Merhaba,

Geçtiğimiz günlerde, Kozzy Alışveriş Merkezi’nin -1. katında yer alan D&R Mağazası’ndan Deliduman isimli romanı 22.50 TL karşılığında satın aldım ve kitabı okumaya başladım. 1 hafta sonra kitabın son sayfasını çevirirken, romanın dili ve kurgusu üzerine düşünüyordum.

Yazarın dili

James Wood, Mephisto Kitabevi’nden aldığım Kurmaca Nasıl İşler? adlı kitabında romanı ve öyküyü oluşturan üç kurucu dilden söz eder: Yazarın dili, kurmaca karakter(ler)in dili ve dünyanın dili. Wood, “Kurmaca eserlerde, dünyayı karakterlerin gözünden ve onun sözleriyle görürüz; ama aynı zamanda yazarın gözünden ve onun sözleriyle de görürüz,” der. Bu sözlerin odağında (dünyanın dilinden) etkilenen ve (kurmaca karakterlerin dilini) kuran olarak yazarın dili bulunur. Deliduman’ın yazarı Emrah Serbes, romanın hikâyesini, taşrada yaşayan, turizm meslek lisesinde okuyan 17 yaşında bir gencin gözünden birinci şahıs anlatımıyla aktarıyor. Aktarırken de, tekrar, pekiştirme, aşırılaştırma ve örneklendirmeden yararlanıyor. Romanın başlangıcında ana karakter Çağlar İyice, okurlara kardeşi Çiğdem’i idealize ederek tanıtıyor. Öyle ki, romanın ilk sayfalarında şöyle bir ifade var: “Evet, abarttım. Çünkü dünyada o kadar mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar.” Romanın geri kalanında da karakterleri tanıtırken, olay akışını verirken, anlatımı güçlendirmek ve okuyanın üzerindeki etkisini arttırmak için aşırılaştırarak anlatırken, okuyanın aklına ister istemez bu cümle geliyor. Örnekle anlatmaksa, anlatılmak istenenin daha kolay anlaşılmasını sağlıyor. Ancak tanımlayıcı anlatımın okuyanda daha derin bir etki bıraktığını da belirtmek gerekiyor.

Serbes’in romanda temel izleği, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı… Yazar, ana karakter olan Çağlar İyice’nin ağzından ilk 91 sayfada kız kardeşi Çiğdem’in “meziyetlerini” anlatırken, “8. Bölüm”den itibaren işin aslının öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Çiğdem’in şişmanlıktan kaynaklanan sorunlarını okumaya başlıyoruz. Serbes, şaşırtmayı seven bir yazar. Ancak, yazar metnin kilometre taşlarını oluşturan dönüm noktalarında çok hızlı viraja giriyor. Örneğin, romanın ortalarında Çağlar İyice ile yaşadıkları yer olan Kıyıdere’nin belediye başkanı olan dayısı, belediyedeki yolsuzluklar hakkında kavga ederken birden Çağlar’ın annesi Çağlar’a bir tokat atarak, kavgaya dahil oluyor ve bunalımının asıl nedenini söylüyor: “Ne mi oldu? Senin yüzünden ruh hastası oldum ben, o oldu işte. Beni kandırdın. TİGEM’in dört parsel arsasını çaldın, ne oluyor deyince iş işten geçti dedin, şimdi sus dedin, tehdit ettin.” (sf. 215) Romanın son 100 sayfasındaysa, Gezi Direnişi’nin Kıyıdere’deki yansımalarına mesafeli duran Çağlar’ı, birden Gezi Parkı’nın içinde görüyoruz. Romandaki bu ani değişimi yazar, kız kardeşinin, en yakın arkadaşı olan Mikrop Cengiz tarafından kaçırılarak, Gezi Parkı’na götürülmesi, Çağlar’ın da peşlerinden onları aramaya İstanbul’a gitmesi olarak aktarmış. Ancak hikâyenin akışında bu nedenlendirme zayıf kalıyor ve kurguda kırılmaya yol açıyor. Yine romanın sonlarına doğru Çağlar’la yaşıt Mikrop Cengiz’in 9 yaşındaki Çiğdem’e karşı duygularını açıklaması ve bu güçlü duyguların Çiğdem’in hayallerinin peşinden gidebilecek dirayete sahip olmasından kaynaklandığını söylemesi – öncesinde okur bu gelişmeye hiç hazırlanmadığı için – hayret yerine okurda da metinde de savrulma yaratıyor. Bu da metnin inandırıcılığını zayıflatıyor.

