Bir “Kamu Kurumu”ndan bir “Siyasi Parti”ye Cumhuriyet Halk Partisi’nde Dönüşümü Okumak

176

Bu makale, yazarın “Türkiye’nin Ellili Yılları Üzerine Notlar” (Türkiye’nin 1950’li Yılları, Ed. Mete Kaan Kaynar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2015); “Türkiye’nin Altmışlı Yıllarına Ellilerden Bakmak” (Türkiye’nin 1950’li Yılları, Ed. Mete Kaan Kaynar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2015); “Türkiye’nin Altmışlı Yılları Üzerine Notlar” (Türkiye’nin 1960’lı Yılları, Ed. Mete Kaan Kaynar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2017); “Türkiye’nin Yetmişli Yıllarına Altmışlardan Bakmak” (Türkiye’nin 1960’lı Yılları, Ed. Mete Kaan Kaynar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2017) ve Cumhuriyet Dönemi Siyasî Partileri (Ed. Mete Kaan Kaynar, Ankara: İmge Yayınları, 2007) kitap/makalelerinden yola çıkılarak kaleme alınmıştır.

11 Eylül 1923’te[1] kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Türkiye’nin en fazla sevilen ama aynı zamanda en fazla nefret edilen; üzerinde en fazla yazılan, çizilen, tartışılan en eski siyasî partisi olma unvanını kimseye kaptırma niyetinde değil. Cumhuriyet dönemi siyasî tarihi, parlamento tarihi, biraz da CHP tarihi demek. Cumhuriyet dönemi siyasî kültürünü, Tanzimat sonrası Osmanlı siyasî kültürü ve tarihine bağlayan ana kavşak da burada. Yanlış anlaşılmasın, demem o ki; siyasî kültür, parlamento tarihi, siyasî yapı, Osmanlı’nın mirası… ile ilgili olarak tüm siyasî partilerden örnekler devşirmek mümkün; ama en çok CHP’den devşirmek mümkün. Partinin bu açılardan velut bir yapısı olduğunu görmezden gelmeyelim.

Bu yazı, partinin 1945-1972 yılları arasına odaklanma niyetinde. Ancak, bu yıllar arasındaki siyasî gelişmelerin, CHP penceresinden yapılmış kronolojik bir dökümünü bulamayacaksınız bu yazıda. Benzer şekilde Ortanın Solu ile ilgili kapsamlı değerlendirmeler de bu yazıda yer almayacak. Aksine yazımız, yapabildiği ölçüde, farklı bir gözlükle CHP’ye bakmaya, onu farklı bir şekilde okumaya çalışacak; CHP’de, 1960 ortalarında görünür hale gelen dönüşümün dip dalgası üzerine düşünmeye çalışılacaktır. Oy ve seçim kavramına yüklenen anlamlardaki dönüşüm, Türkiye ve CHP’deki dönüşümün nedeni değilse de bu değişimi hızlandıracak birer katalizör olarak okunabilirler.

İlk başta, erken Cumhuriyet dönemi olarak adlandırılan 1923-1946 yılları arasındaki CHP’ye bakmak gerekiyor. Bu dönemin CHP’sini doğru okumadan, 1945-72 arasındaki dönüşümün niteliğini kavramak da zor. İktidarın istisnasız CHP’nin elinde olduğu bu dönemi, ne Cumhuriyet’in asr-ı saadet yılları ne de halka zulmedilen yıllar olarak tanımlamak mümkün. Dışarıdan bakıldığında 1923-45 yılları arası Türkiye, CHP’li cumhurbaşkanları, başbakanlar ve tamamı CHP’lilerden oluşan bir Meclis tarafından idare ediliyor gibi görünse de, partinin bir siyasî kurum, bir siyasî parti, bir siyasî entite olarak, siyasî kararların(ın) öznesi olduğunu söylemek zor görünüyor. Bu dönemin CHP’sine, siyasî kararların onun kurumsal yapısında pişirildiği bir özne değil de erken Cumhuriyet’in kamu kurumlarından biri olarak ele almak en doğrusu. Bu tespit, CHP’nin 1945 sonrasındaki dönüşümünü okurken de önemlidir. Böylece, 1950 14 Mayıs’ını, CHP’nin devletten kopuşu, bir kamu kurumu olmaktan çıkarak siyaset biliminin tanımladığı türden bir siyasî parti olmaya doğru evirilişi olarak okumak da mümkün olabilecektir.

CHP’nin 1945-1972 arası dönemi, öncesinde şeklen bir siyasî parti, aslen bir devlet teşekkülü olan CHP’nin, gerçek bir siyasî partiye dönüşüm süreci olarak okunmalıdır. Bu dönüşümün dışarıdan Soğuk Savaş ve ’68 Hareketi çizer. İçeriden ise dönemin CHP’sini darbeler; daha doğrusu Türkiye’yi bu kırılma noktalarına doğru taşıyan koşullar ve onların Türkiye siyasetinde yarattıkları etkilerle birlikte düşünülerek 27 Mayıs ve 12 Mart darbeleri şekillendirir. Elbette başka faktörlerden de bahsedilebilir; sonuçta Türkiye siyasetini şekillendiren her şey, CHP’nin 1945-1972 dönemini de şekillendirmiştir. Ancak sadece CHP mi; Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası siyasî tarihini Soğuk Savaş ve darbeler üzerinden okumak ne kadar yanlış olabilir ki?

Erken Cumhuriyet Dönemi: Bir Kamu Kurumu Olarak CHP

Tanzimat’tan 1920’lere tartışıla gelen birçok reformun hayata geçirildiği, ete kemiğe bürünerek birer devlet politikası haline getirildiği erken Cumhuriyet dönemi, aynı zamanda CHP’nin kesintisiz iktidar dönemidir. Reformlar (inkılâplar) ve kesintisiz CHP iktidarı; bu ikisi birbiriyle o kadar özdeşleşmiştir ki, 1923-46 arasında izlenen politikalar ve gündeme gelen reformlarla ilgili her tür övgü ve eleştirinin de CHP’nin hanesine yazılması bu açıdan olağan kabul edilir. Muhaliflerince, bir baskı ve terör dönemidir bu dönem: CHP’nin laiklik adına Müslümanlara zulmettiği, Dersim’de Kürtleri katlettiği, Lozan Antlaşması sonrasında komünistleri tutukladığı, alfabeyi değiştirilerek geçmiş kuşaklarla kültürel bağları kopardığı… bir dönem. Taraftarlarınca 1923-46 dönemi, CHP’nin Cumhuriyet’i ilan ettiği, “devrimler” yoluyla ülkeyi çağdaş medeniyete ulaştırdığı, anayurdu demir ağlarla ördüğü, Latin harflerini kabul ederek insanların kültür seviyesini artırdığı… bir dönem olarak anılır. Oysa tüm bunlar, biraz da mübalağa ederek söylersek, yanlıştır. Yanlıştır; çünkü gerek muhalifleri gerekse taraftarları, eleştirmek ya da övmek adına erken Cumhuriyet dönemi CHP’sine, bu dönemde CHP’nin gerçekte sahip olmadığı bir güç ve bir siyasî fonksiyon yüklemektedirler. Oysa 1923-1946 dönemi CHP’sini, o dönemde izlenen politikaları kararlaştıran, devleti yöneten, kendi dünya görüşünü devlet mekanizmasına nakşetmiş, toplumu bu dünya görüşü etrafında organize edebilen bir siyasî parti/örgüt olarak kurgulamak çok da doğru değildir. Tıpkı, Cumhuriyet döneminde izlenen tüm politikaların bir siyasî parti, bir örgüt, bir siyasî entite olarak CHP’den çıktığını, ondan türediğini varsaymak; bu dönemde izlenen politikaların, alınan kararların bizzat bir siyasî örgüt olarak CHP’nin kararlaştırdığı ve uygulamaya koyduğu kararlar, politikalar olduğunu söylemek gibi. Erken dönem Cumhuriyet politikaları, CHP’nin ürünü olmayıp, aksine bizzat CHP’nin kendisi erken Cumhuriyet politikalarının bir ürünüdür. Bu haliyle parti, aslında daha çok bir kamu kurumu, bir devlet teşekkülü niteliği taşımaktadır. Partinin örgütsel yapısı zayıf ve kâğıt üzerindedir; değil devlete şekil vermek, aksine onun tarafından şekillendirilmektedir; sözün özü CHP, erken dönem Cumhuriyet politikalarının faili değildir.

