Machiavelli’nin hükümdara tavsiye verirken dile getirdiği “en çok halkından kork” uyarısı, tesadüfen  yapılmış bir uyarı mıdır yoksa tarihsel olarak ilişkilendirilmeyi bekleyen bir olgu mudur? Machiavelli’nin neredeyse 500 yıldır tartışılan kitabı Hükümdar görünürde birliğini kurmakta zorlanan İtalyan prensine bir tavsiye niteliği taşır ancak bu eser birlik kurma nosyonun çok ötesinde siyaset felsefesi için büyük bir dönüşümün de dinamiğini oluşturmuş ve bir moment yaratmıştır. Bu momentin izini sürmek yazımızın hedefidir.

Machiavelli bahsi geçen kitabında yönetilen ya da yönetilebilecek kitlenin sürekliliğini sağlamak için hükümdara “halkını bil ve halkından kork” çağırısında bulunur. Bu çağrı yalnızca İtalya’da değil birliğini kurma sorunları yaşayan Hollanda, Almanya ve İngiltere’de de yankısını bulur. Machiavelli’nin çağrısının etkisi neredeyse 19. yüzyılın ilk yarısına, yani monarşilerin dağılmaya başladığı ve Fransız devriminin patlak verdiği zamana kadar devam eder. 19. yüzyıldan sonra bu çağrı dönüşüme uğrar ancak yine yönetilebilirlik nosyonunu içinde taşır. Fransız devrimi ile birlikte halkını bil çağrısı matematik ve özellikle istatistik bilgisi ile bir teknoloji halini almaya başlar, belirlenimcilik 19. yüzyılın temel çalışma alanlarından biri olur, bu alan yüzyılın sonralarında tekrar dönüşmeye başlar çünkü bilgi kümesi bu savın doğruluğuna yönelik saldırıya geçmiştir. Bu dönüşüm kitlelerin yönetilebilirlik olgusunun “psikolojikleştirme” safhasının gündeme gelmesini sağlamış; Taine, Sighele, Tarde ve Le Bon bu konuda çalışmalar vermiştir. 20. yüzyıla girerken kitlelerin dönüşüm dinamiği ve “halkını bil” düsturu bu boyutu ile psikolojikleştirme olgusunun gündemine girmiştir. 20. yüzyılda Machiavelli’nin düsturu Freud’un kitlelerin psikanalizini yaparken “halkın ruhunu bil” düsturuna dönüşmüştür. Faşizm deneyimi kitlelerin ruh hallerinin durumunda ilginç tepkiler yaratmış, Canetti, 30 yılda tamamladığı kitabı Kitle ve İktidar’da kitleleri yeniden sistematikleştirerek ve liderin öldürülmesinin gerekliliğini ortaya koyarak bambaşka bir yön çizmiştir. Bu yönün manasına da değinmeye çalışacağız. Zamanımızda halkını bil düsturu tarihin tüm birikimini içinde barındırarak hem yönetim teknolojileri(istatistik[1]sel veri, v.b.) hem de halkın ruhunu bil bileşimi ile iktidarını sürdürmeyi arzu etmektedir.

Bu yazıda Machiavelli’den başlayarak 20. yüzyılın sonlarına kadar bazı önemli düşünürlerin görüşlerini kurduğumuz teorik çerçeve açısından değerlendirip ortaya attığımız savın tartışmasını gerçekleştirmeye çalışacağız.

Machiavelli: “Halkını Bil”

Kuvvetle muhtemeldir, Machiavelli kadar yanlış anlaşıldığı ya da ifade ettiğinden daha farklı bir şey anlatmak istediği iddia edilen başka bir düşünür olmamıştır. Hükümdar’ı yazdığı 1513 yılından bu yana  Spinoza’dan tutun Hegel’e, oradan Althusser’e kadar Machiavelli üzerinden yorumlar yapılmıştır. Hatta onun bir “şeytan” olduğunu söyleyen Leo Strauss (Thoughts on Machiavelli)  bile üzerine bir kitap yazmak zorunda kalmıştır. Machiavelli’nin yarattığı bu momenti anlamak için,  yanlış anlaşıldığı ya da bir şeytan olduğu gibi dikotomilerden ziyade yukarıda ifade ettiğimiz “yönetme” stratejisi bağlamında onu ele almaya çalışacağız. Machiavelli birliğini kurmakta zorlanan İtalya için çözüm üretmeye çalışırken hükümdarın yönetim stratejilerini ve ne yapması gerektiğini bahsi geçen kitabında ayrıntılı olarak anlatır, bunu yaparken genellikle Roma tarihinden ve uygarlık tarihindeki diğer imparatorluklardan karşılıklı örnekler vererek ilerler.  Bu tür tavsiye kitapları geleneğinden farklı olarak o hükümdar açısından “Fortuna” ve “Virtu” kavramları üzerinde durur. Machiavelli Fortuna kavramı ile tam karşılamasa bile “şans-talih” olgusunu kasteder. Hükümdar isimli eserinde hem Virtu’ları hem de Fortuna’ları sayesinde kazanan hükümdarlardan hareketle, tarihten örnekler verir. Machiavelli için makbul olan Virtu sahibi hükümdarlardır, çünkü yalnızca Fortuna’sına(talih) güvenen hükümdar “iyi havalarda havanın değişebileceğini hiç düşünmemiştir. Kötü havalarda da bırakıp kaçmayı ve hiç kendilerini savunmayı akıllarına getirmemiştir”.[2] Machiavelli Fortuna’nın zamanın düşüncesindeki etkisinden bahsedip, bunun anlaşılır olacağını ifade eder ancak Fortuna’nın(talih) “kendisine karşı koyacak erdemin var olmadığı yerde gücünü gösterir. Şiddetini erdemin olmadığı yere yönlendirir, çünkü bilir ki orada onu engelleyecek setler ve bentler yoktur”.[3] Machiavelli yönetimde Fortuna’nın gücünü yadsımaz ancak istencin olmadığı zamanlarda ve kendini koşullara göre şekillendirmeyen hükümdarların koşulların değişmesi ile yok olacağını savunur. İfade ettiğimiz gibi onun Virtu ile açıklamaya çalıştığı ve etkili gerçeklik(effective truth) ile temellendirmeye uğraştığı yönetim stratejisi “halkını bil” yani yönetilen kitleler ile ilgili gerçekçi veriye(bilgiye) sahip ol anlamını içermektedir. Machiavelli yönetebilir kalmak için ve kitleleri kontrol edebilmek adına yalnızca büyük yapılar kurmanın anlamlı olmadığını, zira içten, halkın(kitlelerin) ne olduğunun bilinmemesi ve bu bilgisizliğinin halkın nefretini çekmesi ile hükümdarın sonunun geleceğini şöyle ifade eder: “Dış düşmanlardan çok, halktan korkan hükümdar kale yaptırmak zorundadır; tam tersine haktan değil de yabancılardan korkan yaptırmasa da olur…en iyi kale halkın nefretini çekmemektir. Eğer halk senden nefret ediyorsa, istediğin kadar kale yap, seni kurtaramaz”.[4] Kitlelerin gücünü netlikle fark eden Machiavelli Hükümdar’a bunu yönetim stratejisine istençle birleşen ve bilgiyle temellenen “virtu” kavramı bağlamında iletir. Hükümdar’daki monarşi savunusu “Söylevler” isimli eserinde cumhuriyetçilik savunusuna döner, Machiavelli burada yine ağırlıklı olarak Roma tarihinden çözümlemeler ve örnekler çıkarır. Roma şehir örgütlenmesinin boyutlarını inceler, romanın kurumlarını, anayasal düzenlemelerini değerlendirir. Roma’nın kitlesi hakkında sahip olduğu bilginin aynen İtalya’ya da uygulanması gerektiğini belirtir[5]. Roma’nın yönetim stratejisinin bilgiye ve veriye dayalı halinin analizlerini yapıp analojiler kurar.