Kurmaca Karakter(ler)in Dili

Ana karakteri kullandığı dilden yola çıkarak, tanımaya çalışırsak, ergenliğin etkisiyle yaşından daha büyükmüş gibi konuşan ve büyüklenmeci tavırlar takınan bir genç olarak görüyoruz. Ana karakter, sözcüklerin eski dildeki karşılıklarını kullanıyor: hadise, meziyet, muhafaza, meşakkatli, farz etmek, yâd etmek, müsaade etmek… Yazar ilk iki sayfada dört kez meziyet sözcüğünü karakterin ağzından kullanmış. Metinde bazı sözcüklerin sık tekrarlarına rastlıyoruz. Yanı sıra, romanda şöyle cümleler var: “Eve gidene kadar neşemi koruyabilmiştim, gerçekten iyiydim, çok yüksektim o gün.” (sf. 54) Yüksek olmak, İngilizcedeki ‘being high’ ifadesinin karşılığı. ‘High’ sözcüğünün ilk anlamı yüksek olmakla birlikte, İngilizce’de neşeli anlamına da geliyor. Türkçede ise bu anlamıyla kullanıldığını hiç duymadım. Ayrıca, “bilirsiniz işte” gibi ifadeleri içeren cümleler var. İngilizcede bilirsiniz işte diye başlayan cümleler vardır, ancak Türkçede gündelik dil içinde cümleye “bilirsiniz işte” diye başlamayız. Romanda yer alan iki cümlede, “O kadar şişmanlık herkes de olur,” (sf. 97) ve “Ama o an da zaman kırılıyor,” (sf. 332), dahi anlamındaki -de, -da ile bulunma halini imleyen -de, -da birbirine karıştırılmış ve bu durum yazım yanlışına neden olmuş. Yazım yanlışları, “konuşma dili” olduğu gerekçesiyle özellikle yapılmışsa, konuşma dilinde zaten böyle bir ayrım yoktur, çünkü sözlüdür. Buradan hareketle, herkes’in de o zaman herkez olarak yazılması gerekir.

Romanın başından itibaren, Idefix, Youtube, GittiGidiyor, Markafoni, KİPA, sahibinden.com, iPhone, iPad, Calve gibi markalar sıralanıyor. Markaların yer alma gerekçeleri olarak, günümüzle metnin ilişkisini sağlamlaştırmak ya da metnin gerçeklikle bağını güçlendirmek sayılabilir. Gerekçeler bunlarsa, bazı sorular akla takılıyor. Birincisi, yazarın elinde metnin gerçeklikle ve şimdiyle bağını güçlendirmek için marka sıralamaktan başka bir yol yok mu? Örneğin, Cervantes’in Don Kişot’u şimdinin romanı değil midir? Roman ileriki kuşaklar tarafından okunduğu takdirde, bu durum, metnin okuyanla iletişimini sakatlamaz mı? Ayrıca, markaların isimleri hiçbir yazım yanlışı içermeden, tam sözcük olarak yazılırken, siyasi parti isimleri yerine suya sabuna dokunmayan sembolik isimlendirmeler seçilmiş. Bunun dışında Gezi Direnişi’ne katılan gruplar anlatılırken de aynı yöntem uygulanmış. Bu sakınımlı dilin kitabın arkasında yazılı olan iddialı sözcüklerle örtüşmediğini düşünüyorum: “Tek başıma da kalsam, dünyanın bütün hükümetleri ve onlara oy verenler bana karşı da olsa, dünyanın bütün hükümetlerine karşı ayaklananlar ve onlara destek verenler bana karşı da olsa; bütün dünya, yedi milyar küsur insan tek tek bana karşı da olsa…” Kısaca, yazım yanlışları, metne serpiştirilmiş “dublaj Türkçe”, “mükemmel bir şekilde acilen” gibi gündelik dilde duymadığımız ifadelerin tekrarlanışı, markaların “ürün yerleştirme” gibi sıralanışı şimdinin ve sokağın dilini kurmaya yetmemiş görünüyor. Metinde, bir şefin telsizle işçilere, iş sonunda “Hepinize teşekkür ederim arkadaşlar” diye “steril bir tonda” seslenmesi gibi sokağı yansıtmayan detaylarsa romanın “masabaşı” kokmasına neden oluyor. Bu da sokak kültüründen besleniyor gibi görünen bir romanda iç tutarsızlık yaratıyor.

Toplumsal cinsiyet açısından metnin dili

Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında, romanda ilk dikkati çeken unsur, cinsiyetçi küfürlerin yaygın kullanımı. Pek çokları tarafından s*kerim, *mınakoyarım, k*dumun gibi cinsiyetçi küfürlerin kullanımını eleştirmek yazarın özerkliğine müdahale olarak görülebilir. Ancak bir sorunun sorulması gerektiğini düşünüyorum: Cinsiyetçi küfürlerin yaygın kullanımını sokak mı metne dayatıyor, yoksa çok satan bir romanın ana karakterinin bu kadar cinsiyetçi bir dil kullanması sokağın diline bir müdahale mi yaratıyor? Ayrıca romanın sonlarına doğru, ana karakterin kullandığı cinsiyetçi küfürlerin de etkisiyle Gezi Parkı’ndan kovuluşu, cinsiyetçi dilin etkisini azaltmıyor, ancak metinde “müsamere” hissi uyandırıyor.

