Burjuva Devrimi Tartışmaları Işığında 1908 ve 1923’e Bakmak

-
1020

Cumhuriyetin ilk dönemine dair tartışmalarda “burjuva devrimi” kavramı da zaman zaman gündeme geliyor. Bu kavram genel yazında pek sık geçmese de sosyalistlerin ve Marksizm’den etkilenmiş olan sosyal bilimcilerin haliyle ilgisini çekiyor. Cumhuriyetin kuruluşunun bir burjuva devrimi olup olmadığı, Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olarak görülüp görülemeyeceği ve Kemalist liderlik ve kadroların sınıfsal karakteri tartışılıyor. Bu tartışmalara yer yer 1908 sonrası yaşanan rejim değişikliğinin, İttihat ve Terakki kadrolarının sınıfsal niteliğinin ve İttihatçılık’ın dahil edildiğini de görüyoruz.

Türkiye dışı yazınlara baktığımızda, burjuva devrimi kavramının esasen Marksist gelenekten üretilmiş olmakla birlikte Marksist olmayan tarihçi ve sosyal bilimcilerce de zaman zaman kullanıldığını gözlemliyoruz. Öte yandan kavram hakkında kuramsal boyutları da içeren bir tartışma büyük ölçüde Marksistler arasında yürütülüyor. Ben de bu yazının çerçevesini temelde Marksist yazınla sınırlayacak, diğer geleneklerin meseleye bakışınaysa ancak Marksizm içi çalışmalarla alakaları olduğu ölçüde ve burjuva devrimi kavramına yönelttikleri eleştiriler bağlamında gireceğim.

Bu yazıda öncelikle “klasik” ya da “geleneksel” olarak adlandırılabilecek burjuva devrimi yaklaşımını ele alacağım. Arkasından, “revizyonist” diye adlandırılan sosyal bilimcilerin klasik burjuva devrimi kavrayışına yönelttikleri eleştirilerden bahsedeceğim. Bunu, farklı Marksist yaklaşımların ya da okulların bu revizyonist eleştirilere nasıl yanıt verdiğine dair bir bölüm izleyecek. Son olarak da tüm bu eleştiriler, yanıtlar ve tartışmalar ışığında son dönem Osmanlı ve erken dönem Türkiye tarihine bakacak ve 1908 ve 1923’te yaşanan kırılma noktalarının burjuva devrimi bağlamında anlamına dair bazı çıkarımlar yapacağım.

Klasik burjuva devrimi anlayışı ve revizyonist eleştiri

Klasik burjuva devrimi kavrayışına göre, erken modern dönemde (16.-18. yüzyıllar) Batı Avrupa’da görülen bir dizi tarihsel olayda, kentsel kapitalist bir sınıf (burjuvazi), kırsal feodal bir sınıfa (aristokrasi) karşı bir devrim gerçekleştirmiştir. Mutlakıyetçi devleti kentsel feodal sınıf kontrol ettiği için de devrim sürecinde burjuvazi o devlet biçimini yıkarak yerine liberal temsili süreçlere dayanan bir devlet yapısı oluşturmuş; böylece da devletin kontrolünü aristokrasiden almıştır. Burjuvazinin devrim yoluyla iktidarı ele geçirdiğini savunan bu klasik anlayış, güçlü, gelişimini tamamlamış, ne istediğini bilen, iç tutarlılığı olan bir burjuvazinin mevcudiyetini varsayar. Bu burjuvazi iyiden iyiye tebellür etmiş bir bilinçle hareket etmektedir ve devrime yol açan süreçleri aristokrasinin iktidarını yıkmak ve devleti ele geçirmek maksadıyla başlatmıştır. Burjuva devrimi bahsinde Hollanda Devrimi (1568), Amerikan bağımsızlığı (1776), İskoç Devrimi (1746) gibi tarihsel olayların da sık sık adı geçse de, klasik anlayışın asli örnekleri olan ve klasik anlayışın oluşturulmasına temel teşkil eden tarihsel olaylar, İngiltere’de 1640-1660 döneminde yaşanan gelişmeler ve Fransa’da 1789’daki Büyük Fransız Devrimi’dir. Klasik görüşe yöneltilen eleştirilerle başlayan tartışmalara baktığımızda da en çok İngiltere ve Fransa örneklerinin öne çıkarıldığını görürüz. Klasik görüşün en bilinen temsilcileri arasında Fransa’da Georges Lefebvre, Albert Soboul, İngiltere’de Christopher Hill gibi bazı büyük tarihçiler yer alır.