Machiavelli’nin “etkili gerçeklik” savı aslında kitlelerin bilinirliği ya da sayılaştırılabilirliğinin iktidarlar tarafından göz önüne alınması mutlaklığını gündeme getirmiş olur. “Benim niyetim anlayana yazmak olduğu için imgelem dünyasında değil, etkili gerçekliğin ardından gitmenin gereğini düşünüyorum… Gerçek yaşamla, düşlenen yaşam birbirinden o kadar uzaktır ki olanı bırakıp olması gerekenin arkasından giden kişi elindekinden olur[6] derken Machiavelli “virtu”yu kurgulamak için gerçek bilgiye ihtiyaç duymanın, somut verilerden hareket etmenin önemini vurgulamaktadır kanımca. Machiavelli bu bilgiyle birlikte kitlelerin yönetilirliğinin sürekli olmasının sağlandığını ifade etmektedir. Machiavelli’nin bu çağrısına sessiz kalmayan İtalyanlar “modern devlet anlayışını geliştiren İtalyan kentleri, Avrupa’daki herkesten çok önce, karmaşık istatistiksel soruşturmalar yürütmüşlerdir.”[7]

Machiavelli’nin bu çağrısı Avrupa’da özellikle birlik sorunu (kitleleri denetleyemeyen) yaşayan diğer ülkelerde de yankısını bulacaktır. Machiavelli’nin keskin zekâsını öven Spinoza da bu çağrıya farklı açıdan yaklaşan bir düşünür olarak değerlendirilmeye ve analiz edilmeye değerdir.

Spinoza: “Halkın Ruhunu Bil”

Spinoza “…insanları oldukları gibi değil, onu analiz edenlerin nasıl olmalarını istiyorlarsa öyle tasarladıklarını” belirtip eski filozoflardan hangi nokta da ayrıldığını ortaya koyarak başladığı çalışması Tractatus Politicus ile temelde bir siyaset kitabı yazacağını ifade eder. Deneyimin gücünü ortaya koymaya çalışan ve bunun en iyi devlet adamları üzerinde anlaşılacağını söyleyen Spinoza “... deneyimin, insanları barış içinde yaşatacak şekilde tasarlanabildiği tüm site türlerini gösterdiğine ve aynı zamanda, halkı yönetmek, yani onları belli sınırlar içinde tutmak için gereken araçları öğrettiğine kesin olarak inanıyorum[8] demektedir. Spinoza buradan hareketle kendisinin de bilinmedik kanıtlar üzerinden hareket etmediğini aksine pratikle en iyi uyum sağlayan kanıtları kullandığını belirtirken; temelde insan doğasına yönlendiğini söyler. Spinoza, esenliği birkaç kişinin doğruluğuna bağlı olan devletlerin istikrara sahip olamayacağını ifade etmektedir. Devletin varlığını sürdürmesi için “kamu işlerinin öyle düzenlenmesi gerekir ki devleti yönetenler, ister kılavuzları akıl olsun ister duygu hareket etsinler, dürüst olmayan bir biçimde genel çıkarın aksine davranmaya itilemesinler[9] diyerek nesnel bilginin gerekliliğini bir yönetim strateji olarak kurgulamaktaki önemini vurgulamaktadır.

Spinoza kamusal gücü, halkın gücünün belirlediğini ifade eder, dikkate değer bir şekilde Machiavelli’nin düşüncesinin benzeri bir serimleme sunar ve şöyle söyler: “ Siteyi tehdit eden tehlikenin nedeninin her zaman dış düşmanlardan çok yurttaşlar olduğu kesindir, zira iyi yurttaşlar nadirdir. Netice itibarıyla, yönetme hakkı bütünüyle kendisine verilmiş olan, dış düşmanlardan çok yurttaşlardan korkacaktır”.[10] Machiavelli’nin bu düsturunu takip eden Spinoza Tractatus Politicus’da iktidarın genel irade yoluyla kamusal işleri şekillendirdiğini, yasalar oluşturduğunu belirtip kitlenin yönetilebilirliğini aristokrasi, demokrasi ve monarşi bağlamında ele alır. Tüm yönetim sistemlerinin stratejilerini ifade etmeye çalışır. Spinoza monarşik yönetimin yapısını analiz ederken, yönetim stretejilerini de ortaya koyar ve yine Machiavelli’nin yolundan giderek ordudan başlar ve ordunun hiç istisnasız kendi yurttaşlarından oluşması gerektiğini belirtir. Ayrıca tüm şehir sakinlerinin, tarımcıların yani tüm yurttaşların isimlerle ve özel isimlerle birbirinden ayrılması gerektiğinden dem vurur ve kayıt listelerinden bahseder.[11] Spinoza devletin hangi yollarla ayakta tutulacağını da çözümler; öncelikle aristokratik yönetimin ilkelerini çizdiği bölümde  “soylu sınıf” ile “halk” arasında sayısal bir oran kuran yasadan dem vurur, diğer yönetim biçimlerinde de halkın bilinmesinden hareket eder. Ancak çağımız açısından da daha önemli olabilecek demokrasinin yönetim ilkelerinden bahsedemeden yaşama veda eder. Spinoza, düşüncesinde, yönetilenler bağlamında, insanın doğasının belirlenmesinin temel önemde olduğunu vurgularken, insan doğasına yönelik çözümlemeleri derinleştirir ve kişiyi devlete bağlayacak olan doğal hak kuramını türetir. Egemene  tavsiye verir nitelikte “herkesin içinde doğup ömrünün büyük bölümünü geçirdiği, tabiatın hakkı ve düzeni, kimsenin arzu etmeyeceği ve yapamayacağı şey dışında, hiçbir şey yasaklanamaz[12], ona  göre yasaklanamayacak olan yasaklanmamalıdır, kitleyi oluşturan bireyin hakkını teslim etmek gerekir. Yönetilebilir kitleyi var eden ve devamlılığını oluşturacak olan, bireyin arzusunun bilinir kılınması ve yönetim stratejisinin de bu bilinirlik üzerine kurgulanmasıdır.  Bireyin arzusu toplumsal birliğin temelidir. Toplumsal birliğin korunmasının da ancak her insanın tüm gücünü devlete devretmesi ile mümkün olacağını söyleyerek Hobbes’a bir kapı aralar. Ancak Spinoza’ya göre kitleyi yönetmenin asıl nüansı insanların dışsal eylemlerinden ziyade ruhun içsel eylemlerinin bilinmesidir. Ona göre “uyruklarının kafalarında hüküm süren kişi, en büyük hâkimiyetin de sahibidir”.[13] Spinoza halkını bil düsturunu bir anlamda halkının ruhunu bil düsturuna dönüştürür, onun ruhunu bil ki yönetimini de sağla çıkarsamasını yapmak abartı olmaz sanırım. Spinoza şu paragrafı ile 19. ve 20. yüzyılda  gündeme gelecek olan yönetim teknolojilerinin önsel bir değerlendirmesini yapmıştır adeta:      “Kafalara diller gibi hakim olunmadığı doğruysa bile, kafalar yine de belli bir biçimde üstün gücün hakimiyeti altındadır. O, insanların büyük bir bölümünü istediği şeye inandırabilmek, onlara istediği şeyi sevdirebilmek, onları istediği şeyden nefret ettirebilmek, vs. için çeşitli imkânlara sahiptir[14] diyerek iktidarın gücünün derinliklerine nüfuz edip, Foucault’ya kadar gelen bilgi-iktidar şebekesi düşünce sisteminin çözümlenmesinin de temellerini atmıştır. Spinoza Hollanda birliğinin kurulması açısından kralın iktidarını zorunlu görür ancak kralın, varlığını koruması için de halkını bilmesi gerektiğini vurgular, diğer yandan birliğin kurulmasında manipülatif rolü olacağından şüphelendiği kilisenin de hakkını, bir anlamda laiklik ilkesini temellendirerek yapar. Spinoza eserlerinde aklın temellendirilmesi ile ifade özgürlüğünün gerekliliği insan doğasının gerekliliği olarak tariflendiğinden egemenin bu bağlamdaki kısıtlamalarının anlamlı olmadığı, “en iyi biçimde düzenlenmiş Devletin yasaları akla uygun olarak oluşturulmuş olmalıdır[15] diyerek halkın akla uygun olarak yönetilmesinin mümkün olduğunu vurgular.