Deliduman’da cinsellikle ilgili anlatılara nadiren rastlanıyor. Örneğin ana karakterin annesinin yarı çıplak yatışını aktarışı, “tahrik olunmaması” uyarısıyla sürüyor: “…sikerim bak tahrik olan olduysa, başka bir şey anlatmaya çalışıyorum ben burada.” Sinem karakteriyle Çağlar’ın arasındaki kısa cinsel deneyimse kavgayla son buluyor. Metinde dikkat çekici olan kadının odağında bulunduğu her anlaşmazlığı, iki erkeğin birbirine karşı şiddet gösterisiyle çözmeye çalışması, kavganın ardından da iki erkeğin barışıp, balayı dönemine girmesi. Libido patlaması olarak okunacak bu durum, metinde cinselliğin nadiren anlatılmasına rağmen, eril şiddetle kendine yer bulduğunu gösteriyor. Türkiye’deki hâkim erkeklik klişesinin; sertlik, saldırganlık, şiddet, öfke ve uzlaşmazlık sarmalında yaşamaya devam ettiğini düşündükçe, Deliduman’daki anlatıcı olan ana karakterin de bu klişeden beslendiği görülmektedir. Şiddet pratikleri üzerine yapılan kuramsal çalışmalarda, şiddet alt kültüründe, cesaretin ve kavgacı olmanın bir değer olarak vurgulandığı belirtilir. Şiddet olgusu böylelikle yanlış bir eylem değil, “kişisel onur”un unsuru olarak görünür. Bunun sonucu ötekine yönelik tahakküm, baskı, kabalık ve çatışmadır.[1] Romanın geneline yayılan erkek egemen anlayışın yanı sıra, metnin satırlarında ve satır aralarında muhafazakâr bir mizaç kendini gösteriyor. “Kız kardeşimi elinden tutup havaya ateş açarak uzaklaşmak istiyordum oradan,” derken ya da babasını “ipsiz sapsız bekâr gezen” olarak suçlarken ya da annesinin yatakta yatışını anlatırken anlatışından tahrik olunmaması için uyarırken yerleşik aile değerlerine özlemi dile getiriyor. Bu muhafazakâr tema, aileye karşı aşırı korumacılık olarak ortaya çıkıyor. Ayrıca şöyle bir cümlede de bu mizaç yer buluyor: “Psikolojimin politik olarak muhafazakârlığa yatkın olduğunu kabul ediyorum.” Bu bağlamda Serbes, Gezi’yle yakalanan değerlere karşıt bir arkaplan oluşturmuş: Erkek egemen, kavgacı ve hamasi.

