Bir Sır: Yusuf Atılgan

-
23

Yusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam, 1957’de yayınlanıyor. Romanda, yazarın 1939-46 arasında İstanbul’daki hayatından yansımalar var. O zamanlar İstanbul’un bohem mekanlarında, ki bunlar bir tür terapi merkezi gibiler, okuyan-yazan solcular vakit geçirip birbirlerine tutunuyorlar. Yeni bir ülke kurmanın umutlarının solcular için yerle yeksan olduğu yıllardayız. Cumhuriyet Türkiyesinin zapturapt rejiminde soruşturmalardan, kovuşturmalardan başını kaldıramıyor muhalifler. Sonuçları sıcak savaştan neredeyse daha yıkıcı olacak olan soğuk savaş, henüz başlamamış fakat ramak kalmış ve 68’le birlikte yayılacak olan ikinci dalgaya daha zaman var. Demem o ki; dünyanın iktidarları, kendi yağımızda kavrulacağımız özgürlük alanları bahşetmeyi öğrenmemiş henüz. ‘İfade özgürlüğü’, !demokrasi’, ‘kadın hakları’, ‘yeşil-çevre savunuculuğu’ gibi nefes alınacak alanlar da yok, dolayısıyla kapitalizmin demokrasi şiarını bugünkü becerisiyle henüz sahiplenmediği zamanlardayız. Bugünkü gibi dünyadaki kötülükte asla ve kat’a hiçbir payımız yokmuş gibi hissedebilmemiz de pek mümkün değil, SSCB devam ediyor ve solculuk, kendisine liberal siyasetin nimetlerinden nemalanma hakkını henüz tanımamış.

Bugün, kendi ayrıcalıklı konumunu asla terk etmeyen ve iç içe geçmeyen ve sistemin lütuflarından da vazgeçemeyen tüm muhalif kesimler, tek tek kendi alanlarının dar sınırları içinde varlığını sürdürüp anlamlandırmaya çalışıyor. ‘Yeşili koruyalım’ şarkıları, dünya kadınlar günü ‘kutlama’ mesajları,  özgürlük isteyen ama çok isteyen örgütsüz ‘direnişçilerin’ kızgın yakarışları, veganlığın ve moda olan Doğu dinlerinin makineye dönüştürdüğü bedene gösterilen sonsuz özen ve bitmek bilmez tartışmaların sağladığı sonsuz hoşnutluk hissi, bir oburluk olarak alkolik ve ‘deli’ olmanın meziyete hatta fazilete dönüşmesi, yani ürettikleriyle değil tükettikleriyle var olagelen insanın dışavurumları, umutsuzluğun sonuçları mıdır yoksa nedenleri mi, düşünmek gerekiyor. Açık ki; bütünlüksüz hareketlilikler, ki eylemlilikler demeye dilim varmıyor, kapitalizmden kurtuluş umudu doğurmaz, doğurmuyor da. Bu bilince, özgürlük ve eşitlik değerlerine sahip çıkarak erişilen 1940’lardaki solculuk, bugünkünden epey farklar içeriyor sonuç olarak.

Türkiye’de de dünyada da ikinci savaş döneminde ve sonrasında kapitalizme, dünyaya duyulan kırgınlığın, kızgınlığın hatta nefretin ve ‘bir şeyler yapmalı’ deyip duran dilin etrafında hem yalnızlaşmayla baş etmeye hem de örgütlenmeye çalışan mektepliler, bugünkü kadar yaşama iştahına, varoluş nedenine (reason d’étre) sahip değiller anlayacağınız. Varoluşçu edebiyatçılar; J. P. Sartre, Simon de Beauvoir, A. Camus yazmaya başlamışlar, Camus’nun Yabancı’sı 1942’de yayınlanacak ancak, Türkiye’de henüz çok az okunuyorlar.

Varoluşçu edebiyatın ülkemizdeki izlerinden olan Yusuf Atılgan, 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne geliyor. Fakültede Ahmet Hamdi Tanpınar’dan dersler alıyor. Öncesinde Balıkesir Lisesi’ndeki öğretmenlerinden biri de Behice Boran’dı. Üniversite yıllarında TKP’nin gençlik birliği olan İleri Gençlik Birliği’ne katılıyor, orada da Mihri Belli’den dersler alıyorlar. Yusuf Atılgan 1946’ya kadar İstanbul’da yaşayacak ve bu zamana kadar yaklaşık bir yıl kadar Tophane Cezaevi’nde kalacak. Dönemin her komünist genci gibi tutuklanıyor şüphesiz ancak o, hapishaneden çıkar çıkmaz Manisa’daki köyüne geri dönecek.