Spinoza ile neredeyse çağdaş olan ve Hollanda’da bir süre yaşamış olan, bunun yanında tıpkı Machiavelli’nin İtalya’sı ve Spinoza’nın Hollanda’sı gibi iç karışıklıkların ve birlik sorunlarının gündemde olduğu İngiltere için bir egemen siyaseti oluşturma düşüncesinde olan Hobbes’a değinmek ve eseri Leviathan üzerinden değerlendirme yapmak gereklidir.

Hobbes: “Halkın Gücünü Birleştirmeyi Bil”

Hobbes’un Leviathan’ı bireyin bedenselleşmiş halidir. Beden de en temelde kendini yeniden var etmek ve yeniden üretmek için çabalar, yeniden üretim çabasının imkânı güvenlik ihtiyacından geçer, bu ihtiyaç bireyin güvenliğini sağlamakla başlar, Hobbes’a göre güvenlik ihtiyacı devletin varlık nedenidir. İnsanlar doğa halinin getirdiği eşitlik üzerinden her şeye sahip olma imkânları noktasında çatışmayı doğal olarak üretirler, bu çatışma bireylerin güçlerini ve haklarını bir toplumsal sözleşme bağlamında üstün güce (kral) teslim etmesine ve güvenliklerini garanti altına almasına neden olur.[16] Hobbes muazzam ölçüde ayrıntılarla kurduğu eserinde algı konusundan başlayarak yönetim biçimlerine kadar geniş bir analizle ilerler. Neredeyse çağının yönetim stratejisi ile ilgili her noktayı ele alır Hobbes eserinde. Ona göre egemen halkına ait her bilgiye sahip olmalıdır; egemenin halkın gücünü bilmesi gerektiğini zira bunun hem halkın güvenlik ihtiyacına cevap vermesi için gerekli niteliklerden biri olduğunu hem de egemenin kendisine yönelik tehlikeleri bertaraf etme noktasında fayda sağladığını dile getirir. Hobbes’un kurduğu teorik çerçevenin temelinde halkın sahip olduğu gücün egemen tarafından bilinmesi ve bunun yönetilmesi mantığı yatar. Hobbes’un yaşadığı dönemde İngiltere’nin içinde bulunduğu karmaşayı halkın gücünün bilinirliği ve bu bilinirlik üzerinden kurulan kralın mutlak egemenliği bağlamında okumak sanırım sakınca yaratmaz. Hobbes’un bildiğimiz kadarıyla sayısallaştırma ve bilme nosyonu ile yaptığı çalışmalar mevcut değildir. Ancak eserlerindeki sistemli amprisizm etkisi hissedilen Hobbes halkın anlaşılmasında ve egemenliğin kurumsallaştırılmasında toplumun bilgisine sahip olmanın gerekliliğini ortaya koyar. Bunun yanında Hobbes’un matematiğe olan ilgisi ve bu ilginin siyaset felsefesi ile birleşmesi onun halkın sayısallaştırılması bağlamını nasıl ele aldığı konusunda bize fikir verir. Bizim izleğimiz yolda da toplumsal bilginin egemenin kullanılabilirliği açısından sistematize edilmesinde Hobbes’un dolaylı bir katkısı mevcuttur. Bu katkı bir süre Hobbes’un asistanlığını da yapan Willam Petty’ye (1623-1687) aittir. Petty literatürde politik aritmetiğin önemli isimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Petty adını ilk olarak İrlanda’nın “Crownwelll İngiltere’si tarafından iğfalini kolaylaştırmak amacıyla, yöneticiliğinde bu ülkenin toprakları, binaları, halkı ve sığırlarını sayarak çalışmalarını başlatmıştır. Petty aynı zamanda 1685 yılında merkezi bir istatistik bürosu kurulmasını önermiştir, bilinen kadarıyla bu öneri ilk getiren kişidir, bu öneri daha sonrasında Leibniz tarafından Prusya devletine getirilmiştir”.[17] Petty Siyasal Aritmetiğin Temelleri adlı eserinde, kamunun rolü, karşılaştırılmalı refah ölçütlerinin belirlenmesi yönündeki çalışmalarını açıklar. Petty’in analizimiz açısından önemli olan yanı, nihai iktisat politikası önceliği yerine sayısal veriler ışığında ağırlıklı olarak pratik çözümlere dayalı bir anlayış geliştirmesidir. “Hutchison’a göre, Petty’nin iktisat politikalarında kesinlik içermeyen ama pratik çözüm bulma alanı ve sayısal bakışı Locke, Hume, Stuart, Smith, Quesnay, Turgot, Mathus, Ricardo, J.S.Mill, Marshall, Walras, Wicksell çizgisinden devam ederek Keynes ile sona ermiştir”.[18] Petty’nin düşüncesinin evrimselleşmiş hali günümüzde liberal sosyal politika eksenin şekillenmesine kadar gelmiştir, bu sayılaştırma ve bilinir kılma mantığının silsilesi açısından önemli bir noktadır. Petty’nin İngiltere’de açtığı bu yol bir süre sonra Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu minvalde Petty’nin önerisine benzer öneriyi sunan ve yine birlik sorunları yani yönetilebilme sorunları yaşayan Almanya’da üst düzey bürokratik görevleri olan Leibniz’i değerlendirmenin önemli olduğu düşünülmektedir.

