7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tek başına hükümet kurmaya yeten çoğunluğunu kaybetmiş olması ve Halkların Demokratik Partisi’nin yüzde on barajını (ve Milliyetçi Hareket Partisi’ni) geçerek meclise girmiş olması, muhaliflere bir zafer havası yaşatmıştı. Sandık sonuçlarına göre AKP en yüksek oy oranı ile birinci parti olmasına karşın seçimin kaybedeni olarak görülmüş, HDP ve Cumhuriyet Halk Partisi destekçileri ise seçimin kazananları olduklarını düşünmüşlerdi. Bu zafer havası 7 Haziran seçimleri öncesinde eşitlik, özgürlük ve barış talepleri etrafında hareketlenmiş insanlara, uzun süredir hasret kaldıkları bir başarı hissini vermiş, her ne kadar olayların seyri ve sonuçları oldukça karanlık olsa da değişimin mümkün olduğuna dair bir iyimserlik halini akıllara sokmuştu.

8 Haziran 2017 tarihinde Birleşik Krallık’ta gerçekleşen seçimler ile ilgili benzeri bir yorumda bulunmak mümkün. Bu seçimlerde de en çok oy alan Muhafazakar Parti için bir yenilgi, seçimin ikincisi olan İşçi Partisi için bir zafer halinden söz edilmekte. Muhafazakar Parti lideri Theresa May, mecliste var olan çoğunluğunu tahkim etmek ve ülkesinin Avrupa Birliği’nden çıkışı için yapacağı müzakerelerde elini güçlendirmek adına aldığı erken seçim kararında, seçimleri açık ara kazanacağı beklentisiyle hareket etti. Fakat seçimlerde tek başına hükümet kurmaya yetecek çoğunluğu kaybetmiş olması, gelinen noktada bir yenilgi olarak değerlendirilmekte. Buna karşın zorlu bir seçim süreci sonrası partisinin başkanlığına seçilen Jeremy Corbyn önderliğinde kamucu, sosyal adaletçi ve özgürlükçü bir program ile seçime giren İşçi Partisi’nin, oy oranını dikkat çekici bir miktarda (3,5 milyon) arttırarak seçimlerden çıkmış olmasıysa bir zafer havası estirmekte. Bu zafer havasında, eşitlikçi ve kamucu vurguları nedeniyle, ülkenin ve partisinin sağcıları tarafından neoliberal dogmadan bir sapma olarak görülen İşçi Partisi seçim programının başarısızlığa mahkum olduğu ve Corbyn’in seçimlerde başarılı olabilecek bir lider olmadığı kehanetlerine karşın, yaşanan oy artışının etkisi büyük. Seçim ertesinde de İşçi Partisi destekçilerinin giderek artan bir iyimserlik ve hareketlenmeyi sürdürdüklerini ve bu zafer havasını koruduklarını da söyleyebiliriz.

Peki Birleşik Krallık’taki bu iyimserlik ve seferberlik halini nasıl anlamalıyız? Türkiye’nin 7 Haziran seçimleri sonrası durumu ile kurduğumuz benzerliği akılda tutarak, olan biteni İşçi Partisi adına gerçekleşen sınırlı bir oy artışına dair abartılı bir sevincin şamatası olarak mı görmeliyiz? Yoksa Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin yaşadığı dönüşümün ülkesi çapında da birtakım değişimlere önayak olacağını ummak konusundaki heyecanda haklılık payı var mı? Kazandıklarını ve kaybettiklerini düşündüklerimiz konusunda gerçekten haklı mıyız? Yoksa somut bir değişimin ortada olmadığı bir bağlamda, eşitlikçi ve özgürlükçü bir siyasal programın aldığı desteğe dair yersiz bir umut mu taşımaktayız?

Bu soruları yanıtlamanın bir yolu, Jeremy Corbyn liderliğinde İşçi Partisi’nde yaşanan dönüşümün ülke siyasetinin ideolojik hatları için ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, Corbyn’in ve İşçi Partisi’nin yeni dönem siyasal pratiğini karşılaştırmalı olarak çözümlemek olabilir. Böylelikle İşçi Partisi’nin yeni döneminin sosyal eşitlikçi söylemlerinin Birleşik Krallık siyasal alanı içinde nasıl konumlandığını, bu yeni söylemsel formasyonların hakim siyasal dil için ne gibi bir müdahale olduğunu ve Jeremy Corbyn’in yıllardır toplumsal hareketler ile birlikte siyaset yaparak var ettiği siyasal üslubunun Birleşik Krallık’ta seçim sonrası dönem için ne gibi imkanlar barındırdığını tartışabiliriz. Corbyn’in, İşçi Partisi’nin Tony Blair tarafından sokulduğu muhafazakar/neo-liberal hegemonyadan kurtarmayı beceren siyasal pratiğinin, Birleşik Krallığı da dönüştürmeye yarayıp yaramayacağına dair fikir edinebiliriz.