Kurulduğu 1923 yılından, iktidarı bıraktığı 1950 yılına kadarki tarihsel kesitte siyasî yaşamımızda yer alan CHP’yi, siyaset biliminin parti tiplerinden birine yerleştirmek de hayli zor görünüyor. Ne Duvarger’in kitle-kadro partisi ayrımı[2]  ne Neumann’ın temsil-bütünleşme partileri ayrımı[3]  ne Kirchheimer’in catch all parties[4] (ne olursan ol yine gel partileri) kavramı ne de Panabianco’nun seçimlere dönük partiler- profesyonel partiler ayrımı[5], dönemin CHP’sini tam olarak tanımlamaktan uzaktır. Bir tek parti olarak dönemin CHP’si, Sartori’nin[6] tek parti sınıflamasına bile uymakta zorlanır. CHP, Sartori’nin bu tipolojisindeki totaliter tek partiye benzemez; çünkü topluma giydireceği, oldukça muğlâk bir muasırlaşma hedefini aşabilen tutarlı bir ideolojisi olmadığı gibi, bu ideolojiyi topluma aktarabileceği etkin siyasî mekanizmaları, araçları da yoktur. Parti, otoriter tek parti sınıflamasına da tam anlamıyla uymaz; çünkü otoriter olan, bireylerin olası siyasî faaliyetlerini minimize ederek kendi bildiğini okumaya çalışan, kitleleri  siyasî sistemden dışlamayı arzulayan bir CHP organizasyonu, partisi, kurumu da mevcut değildir. Otoriter olan rejimdir ve onun otoriterliği CHP’yi de içine almaktadır. CHP, Sartori’nin pragmatik tek partisi de değildir. Çünkü bir pragmatizme dayansa dâhi, kararların alınmasında özne, CHP örgütü değil, rejimin kendisidir.

Oy, Popülizm, Kırılma ve Dönüşüm

Popülizm, tanımlanması oldukça zor bir kavram. İlkay Sunar[7], popülizmin tanımlanmasındaki güçlüğün, kavramın farklı dönem ve toplumlarda farklı düşünce, grup ve politikalara dayalı siyasî ideolojiler ya da akımlar için kullanılmış olmasından ileri gelen bir zorluk olduğu görüşünde. Zafer Toprak[8] ise popülizm konusunda çok farklı tanımların yapılıyor oluşunu, kavramın sezgisel ve tanımlayıcı olmasından kaynaklandığını belirtir. Oysa yine Toprak’a göre, kavramın somut tarihsel koşulları, bu koşulların ortaya çıkmasına vesile olan nesnel durumlar ve tüm bunların kitlesel sosyo- psikolojik bilincin doğuşuyla ilişkisi son derece önemlidir.

Laclau[9] -ki popülizmin nevi şahsına münhasır (idiosyncratic) bir problem olmaktan çok, bir siyasî analiz kategorisi olarak karşımızda yer aldığını belirtir- gibi popülizmin, halkın bir siyasî özne olarak kurulması sürecinde önemli bir rol oynadığını iddia edip, bunun demokratik siyasî faaliyeti mümkün kılabileceğini söyleyen düşünürler varken; popülizmi iktidarı elinde tutan hâkim ittifakı ve ideolojiyi sorgulayan, bu ittifaka karşı iktidar-dışı kalmış kitleleri harekete geçiren ideolojiler ve akımlar ya da iktidar bloğu içerisinde doğan anlaşmazlık ve bunalımların sonucunda ortaya çıkan siyasî akımlar olarak tanımlayan görüşler de vardır.

Popülizm kavramı ile ilgili teorik tartışmalar bu yazının sınırlarının ötesindedir. Popülizm kavramının buraya taşınmasındaki amaç, 1950 başarısından itibaren DP’nin yaygın olarak popülist politikalar izlemekle, halkı kandırmakla suçlana gelmesi; CHP’nin iktidardan uzaklaşmasının DP’nin bu politikaları ile ilişkilendirilmesidir. O kadar ki, 1950 seçimlerinden sonra CHP’nin, DP’nin halkı kandırdığı iddialarından başlayarak, 27 Mayıs’ın kendisini DP’nin karşı devrimci popülist politikalarına karşı yapılmış devrimci-ihtilâlci- bir faaliyet olarak meşrulaştırmasına kadar devam eder bu argüman. DP hakkındaki iddialar hiç değişmemiştir: Toplumu muasır medeniyete ulaştırmayı amaçlayan bir CHP karşısında, popülist vaat ve politikalar ile oy alan, köy köy gezerek “halkı kandıran bir karşı devrimci DP” söylemi sol-Kemalist kesimlerin 1950’ler analizlerinin temel argümanı olmuştur. CHP ve daha sonra sol-Kemalist çevrelerin dillerinden düşürmedikleri bu argümanda popülizmin, yalan ve kandırmaca ile neredeyse eş anlamlı kullanıldığının da altını çizmek gerekiyor. Oysa popülizm, yalana ve halkı kandırmaya indirgenemeyecek kadar karmaşık bir kavram. Bu nedenle DP popülizmini bu iki kavrama indirgemeden anlamaya çalışmak; halkın dışlandığı bir muasırlaşma anlayışından  -oyun gerçek  anlamda  önem  kazanmasıyla  birlikte-  sayıya  indirgenmiş  bir  millî  irade  anlayışına  nasıl geçildiğini ana hatlarıyla tartışmak gerekmektedir. Bu da zaten popülizm kavramının DP ile ilgili olduğu kadar CHP ile de alakalı olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Bununla birlikte yine vurgulamak gerekiyor ki, popülizmin iyiden iyiye görünür hâle geldiği, izlenen politikaların temel motifi hâline geldiği (siyasî popülizmin görülmeye başladığı) dönem, tartışmasız DP dönemidir; ancak DP’nin, bu popülizmi, öncesindeki dönemden miras aldığı -başta da halkçılık ilkesi gibi- kimi unsurların üzerine bina ettiğini vurgulamak da gerekiyor. Nitekim Sunar’ın da altını çizdiği gibi, halkçılık ilkesini klasik anlamda bir popülizm ile eşleştirmek doğru değildir; ancak, halkçılık ilkesinin “DP popülizmine vazgeçilmez bazı kurumlar ve ideolojik öğeler sağla”dığınıda belirtmeden geçmemek gerekiyor.

1946’da kurulan DP’nin birbiriyle çelişen iki temel sorunu vardır. İlk olarak, DP’nin CHP’den farklı olduğunun altını çizmesi gerekmektedir. Bunun, iktidara talip bir parti için elzem olduğu ortadadır. İkinci olarak  DP’nin, aynı  zamanda, rejimin içerisinde, bizden bir parti olduğunu da göstermesi gerekmektedir. DP, hem farklı olmak hem de olmamak zorundadır; hem CHP’ye alternatif olduğunu gösterebilmek için farklı olduğunu vurgulamak hem de CHP ile özdeş, erken Cumhuriyet dönemiyle hemhâl olduğunun altını çizmek zorundadır.