1940’larda İstanbul’da kurulan İleri Gençlik Birliği’nin çalışmalarını, o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde İktisat Fakültesinin asistanı olan Mihri Belli ve arkadaşları yürütüyor. Mayıs 1944’te Süleymaniye Camisinin minareleri arasına ‘Saraçoğlu Faşisttir’ yazan pankartı asmak isteyen birkaç genç yakalanınca, yapılan kovuşturma sonucunda Milli Belli’ye ulaşılıyor. Pankartın imzasında ‘Vurgunculukla Savaş Cephesi’ yazıyor ancak Mihri Belli’nin örgütle ilişkisi nedeniyle polis tarafından örgütün TKP’ce yönlendirildiği sonucuna varılıyor. Yine de örgütün davası 44-TKP davasından ayrı görülüyor. Mihri Belli, yargılama sırasında İleri Gençlik Birliği’nin tüzüğünü mahkemeye sunmuş ve örgütün Kemalist bir örgüt olduğunu ve derneğin özerk bir yapıya sahip olduğunu, ancak kuruluş hazırlıklarının henüz tamamlanamadığını tane tane anlatmaya çalışmış. Hatta tek parti yönetiminin resmi gençlik örgütü olan ‘Milli Türk Talebe Birliği’nin işlevini yitirdiğini ve yükseköğrenim gençliğinin sorunlarını yakından tanıyan bir örgüte ihtiyaç olduğunu savunarak Kemalist ilke ve devrimlere bağlılığını açıklamış. Özetle Mihri Belli, yoksul gençlere burs-yurt gibi hakların sağlanması için çalışacaklarını ve serbest öğrenim hakkının savunucusu olacağını vs. söylemiş, ancak bu kadar yırtabilmiş; ceza iki yıl. 1944 tevkifatında, ki ‘büyük komünist avı’ diyebiliriz buna, Yusuf Atılgan da hapis cezasına çarptırılanlar arasında.

1940’lardaki ürkü korku havası, birçok gencin TKP’den uzaklaşmasına neden olsa da TKP durmuyor hatta büyük 44 tevkifatının ardından kadroları yeraltına iniyor. Vedat Türkali Komünist adlı anı kitabında Yusuf Atılgan’la 1940’ta Komünist Partiyi (TKP) nasıl aradıklarını anlatıyor. O zamanki devrimci kuşak için en korkulacak şey, ihanet etmiş olmak, anlatılanlardan bunu anlıyoruz. Çünkü soruşturmalar ve mahkemeler zorlu geçiyor, diretememek mümkün ve zaten de ihanetle suçlanmak da çok mümkün. Sık sık haksız ve hoyratça yapıştırılan böylesi yaftalara da rastlanıyor. Vedat Türkali’nin bir yazısında şunu anlattığını hatırlıyorum; İleri Gençler Birliği’nde Orhan Bağman diye bir çocuk varmış ve çıkarıldığı mahkemede örgüt ve arkadaşları aleyhine tüm bildiklerini söylemiş. Türkali’ye göre, özellikle bu olaydan sonra Yusuf Atılgan bu çocuğun o halini gördükten sonra çok korkmuş. ‘Ya ben de o hale gelirsem, direnç gösteremezsem’ diye söylenip durmuş. Dönemin ağırlığını kaldıramayanlardan biri olan Atılgan köyüne sığınmış. Vedat Türkali, okuduğum yazısında bu konuyu şöyle kapatmıştı; ‘Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz.’ Turan Yüksel’in 1992’de çıkan Yusuf Atılgan’a Armağan kitabında anlattığına göre, Yusuf Atılgan yaşamındaki bu kesiti pek anlatmak istemezmiş. Ben o işe sevgilimle girmiştim, hapisten çıkınca da ‘Arkadaşlar bu iş bana göre değil’ diyerek onlarla temelli vedalaşmıştım, diyerek kesip atarmış.