Revizyonist eleştiriyse aslında erken tarihlerde başlamış ve büyük ölçüde görgül (ampirik) bir temele dayanmıştır Revizyonistler, kuramsal bir eleştiriden, yani kavramın iç tutarlılığını, önkabullerini, felsefi arkaplanını, dayandığı kuramı (Marksizm) vs. eleştirmekten ziyade, kavramı kullanan tarihçilerin görgül düzeydeki yanlışlar olarak gördükleri öğelere odaklanmışlardır. Revizyonistler özellikle İngiltere ve Fransa örnekleri üzerinden, Marksist tarihçilerin çalışmalarına yansıttığı süreçler ve olayların aslında burjuva devrimi kavramının varsaydığı biçimiyle gerçekleşmediği göstermeye çalışmışlardır. Görgül temele dayanan, yer yer haklı noktaları olan bu eleştiri, ampirisist özellikler göstermiş, yani kuramsal meseleleri ihmal eden, ikincil gören bir müdahaleye dönüşmüştür. Revizyonist eleştiri epeyi erken bir dönemde, 1950’lerden itibaren geliştirilmeye başlanmış olsa da yaygınlık kazanması zaman almış, iyice etkin bir hale gelmesi 1980’lerin sonrasını bulmuştur. Burjuva devrimi kavramına dair klasik yaklaşımın eleştirisi İngilizce konuşulan dünyada başlamış, sonradan Fransa’da da etkili olmuş ve oradan da başka ülke örneklerine ve başka dildeki literatürlere uzanmıştır.

Revizyonist eleştiriyi sahiplenen ve geliştiren bu geniş literatürü şöyle özetleyebiliriz: Klasik burjuva devrimini en iyi örneklediği düşünülen İngiliz ve Fransız vakalarında bile keskin ve bariz bir burjuvazi-aristokrasi karşıtlığı yoktu. Gerçekte iki sınıf iç içe geçmişti. Burjuvalar toprak sahibi olmaya çalışıyor, kültürel ve yaşam tarzı anlamında aristokratları taklit ediyorlardı; netice itibariyle devrimci bir bilinçleri yoktu.  Aristokratlarsa, aristokratik dünya görüşünün normalde aşağıladığı ticari faaliyetlerle meşgul olmaktaydı. İki sınıf arasında ekonomik ilişkiler, kültürel alışkanlık ve hatta siyasi konumlanışlar açısında bir yakınlaşma yaşanmaktaydı. Revizyonizm, yaşanan siyasal dönüşümlerin aktörlerinin de burjuva olmadığının altını çizer; devrimi yapanlar entelektüeller, meslek sahipleri, küçük burjuvazi, hatta yer yer aristokrat kökenli isimlerdi. Bu gruplar geleneksel burjuva devrimi anlayışının mevcudiyetini varsaydığı burjuvazi olmaktan çok uzaktı. Burjuvazi aslında ürkekti; güçlü mutlakıyetçi devleti karşısına almaktan çekiniyordu. Revizyonist eleştiri devrimleri ele alırken üzerine yoğunlaşılan konuları da çeşitlendirmeyi önermiştir.  Kültür, köylülük, siyaset söylemi gibi, klasik anlayışın merkezine oturtmadığı alanlar revizyonist tarihçilerin ilgisini çekmiş ve çalışmalarına konu olmuştur. Bunu yaparken amaç, toplumsal ilişkilerin farklı düzeylerindeki eğilimilerin siyasi gelişmelerden farklı olduğunu göstermektir. Neticede revizyonizm, burjuva devrimi olarak bilinen tarihsel olayların kökeninde bir burjuvazi-aristokrasi karşıtlığının bulunmadığını, dönemin burjuvazisinin de ne istediğini bilen, devrimci bir bilinçle donanmış ve doğrudan devlet iktidarını hedefleyen bir sınıf olmadığını ileri sürmüştür. Revizyonist tarihçiliğin en önde gelen isimleri arasında, Britanya’da Alfred Cobban, Fransa’da François Furet sayılabilir.