Muhafazakar Hegemonya ve Arızaları

Birleşik Krallık siyaseti için son zamanların en önemli dönemeci olarak nitelenebilecek gelişme, ülkenin 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandum sonrası Avrupa Birliği’nden çıkış kararı almasıydı denilebilir. Bu referandum, zamanın Muhafazakar Parti lideri David Cameron tarafından bir seçim vaadi olarak sunuldu. Cameron, Birleşik Krallığın, Avrupa Birliği’yle olan ilişkisine dair aşırı sağcılar tarafından yöneltilen eleştirileri önemseyip, seçmenlere Avrupa Birliği’nden ayrılıp ayrılmamaya dair karar alma hakkını vaat eden kişi olmasına rağmen, referandum öncesi kampanya döneminde ülkesinin Avrupa Birliği içinde kalması gerekliliğini savunmuş, kararın %51.9 oy oranı ile çıkış yönünde olmasından sonra ise parti liderliğinden istifa etmişti. Avrupa Birliği’nin Birleşik Krallık için mali bir yük olduğu, Avrupa Birliği’ne üyelik dolayısıyla daha fazla göçmenin Birleşik Krallığa geldiği ve Avrupa Birliği’nin ülkelerinin egemenlik hakları konusunda sınırlamalar yarattığı gibi söylemleri benimseyen seçmenler ayrılık kararını alırken, Muhafazakar Parti lideri Cameron Avrupa Birliği karşıtı sağcı söylemlerin ana akım haline gelmesinde en büyük rolü oynayan kişilerden biri olarak ortaya çıkan tablonun sorumluluğunu taşımaktaydı. Bu durum Muhafazakar Parti için, Cameron döneminin İçişleri Bakanı olan Theresa May’in tek aday olarak girdiği seçimlerden yeni lider olarak çıkması ile sonuçlandı. Birleşik Krallık için ise Avrupa Birliği’nden çıkışın nasıl gerçekleşeceğine dair bilinmezliğin damgasını vuracağı bir dönemin başlangıcı oldu.

Referandum esnasında Avrupa Birliği’nden ayrılma karşıtı olan May, partinin ve hükümetin liderliğini devraldıktan sonra halkın kararını verdiğini ve ayrılığın gerçekleşmesi gerektiğini savunur oldu. Böylelikle May’in hem Muhafazakar Parti lideri hem de başbakan olarak önünde duran en büyük sorumluluk, Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği arasında yürütülecek olan çıkış müzakerelerinde ülkesi için kendince en karlı pazarlığı yapmak oldu.

Ortak pazar, gümrük birliği, seyahat ve yerleşim hakları gibi konular, Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasındaki ayrılık müzakerelerinin en hassas konuları olarak ortaya çıktılar. Mali ve beşeri anlamda büyük dönüşümlere gebe bu ayrılık sürecinin detayları netleştikçe May hükümetine yönelen itirazlar da yükselmeye başladı. Görevi devralmasının ardından bir sonraki seçim tarihine kadar yeni bir seçim olmayacağını söyleyen May, Paskalya tatili dönüşü ise şaşırtıcı bir karar alarak, fikrini değiştirdiğini ve ayrılık müzakereleri sırasında Avrupalı liderler karşısında elini güçlendirmek, İşçi Partisi ve İskoç Ulusal Partisi gibi muhalif seslerin ayrılık sürecinde müzakereleri etkilemesinin önüne geçmek adına bir erken seçim kararı aldığını açıkladı.