Vedat Türkali ile Yusuf Atılgan üniversitedeyken sıkı arkadaşlarmış, sahip oldukları her şey ortakmış, cüzdanlarını birleştirir ve buna ‘kolhoz’ derlermiş. Türkali görüşmedikleri yıllarda arkadaşını hep sevgiyle hatırlamış ve üstün yetenek ve nitelikleri heba oldu diye de hayıflanmış. Yıllar sonra Aylak Adam’ın yayınlanmasının ardından Beyoğlu’nda karşılaşıyor eski dostlar. Vedat Türkali yanına gidiyor arkadaşının ve romanını okuduğunu söylüyor. Yusuf Atılgan nasıl bulduğunu sorunca, on beş yıl sonra karşılaştığı arkadaşına şöyle söylüyor Türkali; ‘Benim tanıdığım iki Yusuf vardı, galiba biri ötekini öldürmüş. Benim bildiğim Yusuf öyle yazmazdı.’ ‘Nasıl yazsaydım diyor Atılgan, Kemal Tahir gibi mi yazsaydım? ‘Yok’ diyor Vedat Türkali, ‘Eski Yusuf gibi yazmalıydın!’ Ve ayrılıyorlar. Üzücü bir karşılaşma olmuş anlayacağınız, Vedat Türkali de bu karşılaşmanın kendisini derinden sarstığını, çünkü hayatı boyunca iki arkadaşına sevgisinin zirvede olduğunu, bunlardan birinin Yusuf ve diğerinin de Hasan Basri (Alp) olduğunu anlatacak sonradan. Hatta okuyanlar bilirler, Vedat Türkali’nin Güven romanındaki Turgut, büyük ölçüde Yusuf Atılgan’ı temsil edermiş.

Aylak Adam’a 1958’de Yunus Nadi yarışmasında ikincilik ödülü veriliyor. Birinciliği alan Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü’nün Iraz anasıyla, Atılgan’ın Aylağının asla ve kat’a boy ölçüşemeyeceğini savunanlar arasında, Orhan Kemal, Halide Edip Adıvar da var. Bu seçime neden olan ideolojik koşullar âşikar. O yıllarda bütünüyle toplumcu gerçekçi olmamakla suçlamışlar Aylak Adam’ı. Yusuf Atılgan’ın kendisi dahi neden bir köy romanı yazmadığı sorusuna cevap verirken, adeta bir savunma yapıyor. Romanın çıktığı yıl olan 1958’de Cumhuriyet gazetesine verdiği bu ropörtajda, köy romanı yazmanın bir olgunluk gerektirdiğini ve buna hazır olmadığını, ancak buna rağmen bir köy romanı hazırlığında olduğunu söylüyor yazar ancak bunun, alışılagelmiş köy romanları tarzında olmayacağını da ekliyor. Orhan Koçak, 2016’da İletişim’den çıkan Tehlikeli Dönüşler adlı kitabında, Yusuf Atılgan’ın bu sözleriyle ‘güçsüz pozisyonunu’ kabul ettiği sonucunu çıkarıyor. Şurası açık ki romanın karakteri beğenilmemiş, ancak ‘romanın mesajını’ ayırt etme çabası da görülüyor. Fethi Naci’nin romanla ilgili eleştirileri genellikle buna odaklanıyor. Fethi Naci romanın ikinci yılı olan 1959’da yazdığı yazısında, o dönemde ‘henüz yolunu bulamamış aydın gençliğin’ romanın mesajını yanlış anlama ihtimalinin olduğunu, kolayca tüketenlerin de çıkacağını anlatıyor. Yeterli politik bilince sahip olmayan küçük burjuva aydınlarının meyhanelerde, sanat atölyelerinde vs. vaktini geçirenlerin istedikleri gibi bir hayatı resmettiği için, romanın bu gençler tarafından benimseneceğini ve bunun romanın gerçek değerini düşüreceği konusunda ısrar ediyor. Naci’ye göre, romandaki aylağın aydın çıkmazının, genç-aydın okurun kendi bunalımına ayna tutması ve onu bir çözüm, çıkar yol aramaya yönlendirmesi gerekiyor. Marksist eleştirmen, genç-aydın tayfanın önemli fakat esas olmayan sorunlarını çözmeye yönlendirecek bir bildiri olarak değerlendiriyor Aylak Adam’ı. Ona göre; kahramanın tanımladığı şekliyle, ‘sahte değerlerle yaşayan topluma’ katılamayan ve ondan kopmak isteyen Aylak, elbette gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayat özlemektedir ve sonu, elbette hüsrandır. Aylak Adam bencildir çünkü kibirlidir, tembeldir…