CHP dönemine ilişkin genele şamil bir eleştirinin, aynı zamanda Atatürk’ün kişiliğine yönelik bir eleştiri olarak algılanması riski de cabasıdır. DP bu handikabı iki yolla aşmaya çalışacaktır. Birincisi, Atatürk (kişisi değilse de imgesi) CHP’den kopartılarak eleştirilerin ötesine taşınacak ve totemleştirilecek; ikincisi, CHP ile ideolojik bir farklılık iddiasında bulunamayan DP, CHP ile farklılıklarını popülizm üzerinden kurma yoluna gidecektir. Bu iki politika ile birlikte DP, bir yandan CHP’yi eleştirirken Atatürk’ü eleştirme riskinden kurtulmuş; diğer yandan da popülizm ile hem CHP ile aynı ilkeleri savunan hem de ona muhalif ve CHP dönemini eleştiren ve halktan bu yolla oy isteyen bir parti hâline gelmiş olacaktır. DP  popülizmini, halkı kandırma ve yalan söyleme fiilinin ötesinde yerleştirmemiz gereken nokta da burasıdır.

1923-1946 arası CHP’nin bu türden bir popülizme ihtiyacı yoktu. Nitekim  yapılan (göstermelik) seçimlerin aslında halkla doğrudan bir ilgisi de bulunmuyordu; ancak 1946’dan sonra, hem CHP hem de DP, ama en çok da kendisini ispat etmek zorunda olan DP’nin bu popülizme ihtiyaç duyduklarını rahatlıkla söylemek mümkündür.  Erken  dönem Cumhuriyet meşruiyetini “…egemenliğini  halktan alan, halkın tümünün birbiriyle ilintili çıkarlarının siyasî sistemdeki temsilcisi olan Cumhuriyet Halk Partisi eliyle ve yine milletin millî çehresinden kaynaklanan devrimler yoluyla [onu] modernleştirmeye uğraş[masından] alıyordu. Bu denklemde egemenlik kayıtsız şartsız milletindi, ama “yekdiğerinin lazımı ve melzumu” olan bu millet CHP’de tecessüm ettiğinden, farklı partilere de ihtiyaç yoktu. Buna ilave olarak, izlenilen politikalar zaten milletin kendisine içkin, onda var olan eğilimlerin sonucu olan politikalardı; daha doğrusu tüm bunların böyle olduğu varsayılıyor, farz ediliyordu. Atatürk Nutuk’ta, bu meşruiyet denklemini şu kelimelerle ifade ediyordu:“…milletin vicdanında ve istikbalinde ihtisas ettiğim büyük tekâmül istidadını bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak peyderpey, bütün heyet-i içtimaiyemize tatbik etmek mecbûriyetinde idim.” Atatürk’ün bu sözlerinde de vurgulandığı gibi, milletin vicdan ve geleceğinde görülen bir gelişme eğilimi vardır ve bunu sezen yönetici elit parça parça bunu sosyal yapıda uygulamakla kendi kendini görevlendirmektedir.

CHP’nin -görünüşte- iktidarda olmasının meşruiyeti, tam da Atatürk’ün bu sözleriyle açıklanabilir. Oysa DP iktidarının meşruiyeti, seçimlerden en fazla oyu alan parti olmasından başka bir şeye dayanmaz. Bu çerçeveden bakıldığında, 1950 seçimleriyle birlikte yaşananın tam da iktidarın meşruiyetine ilişkin bir zihniyet dönüşümü olduğunu söyleyebiliriz; bunu CHP halkçılığından DP popülizmine doğru akış olarak değerlendirmek de mümkün. Bu dönüşüm sadece  kanunlarla  altı çizilen, yasal zeminde ifade edilen bir dönüşüm değildir; aynı zamanda zihinsel bir dönüşümdür. CHP, halkın bünyesinde zaten mevcut gelişme eğilimine -ki bunu muasırlaşma diye de okuyabiliriz- uygun reformları yapan (yaptığı iddiasında olan) parti olduğu için; DP ise daha çok oy aldığı için, DP’nin dili ile söylersek millî iradeye dayandığı için meşrudur (daha doğru bir ifade ile meşru olduklarını iddia eder). Üniversiteler, ordu, basın gibi siyasî sistemin farklı aktörlerinin, ama en başta da CHP’nin bu yeni meşruiyet kodlarına alışması zaman alacak; uzun yıllar DP’nin başarısı bir kandırma, bir yalan söylemi ile açıklanmaya çalışılacaksa da DP iktidarı ile birlikte iktidar olmanın meşruiyet grameri geri dönüşsüz şekilde değişecektir. Zafer Toprak, bu dönüşümü popülizmin iki farklı evresi, boyutu olarak tanımlar. Bu evrelerden ilki entelektüel popülizm dönemidir; bu dönem 1950’de sona erer. Toprak, bu dönem popülizmini, bir ulus-devlet oluşum sürecinde küçük burjuva diye nitelendirilebilecek, kapitalist bir yapılanmada, gecikmeden ve uyumsuzluktan kaynaklanan, ancak gelenekçi olduğu kadar köktenci öğeleri de içeren, kente düşman köye dost, ulusal değerleri kırda arayan, sınıfları yadsıyan, dayanışmacı bir popülizm; bir başka ifadeyle, çok daha yaygın bir biçimde bildiğimiz İttihatçı gelenekten kaynaklanan CHP halkçılığı, ya da entelektüel popülizm olarak tanımlar. Toprak’a göre, ayrım gözetmeksizin tüm halkı aynı potada eritmek ve gerçekçiliği ne olursa olsun, topyekûn çözümleyici önlemler önermek siyasî popülizmin özelliklerindendir. Diğer bir deyişle, 1908’den 1950’lere uzanan bir popülist süreç entelektüel ağırlıklıdır. Bu çerçevede popülizm, dünya burjuva gelişiminin çevresinde gelişen ülkelere özgü popülizminin önemli bir örneği bir örneğini temsil eder. 1950 sonrası popülist yönelimler ise demokratikleşme süreci gereği siyasî niteliklidir.

Bir Kamu Kurumundan Bir Siyasi Partiye: CHP’de Dönüşüm ve Ortanın Solu

Siyasi hayatımızda, 1876 Anayasasıyla oluşan ilk parlamentodan, 1946 seçimlerine kadar iki dereceli seçim sistemi uygulanır. İlk seçimler (intihab-ı evvel) ve ikinci seçimler (intihab-ı sânî) adıyla düzenlenen seçimlerde, hem genel oy ilkesi hayata geçirilmez, hem de seçmenler doğduran doğruya mebus/milletvekillerini seçemezlerdi. Parlamento ve seçim tarihimiz açısından bu dönem, kendi içerisinde de farklı alt dönemlere ayrılabilir. Bir kere 1876-1908 periyodunda siyasî partilere dahi rastlanmaz. Zaten bu sürenin çok önemli bir kısmında seçimler yapılmayacak, Anayasa ve Parlamento kâğıt üstünde varlıklarına devam edeceklerdir. 1908-1923 arasında ana hatlarıyla çok partili bir siyasî yapı görülse de genel oy ilkesi uygulanmadığı gibi, iki dereceli seçim sistemi de halen yürürlüktedir; bu dönemde iki meclisli (bicameral) bir parlamenter yapı öngörülür. 1923-1935 yılları arasında, artık bir Cumhuriyet yönetimi olsa da ana hatlarıyla Osmanlı’dan kalan seçim sistemi halen yürürlüktedir. Genel oy ilkesi hâlâ yoktur; iki dereceli seçim sistemi hâlâ devam etmektedir; ülkede yasal anlamda tek bir siyasî parti vardır. 1923 sonrasındaki parlamentonun, öncekilerden temel farkı iki meclisli değil, tek meclisli (unicameral) bir yapıya dayanmasıdır. 1935’den sonra kadınların da seçme ve seçilme hakkını elde etmeleriyle genel oy ilkesi tam anlamıyla yürürlüğe girse de iki dereceli seçim sistemi ve unicameral parlamenter usul devam eder; ülke, yine tek bir resmî parti tarafından idare edilmektedir. İşte her şey 1946 seçimlerinde değişmeye başlar. Seçim kanunu değiştirilerek, çoğunluk usulü tek dereceli bir seçim sistemi kabul edilir. Tek parti idaresi delinir; Cumhuriyet tarihinde ilk defa birden fazla siyasî parti milletvekili genel seçimlerine katılır.