Seçimler Theresa May hükümeti için bir yenilgi oldu. Hükümet kurmaya yeter çoğunluğunu kaybetmenin yanı sıra büyük bir prestij kaybına uğrayan May’in, seçim kampanyasının temeli olan güçlü ve istikrarlı bir ülke vaadinin karşılık bulmaması, Birleşik Krallık’ın siyasetine hakim olan muhafazakar söylemin gücünün azaldığının bir sinyali oldu. May liderliğindeki Muhafazakar Parti yeniden hükümet kurmak için, cinsiyet ve mezhep gibi konularda sicili kabarık Kuzey İrlanda Demokratik Birlik Partisi’nin desteğine muhtaç duruma gelirken, ülkenin AB’den ayrılık sonrası geleceğine dair belirsizlik sürmekte.

Yeni İşçi Partisi: Program ve Üslup

Jeremy Corbyn’in başkanlığı altında İşçi Partisi’nde başlayan dönüşüm, seçim sonuçlarının ardından ortaya çıktığı gibi İşçi Partisi ile sınırla kalmayıp, Birleşik Krallık siyasetinin geneline türlü biçimlerde etki etmekte. Bu etkileri anlamak için bakılması gereken iki düzlem olduğunu düşünüyorum. Siyasal program ve siyasal üslup olarak adlandıracağım bu iki düzlem, İşçi Partisi merkezinde ve özneliğinde yaşanan dönüşümün karakterini kavrayabilmek için önemli ipuçları sunuyor.

Siyasal program açısından, Corbyn sonrası İşçi Partisi’nin giderek daha kamucu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir çizgi izlediğini söyleyebiliriz. Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi başkanı seçilmesinin ardından Ayrıntı Dergi’nin 12. sayısında yer alan değerlendirmede Corbyn’in 1983 yılından beri izlediği tutarlı bir eşitlikçi ve özgürlükçü siyasal hattan bahsetmiştim.[1] Parti başkanlığına aday olurken bu hattı takibe devam eden Corbyn’in, kamu harcamalarını arttırmak gibi, neoliberal söylemsel çerçevenin dışında düşen önerileriyle ekonomik krizin doğrudan ya da dolaylı yollardan mağduru olmuş pek çok kimseye temas eden siyasal söyleminin, hem partisi hem de Birleşik Krallık siyaseti için var olan hegemonyaya bir itiraz olduğunu dile getirmiştim.

Seçim kampanyası sırasında bu hattın takibine devam edildiğini söylemek mümkün. İşçi Partisi’nin seçim vaatleri arasında daha adil bir ekonomik düzenin inşası ön plana çıkmaktaydı. Ülkenin sahip olduğu milyonerlerin sayısı ile değil tüm vatandaşlarına sağladığı refah ile övünmesi gerektiği vurgusu ile beraber zenginliğin eşitlikçi dağılımını ön plana çıkaran bir ekonomik akıl görünür oldu. Refahın az sayıdaki başarılı girişimcilerin dehası ile değil, toplumun tümünün ortak çabası ile inşa edileceği vurgusunu taşıyan seçim manifestosunda[2] İşçi Partisi, finansal sektörün yerine küçük iş sahipliğinin destekleneceği bir ekonomik düzene dair tercihini dile getirdi. Büyük şirketlerin vergi kaçırmasının önüne geçecek daha adil bir vergilendirme sistemi, altyapı yatırımları, sanayinin desteklenmesi, finans sektörünün disipline edilmesi, mülk sahipliğini demokratikleştirilmesi, sürdürülebilir enerji gibi programatik öneriler ile beraber İşçi Partisi’nin ekonomiye bakışı, Margaret Thatcher’dan beri Birleşik Krallık siyasetine egemen olmuş neoliberal çerçeveye pek çok noktada itiraz eden bir içerik kazandı.

Eğitim alanı İşçi Partisi’nin neoliberal akla itirazlarını barından bir başka programatik alan oldu. Muhafazakar Parti hükümeti zamanında bütçeden okullara ayrılan ödenekte yapılan kesintilere son verme, yaşam boyu öğrenme ve stajyerlik gibi konularda izlenecek sosyal devlet politikaları, yine Muhafazakar Parti zamanında üç kat arttırılarak on bin Sterlin civarına yükseltilen üniversite harçlarının kaldırılması gibi vaatler, İşçi Partisi’nin eğitim alanındaki sosyal adaletçi bakış açısının örnekleriydi. Benzer şekilde sağlık alanında da, ülkenin tüm sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlayan ve Muhafazakar Parti tarafından yapılan kesintiler sonucu sınırlı mali olanaklar ile hareket ettiğinden adeta felç durumuna gelmiş Ulusal Sağlık Sistemi (NHS)’ne yapılacak yatırımlar, İşçi Partisi’nin sosyal devleti yeniden kurma vaatlerinin arasında yer almaktaydı. Son olarak ise, halk için yarattığı sorunlar ile Birleşik Krallık gündeminde önemli bir yer eden tren yolu yolcu taşımacılığı konusundaki İşçi Partisi programından bahsetmek önemli. Neoliberal aklın özelleştirmeci eğilimlerinin bir sonucu olarak kamu mülkiyetinden çıkarılan tren yolları yıllar içinde bu alanda bir sembol haline geldi. Birleşik Krallık halkının en çok şikayet ettiği servislerden birini oluşturan tren yollarını yeniden kamu mülkiyetine alma vaadi ile beraber İşçi Partisi’nin neoliberal ekonomi tarihinin en sembolik noktalarından birine itirazına şahit olduk.