Solun kültürel hegemonyasının hem okur hem yazar için belirleyici olduğu bir dönemde çıkıyor Aylak Adam. Bir aylağın hikayesini anlatan, derdi olmayan bir roman olarak algılanıyor genel olarak. Romanın karakterinin temsil ettiği lümpenliğe vurgu yapılıyor. Ancak, üzerine konuşulmadan da olmuyor, yeren-öven hemen herkesi etkiliyor çünkü. 80 darbesinin ardından yaşanan yenilgi, bir dönüşüm yaratıyor elbette ve solun hegemonyasının yıkılmasıyla yeni bir okur-yazar tipi de doğuyor, eleştiri kurumu daha az takıntılı bir bakış açısıyla ve daha fazla kavramla yaklaşmaya başlıyor edebiyat ürünlerine. 1982’de Ekrem Işın, Yusuf Atılgan’la ilgili bir yazısında, Aylak Adam’ın ‘büyük şehrin gerçekliğini’ anlattığını ileri sürüyor. Bu gerçekliğin, anlamlı insan ilişkilerine izin vermeyen, kişiyi yalnızlığa ve salt rastlantıya mecbur, maruz bıraktığını anlatıyor.

Bu romanla kırsaldan kente çeviriyoruz gözümüzü. Romanın baş kişisi C. 28 yaşında, sabahları geç uyanıp masanın başına geçerek öyküler yazan, zeki, entelektüel ve müşkülpesent biri. Kimselere minnet etmeyen, durmadan eleştiren biri. Çok gençken romanı okuduğumda bir özdeşlik kurmuştum ancak sonradan öğrenmiştim ki Yusuf Atılgan, C.’ye pek benzeyen biri değilmiş. Fatih Özgüven, bir dergide rastladığım yazısında şöyle anlatmıştı; ‘Nasıl olur da bir insan, anlattığından, yazdığından bu kadar farklı hatta tam tersi olabilir?’ Yazar, sıcak, iletişim seven, dost canlısı biriymiş, onu tanıyanlar, genellikle bu şekilde anlatıyorlar.

1946 itibarıyla Manisa’daki köyünde, Hacırahmanlı’da dar bir çevrede yaşamaya devam eden Yusuf Atılgan, taşranın ağırlığı sayesinde romanlarındaki kurgusal zenginliği yaratabilmiş kanımca. Aylak Adam’dan yaklaşık on beş yıl sonra Anayurt Oteli yayınlanıyor, tarih 1973. Bu iki roman arasında hem büyük farklılıklar var hem de romanların başkişileri arasında büyük benzerlikler var. Aylak adam C. de Anayurt Oteli’nin Zeberceti de yalnız kişiler bir kere. ‘Yalnız kişi’ yani, toplumdan kopmuş, hatta kopartılmış kişi diyebiliriz ona. Ancak bu kavram, modern edebiyatla genişliyor. ‘Kibirlidir’ bu kişi, diyor Nurdan Gürbilek, ‘yani hepimizden daha çok korkar nihayetinde. İncinmekten, hırpalanmaktan korkar ve siz ona mesafe koymadan o size mesafe koyar.’  Atılgan’ın roman kişilerini böyle anlatıyor Gürbilek.

Modern hayatın atomize ettiği, bireysel ve toplumsal yabancılaşmayı bir arada yaşayan, ne ürettiğini ve dolayısıyla ne yaşadığını bilmeyen, zamanı biriktiremeyen ‘yalnız kişi’, bu biçim bilgi niteliği olan kavramlarla; sosyolojik, sosyal psikolojik, iktisadi kavramlarla anlatılabilir, doğru. Ancak düşünmeyi  kısacık bir ana sıkıştırarak, olur olmaz yaşanan boğuluyormuş gibi olma hissinin içinde yaşadığımız sisli bir ormana benzeyen dünyanın sisini bir anlık aralayışını, varılmış fakat henüz bitmemiş sonları, yaşanmamış hayatları, nefes almayan kelimelerin ardını arkasını, ilk anlamlarını, bir sonuca varılırken vazgeçileni, bilimsel politik ve vs sonuçlara ulaşabilmek için sebatla gidilen yolda köşesinden dönülen diğerini, meselenin türevini alırken sabitlediğimiz diğer şeyleri, aynı bulutun ıslattığı tüm sokakları, kentleri, sınırlarda ayırdına varılan gerçeği, kötülüğün hazzını, iyiliğin feda ettiklerini ancak edebiyat anlatabilir.