Cumhuriyet tarihinde gerçekleştirilen seçimlere biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Çünkü ancak böylece, 1946 seçimleri ile gerçek anlamda seçme (election) fiilini ima eden oy kavramının Türkiye siyasetinde ve CHP’de tetiklediği dönüşümün izlerini vurgulama imkânına sahip olabiliriz. Cumhuriyet’in ilanı öncesinde gerçekleştirilen 1920 (kısmî) seçimleri ve 1946’daki çok partili seçimler hariç tutulursa, erken Cumhuriyet dönemi olarak anılan tarih aralığında altı milletvekili seçimi (1923, 1927, 1931, 1935, 1939 ve 1943 seçimleri) gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde gerçekleştirilen tüm seçimlerin en temel ortak özelliği, seçimlerin, bir seçme (election), tercih etme, yeğleme fiiline değil; büyük oranda siyaseten onama fiiline dayanmalardır. Bir başka ifade ile erken Cumhuriyet döneminde, seçimler hukukî anlamda vardır; ancak bunun siyasî bir karşılığı mevcut değildir.

Bu dönemde gerçekleştirilen seçimleri ana hatlarıyla şöyle özetlemek mümkün: Seçimler öncesinde milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecinde, Cumhurbaşkanı olduğu dönemde bizzat Atatürk’ün, onun vefatının ardından Cumhurbaşkanlığı’na seçilen İsmet İnönü döneminde de yeni Cumhurbaşkanı’nın tartışmasız bir hâkimiyeti vardır. Milletvekilleri (adayları) Cumhurbaşkan(lar)ı tarafından belirleniyor; seçimler Cumhurbaşkanı’nın milletvekili aday adaylarının ikinci seçmenler (müntehib-i sânî) tarafından siyaseten onanmasından fazla bir anlam ifade etmiyordu. Zaten milletvekili aday adayları Cumhurbaşkanı tarafından belirlenirken, onları seçecek delegeler de yine aynı yapı tarafından belirleniyordu. 1927 Tüzük değişikliği ile milletvekilleri adaylarını Cumhurbaşkanı’nın belirlemesi fiilî kuralı tüzüğe geçirilerek hukukî hâle getirilmiş; daha öncesinde Parti Genel Başkanı, Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreteri’nden oluşan Genel Başkanlık Divanı’na (Umumî Riyaset Divanı’na) ait olan ama fiilen Atatürk tarafından kullanılan bu yetki, hukuken de Cumhurbaşkanı’na tevdi edilmiştir.

1946 seçimlerine kadar ikinci seçmenlerin görevi, ikinci seçimde (intihab-ı sânî) partinin milletvekili adayı olarak kendi önlerine koyduğu kişileri milletvekili olarak tescil etmekten öte değildi. Bir başka ifade ile belirtmek gerekirse, milletvekili adayı olarak Parti Genel Başkanı’nın belirlediği kişi, mazbatasını alacağı tarihe kadar ölmezse, milletvekili seçileceğine kesin gözüyle bakılabilirdi. Zaten ayan beyan kullanılan oylar, resmî görevlilerin huzurunda gizli bir şekilde sayılıyordu. Özetle, dışarıdan bakıldığında demokratik(!) sayılabilecek -ki rejim(in önde gelen isimleri) gerçekten de bunun Türkiye’ye özgü demokratik bir uygulama olduğu kanısındaydı- bir seçim yapılıyordu ancak, gerçekte seçilen, tercih edilen birisi yoktu. Oyların açıktan kullanılmasında da bir sorun yoktu; tek bir parti vardı ve insanlar ona oy veriyordu. Gizli veya açıktan, her nasıl kullanılırsa kullanılsın, CHP’den başka oy verecek bir parti olmadığına göre oyların kullanım biçiminin pek de bir ehemmiyeti  yoktu; olamazdı da. Oyların sayımı ise bürokratik bir işlemdi ve çoğu bürokratik işlem gibi halkın gözünün önünde, onun nezaretinde gerçekleştirilmesinin bir zarureti yoktu. Seçimler, sadece, parti tarafından -aslında sadece genel başkan tarafından- milletvekili aday adayı altında tayin edilen, görevlendirilen kişinin seçimler vasıtasıyla onanmasından öte bir anlam taşımıyordu.

1946 seçimleri, ama özellikle de 1950 seçimleri ile birlikte, bu durum değişim gösterecektir. Hem tek dereceli seçim usulüne geçilmesi hem de artık seçilebilmek için rakiplerinden daha fazla oy alma gerekliliği; milletvekili adayının seçmenin ayağına giderek onu ikna etmesi, onu kendi siyasî propagandalarına inandırmasını da zorunlu kılmıştır. Öncesindeki tüm seçimlerde halkın ayağına giderek onu ikna etmeye gerek duymayan milletvekili adayları -ki zaten 1946’ya kadar uygulanan iki dereceli seçimlerde milletvekilini seçenin halkın bizzat kendisi olmadığını unutmamak gerekiyor- seçilebilmek için artık sadece Genel Başkan’ın teveccühüne, tercihine değil, rakiplerinden daha fazla oy almaya da muhtaçtırlar. 1946 öncesindeki tüm seçimleri birer seçim, birer tercih değil de sadece müsamere olarak tanımlamaya imkân veren de onların bu nitelikleridir.

1946 seçimleriyle birlikte ise artık partiler arasında gerçek anlamda bir rekabet ve seçmen için gerçek anlamda bir tercih söz konusudur; seçilebilmek için oy almak gerekmektedir. Oy almak için de halkı ikna etmek; köy köy ilçe ilçe gezerek seçmene ulaşmak; onunla yüz yüze irtibata geçmek. Bu durumun siyasî ilgi ve tartışmaları alevlendirdiği tartışmasızdır. Halkın büyük çoğunluğu gerçek anlamda ilk kez kendisini ikna etmek için köyüne gelen, kendi ihtiyaçlarını dinleyen, kendisine vaatlerde bulunan milletvekili adaylarıyla 1946 seçimleriyle tanışmaya başlayacaktır.

CHP’nin yeni rakiplerine -ama asıl olarak DP’ye- karşı ilk hamlesi, seçim kanunu değiştirerek erken seçim kararı almak olur. 5 Haziran’da seçim kanunu değiştirilir ve seçimler tek dereceli hâle getirilerek erkene alınır. Kanunda yapılan değişiklikle, seçim kurullarından gelen sonuçların valiliklerde birleştirilmesi ve milletvekilliğinin o ilde en fazla oyu alan adaya verilmesi, aynı sayıda oy alınması durumunda ise adçekme (29. madde) usulüyle seçilecek milletvekilinin belirlenmesi öngörülmektedir. Bu düzenlemenin CHP’nin lehine sonuçlar doğuracağı açıktı.

