Yaşamın her alanında yükü ağır olandır kadın. Bir de savaşın gölgesinde kadın olmak var yaşamımızda. Savaş sürecinde de en ağır yük yine onlarda. Hem anne hem eş hem direnişçi…

Rojava direnişi boyunca Suruç’ta çadır kentlerde kalan Kobaneli kadınların yaşamlarına tanıklık ettim. Kobane’den ilk göç başladığında gittim Suruç’a. Yaşanan hiçbir şey bildiğimiz gerçeklere benzemiyordu. On binlerce insan topraklarını, evlerini, geçmişlerini terk edip nereye gideceklerini, başlarına ne geleceğini bilmeden tellerden öte tarafa geçiyordu. Bu süreçte mutlaka yardıma ihtiyaç vardır diye bir süreliğine gitmiştim oraya. Fakat sekiz ay boyunca bir kez bile ayrılamadım alandan. Yapılması gereken çok fazla şey vardı. Öncelikli olarak sokak ortasında, kaldırımlarda, buldukları her boş alanda yaşamaya çalışan bu insanlar için barınacak yerler oluşturduk. Ve bu süre içerisinde o insanlar açıkta yaşamaya devam ettiler. Yemeklerini, battaniye ve yataklarını kaldırımlarda dağıtmak zorunda kaldık bir süre. Ve sonra çadırlar kurduk – tabi bu çadırları kurmak günlerimizi aldı, yemek taşıdık, ihtiyaçları dağıttık ilk olarak. Sonrasında zaman ilerledikçe çadır kent sayısı altıya yükseldi. Çadır kurma, ihtiyaçları dağıtma işi hafifledikten sonra bir düzen oluşmuştu artık. Yemek ve geriye kalan ihtiyaçlar gelen Kobanelilerle birlikte dayanışma içerisinde halloluyordu. İlk aylar böyle geçti; yaşamsal ihtiyaçları gidermeye çalışmakla.

Sonrasında çocuklarla ilgilenmeye başladım. Çadırlarda, çadır aralarında resimler yapmaya başladık. Akşamları toplanıp şarkılar söyledik, hikâyeler anlatıp oyunlar oynadık. Yaşadıkları ağır psikolojiden biraz da olsa çıkarmaya çalışıyordum onları. Çünkü böyle zamanlarda en çok çocuklar etkilenir ve en az onlarla ilgilenilir. Savaş, çocukların oyunlarının içine kadar sızar; kampın yapımında kullanılan siyah, plastik büyük boruları omuzlarında tabut gibi taşıyıp “şehid namirin” (şehitler ölmez) diye bağıra bağıra kampın her yerini dolanmaları bu savaş travmalarının çocukların gözünden anlatımıydı.

Sonra çocuklarla yaptığımız etkinlikleri daha düzenli bir şekilde yapabileceğimi düşünerek çadır kentlerin birinde okul olarak kullanabileceğimiz bir çadır kurduk, çocuklar ve genç kadınlarla beraber. Ve sıralar taşıdık, tahtalar, kalem ve defterlerle anadil ve kreş eğitimimize başladık. Bu çalışmalar sırasında da yardımcı olan, çocuklarla ilgilenen yine genç kadınlardı. Sonrasında bu diğer çadır kentlerde de yapılmaya başlandı. Kobane’den gelen öğretmenlere ulaşıp onların da katılmasını sağladık ve bir süre sonra eğitim alanını onlar yürütmeye başladı. Ben de yeni kurulacak bin çadırlık bir çadır kente geçtim. Geri kalan aylarda da yine buradaki çadır kurma, ailelerin kaydını alma, sağlık çalışmaları, temizlik, ihtiyaç tespiti ve dağıtımı gibi tüm çalışmaları yine kadınlarla beraber yürüttük.

Hiç istemeden yüreklerini, ruhlarını evlerinde, topraklarında bırakarak geçmişti hepsi sınırdan. Hiçbiri gelmek istememişti; topraklarını savunmak için savaşmaktan yanaydılar. Genç kadınlar çok azdı gelenler arasında. Kobane’yi terk etmektense onurlu bir direniş için kalmışlardı orada. Gelenler de bir süre sonra yavaş yavaş dönüp YPJ saflarına katılmaya başladılar.

