kez gündeme gelmiş değildir. 1995 yılı genel seçimlerinde HADEP çatısı altında gerçekleştirilen Emek, Barış ve Özgürlük Blokundan bu yana hemen her seçimde farklı düzeylerde ittifaklar oluşmakta ya da oluşmamaktadır. Sosyalistler açısından seçimler geniş halk kesimleriyle doğrudan siyasal ilişki kurabilmek, devrimci iddialarını paylaşabilmek ve egemen siyasal iktidarla hesaplaşabilmek için devrimci siyasetin ihmal edilemez bir parçasıdır. Bununla birlikte seçim siyasetinin kendisini ittifaklar siyasetine indirgemek ve seçim ittifaklarını da siyasal varoluş sorunu haline getirmek, sosyalistlerin devrimci siyasi iddialarına büyük bir haksızlıktır.

Türkiye önemli bir siyasal kırılma eşiğinde bulunuyor. 7 Haziran’da yapılacak seçimlerden çıkacak sonuç tek başına bu kırılmanın kaderini belirleyecek olmasa da, kırılmanın frekansının ve dalga boyunun şekillenmesinde ciddi bir etkiye sahip olacaktır ve bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Devrimci sosyalist hareket seçimleri olduğu kadar seçim sonrasını, sandığı olduğu kadar sokakları, ittifakları olduğu kadar gündelik hayatın kendiliğinden bir araya gelişlerini, parlamentoyu olduğu kadar park meclislerini de gözeten bir siyasal mücadele hattını geliştirmek ve hayata geçirmek zorundadır. Bugün yaşanılan siyasal krizi aşmanın yolu da zaten, halkı mevcut siyasal kümelenmelere mecbur kılan temsil mekanizmaları yerine, halkın kendi yaratıcı girişkenliğine imkanlar yaratacak yeni demokratik mekanizmaların ortaya çıkmasının sağlanmasıdır. Bu mekanizmaları yaratmadan, anayasadan siyasi partiler kanununa, seçim barajından seçim sistemine kadar tüm temsili demokrasi mekanizmaları bu anlayışla baştan aşağı değiştirmeden yaşanılan derin temsil krizinin aşılması mümkün görünmemektedir.

 

DİPNOTLAR

[1] 2014 yerel seçimlerinin ardından ÖDP’nin yaptığı “Birleşik Muhalefet” çağrısıyla ilk adımları atılan Birleşik Haziran Hareketi kısa zamanda çok sayıda akademisyen, siyasi parti, demokratik kitle örgütü temsilcisinin bir araya gelişiyle 30 Ağustos 2014 tarihinde ilk toplantısını gerçekleştirmiş, Ekim ayında da “Eşitlikçi, özgürlükçü, bağımsızlıkçı, laik, kamucu, dayanışmacı yeni bir toplumsal düzenin kurucu iradesini birleşik direnişle inşa etme” iddiasıyla kamuoyuna ilan edilmiştir. Yerel meclislerde alınan karar sonucu Birleşik Haziran Hareketinin çağrısı ile Eğitim Sen ve Alevi örgütlerinin desteğiyle 13 Şubat’ta tüm Türkiye çapında etkin biçimde gerçekleştirilen eğitim boykotu, kamuoyunun dikkatini Birleşik Haziran Hareketine yöneltmiştir. Bu süreçte çok sayıda Birleşik Haziran Hareketi üyesi Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alınarak, haklarında dava açılmıştır.