21.07.1946 yılında TBMM’nin 8. Dönem milletvekillerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilen seçimlere Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Millî Kalkınma Partisi, Liberal Demokrat Parti ve Yalnız Vatan İçin Partisi olmak üzer 5 siyasî parti iştirak eder. TÜİK verilerine göre, DP sadece 61 sandalye kazanır. Bu seçimlerde, seçim kurullarında yapılan usulsüzlükler ve baskı, muhalefetin gündeminden hiç düşmez.

Seçimler, hiç kuşkusuz, şaibelidir şaibeli olmasına da; 1946 seçimleri denildiğinde sadece bu şaibenin akla gelmesi, bu seçimlerin gerek Türkiye gerekse de CHP tarihindeki dönüm noktalarından biri olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi de bir galat-ı meşhur halini almıştır. 1946 seçimleriyle birlikte seçimler ve oy, Cumhuriyet tarihinde ilk defa, CHP iktidarını meşrulaştıran müsamereler olmaktan çıkarak, siyasî iktidarı belirleyen, şekillendiren reel birer siyasî mekanizma haline gelirler. CHP’deki dönüşüm sürecini başlatacak olan da, seçimlere seçme anlamının, oy kavramına da tercih anlamının yüklenmeye başladığı bu yeni politik iklimdir. Nitekim artık, CHP’deki dönüşümün parti için bir tercih değil, aksine bir zorunluluk olduğunun altını da çizebiliriz. Bu dönüşümün, DP ile rekabet için partinin aldığı bir karar olmaktan çok, partinin yepyeni bir siyasî iklime uyum sağlayabilmek için geçirmek zorunda kaldığı bir dönüşüm olduğunu da not etmeyi ihmal etmeyelim. 1946’da başlayan dönüşüme bu çerçeveden baktığımızda, 1950’deki iktidar değişiminin hem Türkiye hem de CHP tarihi açısından bir başlangıç değil, bir kırılma olduğunu görmemiz de kolaylaşacaktır.

Yukarıda da özetlenmeye çalışıldığı gibi, CHP’de dönüşüm 1946’da başlar. Bu süreç birkaç aşamadan geçerek 1972 yılı Mayıs’ına kadar devam edecektir. 1923-1950 dönemi CHP’sinin, içinde bulunduğu bu durumdan çıkarak gerçek anlamda bir siyasî parti, bir siyasî organizma, bir örgüt olabilmesi için 1950 seçimleri bir kırılma noktası olarak tanımlanırsa, 1954 seçimleri de bir dönüm noktası olarak ele alınabilir. 1950 seçimlerinde iktidarı kaybeden CHP, mağlubiyetini halkın DP tarafından kandırılmışlığı ile açıklamaya çalışacaktır. CHP’ye göre, DP, seçimleri kazansa bile İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nın devam edeceğini ima ederek ve dini siyasete alet ederek seçimleri kazanmıştır. Halk, ilk seçimlerde hatasını anlayacak ve CHP yeniden güçlenecektir. Nitekim CHP’nin gerçek anlamda bir siyasî parti olabilmek için ilk başta aşması gereken de bu aldatma/aldatılma paranoyasının yanlışlığını anlaması olacaktır. 1954 seçimlerini bir dönüm noktası olarak tanımlamaya imkân veren ilk nokta da budur.

14 Mayıs 1950 Milletvekili Genel Seçimleri, Türkiye siyasetinin, üzerinde en fazla konuşulan, tartışılan seçimlerinden biridir. Tek Parti Dönemi’nin bittiği 1946’dan sonra Tek Parti İdaresi Dönemi’nin de sonra erişi bu seçimle olacak; Demokrat Parti iktidara gelecektir. TBMM’nin 9. Dönem milletvekillerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilen bu seçimlerde 8.905.743 kayıtlı seçmenin 7.953.085’i oy kullanmıştır. Seçimlere katılım oranı %89,3’tür. Bu katılım oranı 1987 (%92,8) ve 1983 (%91,0) seçimlerinden sonra Türkiye tarihindeki en yüksek katılım oranına sahip milletvekili genel seçimlerinin 1950 seçimleri olduğunu göstermektedir. 1950 seçimlerine CHP (3.176.561-%39,3-69MV), DP (4.241.393-%53,3-397MV) ve 20.07.1948 tarihinde Hikmet Bayur tarafından kurulan Millet Partisi (250.414-%3,1-1MV) katılmışlardır. Bu seçimlerde bağımsız adaylar 383.282 oy alarak 7 milletvekilliği elde etmişlerdir.

1954 seçimlerini CHP açısından önemli kılan tek husus, 1954’e gelene kadar geçen sürede DP’nin başarısı ve kendi başarısızlığını halkın aldatılması ekseninde anlamaktan vazgeçmesi değildir kuşkusuz. 1950-54 arası süreç, aynı zamanda, parti örgütünün de gerçek anlamda doğuşunu ifade etmektedir. Tartışmaya bile gerek yok ki, hukukî anlamda parti örgütü her zaman var olmuştur; ama 1950-1954 sürecinde adım adım (parti) örgüt(ü) siyaseten var olmaya, parti politikalarında belirleyici olmaya, özne olmaya, Genel Başkan’ın sarsılmaz, sınır tanımaz, kadir-i mutlak otoritesi ve iradesi karşısında var olmaya başlayacaktır.

1951 sonunda toplanan kurultay, bir anlamda, 1953 sonu ve 1954 seçimleri sonrasında toplanacak kurultaylar silsilesinin (22 Haziran 1953’te toplanan Onuncu Kurultay, 25 Şubat 1954’te toplanan Üçüncü Olağanüstü Kurultay ve seçimlerden sonra 26 Temmuz 1954 tarihinde toplanan On Birinci Kurultay) habercisi gibidir. CHP parti örgütü ilk kez bu kadar canlı ve elle tutulur bir şekilde siyasete ve parti yönetimine müdahil olur.

Tüzükte yapılan değişikle Parti Divanı yerine ikame edilen Parti Meclisi’nde örgütün ağırlığı belirgin biçimde hissedilmeye başlanır. Alınan karar, Hakkı Uyar’ın[10] altını çizdiği gibi, pratik olarak uygulanabilir bir karar olmasa da erken Cumhuriyet döneminde örgütün güçsüzlüğüne karşı bir tepki niteliği taşıyordu. Nitekim Parti Meclisi’ne her ilden iki temsilci seçilmesi uygulamasına 1954 yılında son verilecektir.

Parti Genel Sekreteri’nin parti içerisindeki idarî değilse de siyasî ağırlığı ve işlevi de Dokuzuncu Kurultay’da değişmeye başlayacak; bu değişim, 1950’lerin sonlarına doğru parti Genel Başkanı ile Genel Sekreter arasında, daha doğrusu parti merkez yönetimi ve parti örgütü arasındaki güç mücadelesinin çarpışma alanı hâline gelecektir. Parti Genel Sekreterliği ya da eski adıyla Parti Kâtib-i Umûmîliği, erken Cumhuriyet döneminde de önemli bir mevkiiydi. Partinin üç numaralı koltuğunda oturan Genel Sekreter, örgüt tarafından seçilmiyor; Umûmî Reis, yani Genel Başkan tarafından tayin ediliyordu. Partide kararlar, Genel Başkan, Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreter’den oluşan Umûmî Riyaset Divanı tarafından alınıyor gibi görülse de fiilî karar alıcı Genel Başkan’dan başkası değildi; parti örgütünün bu konuda herhangi bir gücü bulunmuyordu.