Esasen tarihyazımına akademik nitelikli bir müdahale olsa da burjuva devrimine dair revizyonizmin siyasi bir boyutu olduğunu da gözden çıkarmamak gerekir. Fransa’da muhafazakâr çevreler revizyonizmin bayraktarlığını yapmışlar, siyasi pozisyonlarını güçlendirmek için 1989’da devrimin 200. yıldönümünde olduğu gibi kampanyalar başlatmışlardır. Örneğin eski Marksist ve Fransız Komünist Partisi üyesi Furet de eleştirisini bu çevrelere çok yakın pozisyonlardan üretmiştir. Doğu Avrupa’da reel sosyalizmin çözülüşü de bu dalgaya eklemlenmiş ve Marksizm’in genel geri çekilmesine paralel olarak revizyonist eleştiriyi had safhada yaygınlaştırmıştır. İlk örnekleri 1950’lerde verilen revizyonist eleştirinin baskın hale gelmesinin 1980-90’ları bulmasının hikmetini biraz da burada aramak gerekir.

Revizyonizme Marksist Cevaplar

Marksist çerçeveden geliştirilen klasik burjuva devrimi anlayışına çoğunlukla Marksist olmayan çevrelerden gelen eleştiri tarihsel çalışmalarda ve siyasi tartışmalarda genel olarak etkili olmuştur. Bunun üzerine bu eleştiriye Marksizm içinden de çeşitli cevaplar gelmiştir. Aşırı genellemeler yapmak pahasına, farklı ülkelerde farklı tarihsel olaylar bağlamında ya da doğrudan kuramsal düzeyde verilen bu cevapları üç kategoride toplayabiliriz. Birincisi, “siyasal Marksizm” adıyla bilinen okulun verdiği cevap; ikincisi, klasik görüşü savunma ve yineleme eğilimi; üçüncüsü, burjuva devrimi kavramını yeniden tanımlama ve analizlere bu yeni biçimiyle dahil etme kullanma eğilimi.

Siyasal Marksizm’in en önde gelen temsilcileri Robert Brenner ve Ellen Wood’dur; bubna doğrudan Fransız devrimi üzerine çalışan George Comninel gibi isimler de eklenebilir. “Siyasal Marksizm” aslında ilginç bir tabirdir zira aslında ilkin Brenner’ın feodalizmden kapitalizme geçişe dair çalışmalarının tetiklediği birinci “Brenner Tartışması”nda Brenner’ı eleştirmek için Guy Bois tarafından kullanılmıştır.[1] Fakat bu zamanla kabul gören ve belirli bir Marksizm yaklaşımından bahsetmek için kullanılan, dahası bu yaklaşıma sempatiyle bakan ya da kendini onun parçası olarak gören yazarların da karşı çıkmadığı bir nitelemeye dönüşmüştür. Siyasal Marksizm’in burjuva devrimi bağlamındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir: Kapitalizm, özellikle İngiltere’de burjuva devriminden önce gelişmiştir; siyasal devrim olduğunda kapitalizm çoktan yerleşik bir hal almıştı. Kapitalizmin temel bir özelliği doğrudan üreticilerin üretim ve geçim araçlarından koparılması ve piyasaya yönelmeye mecbur edilmesidir.  İkinci olarak kapitalizm, sömüren sınıfın (burjuvazi ya da aristokrasi demekten kaçındıklarına dikkat etmek gerekir) ekonomi dışı zorla yetinemeyip üretkenliği artırmak zorunda kalması ve bunun için de piyasaya mahkum olmasını içerir. Yani kapitalizmde hem sömüren hem de sömürülen sınıf piyasaya mahkumdur.[2]

Siyasal Marksizm burjuva devrimi tartışmalarındaysa “aristokrasiye karşı burjuvazi” tezini reddeder ve tek bir yönetici sınıftan bahseder; bu iki sınıfın mücadelesi olarak görülen kimi tarihsel uğrakları da o yönetici sınıfın iç mücadelesi olarak okur.  Siyasal Marksizm burjuva devrimi kavramının Marksist kuramdaki yerini sorgulayarak bu yazıdaki çerçeve bağlamında çok radikal bir müdahale de yapmıştır. Buna göre Marx, özellikle Alman İdeolojisi’nde liberal ve Aydınlanmacı düşünürlerden çok etkilenmiş, bu etkiden ancak Grundrisse ve Kapital’de kurtulmuştur. Burjuva devrimi kavramını daha sonraki çalışmalarında koruyan Marx, kavramdaki liberal esinlenmeleri söküp atamamıştır. Bununla ilgili olarak belki de en net pozisyonu ortaya koyan Comninel, burjuva devriminin liberal bir kavram olduğunu ileri sürmüş ve kavramın Marksistlerce kullanılmaması çağrısı yapmıştır.[3]