Kalanlar ise anaydı ve çocukları vardı. Hiçbiri kendi canını kurtarmak için geçmemişti sınırın öte tarafına. Direnişlerini çadır kentlerde devam ettirdiler. Evet, bir direnişti bomba sesleri altında sınırdan birkaç kilometre ötede evlerinin, sokaklarının işgal edildiğine tanıklık etmek. Bu işgal süreci boyunca verilen onurlu direnişte çocuklarının, eşlerinin, arkadaşlarının, komşularının, köylülerinin şehadet haberlerini alarak yaşamaya devam ettiler. Bir belirsizlik içerisinde beklediler aylarca dört metre kare çadır içerisinde yaşarken. Ama her zaman umutlu, her zaman güler yüzlü, her zaman güç veren bakışlarıyla beklediler zaferi. İnanarak beklediler.

Yaşam hiç de kolay olmadı onlar için çadırlarda. Yazın kavurucu zamanlarında ilk geldiklerinde Suruç’un çöl sıcağıydı. Sokaklarda kaldılar günlerce. Çoğunluk kadın, yaşlı ve çocuktu. Kısa bir süre içinde çadır kentlere yerleştirildiler. Tek göz çadırlarda ailece kaldılar aylarca. Çadır kent alanlarında ortak çeşmelerde çamaşırlarını, bulaşıklarını yıkadılar kışın dondurucu soğuğunda. Çadırın temizliği, yemeği, çocukların hastalığı yine onların omzundaydı. Çocukların karnını doyurmak için onlara bir kutu mama bulmanın derdine yine onlar düştüler. Bir de hamile olanlar vardı, savaşın çocukları çoğalıyordu her gün. Çadırda doğum yaptı çoğu. Direnişin bir parçasıydı çektikleri acı.

Çadır kentin de sorumlulukları vardı, on bin kişilikti sorumlusu olduğum çadır kent. Yükü ağırdı. Bu yükü de en çok kadınlar paylaştı, her zaman daha çabuk örgütlenip sorunlara daha pratik çözümler bulabiliyorlardı. Yemek dağıtımını onlar yapıyordu, sokak sorumluları yine kadınlardı, çadırların ihtiyaçlarını onlar belirleyip bana bildiriyorlardı, ihtiyaçların dağıtımını yine onlar yapıyordu. Birinin kavgası gürültüsü olsa yine onlar uzlaşmacı bir yaklaşımla sorunu ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Yeri geldiğinde gece sabaha kadar çadır kent içerisinde ya da dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı ya da yabancı birinin çadır kente girip birisine zarar vermesi ihtimaline karşı nöbet tutan yine onlardı. Çünkü bir savaş vardı devam eden ve çok uzağında değildik, gece çadırların içinde rahat uyusunlar diye birilerinin nöbet tutması gerekiyordu mutlaka. Erkekler daha rahatlardı bu konuda, kadınlarsa daha kaygılıydı; çünkü en çok korktukları şey çocuklarının katledilmesi ve tecavüze uğramaktı. Ve yaptığımız sohbetlerde çoğu kadın şunu söylüyordu ‘toprağımızı asla terk etmezdik öleceğimizi bilsek bile ama IŞİD kadınlara tecavüz ediyor, onları satıyor. Hepimiz bundan korktuğumuz için orayı terk ettik’. İşte bu yaşantılardan doğan tedirginlikten kaynaklı çoğu geceler uyumaz, çadır kent içinde dolanırlardı sabaha kadar. Bir gece IŞİD tarafından çadır kentlere yönelik bir saldırı olacağı dedikodusu yayılmıştı kaynağını bulamadığımız bir yerden. Söylenti ya da dedikodu da olsa onlar için son derece kaygı verici bir şeydi bu. Bütün kadınlar çocuklarını yatırıp nöbete kalktılar. Yaşlı anneler de vardı tabi. Bir tanesine dedim ‘anne biri gelse ne yaparız şimdi?’ Elindeki meyve bıçağını gösterdi ve ‘bununla burnunu keserim’ dedi yetmiş yaşlarındaki bu cesur anne, sabaha kadar bize güç verdi.