1951’de ise Genel Sekreterliğin parti içerisindeki siyasî ağırlığı ve işlevi değişmeye başladı. Genel Sekreter, önce partinin iki numaralı koltuğu hâline geldi ve Genel Başkan tarafından değil, Kurultay tarafından seçilen ve görevinden alınabilen bir makam oldu. Bu kongrede Kasım Gülek, İnönü’ye rağmen, bizzat delegelerin oylarıyla seçildi. Bu, 1923-50 dönemi CHP’sinde tahayyül edilebilecek bir durum değildi.

1954 Milletvekili Genel Seçimleri yaklaşırken CHP, ikisi seçim öncesinde biri de 2 Mayıs 1954 tarihindeki seçimlerden sonra olmak üzere üç ayrı kurultay düzenledi. Seçimlerden yaklaşık bir yıl önce, 22 Haziran 1953 tarihinde toplanan Onuncu Kurultay’da iki meclisli yasama, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, seçim güvenliği, yargıç bağımsızlığı, sendika ve meslek örgütleri kurma özgürlüğü, işçilere grev hakkı gibi görüşler parti programına girdi.

Üçüncü Olağanüstü Kurultay, yaklaşan seçimlerden önce, 25 Şubat 1954 tarihinde toplandı. Kurultay’da seçim hazırlıkları üzerinde duruldu. Kurultay’da alınan kararlar değilse de, seçimlerin arifesinde bir olağanüstü kongrenin toplanması bile, CHP’nin 1954 seçimlerine verdiği önemi göstermektedir. Mahalli İdareler Seçimleri ve sadece 20 sandalye için gerçekleştirilen 1951 Milletvekili Ara Seçimleri bir yana konulursa 1954 seçimleri, CHP’nin DP iktidarı karşısında muhalefet partisi kimliğiyle girdiği ilk kapsamlı bilek güreşi olacaktı.

1954 Seçimleri, 1950’den bu yana farklı adlarla gerçekleştirilen seçimlerdeki genel eğilime uygun sonuçlandı. CHP bu seçimde DP karşısında mutlak bir yenilgi aldı. DP, 1950’ye göre oylarını artırmış; 1950 seçimlerinde %39,6 oy alan CHP, dört yılda oylarını %35,3’e düşürmüştü. Bu düşüş parlamentoya daha keskin bir şekilde yansımış, CHP’nin Meclis’teki sandalye sayısı 69’dan 31’e gerilemişti. 26 Temmuz 1954’te gerçekleştirilen On Birinci Kurultay bu siyasî iklimde açıldı.

On Birinci Kurultay, Parti Meclisi’nin yapısının tamamen değiştirilerek parti örgütünün ağırlığının Parti Meclisi’nde kurumsallaştırıldığı, buna paralel olarak Parti Meclisi’nin görev ve yetkilerinin öncesine göre daha da genişletildiği (Madde 24, 25) bir kurultay oldu. On Birinci Kurultay, 1951’de kabul edilen Parti Meclisi’ne her ilden iki temsilci gönderilmesi uygulamasının pratikte yarattığı sorunları da değerlendirerek Parti Meclisi’nin, parti örgütü tarafından seçilen daimi üyelerden oluşmasına karar verdi. Parti Meclisi, artık Genel Başkan, Genel Sekreter ve Kurultay tarafından seçilecek 30 üyeden oluşacaktı. Bu değişiklik ile böylece, parti örgütünün ve kurultayların, merkez karşısındaki gücü tam anlamıyla kurumsallaşmış oluyordu.

1950’den sonra adım adım güçlenen Genel Sekreterlik makamı da Genel Başkanlık makamını dengeleyici bir işleve büründü ve örgüt/kurultay tarafından seçilen bir makam hâline getirildi. Örgüt, erken Cumhuriyet döneminde Genel Başkan tarafından seçilen ve parti merkezinin bir unsuru olan Genel Sekreterliğin önce siyasî ağırlığını değiştirmiş; sekreterlik partinin iki numaralı koltuğu olmuş; 1954 değişiklikleri ile birlikte de Genel Başkan’a değil, artık sadece kurultaya hesap veren, onun tarafından seçilen ve görevden alınabilen güçlü bir makam (Madde 31) hâline gelmiştir.

Özetle, 1950’li yıllar CHP için bir metamorfoz dönemi olarak değerlendirilebilir. Erken Cumhuriyet döneminde, bir toplumsal, siyasî örgütlenme olarak siyasetin öznesi olmaktan uzak, örgütsüz (hatta taşrasız) CHP, iktidarı kaybettikten sonra yavaş yavaş siyaset biliminin tanımladığı anlamda bir siyasî organizmaya, bir siyasî partiye dönüşmeye başlamıştır. Bu tam anlamıyla bir metamorfozdur; CHP’nin yaşadığı, eskinin tekâmülünden, ancak eskiye hiç benzemeyen bir yapının ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir başkalaşımdır. 1950’de CHP’nin devlet mekanizmasıyla olan simbiyotik ilişkisini kesmesi ve kendi ayakları üzerinde durmaya başlaması, parti örgütünün özneleşme ve bir siyasî örgüt olarak CHP’nin siyaset sahnesinde yer almaya başlamasına yol açmıştır. Her bir seçim yenilgisi, parti merkezinin gücünün aşınmasına ve örgütün güçlenerek parti siyasetinde belirleyici bir özne olmasına zemin hazırlamıştır. Bu süreci yeni bir partinin, yeni bir CHP’nin kuruluşu olarak okumak pek de yanlış görünmüyor. Belki de yanlış olan erken Cumhuriyet dönemi CHP’sini bir siyaset bilimi kavramı olarak siyasî parti sıfatıyla tanımlamaktır. Nitekim siyasî partileri tüzel kişilik hâlinde siyasî denetimi sağlamak için karşı karşıya gelen gruplar olarak tanımlayan Weber’in izinden gidecek olursak, erken Cumhuriyet dönemi CHP’sini parti olarak tanımlamanın zorluğu bir kez daha dikkatimizi çeker.

Ortanın Solu’ndan Üçüncü Adama

27 Mayıs Darbesi, Türkiye siyasî hayatını derinden etkiledi. Darbe sonrasında DP kapatılırken, kısa bir süre sonra onun siyasî mirasını sahiplenen yeni siyasî partiler kuruldu. Millî Birlik Komitesi’nin politik vaatlerinin CHP’nin 1960 öncesindeki taleplerinden devşirilmiş olduğu, CHP’nin 27 Mayıs örgütlenmesi içinde yer almasa da Darbe’yi desteklediğini de vurgulamak gerekiyor. Ancak Darbe ile CHP, Cemal Gürsel ile İsmet İnönü arasındaki baharın, CHP’nin 1950 ortalarından bu yana iyiden iyiye şekillenen kimlik arayışlarını yönlendirdiğini de notlarımıza ekleyelim. Nitekim Ortanın Solu tartışmaları, 1960 sonrasının politik ikliminde şekillenecek, 12 Mart Darbesi’nden sonra da CHP içerisinde kurumsal bir dönüşüme zemin hazırlayacaktır. Unutmamak gerekiyor ki, altmışların Türkiye siyaseti iç politikada 27 Mayıs Darbesi ile, küresel düzlemde de Soğuk Savaş ve yaklaşan ’68 Hareketi ile şekilleniyordu. CHP’nin dönüşümü de tüm bunların kesişiminde cereyan edecektir

CHP ve Türkiye, partiyi bir anda allak bullak edecek Ortanın Solu kavramıyla İsmet İnönü’nün 29 Temmuz 1965’deki sözleriyle tanışır. Abdi İpekçi, 1965 seçimlerinin hemen öncesinde Milliyet gazetesinde Seçime Doğru, Parti Liderleri Ne Düşünüyor? Başlıklı bir yazı dizisi yayınlamaktadır. 27 Temmuz’da başlayan yazı dizisinin iki gün sonraki konuğu İsmet İnönü’dür. İnönü, bir yandan Adalet Partisi’ni komünistlikle suçlarken, diğer yandan da “Kalkınmanın muhafazakâr tedbirlerle sağlanamayacağını” ifade ederek, “Normal tedbirler dışında çalışma zarureti duyulunca, alınan tedbirler ortanın solunda sıfat taşır.” diyerek, CHP’nin yeni yöneliminin de altını çizecektir. İpekçi, İnönü ile yaptığı mülakattaki şu sözleri manşete taşımıştır: “Birinci Demirkırat Partisi dinsizlik isnadından senelerce faydalandı. İkinci Demirkırat Partisi, buna bir de komünistliği eklemeye çalışıyor. Böyle tahriklerin cevapları ve elbette tepkileri olacak, bunların neticeleri bu sefer de tecrübe hayatımıza kaydolacaktır.