Leibniz:”Halkı Saymayı Bil”

Leibniz, Gottfried Wilhelm (1646-1716), matematikten, felsefeye, dil bilgisine ve metafiziğe büyük katkıları olan, diferansiyel denklemleri Newton’la eş zamanlı olarak bulan, izafiyet teorisinin temellerini atan, sembolik mantık alanında önemli çalışmalar yapmış, matematiğe büyük katkıları olan bir düşünürdür.[19] Leibniz birlik sorunu yaşayan Almanya prenslikleri için Petty’nin yöntemine benzer ancak ondan çok daha ayrıntılı ve derin bir görüşle, halkın bilgisine bulaşmanın gerekliliğini ortaya koymaya çalışmıştır. Leibniz bu bilgiye sahip olmanın aynı zamanda devletin gücünün sayısallaştırılabileceğini ve yönetilebilirliğin matematikselleşeceğini öngörmüş olmalıdır. Leibniz de iç karışıklıklar ve birlik sorunları yaşayan bir ülkedeki sorunları çözme adına sayısallaştırma üstüne çalışmalarını derinleştirir.

Leibniz’in temel öncüllerinin şunlar olduğunu söylenebilir: “Prusya devleti oluşturulmalıydı, bir devletin gücünün gerçek ölçüsü nüfusuydu ve devletin, gücünü bilebilmesi için, merkezi bir istatistik bürosuna ihtiyaç vardır. Bu nedenle, yeni bir Prusya devleti işe bir istatistik bürosu kurarak başlamalıdır”.[20] Leibniz için temel önemde olan devletin gücünün tespiti, bu gücün tespiti de halkın gücünün ne olduğunun anlaşılmasıydı. Gerçek kuvvet ölçüsü halkın sayısıydı, çünkü halkın olduğu yerde, nüfusu destekleyecek ve üretken kılacak kaynaklar olurdu. Leibniz’in önerisinin akabinde hızla sınıflandırmalar ve sayısallaştırmalar gerçekleştirildi, amaç bilinir kılınmayı sağlamaktı. Leibniz’in önerisinden(1700), 30 yıl kadar sonra büyük bir veri egemenin elinin altında olmuş ancak sonrasında bu bilginin bilinirliğinin devletin tüm gücünü ortaya koyduğu kaygısı yayılınca 1733 yılında devlete ait nüfus istatistiklerinin yayınlanması durdurulmuş sayısal bilinirliğin diğer devletler tarafından kullanılmasının tehlikesi ortaya çıkmış oluyordu. Elbette kitlelerin bilinirliği, onlara yapılacak müdahalelerin veya çerçevelenmelerinin de sistematikleştirilmesini sağlamıştır ve böylece akıl çağının gereğinin egemenin  perspektifinden bir anlamda yerine getirildiği söylenebilir. Almanya’da 1741 yılında yayınlanan J.P.Süssmilch’in İlahi Düzen kitabı doğumlar, ölümler, cinsiyet oranları hakkında ayrıntılı bilgi içeriyordu.[21] Süssmilch bu çalışmasında bir oran bulduğunu (kızdan çok erkek çocuğun doğumu) bu oranın ilahi düzeni gösterdiğini ifade etmiştir. Foucault, Süssmilch’in cinselliğin tarihinde kapsamlı önlemler ve müdahalelere yol açan, biyopolitik sahnenin önemli aktörlerinden biri olduğunu belirtir. Foucaultcu bakış açısı ile biyoiktidarın başladığı noktada bedenlerin bilinir ve sayısal kılındığı noktadır, 17. ve 18. yy bu dönüşümün kristalize olduğu zaman aralığıdır.

Bu çözümlemeler Machiavelli ile başlayan ve egemene tavsiye niteliği taşıyan halkından kork düsturunun halkın bilinir kılınması ile giderilmeye çalışıldığı görüşünü bir anlamda destekler. Leibniz bilinir kılmanın ve sayısallaştırmanın “birlik” kurma yönünde de ciddi desteğinin olacağını düşünmektedir. Bütünü oluşturmak için parçanın bilinirliği,  elbette ki Leibniz bütünün parçaların toplamından oluştuğunu kabul etmez, çoklu bilinir kılma ve istatistikleştirme metotlarının bütünün anlaşılmasında önemli katkıları olduğu da yadsınamaz.

Bilinir kılmanın ve sayısallaştırmanın bir egemenin egemenliğini devam ettirmesindeki aygıtsallığı, halk egemenliğinin engellenemez bir güçle oluşmaya başladığı bir çağda nasıl devam edeceği yazımızın bundan sonraki kısmının tartışma bağlamını oluşturmaktadır.

Fransız Devrimi: “Halkın Seçimlerini Bil”