Marksistlerin revizyonist eleştiri karşısında aldığı ikinci tutum, klasik burjuva devrimi kavramını savunma eğilimidir. Henry Heller, Pete McPhee, Heide Gerstenberger klasik burjuva devrimi kavrayışını belirli düzeltmelerle de olsa benimseyen yazarlar arasında sayılabilir. Bu tutum bazı görgül düzeltmelere açık olsa ve revizyonistlere bu düzeyde yer yer hak verse de, bu itiraz ve düzeltmelerin kuramsal bir yeniden tanımlamayı gerektirecek kadar kapsamlı ve köklü olduğunu düşünür. Örneğim Heller’a göre revizyonist eleştiri bazı yerinde sorular sormuş ve klasik kavrayışı çok yönlü bir analize yöneltmiştir. Ancak yerine alternatif bir model önermekte uzak kalmıştır. Gerek Marksizm bünyesindeki kuramsal inceltmeler gerekse yeni araştırmalara ve veriler Fransız Devrimi’nin burjuva ve kapitalist bir devrim olduğunu net biçimde göstermiştir.[4]

Revizyonist eleştiriye karşı Marksizm içinden verilen üçüncü cevap, revizyonizme karşı burjuva devrimi kavramının korunmasını savunmakta, ancak kavramın sadece görgül düzeyde düzeltmelerle yetinilmeyip kuramsal düzeyde de yeniden tanımlanması gerektiğini ileri sürmektedir. İskoçya üzerine yaptığı çalışmaları ve kuramsal çalışmalarıyla Neil Davidson, kuramsal müdahalesiyle Alex Callinicos, Almanya’ya dair çalışmalarıyla Robin Blackbourn ve Geoff Eley bu pozisyonun önde gelen temsilcilerindedir. Marksistler arasındaki bu üçüncü eğilim, klasik burjuva devrimi anlayışının liberalizmden ciddi biçimde esinlendiği görüşünü kabul etmez. Onlara göre Marksizm’in klasik kuramsal eserlerinde özgürlükçü, bilinçli, neredeyse kahramanca hareket eden bir burjuvazi görüşü yoktur.

Böyle bir burjuvazi imgesine Manifesto gibi bazı politik metinlerde rastlandığı bilinmektedir. Ama Davidson’a göre bu, kuramsal bir tespit olmaktan ziyade daha çok Almanya’da o dönemde yaşanmakta olan siyasal mücadelenin dinamikleriyle ilgilidir.[5] Marx ve Engels’in amacı Alman burjuvazisini eleştirmek, İngiliz ve Fransız burjuvazilerinin ilericiliğine ve devrimlerini tamamlamış olmalarına gönderme yaparak Alman burjuvazisini kışkırtmaktı. Aslında bu devrimci, ilerlemenin alemdarı olan burjuvazi fikrinin genel olarak sosyalistlerin politik mücadelesinden ve özellikle de sosyalist devrim görüşünden kaynaklandığını söylemek mümkündür. Nasıl ki uğruna mücadele edilen sosyalist devrimin aktörü işçi sınıfı olacaktır, burjuva devrimi denilen tarihsel olayların aktörü de burjuvazidir. Böylece, politik olarak ileri bakan sosyalistler işçi sınıfının burjuvaziyi devirdiği bir sosyalist devrim tasavvur ederken, bu görüşü daha önceden yaşanmış olan tarihsel olaylara uygulayarak, burjuvazinin aristokrasiyi devirdiği bir devrim modeline varmışlardır. Güncel siyasetle geçmiş olaylar arasında kurulan bu paralelliğin belirgin olduğu örneklerden biri de Ekim Devrimi öncesinde Rusya sosyalizmidir.[6] Rus sosyalistler kısmen Marx’ın yaptığı gibi kendi burjuvazilerini geri kalmışlıkla ve tarihsel rollerinin farkında olmamakla eleştirirken, daha sonraları farklı ülkelerde kritik bir kavram haline gelecek olan burjuva demokratik devrim kavramının da temelini oluşturuyorlardı. Ne var ki, somut politik mücadele koşullarında avantaj olabilecek bu perspektif, kuramsal olarak önemli sorunları beraberinde getirmişti.