Kampta kalıcı doktor olmadığından sağlık problemlerinin çözümü için de iş başa düşüyordu; oluşturulan amatör sağlık ekibi de kadınlardan oluşuyordu. Birinin başı ağrısa onların çadırlarının kapısı çalınıyordu.

Bu çalışmaların hiç biri öyle kolay olmadı; ataerkil kültür, gelenek, görenek, gündelik alışkanlıklar… Hepsi ortak alanlarda birlikte yaşamayı zorlaştıran sebeplerdi. Kadınlar her ne kadar cephede direnişte olsa da ev (çadır) içerisinde kalan kadınlar yine erkek zihniyetiyle savaşmak zorundaydı. Hepimizin her gün yaşadığı eşitsizlikleri onlar da bu süreçte yaşamaya devam ettiler. Yaptığımız çalışmalarda babası tarafından engellendiği için bize destek olamayan kadınlar vardı mesela, o babalara kadınların direnişini anlatmak, eşitliği anlatmak çok da kolay olmadı. Fakat başardık, sorun yaşayan kadınların evlerinin (çadırlarının) içine girip ailelerle konuşup kadını tartıştık, zihniyeti tartıştık, bu mücadelenin, bu direnişin bakış açısını anlattık. Yeri geldi eşlerinden dayak yediler, yeri geldi çadırlarından kovuldular, yeri geldi çocukları ellerinden alındı, yeri geldi tacize uğradılar. Evet, savaşın diğer tarafında tüm kadınların öyle ya da böyle maruz kaldığı eril zihniyet baskılarıyla mücadele etmek durumundaydılar. Ama yine de gülüyorlardı, yine de umutluydular. Ve onların bu hali kampa Kobane halkıyla dayanışmaya gelen biz kadınlara da güç veriyordu.

Bu tür durumlarda sorunu dinleyip çözüme kavuşturacak komisyonlar oluşturmuştuk çadır kent içerisinde. Komisyonda bizimle beraber Kobane halkı arasında tanınan, tarafsız ve adil olacağına güvenilen ve halk tarafından saygı gören insanlar da vardı. Ve komisyondan bazen yaptırım kararları çıkıyordu. Mesela eşini döven bir erkeğe yardım malzemelerinin toplandığı depoda emek verme ve eşi tamam diyene kadar başka çadırda kalma yaptırımı uygulamıştık ve şiddet uygulayan kişi de bu durumu kabullenmişti. Bu süre içerisinde sürekli sohbetler ediyorduk bu yanlışlara düşen kişilerle; kadınlara yaklaşımın nasıl olması gerektiğini tartışıyorduk. Çeşmeden suyu asla erkekler taşımazdı başlarda, sonra ortak aldığımız bir kararla birkaç erkek su bidonlarını çeşmelerden doldurup çadırlara taşımaya başladı. İlk gördüklerinde güldüler, şaşırdılar ama sonra olağanlaştı. Bu ve bunun gibi bir sürü şey öğrendik birbirimizden. İlk günden son güne kadar halk desteği ve yardımlarıyla ayakta durdu Kobane halkı. Fakat hiçbir zaman muhtaç olduklarını hissetmediler. Her zaman birlikte mücadele ettiğimiz duygusuyla hareket ettik. Kendi kendilerini idare etmeleri için organize edip, belli bir sisteme oturttuktan sonra kendi işlerini kendileri yapsınlar istedik ve öyle de oldu. Öğretmeni yine öğretmenlik yaptı, berberi yine berberlik yaptı. Hiçbir zaman para kullanılmadı yapılan çalışmalarda. Herkes kendi yapabileceği işi yaptı ihtiyaç dâhilinde. Çünkü herkesin her şeye ihtiyacı vardı.

Bir de kadınlara ait bir çadır kurduk çadır kent alanında. Sadece onlara ait olan tek alandı. Büyük bir çadırdı, içerisine dikiş malzemeleri, kumaşlar, ipler, kalem, defterler gibi birçok malzeme koyduk. Oraya gelip istedikleri şeyi üretebiliyorlardı, birbirlerine bildiklerini öğretiyorlardı. Bir anlamda da dertleşme yeri olmuştu onlar için bu çadır. Kendileri için üreteceklerdi bu çadırda. Fakat yine öyle yapmadılar. Hem kendileri için elbiseler diktiler hem de diğer çadır kentlerdeki kadın ve çocuklar için ürettiler. Birbirleriyle dayanışmayı hiç bir zaman unutmadılar.