Fransız devriminin getirdiği dönüşümün yarattığı momentle birlikte Avrupa’nın bir istatistik çağından geçtiğini öngördüğümüzde, yönetimler açısından istatistik ve sayısallaştırma tekniklerinden vazgeçmenin olanağı yoktu, böyle bir kopuşu sağlayacak durum mevcut değildi. Dolayısıyla her politik dönüşüm bu çağın etkisine maruz kaldı. Fransız aydınlanmasının bundan aldığı pay egemenin dönüşümü ile kitlelerin hareketi arasındaki gerilimde yatar. Bunun için savımızı destekleyeceğini düşündüğümüz tarihsel arka plana bakmakta fayda vardır. Zira sayısallaştırma ve istatistiğin geçireceği dönüşüm Fransız devrimi ile birlikte 20. yy ve hatta 21 yy’deki yönetim tekniklerinin dönüşümünü sağlamıştır. Napolyon’un yönetim stratejileri bu açıdan kayda değer niteliktedir, o her zaman bilim adamlarından faydalanmış hatta onları iktidar şebekesinin egemenlik mantığına hizmet etmeleri noktasında bilimsel katkı yapmaya teşvik etmiştir. Diğer yandan artık yönetim stratejisinin krallık temelli olmaması noktasında iktidar seçim sonucu oluşacaktı, devrimin halk egemenliği fikri (yani halkın kendi kendisi yöneterek özgür olduğu fikri) seçim sorunsalını beraberinde getirmişti. Dönüşen durum halkın bilinirliği ile birlikte halkın seçimlerinin yönünün bilinirliği olacaktı. İstatistik ve seçim bağlamında ilk çalışmaların Fransa’da yapılması anlaşılabilir bir şeydir.  İstatistiksel verilerin Avrupa’da çığ gibi büyümesi, pek çok istatistik bürosunun açılması, istatistiğin gideceği yönün de siyasal hayatla belirlenmesi, halkın yönetilme stratejisini şekillendirmeye başlamıştır. İnsanların sayılabilmeleri için uygun bir şekilde içinde yer alabilecekleri kategorileri yaratmak zorunda kalmışlardır[22]. Bu momentin düşünce dünyasında yaptığı dönüşüm her şeyin doğa yasaları gibi kesinliğe yakın şekilde belirlenebileceği fikridir. Bu fikir belirlenimciliğin 19 yüzyıla damgasını vurmasını sağlamıştır. 17. ve 18. yüzyılda yaşanan akla mutlak güven ve doğa yasalarının belirlenimci olması, matematiğin ve istatistiğin kendisini siyasal hayatta daha da çok hissettirmesine sebebiyet vermiştir. Bu anlamı ile dönüşen, aklın ve matematiğin yasaları ile açıklanacak “kitleler fikri” idi. Belirlenimcilik sabitler fikrinin gelişmesini sağladığı, sabitler (güneş sistemi sabitleri, kütle çekim sabiti, atom ağırlıkları, hayvan türleri vb.) hem dayanak hem de yönetilebilirlik fikrinin kaynakları oldu. Sabitler fikrinin temeli “her bilgi parçasının bir şekilde tüm diğer bilgilerle bağlantılı olduğu”[23] düşüncesidir. Sabitler fikri her alanda kendini hissettirdi. Öncelikle doğa bilimleri alanında,  sonrasında mahkemeler başta olmak üzere tüm kamusal alanlarda kullanılmaya başlandı. Mahkemelerdeki yargılama usulü dönüşmeye başladı. Zamanın ünlü düşünürleri Condorcet, Laplance bu konularda önemli eserler verdiler, devamla bu yaklaşım ayrıntılandırıldı ve neredeyse tüm kamusal kuruluşlara sirayet etmeye başladı. Bu sirayet aklın önderliğinde istatistiğin ve matematiğin yardımı ile “ortalama insan” fikrinin de doğuşunu sağladı. “Makbul insan ve aklın uygun gördüğü daha doğrusu ortaya çıkardığı insan ortalama insandı (Bu konuda Gauss eğrisi, Quetelet’in çalışmaları ön plandadır.) Ortalama insan, hem topluluklar üzerine yeni tür bir bilgiye, hem de onları denetleme yolunda yeni bir anlayışa yol açmıştır”.[24]  Ortalama insan fikrindeki sabitleniş, sömürgeler dönemine yeni bir dinamik vermiş, Galton (ırkların sınıflandırılması, kafatası ölçümü vb. uygulamalar ) gibi bilim adamları çalışmalarında başka bir dinamiğe uzanmış ırkçı antropolojinin doğuşuna, kafatası  ölçümü uygulamalarına kadar gelmiştir.  Bilgi ve denetim arasındaki bağ, çağın ruhuna uygun olarak dönüşmeye başlamıştır. Belirlenimcilik bir anlamda doğa bilimlerindeki gelişmeler ile dünya tarihinin şekillenmesinde insanın ve toplumun rolünü küçümserken, doğanın rolünü abartmış, zaman zaman katı bir determinizme zemin hazırlamıştır. 19. yüzyıldaki aynı kökenden gelip farklılaşan momentler, kapitalist üretim ilişkilerinin de etkisi ile “akılla” kontrol altında tuttukları kitlelerin birden güçlenmelerine anlam verememiştir. Hatta 1848 devrimleri hakkında “Quetelet’in söylediği “gerçek dinsel kolera” ve bu istikrarsızlık halinin zamanla normale döneceği tespiti kafa karışıklığının sebebidir”.[25] Ortalama insandaki bu tür sapmaların istatistiksel yasalarla tekrar normalleşeceğini ve kontrol edileceğini öngören zamanın düşünürleri devrimler çağının başlaması ile bu sapmaların matematiksellikleri ve kontrolleri alanındaki çözümlemeleri üretmişlerdir. Ancak bu çözümlemeler 19. yüzyılda belirlenimciliğin zayıflamasıyla yerini olasılığa içkin bir istatistiğe bırakmıştır. Kitlelerin yüksek düzey bir enerji göstermeleri ile iktidarın bu stratejisi kısmen bir başarısızlık yaşamıştır. Ancak egemen gücün bu başarısızlığa karşı yeni bir fikir geliştirmesi çok sürmemiştir. Bu fikrin de temel öncülü, sayılaştırma ve istatistiksel veri tekniği ile mekanik yönü pek çok boyutu ile bilinen öznenin; özellikle kitleselleştiğinde gelişen, ruhsal yapısının dönüşümü konusunda iktidarın çok az bilgiye haiz olduğudur. Eksik bilginin ortaya çıkması ile beraber denetim mekanizmalarının güçlenmesi için bu yönde bilgi birikimi artmıştır. Kitlelerin psikolojisine dönük bu bilgiyi ayrıntılandırmakta fayda vardır.

 

Le Bon’dan Freud’a: “Halkın Psikolojisini Bil”

19. yüzyılın getirdiği belirlenimciliğin etkisi ile doğa yasalarının toplum yasasına dönüşmesi, sonrasında ortalama fikrinin doğuşu ve kitlelerin yıkıcılığının fark edilişiyle kitleler üzerinde denetim kurma yolunun yalnız istatistiğin yasaları ile sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bu durum başka bir düşünce mantığının gelişmesine neden olmuştur. (Bu bölümde tebaa ya da halk yerine, dinamik bir olgu olan kitle kavramı kullanılacaktır)