Burjuva devrimi kavramını yeniden tanımlamayı öneren yazarların altını çizdikleri bir başka nokta, kavramın aktörlerden uzaklaşılarak tartışılması gereğidir. Onlara göre burjuva devrimi, aktörleri burjuvazi olan bir devrim olmak zorunda değildir; burjuva devrimi, kapitalist üretim ilişkilerinin önündeki engelleri kaldıran, kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmiş olduğu İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeyse geriye dönük tehditleri ortadan kaldıran, feodal üretim ilişkilerinin tüm kalıntılarını silmeye çalışan devrimlerdir.[7] Bu bakış açısı, dikkatimizi burjuva devrimlerinin aktörlerinden sonuçlarına doğru yöneltmeyi amaçlar.

Marksizmin revizyonist eleştiriye verdiği üç cevaptan en verimlisinin üçüncüsü, yani kavramı yeniden tanımlayarak kullanma olduğunu kanaatindeyim. Mesele İngiltere ve Fransa harici toplumsal formasyonlar olduğunda bu perspektifin özellikle işlevsel olacağı, farklı ülkeler ve farklı tarihsel uğraklara en iyi uygulanabilecek yaklaşımın da bu olduğu söylenebilir. Bu noktada burjuva devriminin kapitalizme geçişin herhangi bir aşamasında gerçekleşebileceğinin teslim edilmesi önemlidir; böylece, bir olay olarak devrim ile bir süreç olarak devrim arasındaki ilişki de daha sağlıklı biçimde kurulabilecektir. Farklı tarihsel örneklerde de gözlenebildiği üzere, kısa sürede gerçekleşen bir radikal dönüşümle, bu olayın öncesinde ve sonrasında, arka planda gerçekleşen bir takım büyük dönüşümlerin birlikteliği mümkündür. “Sessiz burjuva devrimi” olarak adlandırabileceğimiz bu dönüşümler, mülkiyet ilişkilerinde ve genel olarak hukuk alanında kapitalist sermaye birikimini kolaylaştırmak için yapılan değişiklikler, modern anlamda kamuoyunun ve kamusal alanın oluşması, rasyonel bir bürokrasinin doğuşu gibi sonuçları olan ve uzun yıllara yayılabilen bir süreci içerir. Bu süreçle, burjuva devrimi deyince ilk akla gelen ani ve radikal siyasal değişmeyi bir arada düşünmek, aralarındaki ayrımın da organik değil analitik olduğunu unutmamak yerinde olacaktır. Hem hızlı siyasal değişmeyi hem de uzun yıllara sayılan süreçleri burjuva devrimi olarak değerlendirmek mümkündür; daha verimli olan ikisini birlikte düşünüp, burjuva devrimi kavrayışımızı buna göre yeniden tanımlamak olacak gibi görünmektedir.

Bu burjuva devrimi kavrayışının ikinci bir avantajı, sağlıklı bir karşılaştırmalı bir analizi kolaylaştırması olacaktır. Bunu belirli açılardan Osmanlı-Türkiye tarihine benzerlik gösteren Almanya tarihine dair tartışmalarda net biçimde görebiliyoruz. Nazizm’in nasıl ortaya çıktığına ve yarattığı felaketin tarihsel nedenlerine yoğunlaşan Alman tarihçileri, cevabı Almanya’nın izlediği kendine özgü yolda, yani sonderweg’te bulmuşlardı. Onlara göre bu yol, İngiltere ve Fransa’dan geri kalmak, demokratik bir toplum yaratamamak, otoriter bir siyasal kültürü tasfiye edememek gibi özellikler içermekteydi. Tüm bu sorunlara yol açan önemli bir etmense burjuvazinin tarihsel rolünü oynayamaması ve adeta junker (toprak sahibi aristokrasi) sınıfına teslim olmasıydı. Bu normatif tarihçiliğin burjuvaziyi geç kaldığı ve yetersiz olduğu üzerinden eleştiren anlatısı esasen Fransa ve İngiltere’yle yapılan çoğu zaman örtük karşılaştırmalara dayanmış, bu ikisi dışındaki toplumların gelişiminde bir sorun olduğu varsayılmış ve Alman tarihinin olumsuz özgünlükleri bunun üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. İngiltere ve Fransa’yı norm olarak kabul eden bu yaklaşım metodolojik açıdan fazlasıyla sorunludur; bu iki tarihsel izlek, olması gereken, toplumların izlemesi gereken doğal seyir olarak alınıp, onun haricinde kalan tüm örnekler, Almanya, Avusturya, Rusya, Osmanlı, İspanya vs., normdan, olağan seyirden sapma olarak değerlendirilmiştir.