Avrupa’da ikinci savaş sonrası modern edebiyat, savaşın ve akan onca kanın ardından atılan umutsuzluk kördüğümünü, kılıçla, hançerle çözmek gibi imgelerle kurulmuyor. Artık sadece hamasetle anlatılan güç gösterileri ve halkın adalet özlemini gideren kahramanlık hikayeleri yok. Bilakis bu kördüğümü daha da belirginleştirerek, yani acıyı belirginleştirerek güçsüzlüğünün farkına varacak cesareti gösteren ve bunu pornografik bir şekilde acıların ifşasıyla veya onu illa ki hicve, zevke dönüştürme çabasıyla değil, mutsuzluk korkusuyla hiç değil, bana göre, gerçeğe aşık eden ve baştan çıkarıcı bir güç gösterisi modern roman.

Kierkegaard mutsuz kişiyi şöyle anlatmıştı;  ‘Özdeyişlerle düşünmeyen, konuşmayan fakat özdeyişlere göre yaşayan, yaşama karşı özdeyişler gibi yaşayan, aptalların sevinç ve mutluluk oyunlarına inanmayan kişi.’ Adorno ise yapmacık oyunlarla yaşanan mutluluğu ‘kitle kültürü’ kavramıyla karşılamıştı hatırlayın. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibileri, çağdaş kapitalizmin büyük bir yıkımla, atom bombasıyla, sahneye çıktığı dönemde yaşıyorlar. Dünyayı tam bir cehenneme dönüştüren savaşın sonunda mutsuzlukları hak edilmiş ve sahici. Ancak her ne olursa olsun bugünkü kadar, içinde yaşadığımız kötülüğün bütünüyle içselleşmemiş olduğu bir dönemde yaşıyorlar ve isyankar bir ruhla adalet sağlayan kahramanların hikayelerini anlatmıyorlar onlar. Yani, kendi hayatlarında Kierkegaard’ın sözünü ettiği mutsuz kişiler olup olmadıklarını bilemeyiz, ancak mutsuzluktan kaçmayan, gücenmişliklerinin üstünü örtmeyen, denge ve ölçülülük peşinde koşmayan kahramanlar onların roman kişileri. Hele de Yusuf Atılgan, okuyanı rahatlatan bir tarzda anlatmıyor bu güçsüzlük meselesini. Misal Oğuz Atay gibi sıklıkla hicve varmıyor anlatışı, insanı itiraf eder gibi yazıyor Atılgan.

Atılgan’ın romanlarında, C. de Zebercet de kurtuluşu tek bir kadında arayan kişiler. Aylak C. birini ararken İstanbul Üniversitesi çevresinde, öğrenciler ve sanatçılar arasında dolanıp durur, vaktini oralarda geçirir. Toplumda yeni yeni oluşmaya başlayan küçük burjuva hayatının sahte, yoz değerlerinden iğrenir ve hatta çoğu zaman karşılaştığı yapmacıklıkları gülünç bulur. Önemlisi şu, aramaktan vazgeçmez C., şansının yaver gittiği zamanlara kapılmaz, kurtuluşunun kolayca ilişki kurabileceği bir kadınla olmayacağını bilir. Çokça duymuşsunuzdur; özellikle erkek kişisi, öğrencilik zamanlarından itibaren en çok sevdiği ve bağlandığı kedisini; onu bulan, eve kendi gelen kedi, ‘yolda yürürken ayaklarına sürtünen kedi’ olarak anlatır. Aradığının, gelip onu bulmasını bekleyen kişinin hikayesidir bu. Aylak C. böyle biri değil, vazgeçmeden arar durur ancak yorulacak romanın sonuna doğru, önceleri gülünç bulduklarına öfke duyacak artık, kavgaya tutuşacak. Yusuf Atılgan romanda kaçırılanın/ıskalanın, kahramanın bir hayal ürünü olarak kalmasına izin vermiyor. Kaçırılanın da bir hayatı vardır; gerçektir, nefes alır ve hatta onunla karşılaşılabilir bile. Bazen uzun uzun, bazen bir anla dahi tarif edilemeyecek kadar kısa zamanlarda gerçekleşen bu karşılaşmalar/tanıklıklar, orada olmayı, tarihin o anını tanımlamayı sağlar. Sorgu-sual yaratan bu gibi zamanın akışını değiştiren duygular, o anlarda hayat bulur, acı-keder veya umut-sevinç doğurarak, hiç farketmez, genişler hayat.