Bu düşünce mantığını şekillendiren temel nosyon, kitlelerin hareketlerinin anlaşılmasını sağlayacak psikolojik dinamiklerin tespiti idi. Bu noktada Le Bon’un 1895’de kaleme aldığı, ancak arka planında Taine, Seigne, Tarde gibi önemli düşünürlerin çalışmalarının olduğu eserini izleyeceğiz. Le Bon “….eski inançlarımızın sarsıldığı ve kaybolduğu, cemiyetlerimizin eski direkleri birer birer yıkıldığı halde, kalabalıkların baskısı ve nüfuzu, hiçbir şeyin baskısı altında olmayan, hükmü daima büyüyen bir kudret haline gelmiştir. Bu bakımdan içine girmekte olduğumuz çağ, hakikaten kitleler çağı olacaktır[26] dediğinde bu kitleleri yönlendirecek ve denetleyecek olanın yalnızca istatistiksel bilgi olmadığını düşündürmektedir. Le Bon eserinde kitlelerin düşünmeye kabiliyeti olmadığını ancak bir araya gelmeleri ile bambaşka bir güç yarattıklarını belirtmiştir. Le Bon kolektif şuurdan bahseder; ayrıca kitlelerin bireylerin tek tek gücünün toplamından farklı bir şey olarak gücünün oluştuğunu söyleyerek parça bütün ilişkisini irdeler. Le Bon eserinde kitlelerin iptidai hallerine gönderme yapar ve kitlelerin amaçlarını analiz eder, ancak metnin arka planında sürekli olarak kitlelerin ruh hallerinin anlaşılmasının, onların nasıl kontrol altına alınacağını da ifade ettiği sezilebilir. Le Bon’un eserinde, sayısallaştırma ve istatistiksel stratejileri içeren kitle kontrollerinin, bir araya gelen ve kitleselleşen kişilerin kontrollerinin sağlanmasında önemli bir etki yaratmadığı, kitle halinde olma psikolojisinin bilinmesinin bu anlamı ile mutlak gerekli olduğu vurgulanır. Le Bon’un öncülü Signe kitlelerin çoklu halde suç işlemesinin bile 19. yüzyıl hukuk sistemi açısından tanımlanamaz olduğunu, tüm sistemin bu çokluğun yönetilebilme potansiyellerinin açığa çıkarılması noktasında çaba harcaması gerektiğini söyler.[27] Le Bon’un çabası 19. yüzyıl aklı ile çok fazla anlamlandırılamayan kitlelerin çağının anlaşılmasını sağlamaktır. Le Bon’a göre kitleleri denetleyecek egemen güçlerin, kendisinin belirlediği psikolojik perspektifleri kullanması gerekmektedir.  Le Bon’un etkisi günümüzde de hala devam eder. Ancak bu etki daha çok kitlesel hareketlerin bastırılmasında kendisini gösterir. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçiş yılları kitlelerin güçlerini gösterdiği büyük devrimler ve dönüşümler çağı olmuştur. Ancak kitlelerin yıkıcılık etkisi de aynı oranda artmıştır. Kitlelerin yıkıcılığı 20. yüzyılın başında totaliter hareketlerin güçlenmesini hatta egemen olmasını sağlamıştır. Bu durumda istatistik ve daha çok gerilemiş gruplar için manidar olan Le Bon’un kitle psikolojisi analizinin kitle hareketlerindeki dinamiği açıklamakta zayıf kaldığı belirgindir. Bu dönemde Freud, kitlelerin lider ile olan bağlarını anlamak için bireysel psikoloji ile sosyal psikolojinin birlikteliğini vurgulamıştır.[28] Freud Ego Analizi ve Kitle Psikolojisi adlı eserinde kitlelerin ruhsal mekanizmalarını, Le Bon’dan farklı olarak, lider-kitle bağlamını libidinal sevgi bağı ile açıklamıştır. Freud kanımca bu çözümlemesi ile Le Bon’un ve öncüllerinin düşüncesinde bir çığır açmış, kitlelerin psikolojisinin anlaşılmasında farklı kavramlar geliştirmiştir.

Sayısallaştırılarak ve istatistiksel teknolojiler geliştirilerek çerçevelenen kişiler, kitleler haline gelince egemene göre yıkıcı hale gelmiştir. Kitlelerin türevlerinin yıkıcılığının çözümlemesi, psikolojik bakışın bireyden kitleye kaymasını sağlamıştır. Kitlelerin çerçevelenmesi yalnızca istatistiksel bir noktada olmayacağı, çevreden merkeze yani çevresel bilgiden ruhsal bilgiye bir geçisin olması gerektiği düşüncesi kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Freud önemli bir öngörü ile yavaş yavaş hissedilen faşizmin ayak seslerini duyar gibi yazmıştır. Elbette İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası, kitlelerin nasıl bir dinamiğe büründüklerinin gösterilmesi açısından önemli bir laboratuardır ancak burada da egemen güç yine ve daha da ileri giderek istatistiksel veriler ve psikolojik yöntemleri kullanarak iktidarını koruma dürtüsünü devam ettirmiştir. Peki, tarihsel süreçte çözümlememiz bağlamında farklılaşan nedir? 17 yüzyıldan 20 yüzyıla değişen istatistiksel bağlamın gücünün egemenliğin oluşumundaki stratejilerinin farklılaşması mıdır bunun cevabı? Stratejik farklılığın önemli nosyonlarından biri Guizot’a göre (1861) seçim teknolojilerinin bu çağa yön vermesidir. Guizot’un bu düşüncesinin çağımız açısından da manidar olduğu açıktır. Seçimlerin yönetim şekli bir anlamda egemenliğin de denetim şeklini belirlemektedir. Çağımızda seçimlerin nasıl yapılacağından, yönetenin nasıl belirleneceğine tüm bu çabalar iktidarın temel varoluş amacı haline gelmiştir.[29] Seçimler ve iktidar ilişkisi; belirgin bir noktayı ortaya çıkarır gibidir. Öncelikle önemsenmeyen kitleler, istatistiksel-sayısal yöntemlerle anlaşılmaya çalışılmış, bunun durumu anlamakta yetersiz olduğu fark edilince de olgunun psikolojik boyutu devreye girmiş, bu konuda çalışmalar ve analizler yapılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bahsi geçen iki olguda birleşen seçim teknolojileri gündemi ile çağımıza damgalarını vurmuşlardır ve vurmaya devam etmektedirler. Bu geçişi ontolojik düzeyde değerlendirebilmek için çağımızın önemli filozoflarından Heidegger’in teknolojinin oluşmasına dair yaptığı önemli katkıyı değerlendirmek gerekir.

Heidegger: “Halkın “Tekhne” ile Denetlenmesini Bil”

Heidegger düşüncesinin temeli varlık felsefesi üzerinedir ancak onun düşüncesi varlık felsefesinin farklı derinliklerini içerir; Heidegger düşüncesinin derinliğini veya başka boyutunu açıklayabilmek yazımızın çapını çok aşacağı için, onun düşüncesine, bizim bakış açımıza katkısı bağlamında değinmenin yeterli olacağını ummaktayız. Heidegger’in mevcut olanı anlamadan mevcut olanı denetlemeye dönüş düşüncesinden yukarıda bahsetmiştik. Bunu derinleştirmek gerekir. Heidegger “el-altında-duran” olarak kavramsallaştırdığı, tekniğin özüne eşlik eden durum hiçbir nesnenin “kendiliğinden anlama sahip olmadığı”, enerji ve istatistikten makinelere ve kişilere kadar her şeyin “düzenlenebilirlik”inin en önemli şey olduğu makine teknolojisi alanında en açık şekilde görüldüğünü belirtir.[30] Heidegger modern tekniğin ve bilim özünün bu çerçeveleme işlemi ile şekillenen denetleyebilme mantığı olduğunu söyler. İstatistiğin ve sayısallaştırmanın, çerçeveleme işleminin önemli enstrümanlarından olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Bu anlamı ile çerçeveleme kavramını ayrıntılandırmak gerekir: “Çerçeveleme” hem insanların hem de şeylerin, kullanım için düzenlemek suretiyle işlenmekte olan katı bir biçimlenme içerisinde dur durak bilmeksizin yerlerini almalarını sağlar. Modern düşüncenin temel savının gizin açığa çıkması olduğunu kabul ettiğimizde insanın özne haline geldiğinde, kendi bilincinden hareketle kendi dışındaki her şey üzerinde tahakküm kurma iddiasında bulunduğunda, tasarımlandığında ve nesneleştirildiğinde ve nesnelleştirerek her şeyin üzerinde denetimi ele geçirmeye başladığında, görülür”.[31] Heidegger, bu tahakküm durumunun 17. yüzyıldan bu yana geliştiğini belirtir ve Descartes felsefesi ile bağlarını ortaya koyar. Çağımızda veriyi ve sayısallığı bir çerçeveleme tekniği olarak kuran siyasal iktidar, tahakkümün ileri boyutlarına gelmiş durumdadır. Çerçeveleme el altında olan her şeyin düzene sokulmasını ön görür.