Bu hatalı yaklaşım burjuva devrimi tartışmalarını da etkilemiştir; buna göre liberalizm ve temsili demokrasi mekanizmalarına dayanan devlet biçimleri sıklıkla burjuvaziyle özdeşleştirilir. Burjuvazinin benimsemesi gereken bir ideoloji (liberalizm), oluşturması ve savunması gereken kurumlar (liberal-temsili demokrasi) ve oynaması gereken bir tarihsel rol (prekapitalist sınıfları tasfiye etmek) vardır. Bunların olmadığında, yani burjuvazi otoriter, hatta faşist rejimlerle uzlaştığında, aristokrasinin kalıntılarıyla ittifak yaptığında, işçi sınıfının mücadelesi karşısında kendini tehdit altında hissedip liberal demokrasiyi feda etmeye razı olduğunda, bu durum normdan sapma olarak görülmekte ve bir eksiklik-başarısızlık anlatısı üzerinden açıklanmaktadır. Oysa Blackbourn ve Eley’in çok önemli çalışmalarında gösterdikleri gibi, bu karşılaştırmalı analiz gibi görünen anlatının iki tarafı da sıkıntılıdır.[8] Almanya’ya dair bir eksiklik-normdan sapma yargısı yapılırken, karşılaştırmanın diğer tarafı, yani İngiltere ve Fransa örnekleri de gerçekte olduğundan daha “pürüzsüz” biçimde, yapılan bazı varsayımlara uygun biçimde “inşa” edilmiştir. Aslında ne İngiltere’de ne de Fransa’da burjuvazi özgürlüğün ve demokrasinin bayraktarlığını yapmıştır; iki ülkede de demokrasinin gelişmesi büyük ölçüde emekçilerin mücadelesi sonucu gerçekleşmiştir. 1789’da özgürlüğün mutlak temsilcisi olduğu düşünülen Fransız burjuvazisi, 19. yüzyıl boyunca işçi sınıfının mücadelesi karşısında hangi gerici güçle ittifak yapmak daha avantajlı olacaksa ona yönelmekten yapmaktan çekinmemiştir. Karşılaştırmalı analiz gibi görünen bu spekülatif empirisizm,[9] karşılaştırmanın iki tarafını da çarpıtmış, norm olarak aldığı örnekler hakkında da görgül hatalara düşmüştür. Marksizm içindeki burjuva devrimini yeniden tanımlama eğilimi, revizyonist eleştirinin kimi görgül temelli uyarılarını ciddiye alıp düzeltmelere gittiği için de önemli bir açılım sağlamaktadır.