İsmet İnönü’nün yukarıda zikredilen sözlerini az da olsa tafsil etmek gerekiyor. İnönü’nün bahsettiği Birinci Demirkırat Partisi, Demokrat Partidir. Parti 1946’da kurulduğunda, demokrat kelimesini telaffuz etmekte zorlananlar bu kelimeyi demirkırat olarak telaffuz ettiklerinden Demokrat Parti’nin Demirkıratlar Partisi olarak anılması o dönemde yaygın bir ifadedir. Hatta yıllar sonra Mehmet Ali Birand’ın bu dönemi anlatan belgeseline de Demirkırat adının verildiğini unutmayalım.

İnönü’nün İpekçi’ye röportaj verdiği tarihten bir hafta evvel-21 Temmuz’da- Adalet Partisi, logosunu kırat figürü ile değiştirerek, partinin DP ile bağını daha net vurgulayacak bir simgeyi amblem olarak kullanmayı tercih etmiştir. İnönü’nün İkinci Demirkırat Partisi olarak bahsettiği parti de Adalet Partisi’dir. Yeri gelmişken, 1946’da Demokrat Parti kurulduğunda, Amerikan siyasetine gönderme yapan bir siyasî ima ile, kendini liberal/solcu bir parti, demokrat bir parti olarak kodlarken, CHP’nin (Türkiyeli Cumhuriyetçilerin) sağcı/muhafazakâr bir parti olduğunu vurgulamaya gayret ediyordu.

İnönü, İpekçi’ye yaptığı açıklamalarda ABD Başkanı Roosewelt’in Büyük Buhran’dan sonra yürürlüğe koyduğu New Deal’dan örnekler vermekte, onun da bu programı yürürlüğe koyduktan sonra “Ben ortanın solundayım.” dediğini söylemekte, plan düşüncesinin komünizmle bir alakasının olmadığını iddia etmekteyse de Demirel’in bunlarla ilgilenmeye pek niyeti yoktur: Çünkü CHP artık solcudur ve adı ortanın solu da olsa her türlü sol, son tahlilde bir Sovyet sempatizanlığıdır. Havadis gazetesinin 17 Nisan 1957 tarihli bir haberinde yer alan başlıktan ilham alarak söylemek gerekirse “Türkiye’de Her Komünist Hakikî Bir Rus Ajanıdır” İnönü’nün bu açıklamalarından sonra Ortanın Solu Moskova’nın Yolu, AP’nin en sıkı sarıldığı slogan olacaktır: Sol, sosyalizmdir; sosyalizm komünizmin maskesidir, Komünizm ise iflah olmaz bir Rus taraftarlığıdır.

Ortanın Solu, bu iklimde, adeta bir günah keçisi ilan edilecek, 1965 Seçimlerindeki başarısızlığın sebebi de ona yüklenecektir. Ortanın Solu’na sahip çıkan Ecevit ve daha sonra Mülkiye Cuntası olarak namlanacak olan ekipten (Turan Güneş, Deniz Baykal, Ahmet Yücekök, Besim Üstünel, Haluk Ülman ve Orhan Birgit gibi isimlerden) başkası değildir.

1966 Ekim’indeki kurultayda Genel Sekreterliğe seçilen Bülent Ecevit ve Ortanın Solu’nun (daha sonra Demokratik Sol) artık neredeyse eşanlamlı iki kelime haline gelmeye başlayacağı yıllar da bu yıllardır. Bu yıllar, aynı zamanda, sokakların hareketlendiği, dünyayı kasıp kavuracak ‘68 Hareketi’nin Türkiye’yi de sarsacağı; aynı zamanda Ecevit, Ortanın Solu’nun sosyalist bir hareket olmadığını ispata gayret ettiği yıllardır. Genel Başkanlığa seçildiği yetmişli yıllarda ise bu, artık, Ortanın Solu/Demokratik Sol’u komünizmle mücadelenin bir unsuru olarak formüle etmesine kadar varacaktır.

Ecevit’in Ortanın Solu kitabı da 1966’da yayınlanır. Uçkan’a[11] göre; “İlk defa bu kitap aracılığıyla, Ortanın Solu’nun takip etmeye meylettiği siyasî hattın doğrultusu berraklaştırılmaya,  derli  toplu şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Ortanın Solu, anayasal zemin üzerinde yükselen ve (Ecevit’in deyimiyle) aşırı sağ/sol siyasî akımlara karşı kitlesel desteğe ve genel oya yaslanan bir atılım vasıtasıyla, sosyo-ekonomik düzeni demokratik rejimin sınırları içerisinde dönüştürme rolü oynayabilecek bir yaklaşım olarak tanımlanmıştır.” Uçkan’a göre, Ecevit’in Ortanın Solu kitabında dikkati çeken ilk vurgu budur. Ecevit’in anayasa ve demokrasi vurgusunun altında, hareketin meşru zeminde yürütüldüğü ve komünizme karşı olduğu iması yatmaktadır. Kili[12] de “Ortanın Solu Moskova’nın Yolu! sloganına karşı, “1965’teki seçim sürecinde İsmet İnönü de sıklıkla Ortanın Solu’nu 1961 Anayasası’na dayandırma gereği duy[duğunu]” belirtmektedir. Ecevit’in, sadece Ortanın Solu kitabında değil, Bu Düzen Değişmelidir’de de toprak reformu önerisini dahi komünizm “tehdidi”ne karşı bir tedbir olarak ele aldığını da belirtmeden geçmeyelim.

12 Mart Muhtırası, 68 Hareketi’nin Türkiye’deki izdüşümüyle –başta da onun ordu içindeki yansımalarıyla- hesaplaşmaya soyunur. CHP bu Darbe’de tabir-i caizse ikiye bölünecektir. Genel Başkan İsmet İnönü, Darbe’yi onaylar; Nihat Erim’in partiden ayrılarak başbakanlık görevini kabul etmesine cevaz verir. Genel Sekreter Bülent Ecevit ise Darbe’nin Ortanın Solu’na yapıldığı düşüncesiyle partideki görevinden istifa eder. Bu Ecevit’e Genel Başkanlık –Üçüncü Adam’lık- yolunu açacak en önemli stratejik hamlelerden birisi olacaktır. Nitekim 1972 Mayıs’ındaki kurultayda da Ecevit amacına ulaşarak partinin Atatürk ve İnönü’den sonraki üçüncü genel başkanı olmayı başarır. Ecevit’in görevi, Parti 12 Eylül Darbesi sonrasında kapatılana kadar devam edecektir.