Tekniğin bu dönüşümü siyasal iktidarın elinde en belirgin tahakküm aracına dönüşmüştür. Doğan Özlem’in, Heidegger çözümlemesinin şu bölümü dikkate değerdir: “İnsan, her ikisi de aynı ölçüde beyhude olan iki tavırdan birinin tuzağına düşer: İnsan ya aslında tekniğe hakim olabileceğini ve teknik araçlarla-analiz etme, hesaplama ve düzenleme yoluyla- yaşamının tüm yönlerini denetleyebileceğini hayal eder; ya da tekniğin kendi üzerinde kazandığı defedilemez ve insanlıktan çıkarıcı denetimden ürkerek geri çekilir, onu bir şeytan işi olarak reddeder ve kendisi için ondan ayrı, başka bir yaşam yolu keşfetmeye çalışır”.[32] Heidegger modern bilimin açığa çıkarma işlevi olduğunu, bu açığa çıkarma işlevinin de açıklananın el altında tutulan olarak kurgulanmasına sebebiyet verdiğini, el altında tutmanın düzenleme ve denetleme işlevine dönüştüğünü belirtir. Kitle’den korkmak gerektiğini söyleyen Machiavelli’den kitlelerin tinsel durumunun bilinmesi gerektiğini söyleyen Spinoza’ya; devletin gücünü ortaya koyma aracı olarak sayısal verileri ve istatistiği geliştirmeye çalışan Leibniz’den çağımızın kitle teknolojilerine baktığımızda, temelde açığa çıkarma işlevinin modern teknikte yarattığı anlamın, çerçeveleme tekniği ile çerçevelemenin denetlenmesine dönüştüğü ifade edilebilir. Kitle’nin açığa çıkarılmasının izlediği bu yol, onun denetlenmesinin potansiyelini de beraberinde getirir. “Buna göre insanın düzenleyici tutum ve davranışı, kendisini ilk kez sağın doğa biliminin ortaya çıkışında sergiler”.[33] Düzenleme tutumunun doğa bilimlerinin gelişim seyri ile kitlelerin kontrol edilmesindeki birlikteliği ortaya çıktığında, sayılaştırmanın da çerçeveleme işleminin bir aygıtı olduğu görülür. Denetlenme sürecinin bir tehlike olduğunu bu düşünceden çıkardığımızda “ tek başına insani yapıp etme durumunun bu tehlikeyi bertaraf edemeyeceği belirgindir”.[34] Özgürleşme bağlamında düşündüğümüzde sorunsalın bizi getirdiği nokta kitlelerin bu çerçevelemeden nasıl kurtulacağı sorusudur. Kurtuluş, Canetti yazınında kendisine bir yol açar gibi. Canetti kitleler için kurtuluşu, kendisini istismar eden liderden kurtuluş olarak görür. Canetti yazınında, kitleleri istismar eden lider iktidarın vücut bulmuş halidir; onun için istismarcı lider istismarcı iktidardır aslında.

Bitirirken, Canetti: “Halkı Liderden Kurtarmayı Bil”

Canetti, kitleleri oldukça ayrıntılı olarak işlediği nam eser Kitle ve İktidar’da çok yönlü bir değerlendirme yapar. Kitap, kitleler çağının yüksek yoğunlukla yaşandığı dönemde yazılmıştır. Canetti kitlelerin açıklanışını daha çok antropolojik veriler bağlamında yapar. Onun düşüncesinde lider, kitlelerin çerçevelemesinin temel aktörüdür. Bu çerçeveleme işlemini kitleleri istismar etmek adına yapar. O bir hayatta kalan olarak, gücünü kişilerin ve kitlelerin yok olmasında bulur. Onun amacı yalnızca kendi iktidarını devam ettirmenin dinamiklerini yeniden üretmeyi sağlamaktır. Canetti kitlelerin kendinden var olabileceğini, çoğunlukla ifade edildiği üzere kitlelerin var olmak için lidere ihtiyacı olmadığını da belirtir.[35] Peki, Canetti’nin bu düşüncesinin bizim akıl yürütme çabamız bağlamındaki katkısı ne olabilir. Kanımca Canetti kitlelerin oluşumunun son dönemlere kadar kendiliğindenliğini antropolojik bilgi bağlamında fark etmiş, özellikle 19. yüzyıldaki kitleleri kontrol etme bağlamındaki sayısallaştırma çabalarının 20. yüzyılın başlarından itibaren lider kültü ile birleştiğini, bunun da kitlelerin yok edici potansiyelini ortaya çıkardığını görmüştür. Bu yıkıcılığın yarattığı korkunç görünümde önemli faktör liderin önde olması olmuştur. Kitleleri bir arada tutup denetlenebilmesini sağlayan aşkın güç bu çağda “Lider” olmuştur. Bu aşkınlığın dinamiğini fark eden Canetti kitlelerin özgürlüğünü liderin yok edilmesinde bulmuştur. Bir özgürleşme pratiği olarak Canetti’nin bu düşüncesi, çerçeveleme ve kitle kontrol teknolojisinin en üst düzeyde olduğu bir çağda manidardır.

17. yüzyılın ortalarından itibaren kitlelerin kontrolünün sayısal veriler bağlamında sağlanması, Fransız devrimine kadar gelen bu dalganın 19. yüzyıl itibarıyla matematiksel belirlenimciliğinin her noktaya sirayeti ile birlikte, kitlerin doğasının da sayısal ve istatistiksel belirlenimciliğinin alanına girmesine sebebiyet vermiştir ancak bu çerçeveleme, 19 yüzyılın ikinci yarısından sonra kitle hareketlerinin başlaması ile birlikte açıklama ve anlaşılma gücünü yitirmiştir (İstatistik ve sayısallaştırmanın belirlenimciliği bir anlamda aşkın bir hal almaya başlamıştır). Bu yitiriş siyasal iktidarlar açısından kitle kontrollerinin yalnızca sayısal verilerin sağladığı belirlenimcilikle gerçekleştirilemeyeceğinin anlaşılmasını sağlamıştır. Böylece kitlelerin ruhsal fenomenler olarak anlaşılması gündeme gelmiş, kitlelerin davranışsal yapısı analiz edilmeye başlanmıştır. Bu analizin bir aşama sonrası kitlelerin kontrolünün lider bağlamında sağlanması olmuş, kitlelerin anlaşılmasının liderleri ile olan bağlarının anlaşılması ile mümkün olduğu sonucuna varılmıştır. Burada lider aşkın bir güç halini almıştır. Elbette bu demek değildir ki kitlelerin kontrolünde “tekhne” olarak istatistiğin ve sayısal verilerin gücünden vazgeçilmiştir. Bu güç “psikolojikleştirme” hareketinin dinamiği olarak varoluşunu kuvvetlendirerek devam ettirmiştir. Canetti bu nokta da kitle kontrollünün ve kitlenin yıkıcılığının lider aklının ürünü olduğunu, kitlelerin kendiliğinden yön bulmasının siyasal iktidarlar tarafından liderlik makamı ile engellediğini vurgulayarak, aşkıncı lider anlayışının ortadan kalkması gerektiğini savunmuştur.