Seçim manifestosunda yer alan önemli konulardan bir tanesi de Avrupa Birliği ile yapılacak ayrılık müzakerelerine dair İşçi Partisi’nin tavrı oldu. Parti, ayrılık sürecindeki önceliklerini işçi haklarının korunması, çevrenin korunmasına dair AB kaynaklı standartların sürdürülmesi, gıda kalitesi ve güvenliğinin korunması ile ilgili AB düzenlemelerinin sürdürülmesi ve çiftçilerin korunması ve son olarak da Birleşik Krallık’ta ikamet eden AB vatandaşlarının var olan yerleşim haklarının korunması olarak sıraladı.

İşçi Partisi’nin seçim manifestosunda yer alan bu vurguları akılda tutarak, siyasal program açısından neoliberal çerçeveye itiraz eden yeni bir siyasal aklın oluştuğunu söylemek mümkün. Margaret Thatcher’ın en büyük başarısı olarak İşçi Partisi’ni işaret ettiği zamanlarda, Muhafazakar Parti öncülüğünde somutlaşan neoliberal siyasal aklın tüm Birleşik Krallık siyasal aktörlerini şekillendirir olduğu ve İşçi Partisi siyasal programının da bu doğrultuda değiştiği gözlemlendi. Fakat Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi programının 2017 Haziran seçimlerinde başka bir dönüşüm yaşadığını ve sosyal adaletçi, kamucu ve eşitlikçi unsurları barındırdığını söyleyebiliriz.

Jeremy Corbyn’in seçim kampanyası yalnızca partisinin programında yarattığı dönüşüm ile değil bizzat kendisinin bir siyasal lider olarak yarattığı dönüşümle de anlaşılmalı. Corbyn’in eskiden beri gelen mütevazı yaşam biçimi – Birleşik Krallık parlamentosunda en az kamusal harcama yapan milletvekili – seçim kampanyasının üslubunu da etkiledi. Corbyn, gösterişli ve pahalı bir seçim kampanyası yerine halk ile sık sık yakın temas içine girebildiği buluşmalar yürüttü. Düzenlenen halk toplantılarının yanı sıra konser, müzik festivalleri ve futbol maçları gibi etkinliklerde de insanlara seslenen Corbyn siyasal söylemleri gündelik olanın sahasına taşıdı. Kampanyasının, ‘Azınlık için değil, Çoğunluk için’ (For the Many, Not the Few) sloganına uygun bir biçimde, halk ile gündelik hayatın akışı içindeki duraklarda karşılaşarak pek çok seçmen ile doğrudan konuşma imkanını yarattı. Toplantılarında halktan gelen sorulara zaman ayırmak için basının soru sormasını engelleyen Corbyn, siyasal iletişimin medya üzerinden biçimlenen gösterişçi üslubunun dışına çıkıp, adeta bir sosyal aktivist gibi insanlar ile eşitlikçi bir müzakere geliştirme ve onları bu yolla ikna etmeye çalıştı.

Corbyn, İşçi Partisi başkanlığına giden yolda kendiliğinden oluşan gençlik seferberliğinden faydalanmıştı. Corbyn’in lider olmasını isteyen gençler kendilerini çeşitli platformlarda örgütleyip Corbyn’in başkan olmasına destek vermişlerdi. Haziran’daki seçim kampanyası da benzer bir örgütlenmeye sahne oldu. İşçi Partisi destekçisi gençler, en yoğun olarak dijital platformlarda olmak üzere, pek çok alanda kampanya çalışmalarına katıldılar. Adeta bir reklam kampanyası haline dönüşmüş çağımızın seçim kampanyalarını aksine bu kendiliğindenlik ve gençlik dinamizmi, Corbyn’in farklı bir üslup ile kampanya yürütmenin mümkün olduğunu göstermesine vesile oldu.