Gezi Direnişi ve Deliduman

Romanın son bölümlerinde Gezi Direnişi’ne katılan gruplar, çArşı, feministler, LGBTİ’ler, sol örgütlenmeler, Kürtler, Taksim Dayanışması sembolik isimlendirmelerle anlatılıyor. Ana karakterin kız kardeşini ararken karşılaştığı bu gruplar metinde “resmigeçit töreni gibi” geçiyor. Dolayısıyla Gezi Direnişi’nin anlatıldığı bölüm, asıl hikâyeye pastiş olarak eklenmiş gibi duruyor. Kurmaca eserler, gerçekte yaşananları “olduğu gibi alıp”, roman/öykü karakterinin ağzından aktarmak zorunda değildir. Geçtiğimiz sene Ahmet Büke’nin Mevzumuz Derin isimli gençlik romanı yayımlandı. Romanda 18 yaşlarında İzmir’de yaşayan Bedo’nun, depresif annesiyle, ailenin büyüğü dedesiyle, tek arkadaşı Barbaros’la, babasının akıbetini bilemezliğiyle örülmüş serüveni anlatılıyordu. Bedo, karakter özellikleri ve dili açısından Serbes’in ana karakteri ile benzerlik taşımasa da annenin ruhsal durumu ve babasızlık, bir başka deyişle “himayesizlik” bağlamında benzerlikler taşıyor. Mevzumuz Derin’de romanın sonlarına doğru akıbeti pek bilinmeyen baba, “devletin adamı”, bir başka deyişle kontrgerilla olarak ortaya çıkıyor ve Büke’nin kurduğu baba-oğul diyalektiğinde babanın kontrgerilla olmasının bir anlamı var. Büke, metninde gençlere yönelik bir mesaj veriyorsa, baba’yı eleştirerek, erkek egemen değerleri eleştirerek veriyor. Bedo’nun serüvenleri romanın ardından bir blogta sürmüştü. Bu blogta da Gezi Direnişi’ndeki Bedo’yu forumlarla pekişen dayanışma ruhunun içinden okumuştuk. Büke, Bedo’nun dilinden işgal hareketinin devamını şöyle anlatıyordu: “İsyanın böyle bir sonucu oldu burada. Her nanenin forumu kuruldu. Üç kişi bir araya gelip canı ne yapmak istiyorsa onu yapıyor. Sanki aniden yalnız olmak yasaklandı. Geçende, mahallede Kısır Forumu bile topladı teyzeler. Bulgurun cinsi konusunda biraz maraza çıkmış ama olacak o kadar.” Büke de Bedo’nun dilini kurarken, sokaktan yararlanıyor. Ancak eril dilin dayatmalarını görmüyoruz. Serbes’in kurduğu karakterde ailesine karşı aşırı korumacılık romanın izleklerinden biri olarak karşımıza çıkarken, bu bağlamda da baba oğul arası bir çatışma yer alıyor. Serbes’in ana karakteri Çağlar İyice’nin babasının ise Taksim Dayanışması’nın bileşenlerinden birinin içinde olduğunu romanın gidişatından anlıyoruz. Serbes baba figürü üzerinden, aydın eleştirisi yapmaya çalışıyor. Çağlar İyice temelde babasının kendilerini boşanmanın ardından terkedişine kızarken, babanın özgürlükçülüğünden dem vuruyor: “Siz Taksim’de gazdan boğulurken biz de Kıyıdere’de sizin hürriyetinizden boğulduk.” (sf. 301) Serbes, Türkiyeli bir aydının kuramsal bağlamda paylaşım ve dayanışmayı yüceltirken, yaşamda, yani pratikte ailesine karşı sorumsuz davrandığını öne çıkararak, onları yalnız bırakışını vurguluyor. Büke’nin tercihi baba-oğul ikiliği içinde babayı kontrgerilla olarak kurarak, devleti ve erkek egemen anlayışı eleştirmek, Serbes’inki ise baba ve yerleşik aile değerleri üzerinden aydın eleştirisi yapmak. Romanın geneline yayılan, tanıdık bir tema olan “Hayat bana çok haksızlık yaptı…” da muhafazakâr edayı güçlendiriyor. Ancak bu günü kurtarsa da, haksızlıkların acısını çıkarma yani intikam teması klişeden öteye gitmiyor.

Dünyanın dili, Gezi’nin dili

Gezi Direnişi, dünyadaki diğer işgal hareketleri gibi, özerk, yatay ve lidersizdi.[2] Direniş, yapısal özelliklerine de bağlı olarak Türkiye’de yeni bir dilin var olduğunu ortaya çıkarttı. Duvar yazılarındaki, pankartlardaki ve sosyal medyadaki okuyanı etkileyen Gezi’nin dili, bumerang gibiydi. Erk, ne derse desin, onu geldiği yere daha şiddetli bir ivmeyle yolluyordu, bozuyordu. İktidarı talep eden bir dil değildi, hayatı istiyordu. Bu yüzden Sait Faik’in öykülerinde, doğanın “Hişt, hişt” diye göz kırpışındaki gibi, milyonları baştan çıkarabildi, 14 günlük de olsa özgür bir ülkeyi kurabildi. Bu dil sözcük oyunlarından ibaret değildi, gözü kara bir eleştiriyi de barındırıyordu. Zorlama bir dil değildi, poz vermiyordu, doğaldı. Eleştirinin odağındaysa erkek egemen anlayış vardı. Belki de bu dili aslında kadınlar ve geyler kurduğu için böyleydi. Gezi Ruhu, sadece siyaseti değil, edebiyatın içindeki erkek egemen değerlerin yükselişini de sarsar diye düşünmüştüm. Ancak ‘Gezi romanı’ olarak sunulan ve çok satan bir eser olan Deliduman’ın erkek egemen anlayışa sahip dilini gördüğümde, Gezi Ruhu’nun edebiyatla ilişkisi açısından kendimi tuhaf hissettim. Hâlâ “Eril dil yıkılsın, yerine ağaç dikeriz!” umudunu derinde bir yerlerde taşıyor olsam da…

Umutla,

 

DİPNOTLAR

[1] Zahir Kızmaz. Şiddetin Sosyo-Kültürel Kaynakları Üzerine Sosyolojik Bir Yaklaşım. F.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi 2006 16 (2) http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt16/sayi2/247-267.pdf

[2] Jodi Dean. Komunist Ufuk. YKY: İstanbul, 2014.