Bir Komünizmle Mücadele Aracı olarak Demokratik Sol: Bir Anekdot

Ecevit’in ellerinde Ortanın Solu/Demokratik Sol’un bir sosyal demokrasi hareketi olarak kodlanması zor görünür. Bu açıdan Ecevit’in –tüm hata ve eksiklerine rağmen- 1980 sonları, 1990’lar SHP’sinden bile fersah fersah geride olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

1974 yılından aktarılabilecek bir anekdot, Ecevit’in nezdinde Ortanın Solu/Demokratik Sol’a yüklenen anlamı özetlemesi açısından güzel bir örnek olacaktır: 5 Ekim 1974 tarihinde Başbakan Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile haftalık olağan görüşmesini yapmak üzere Çankaya Köşkü’ne çıkar. Bu sırada basın mensuplarının sorularını cevaplayan Başbakan, “AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in sol ve komünizm karşısında bir hükümet kurmak için girişimlerde bulunduğunu” hatırlatan gazeteciye “Demokratik solu biz bir tehlike olarak” görmüyoruz dedikten sonra, sözlerine şöyle devam eder: “…komünizmi önlemenin en etken yolunun da demokratik sol yönünden tedbirler olduğuna inanıyoruz.” (Milliyet 6 Ekim 1974, s.1,10)

Bitirirken

1923-46 arasının CHP’si, bir siyasî parti olmaktan çok, erken Cumhuriyet’in politikalarını hayata geçiren bir kamu kurumuydu. Bu devlet kurumu, 1946’dan başlayarak ama asıl 1950’lerin ortalarından itibaren siyaset biliminde kullanıldığı anlama yakın bir siyasî partiye doğru evirilmeye başladı. Bu açıdan CHP’nin süreç içindeki dönüşümü, bir siyasî partinin kendi içindeki ideolojik dönüşümünden çok, bir kamu kurumunun bir siyasî partiye doğru evirilişi olarak okunabilir.

Partideki bu dönüşüm, bir siyasî kimlik arayışını da beraberinde getirdi. Altmışların Dünyası/Türkiye’sinde bu arayış, Ortanın Solu olarak tezahür etti. İnönü için Ortanın Solu, bir siyasî mücadelenin fikrî cephanesi değildi; hiçbir zaman, TİP’e kaptırmak istemediği seçmeni geri kazanmak için attığı bir politik hamleden fazlası olmadı; ama Ecevit için de hiçbir zaman CHP’nin Batılı anlamda bir sosyal demokrasiye temayülünün ifadesi haline gelmedi.

Ecevit için Ortanın Solu, elbette ki, bir seçim stratejisinden çok daha fazlasıydı. Onun ve ekibinin ellerinde Ortanın Solu, partileşme sürecini tamamlama evresindeki bu kamu kurumunun, 60’ların siyasî ikliminden etkilenerek tasarlanmış siyasî kimliği olarak sunuldu. Bu onu genel başkanlığa, CHP’yi de Demokratik Sol bir kimliğe taşıdı; ama Demokratik Sol’u sosyal demokrasiye taşımayı beceremedi.

12 Mart Darbesi ile birlikte, Komünizmle Mücadele düşüncesi Türkiye siyasetini iyiden iyiye sarıp sarmalamaya başladı. 60’ların politik iklimi, CHP’nin sol bir renge bürünmesine vesile olurken, 70’lerin Komünizmle Mücadele leitmotifi, Ortanın Solu/Demokratik Sol düşünceye,  Komünizmle Mücadele’nin sol cephesi, sosyalizme solundan örülen bir duvar karakteri kazandırmakta gecikmedi.

DİPNOTLAR

[1] Partinin kuruluşu 09.09.1923 ilân edilse de kuruluş dilekçesi 11.09.1923 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na verilir. Arşivlerde de bu konuda bazı çelişkili belgeler vardır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde (E.G.M.) mevcut bazı listelerde partinin kuruluş günü belirtilmez, sadece Ekim 1339 (1923) tarihi verilir. (Bkz.: E.G.M. G.D.B. tarafından 31.01.1980 tarihinde hazırlanarak onaylanan “Cumhuriyet Döneminden Bu Güne Kadar Ülkemizde Kurulan Siyasî Partiler” listesi ve E.G.M. G.D.B. tarafından 31.01.1983 tarihinde hazırlanarak onaylanan “Cumhuriyet Döneminde Kurulan Siyasî Partiler” listesi) E.G.M.’nin 2005 yılında hazırladığı tarih/sayısız listede ise kuruluş tarihi 09.09.1923 olarak belirtilmektedir. E.G.M.’de de (1950:3) partinin kuruluş tarihi 11.10.1923 olarak belirtilmekle beraber partinin nizamnamesinin 09.10.1923’te kabul edildiği belirtilmektedir (E.G.M. 1950:9). Konuyla ilgili olarak ayrıca bkz.: Akkerman, Naki Cevat, Demokrasi ve Türkiye’de Siyasî Partiler Hakkında Kısa Notlar (Ulus Basımevi, Ankara, 1950). Emniyet Genel Müdürlüğü (E.G.M.) tarafından hazırlanan Türkiye’de Siyasî Dernekler (1950:3) adlı eserin ikinci cildinde “11.09.1919 tarihinde Sivas’ta kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin Birinciteşrin 1923 tarihinde Halk Fırkası nam ve unvanıyla kurul”duğu belirtilmektedir.

[2] CHP kendisini tüm halkın temsilcisi saysa ve resmî olarak o dönemde iki milyon üyesi bulunsa da bir kitle partisi sayılamayacağı gibi; partiyi, toplumda nüfuz sahibi kişilere dayanarak siyaset yapan bir kadro partisi olarak tanımlamak da mümkün görünmüyor. Duvarger’in tasnifi için Bkz.: Duverger, Maurice; Siyasi Partiler (Çev: Ergun Özbudun) (İstanbul: Bilgi Yayınları, 1974).

[3] 4 CHP’nin temsil partileri gibi seçimlerden daha fazla oy almak için çabalamak ya da bütünleşme partileri gibi, temsilin ötesinde, kitleleri siyasî anlamda mobilize etmek gibi bir amacı da hiç olmamıştır. Neumann’ın tasnifi için Bkz.: Neumann, Sigmund; “Towards a Comparative Study of Political Parties” (Modern Political Parties, Ed. Sigmund Neumann, Chicago: Univertsity of Chicago Press, 1956).

[4] Dönemin CHP’sinin tüm toplumsal kesimlerden oy alabilmek adına çalışmak gibi bir çabası da hiç olmamıştır. Kirchheimer’ın tasnifi içib Bkz.: Kirchheimer, Otto; “The Transformation of The Western Eurepean Party Systems” (Political Parties and Political Development, Princeton N.J.: Princeton University Press, 1966).

[5] Panabianco, Angelo; Political Parties: Organization and Power (New York: Cambridge University Press, 1988)

[6] Sartori, Giovanni; Parties and Party Systems: A Framework for Analysis (Cambridge: Cambridge University Press, 1976)

[7] Sunar, İlkay; “Populism and Patronage: The Demokrat Party and its Legacy in Turkey” IL Politico, University of Pavia, Anno LV, 4 (1990): 745-757.

[8] Toprak, Zafer; Türkiye’de Popülizm (1909-1923) (Doğan Kitap, İstanbul, 2013).

[9] Laclau, Ernesto; On Populist Reason (Verso, London, 2005).

[10] Uyar, Hakkı, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, (İstanbul, Boyut Yayınları, 2012)

[11] Uçkan Rafet, “Altmışlı Yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi ve Ortanın Solu” (Türkiye’nin 1960’lı Yılları, Ed. Mete Kaan Kaynar, İstanbul, İletişim Yayınları, 2017).

[12] Kili, Suna, Cumhuriyet Halk Partisi’nde Gelişmeler, (İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 1976).