Mutlu Arslan: 1960’lı yılların ikinci yarısı başta gençlik hareketi olmak üzere Türkiye’de toplumsal muhalefetin hızla geliştiği dönem oldu. Bu durumu ortaya çıkaran gelişmeler nelerdi?

Haydar İlker: Kıbrıs’a ilişkin gösterileri saymazsak eğer Türkiye’de üniversite öğrencilerini iktidar karşıtı ilk önemli kalkışması Demokrat Parti döneminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla 60’lı yıllardaki hızlı sıçramaya geçmeden önce bu ilk ortaya çıkış dönemine bakmak faydalı olacaktır.

Demokrat Parti iktidarının son dönemleri, toplum üzerindeki baskıların iyice ayyuk açıktığı dönemdi. 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren yaşanan ekonomik bunalım, IMF ve DB dayatmaları, döviz darboğazı, darbe söylentileri, 1958’de Irak’ta yaşanan askeri darbe iktidardaki Demokrat Parti’yi allak bullak etmişti.

Bu süreçte CHP ve basın üzerindeki baskılar artmış, süreç 1958’de Vatan Cephesi’nin kurulmasını gündeme getirmiştir. Ülkenin her tarafında ocak-bucak teşkilatları oluşturularak, radyolardan hergün cepheye katılanların isimleri yayınlanmaya başlamıştır. Yayınlanan isimlerin toplamının ülke nüfusundan fazla olduğu söylenilir. CHPlilerin, solcuların ve diğer muhaliflerin evleri işaretlenirdi. CHPli bir ailenin ilkokul öğrencisi olan bir bireyi olarak, kapımıza konulan işareti aile onayı ile ben silerdim onlar yeniden işaretlerdi. Kısacası CHPlilerin solcuların ve tüm muhaliflerin ‘vatan haini’ olarak gösterildiği bir dönemdi.

18 Nisan 1960’da CHP dahil, meclis içi ve dışı tüm muhalefeti men etmeyi hedefleyen Tahkikat Komisyonu’nun kurulması, gerçek anlamıyla bardağı taşıran son damla olmuştur. İsmet İnönü’nün ‘Sizi ben bile kurtaramam’ sözü bu döneme aittir.

Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasının hemen ardından Ankara ve İstanbul’da üniversite öğrencileri sokağa döküldü, Ankara’da SBF ve Hukuk Fakülteleri polis tarafından basıldı, öğretim görevlileri yerlerde sürüklendi, cübbeleri çiğnendi. 28 Nisan’da İstanbul Üniversitesi önünde gerçekleştirilen protestolarda Turan Emeksiz polis kurşunuyla öldürülmüştür. 30 Nisan’da Sultanahmet Mitingi’nden sonra İstanbul Valiliği’ne yapılan yürüyüşte Nedim Özpolat çıktığı tankın üzerinden dengesini kaybederek düşmüş, tankın altında kalarak can vermiştir.

Meşhur “555K” olayı da (5. aynı 5’inde saat 5’te Kızılay’da) bu döneme aittir. Gösteriden habersiz Kızılay’dan geçmekte olan Menderes göstericiler arasında kalmış, bir rivayete göre Deniz Baykal, Cemal Süreya’nın aktarımına göre ise Vedat Dalokay Menderes’in yakasına yapışmış, ne istiyorsunuz diye soran başbakana ‘Hürriyet istiyoruz’ demiş. Menderes de “başbakanın yakasına yapışıyorsunuz bundan daha büyük hürriyet mi olur” dedikten sonra görevlilerce oradan uzaklaştırılmıştır. Plevne Marşı’nın uyarlanmış hali de o dönem söylenmiştir: Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu/Kahrolası diktatörler/Bu vatan size kalır mı…

Görüldüğü gibi 1960 yılı başında Demokrat Parti karşıtı bu eylemler 1960’lı yılların ikinci yarısındaki öğrenci eylemlerine çokça benzemektedir.

Mutlu Arslan: Bu dönemdeki gençlik hareketi kurumsallaşamadan 27 Mayıs Darbesi gerçekleşti. Darbe sonrasında ülkede ve üniversitelerde neler yaşandı?

Haydar İlker: 27 Mayıs Darbesi’nin ülkeye ve üniversitelere en büyük etkisi, darbe sonrasında kabul edilen 1961 Anayasası oldu. 1961 Anayasası pek çok bakımdan 1924 Anayasasında farklıydı. Hem iktidar gücünün farklı organlara dağıtılması bakımından hem de hak ve özgürlükler bakımından kendisinden önceki Anayasalardan daha demokratik bir çizgisi vardı.