Siyasal iktidarların kitleleri kontrol etmesindeki teknolojilerin farklı tarihsel dinamiklerle birlikteliğini, düşünürler bağlamında analiz etmeye çalıştığımız yazıda belirlenimciliğe duyulan ihtiyaca matematiğin ve istatistiğin yetiştiğini, onlara olan güvenin mutlaklığa ulaştığı bir çağda yetersizliğinin fark edildiğini; bu yetersizliğin “psikolojikleştirme” ile doldurulmaya çalışıldığı, kitlelerin öznelliğinin ve belirleyici gücünün fark edilmesinin yarattığı yönetim stratejisi dönüşümünün aşkın lider kavramını  da yarattığını ortaya koymaya çabaladık. Bu gücün kitlesel yok edilme ve denetlenme stratejilerinin özü haline geldiğini, durumun değişmesinin de ancak “liderin ölümünün” yaratacağı özgürleştirici pratiğin morfolojisini  ortaya koyarak  vurgulamaya çalıştık. Kitlelerin denetlenmesinin bir anlamı ile modern çağın harekete geçirici dinamiği halini aldığı, bu dinamiğin pek çok denetleme teknolojisinin de üretilmesine zemin hazırladığı belirgindir.

Kitlelerin sayılarak bilinen olmaktan, gücünü fark ederek özgürleşmesine dair umutla…

 

DİPNOTLAR

[1] İstatistik: Almanca “Staatskunde-devlete ait bilgi sözcüğünden gelir(Hacking,2005: 43).

[2] Machiavelli, Niccolo, Hükümdar, Çev. N. Adabağ, İş Bankası Yayınları, 2011, s. 93.

[3] Age, s. 94.

[4] Age, s.42.

[5] Skinner, Quentin, Machiavelli, Çev. Ç.Atilla, Altın Kitaplar, 2002.

[6] Machiavelli, Age, s.47.

[7] Hacking, Ian, Şansın Terbiye Edilişi, Çev. M. Moralı, İstanbul: Metis Yayınları, 2005, s. 32.

[8] Spinoza, Benedictus, Tractatus Politicus, Çev. M. Erşen, Dost Yayınları, 2009, s. 12.

[9] Age, s. 38.

[10] Age, s.43.

[11] Age.

[12]Spinoza, Benedictus, Tractatus Theologico Politicus, Çev. C.B. Akal, R.Ergüden, Dost Yayınları, 2008, s. 232.

[13] Age, s.244.

[14] Spinoza, Benedictus, Tractatus Politicus, Çev. M. Erşen, Dost Yayınları, 2009, s. 46.

[15] Age, s.51.

[16]Hobbes, Thomas, Leviathan, Çev. S. Lim, Yapı Kredi Yayınları, 2004.

[17] Hacking, Ian, Şansın Terbiye Edilişi, Çev. M. Moralı, İstanbul: Metis Yayınları, 2005, s.33-35.

[18] Alada, Dinç, Öncü İktisat Düşünürleri Yeni Liberalizme Karşı (mı?), Toplum ve Bilim:108, 2007, s.172.

[19] Boutroux, Emile, Leibniz, Çev. A. Altınörs, Paradigma Yayınları, 2009.

[20] Hacking, Ian, Şansın Terbiye Edilişi, Çev. M. Moralı, İstanbul: Metis Yayınları, 2005, s.35.

[21] Age, s.37.

[22] Age, s.14.

[23] Age, s.85.

[24] Age, s.153.

[25] Age, s.153.

[26] Le Bon, Gustave, Kitlelerin Psikolojisi, Çev.S. Demirkan, Yağmur Yayınları,1976, s.27.

[27] Aytaç, Ahmet Murat, Kitlelerin Ruhu: Siyasal ve Sosyal Kuramda Kalabalık Tahayyülleri, Dipnot Yayınevi, 2011.

[28] Freud, Sigmund, Grup Psikolojisi ve Ego Analizi, Çev. B.Yücel, Alter Yayınları, 2012, s.7.

[29]Aytaç, Ahmet Murat, Kitlelerin Ruhu: Siyasal ve Sosyal Kuramda Kalabalık Tahayyülleri, Dipnot Yayınevi, 2011.

[30] Age, s.26.

[31] Age, s.25.

[32] Age, s.33.

[33] Heidegger, Martin, Tekniğe Yönelik Soru, Çev. D.Özlem, Afa: Felsefe Yazıları Ansiklopedisi, 1995, 95.

[34] Age, s.96.

[35] Canetti, Elias, Kitle ve İktidar, Çev. G. Aygen, Ayrıntı Yayınları, 1998.

 

KAYNAKÇA

Alada, Dinç(2007) Öncü İktisat Düşünürleri Yeni Liberalizme Karşı (mı?)” Toplum ve Bilim:108, İstanbul

Aytaç, Ahmet Murat,(2011), Kitlelerin Ruhu: Siyasal ve Sosyal Kuramda Kalabalık Tahayyülleri, Ankara: Dipnot Yayınevi

Boutroux, Emile(2009), Leibniz, A.Altınörs(çev.), İstanbul: Paradigma Yayınları

Canetti, Elias(1998), Kitle ve İktidar, G.Aygen(çev.) İstanbul:Ayrıntı Yayınları

Freud, Sigmund,(2012), Grup Psikolojisi ve Ego Analizi, B.Yücel(çev.)  Ankara: Alter Yayınları

Hacking, Ian,(2005), Şansın Terbiye Edilişi, M.Moralı (çev.), İstanbul: Metis Yayınları

Heidegger, Martin(1995), Tekniğe Yönelik Soru, D.Özlem(çev.) İstanbul: Afa: Felsefe Yazıları Ansiklopedisi.

Hobbes, Thomas,(2004), Leviathan, S. Lim(çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Le Bon, Gustave,(1976), Kitlelerin Psikolojisi, S. Demirkan(çev.) İstanbul: Yağmur Yayınları

Machiavelli, Niccolo,(2011) Hükümdar, N. Adabağ (çev.), İstanbul: İş Bankası Yayınları

Özlem, Doğan,(1995) Heidegger ve Teknik, “Tekniğe Yönelik Soru” içinde,s.7-52. İstanbul: Afa: Felsefe Yazıları Ansiklopedisi.

Skinner, Quentin, (2002), Machiavelli, Ç.Atilla(çev.), İstanbul: Altın Kitaplar.

Spinoza, Benedictus,(2009), Tractatus Politicus, M. Erşen(çev.) Ankara: Dost Yayınları

………………………,(2008), Tractatus Theologico Politicus, C.B. Akal, R. Ergüden(çev.), Ankara: Dost Yayınları