Üç çocuğu birden savaşta olan anneler vardı, bir çocuğunun şehadet haberini savaştaki diğer çocuğundan alıyordu bu anneler. Gözyaşlarıyla güçlenip zafere doğru giden direnişte gururla ayakta durmaya devam ettiler, her acıya inat…

İlk günden itibaren inanıyorlardı Kobane’nin kurtulacağına, bizi de inandırmışlardı. Ve onlar haklıydı, Kobane kurtuldu, en çok da hem cephede hem çadırda direnen kadınların inancı ve gücüyle zafer günü geldi. Şimdi onlar topraklarına, tellerin diğer tarafına döndüler ve savaş tellerin bu tarafında başladı. Ama değişen bir şey yok.

Şimdi Diyarbakır’da yaşamaya devam ediyorum. Ve burada da Ezidi kadınlar hala çadır kentte yaşamaya devam ediyorlar. İnanç, kültür ve yaşamsal farklılıklar var evet ama kadın yine her yerde eril zihniyetin yüklediği rolleri en ağır şekilde yaşıyor.

Ve Sur var tabi bir de yanı başımızda. Yine kadınlar hem barikatlarda hem de bombalandığı için, yıkıldığı için terk etmek zorunda kaldıkları evlerinin dışında direnmeye devam ediyorlar.

Kobane sürecinde kurulan Kobane ve Şengal halkıyla dayanışma ve yardım çalışmalarını yürüten Rojava Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nde yer alıyorum şimdi. Ve şimdi Kobane’den daha çok dayanışmaya ihtiyacı olan Sur, Nusaybin, Cizre, Silopi, Dargeçit ve daha fazlasını sayabileceğimiz yerlerde, yani yanı başımızda yakılıp yıkılan evler, katledilen insanlar, göçe zorlanan aileler, oyun alanları savaş alanına çevrilmiş çocuklar bulunuyor. Ve Rojava Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği olarak şimdi de buradaki halkla; yani sınır diye konulan tellerden değil yan mahallemizden göç ettirilen insanlarla dayanışma çalışmaları yürütüyoruz. Hiç farklı bir şey yok; yine yaşamsal ihtiyaçları öncelikli tutup barınma, gıda, sağlık, eğitim ve psiko-sosyal alanda çalışmalar yürüterek elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Mesela her hafta sonu sokağa çıkma yasağının defalarca getirildiği sokaklara gidip oradaki çocuklarla oyunlar oynuyoruz. ‘Sokaklar çocukların oyun alanlarıdır, YASAKLANAMAZ’ diyoruz. Resimler yapıp, duvarları boyuyoruz, kurşunların, topların izlerini çocukların el izleriyle kapatıyoruz. Şimdiye kadar Nusaybin, Silvan, Lice, Dargeçit, Derik, Sur sokaklarına gittik. Bu çalışmalara gönüllü olarak katılanların yüzde sekseni yine kadınlar. Biz yine sonuna kadar zulme uğrayan insanlarla dayanışma halinde olacağız.

Bir kadın olarak kurşuna, tanka, topa gerek yok direniş için. Savaşlar iktidarların güç gösterileridir. Direniş de iktidarı kabul etmeyen halkların mücadelesidir. Kadınlar yaşamın her alanında iktidarın kölesi yapılmaya çalışıldığı için tanka, topa gerek yok. Biz zaten her daim direnişin bir parçası olduk, olmaya da devam edeceğiz.

Özü itibariyle yaşam kadınlar için her an savaş hali oldu. Erkek zihniyetle sürekli bir mücadele, sürekli bir direniş halindeyiz doğduğumuz andan itibaren. Bu zihniyet sinsi bir şekilde yaşamlarımızı, bedenlerimizi, ruhumuzu, beynimizi işgal etmeye çalışıyor zaten. Ama soğuk demirlerdir şimdi yüzümüze çevrilen. Fakat bu da işe yaramadı. Kadınlar tarih boyunca mücadele etmekten hiç vazgeçmedi ve vazgeçmeyecek.