61 Anayasası’nın oluşturduğu ‘nispi demokratik’ ortam ile dünya klasikleri, marksist eserler Türkçe’ye çevrilmiş, üniversitelerde çok yoğun bir okuma-tartışma dönemi başlamıştır. Bu okumalar zaman zaman bir araya gelinerek de yapılıp tartışılırdı. Bu ortam içerisinde 1961’de TİP, 1967’de ise DİSK kurulmuştur. TİP 1965’te %3 oy alarak meclise 15 milletvekili ile girmiştir. Meclise gelen dinamizm herkesi etkilemiştir. İsmet İnönü’nün “biz de ortanın solundayız” demesi bu dönemdedir.

Öğrenci hareketleri de bu ortam içerisinde yükselmeye başladı. İlk kitelesel öğrenci olayları o dönemde benim de öğrencisi olduğum Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde başladı. 1968 yılı Haziran ayı içerisinde DTCF’de başlayan boykot ve işgal hem Ankara’da hem de Türkiye genelinde büyük ilgi gördü. Bu süreçte, Sıhhiye-Kızılay arasında yürüyüşler ve mitingler yapılmış, DTCF Ankara’nın ilgi odağı olmuştu. Ankaralılar her gün gruplar halinde fakülteye gelerek gelişmeleri yakından izlemişlerdi. Boykotun sona erdirildiği gün, dönemin öğrenci birliği başkanı Celal Kargılı’nın konuşmasını dinlemek için, aralarında siyasilerinde olduğu büyük bir kitle fakülteye gelmişti.

Ankara’dan kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere Türkiye’nin farklı üniversitelerinde boykot ve işgal dalgaları yayılmaya başladı. Bunu Temmuzda ABD 6. Filosu’na bağlı askerlerin denize dökülmesi izledi. Eylül’de TÖS devrimci eğitim şurası düzenledi. Ekim’de ODTÜ’de boykot başladı.

Mutlu Arslan: Türkiye’deki gençlik hareketinin aynı dönemde dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan gençlik hareketlerinden farklı bir noktaya doğru geliştiğini görüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Haydar İlker: 1968 aynı zamanda 60’ların başında filizlenmeye başlayan, ikinci yarısında ise emekçi sınıfların ve ezilenlerin bütün olarak hareket içinde olduğu mücadelenin de bir parçasıdır. Bu bağlamda ‘68 Hareketi 12 Mart’ta sürdürülen mücadeleyi de kapsar.

Bir bütün olarak bu dönem, ülkemizde sosyalizm mücadelesi açısından da bir dönüm noktasıdır. THKP-C, THKO, TİKKO bu dönemde kurulmuştur. Bugünün devrimcileri ve sosyalistleri ister o dönemleri yaşamış olsunlar ister olmasınlar hepsi 68’in çocuklarıdır.

Egemenler, kendileri için bir şey istemeyen, idealist, devrimci bir nesli yok etmek istediler. Mahirlerin, Denizlerin, Kaypakkayaların yaptıkları, birbirlerini yaşamlarını gözünü kırpmadan verecek derecede sevmeleri Türkiye devrimci hareketinin tarihine altın harflerle yazılmıştır. Onların ölümü elbette başta o dönemin gençliğini büyük ölçüde etkilemiş geride kalanları büyük acılara sürüklemişti. Ancak onların mirasına sahip çıkmak ve geliştirmek konusunda da büyük bir çaba oluşmuştu.

Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir’in Maltepe’de Sibel Erkan’ı rehin aldıkları evin sarıldığı zaman ben Trabzon’daydım. Trabzon’dan Araklı’ya minibüsle giderken olayları radyodan duydum. Önce Mahir Çayan’ın öldüğü Hüseyin Cevahir’in yaralı ele geçirildiği radyoda bildirildi. Kelimenin tam anlamıyla beynimden vurulmuştum. Daha sonra öldürülenin Hüseyin Cevahir yaralananın ise Mahir Çayan olduğu anons edildi. Mahir’in kurtulmasına mı sevinsem yiğit devrimci Cevahir’in ölmesine yansam bilemedim. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam edildikleri günün akşamı Trabzon’da devrimciler bir araya gelmekten imtina ederek tek başlarına acılarını yaşamış ve birbirlerine ağladıklarını göstermemişlerdi.

68’de Türkiye’de büyük kalabalıklarla büyük işler yaptık. Büyük kahramanlıkları ve büyük acıları iç içe yaşadık. O dönemin etkileri ve izleri bir biçimde günümüzü şekillendirmeye devam ediyor.