Seçim öncesi ülkede meydana gelen terör saldırıları ertesinde, Muhafazakar Parti’nin güvenlikçi bir söylem ile Corbyn’e saldırması, onu terör karşısında yeteri kadar güçlü bir lider olamayacak birisi olarak etiketlemesi ve Corbyn’in IRA ve Filistin Halk Kurtuluş Örgütü gibi siyasal hareketler ile kurduğu ilişkiyi terör ilişkisi olarak lanse etmesi, hem Corbyn hem de İşçi Partisi için büyük bir sınav oluşturdu. Corbyn’in, Muhafazakar Parti’nin saldırıları karşısında nasıl tepki vereceği merak konusu oldu. Bu noktada, İşçi Partisi’nin yukarıda bahsi geçen eşitlikçi söylemlere ilaveten özgürlükçü bir söylemde ısrarcı olması dikkat çekiciydi. Corbyn yaşanan terör saldırılarında ülkesinin Irak ve Afganistan’ın işgali sürecinde oynadığı rolün payının altını çizdi. Yaşanan saldırılar karşısında göçmen karşıtı veya kişisel özgürlükleri sınırlandırıcı bir güvenlikçi söylemin aksine bir arada yaşamanın önemi ve şiddet karşıtlığını vurgulayan Corbyn, Muhafazakar Parti’nin saldırılarına özgürlükçü bir siyasal tondan cevap vermenin mümkün olduğunu gösterdi.

Seçim Sonrası Birleşik Krallık

Sonuç olarak, Haziran seçimleri ile beraber, Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi’nin, Jeremy Corbyn liderliğinde başlayan eşitlikçi ve özgürlükçü istikametteki dönüşümünün kayda değer bir evreye ulaştığı söylenebilir. Hem Jeremy Corbyn’in liderliğini sağlamlaştırması hem de bu yeni siyasal dilin halkta güçlü bir karşılık bulması gelinen noktayı kayda değer kılıyor.

Neoliberal ve muhafazakar ana akım siyasal dilin uzunca bir süre arkaiklik, beceriksizlik ve popülizm ile suçladığı Jeremy Corbyn türlü cephelerden hegemonik siyasete itirazlar yükseltirken, bu itirazların halk nezdinde güçlü bir karşılık bulması ana akım siyasetin bizzat kendisini dönüştürme imkanını taşıyor. Corbyn’i muhalefeti nedeniyle, Muhafazakar Parti’nin seçim manifestosunda yaşlıların bakım harcamaları ile ilişkili olarak yapılan değişiklikler bu yeni dönemde artık İşçi Partisi’nin Muhafazakar Parti’yi şekillendiren güç olacağı beklentisini yaratabilir.

Tony Blair’ı takiben Gordon Brown ve Ed Miliband liderlikleri altında İşçi Partisi, hem siyasal program hem üslup açısından Muhafazakar Parti’den ayrıştırmanın zor olduğu bir merkez-sağ partisine dönüşmüştü. Neoliberal siyaset çerçevesini kabul etmiş ve yalnızca bu çerçeve içinde kendisine bırakılan sınırlı hareket alanında siyaset yapmaya uğraşan parti toplumda giderek azalan destek buldu. Jeremy Corbyn’in farkı, partiyi yeniden bir siyasal özne kılması oldu. Parti artık siyasetin sınırlarını kendisi belirlemekte ve kendisini neoliberal-muhafazakar siyasetin dili ile sınırlamamakta. Bu anlamda hem Corbyn hem İşçi Partisi hem de Birleşik Krallık için uzunca bir süredir rafa kalkmış olan siyasal mücadelenin yeniden başladığı söylenebilir.

DİPNOTLAR

[1] Onur Yıldız, Birleşik Krallık’ta Sosyal Demokrasi’nin Yeni Dönemi: Jeremy Corbyn, Ayrıntı Dergi, Sayı 12, (Ekim-Kasım2015), ss 46-49

[2] İşçi Partisi seçim manifestosu, http://www.labour.org.uk/index.php/manifesto2017, son erişim 16.07.2017.