Aylak Adam’da C’yi zaman zaman iç konuşmalarıyla zaman zaman başkalarıyla konuşmalarıyla tanırız, anlarız; daha klasik bir örgüsü var romanın. Anayurt Otel’inde ise Zebercet’i pek konuşturmaz Atılgan, onunla birlikte, oteli ve dışarısını sergiler adeta. Zebercet’in toplumla uyumsuzluğunu, dışlanmışlığının nedenlerini, geçmişinde buluruz. Yazar bu romanda, toplum içinde Zebercet’in yalnızlığını anlatmıyor, Zebercet’in yalnızlığı içinde toplumu, dünyayı anlatıyor. Zaman zaman geçmişe dönerek hem Zebercet’i hem ailesini tanıyoruz. Kızlara verilen bir isimmiş Zebercet, bir mücevher adı, ‘kız gibi’ çocukmuş zaten, öyle derlermiş, askerlikte de bolca aşağılanmış. Erkeklik dünyasında mazlumun sadece kadınlar olduğunu düşünemeyiz; erkeklik, hemcinsler arasında da zulme dönüşüyor. Yani, Zebercet’in geçmişinde ve ara ara dışarı çıktığında, dışarısını okuruz. Otele gelenler içinde hırsızı, namussuzu, dolandırıcısı, cinayet işleyeni, tecavüzcüsü… hepsi var.

Zebercet, otelinde kendisine bir düzen kurmuş, otelin içi ve dışı keskin olarak anlatılmış romanda. Demek istiyorum ki; dışarısı, tam olarak dışarısıdır. Zebercet bekler. Aranan, beklenen ve bir türlü gelmeyen kadın, umutsuzluğun, mutsuzluğun kabulünü sağlar, sonuç intihardır.

Nihayetinde hepitopu bir kadın, gündüz hazırlanan sofralara beraber oturulacak, gece yapılan yataklara beraber yatılacak bir kadın aranıyor. Bu kadın ve bu erkek önemlidir şüphesiz, ancak meselenin tamamı bu değil. Bu adamların ruhsal bakımdan sağlıklı olmadıkları kesindir fakat şu da kesindir ki; en nihayetinde kanlı canlı bir hayat, kişisel bir hayat istedikleri muhakkaktır.

Yusuf Atılgan’ın romanlarında cinsellik önemli bir yer tutuyor tutmasına ancak büyük bir mesele olarak bu cinsellik meselesini, bir aidiyetsizlik meselesi olarak anlatıyor yazar. Şöyle; ancak nefes alan kelimelerle kurulan iletişim, gerçek bir iletişim, kanlı canlı bir sevişme doğuruyor olmalı ki Zebercet yatağındaki kadını ve kendini boğmadan önce onun uyanmasını, kendisiyle konuşmasını ister, orada olmasını ister kadının. Aslında kendi arzularını doyuran kadına kıyacak sonra. Arzu kuvvetli bir duygudur, kanıtlanıyor. Ancak Aylak Adam’da meselenin sadece veya tam olarak ‘iletişimsizlik’ olmadığını daha iyi anlıyoruz. Ya da şöyle; sıçramayan, aynı boşluğa düşüp düşüp duran, nefes almayan kelimelerle kurulan, düğümü çözmeyen iletişim makbul değil, hissediyoruz. Ya da şöyle; düğüm çözülemeyebilir, hatta çözülmeyebilir. Hatta düğüme hayat vermek, yani problemi, ezayı, sevinç gibi mutluluk gibi özgürce yaşamaya izin verecek bir hayat, ki o problemi haketmekle, düğümü ilmek ilmek atmakla mümkün olabilir, böyle bir hayat arzulanmaktadır. Aylak Adam’ın bildirisi şu olabilir; hayatı tutarlı bir şekilde sorgulamak ve ne olursa olsun problemi çözmek değil, gerekirse düğüme ilmekler atarak onu belirginleştirmek ve onu sahtelikten kurtarmak için yaşanan hayat, değerlidir.

Anayurt Oteli’nde kurgu şöyle; Zebercet’in, bir Perşembe akşamı otele Ankara’dan bir kadının gelmesiyle yeşeren umudu, kadının tekrar gelmesini beklerken yavaş yavaş kırılır. Kadının kaldığı odaya taşınan Zebercet, bir iki dışarı çıkar, karşılaştığı alaycı gülümsemelere aldırmamaya çalışarak kendine yeni kıyafetler alır, bir meyhaneye gidip bir tek rakı ister, bıyığını keser, arada uğradığı otelin ortalıkçısının yatağına gitmez bir süre. Ve fakat kadın tekrar gelmez. Sık sık kadının kaldığı odada başını koyduğu yastıkla konuşur. Nihayetinde orgazmla tükenen bu tek kişilik diyalog, bir türlü bitmez ama, her defasında aslında bitmemiş bir son yaşar zavallı adam. Sonu şöyle yakalar Zebercet; arada odasına uğradığı ortalıkçı kadının yatağına yeniden girip, uyandırılmamak için uykuya donunu çıkararak dalmayı alışkanlık haline getirmiş olan kadını oracıkta boğarak. Ardından da kendini asar.

Berna Moran, romanda çözülmesi gereken bir bilmece olduğunu da söylüyor; Tanzimat’ta kurulmuş ve 1923’te otele dönüştürülmüş bir konakta yaşıyor Zebercet ve intihar ederken dışarıdan gelen korna, siren seslerini hatırlatıyor Moran. Romanı günlerin adını taşıyan parçalara ayıran Yusuf Atılgan, hikayeyi yirmi iki günde tamamlıyor. Kahramanın kendini astığı günü 10 Kasım’a denk getirmiş ve Zebercet’le birlikte otelin hayatı da bitiyor. Bu sembolleri ve kurguyu farkettiğinizde, trajedinin boyutları genişliyor ve şaşırtıyor.

C.’nin sonunu bilemiyoruz. Aylak Adam’ı da bir intiharla bitirmeyi düşünmüş Yusuf Atılgan fakat fazla melodramik olacağını düşünerek bundan vazgeçmiş, roman hakkında verdiği ilk söyleşide böyle anlatıyor. ‘Roman boyunca süren nevrastenisinin sonunda bir çeşit melankoliye, hatta deliliğe varabileceği hususunu tamamen okuyucunun anlayışına uygun buldum’ diyor. Yusuf Atılgan’ın bu gibi psikiyatrik kavramlar kullanmasının ardından, romanları ve karakterlerine bol bol psikiyatrik teşhis konuluyor. Zaten de psikanalize çok müsait Atılgan’ın kahramanları, yazarın bu konuyu bildiği anlaşılıyor. Ancak Aylak Adam’ın sonunda şunu anlıyoruz; C:’nin kırgınlığını çözecek olan şey, ulaşmaya çalıştığı arzusunun nesnesi değil, bir kadın değil. Zaten o nesneye ulaşamayacağı kesinleşiyor, bence hapse düşecek, gerisi onun bileceği iş…

Orhan Koçak’a göre, 2000’li yıllarda Aylak Adam’ın başına önemli bir şey geldi. Koçak şöyle diyor; ’Roman hakkında yeni ‘yazı’ bu dönemde yazıldı, yedi yıl boyunca üç taksitte, üç kitap halinde ortaya çıktı. En önemli Aylak Adam değerlendirmesiydi.’ Ayhan Geçgin’in romanlarından söz ediyor Orhan Koçak. Kenarda, Gençlik Düşü ve Son Adım adlarıyla yayınlanan ve yine zorlayan romanlardan. Koçak, Geçgin’in ilk romanı olan Kenarda’yı okuduğundan itibaren, ‘Ayhan Geçgin’in Aylak Adam’ı kendi yazılmamış sonuna eriştirmek gibi bir görev üstlendiğini düşündüm.’ diyerek anlatıyor. Yine Koçak’a göre, on yıllardır ölüp ölüp dirilen Aylak Adam, Ayhan Geçgin’le evrenselleşiyor.

Aylak Adam ilk cümlesini okuduğumda, Türkçe yazılmış, çevrilmemiş bir roman okurken ilk kez hissettiğim şeyleri hatta gönenci hissettirmişti bana. Teşekkürler Yusuf Atılgan.