Karşılaştırmalı analizde sıklıkla kullanılan kavramlardan biri de yukarıdan devrim ya da tepeden inmeci devrimdir. Yukarıdan devrim genellikle devlet eliyle devrim, toplumun devlet eliyle dönüştürülmesi ve modernleştirilmesi anlamında kullanılmıştır. Buna göre bu tarz devrimler burjuvazinin nesnel olarak zayıf olduğu veyahut öznel olarak tarihsel misyonunu üstlenmediği toplumlarda ya da tarihsel gelişimin bu türden uğraklarında vuku bulmuştur. Literatürde çok tartışılan yukarıdan devrim örnekleri arasında ABD İç savaşı, Japon Meyci Reformu, Alman ve İtalyan siyasi birliklerinin sağlanması yer almaktadır. Burjuvaziye oynaması gereken bir rol biçen bu normatif yaklaşımdansa, yukarıdan devrimi alt sınıfların katılımın olmadığı devrim olarak tasavvur etmek daha mantıklı olacaktır.[10] Hatta yaygın kullanımın tersine yukarıdan devrim burjuvazinin daha güçlü ve daha bilinçli olduğu toplumsal formasyonlarda görülen devrimlere gönderme yapan bir kavram olarak düşünülebilir. Zira bunlar kronolojik olarak daha sonradan gelen devrimler olduğu için, ulusal burjuvaziler hem kendi ülkeleri hem de diğer ülkelerin tarihsel tecrübelerinden çok şey öğrenmişlerdi. Özellikle 1848 devrimlerinde burjuvazi işçi sınıfının ve kent yoksullarının devrimlere iştirakinin kendisi açısından ne derece riskli olabileceğini, bu tür kitlesel ayaklanmaların ne derece radikalleşme potansiyeli taşıdığını görmüştür. Bu nedenle de daha sonraki rejim değişikliklerine işçi sınıfının katılımını minimumda tutmaya çalışmıştır; bu devrimlerin yukarıdan devrim görüntüsü almasının temel nedeni budur.[11] İkinci olarak, yukarıdan devrim elbette bir devleti kurtarma (ya da ulus-devleti kurma, siyasal birliği tesis etme) çabası içermektedir; devrimin faili devlet olarak görünmektedir. Ama bunu burjuvazinin güçsüzlüğünden ya da öznel sorunlarından ziyade kendini devletle, devletin bekasını da kendi bekasıyla özdeşleştirmiş bir burjuvazinin varlığıyla açıklamak daha sağlıklı olacaktır. Üstelik, belirli koşullarda burjuvazi için devlet aygıtında yer almamak ve siyasette görünmez olmak daha avantajlı olabilir.[12] Bu da bizi yukarıdan devrimlerde zayıf, bilinçsiz değil aksine sınıf bilinci daha yüksek bir burjuvazinin var olabileceği tespitine götürecektir.

Osmanlı – Türkiye tarihinde burjuva devrimi

Burjuva devrimi tartışmalarına Osmanlı ve Türkiye bağlamında baktığımızda, genellikle “II. Meşrutiyet”in ya da cumhuriyetin kurulmasının odağa konulduğunu görüyoruz. 1908’te anayasanın tekrar yürürlüğe konması ve parlamentonun açılmasını bir dizi önemli anayasa değişikliği ile ekonomi ve hukuk alanında bazı köklü dönüşümler izlemişti.  Bilindiği gibi 1923 sonrasında da, 1920’ler ve 1930’lar boyunca da bir dizi köklü reform gerçekleştirildi. Ancak mevcut çalışmalara baktığımızda süreçlerden çok olaylara, yani İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi ve cumhuriyetin ilan edilmesine yoğunlaşıldığını söylemek mümkün. Aynı biçimde, 1908 ve 1923’e ilişkin çalışmaların, son dönem Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyete dair en çok tartışılan konulardan biri olan “süreklilik mi kopuş” mu meselesinin gölgesinde kaldığını söylemek mümkün. Buna ek olarak, , son dönem Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet tarihine bakıştaki genel kuramsal ve metodolojik problemler bu iki önemli dönüşüme yönelik analizleri de olumsuz yönde etkiliyor. Örneğin 1908’i toplumsal dinamikleri olan bir devrim olarak gören ve hem 19. yüzyıl boyunca gelişen liberal fikirlerle hem de devrim öncesi yaşanan bir dizi toplumsal olayla ilişkilendirerek ele alan ve Aykut Kansu’nun başı çektiği önemli çalışmalara karşın, “Hürriyetin İlanı”nın devleti kurtarmaya çalışan bir grup askeri-sivil bürokratın kotardığı bir hamle olduğu düşüncesi hala taraftar bulabilmektedir. Şerif Mardin’le başlayan ve neredeyse son dönem Osmanlı tarihinin tümünü bürokratik elit içindeki farklı kliklerin mücadelesi üzerinden okuyan bu anlayış, bu dönemde gerçekleşen siyasal mücadelenin farklı veçhelerini anlamamızdaki en büyük engel olma özelliğini sürdürmektedir.

1923’te cumhuriyetin kurulmasını, ya da bununla birlikte gelen dönüşüm sürecini bir devrim olarak gören çalışmalar da bunu daha çok yukarıdan devrim ya da tepeden inmeci devrim kavramı etrafında düşünme eğilimindedir. Bu görüşe göre Kemalizm, geç ya da eksik kalmış burjuva devrimini tepeden inmeci bir biçimde gerçekleştiren bürokrasi kökenli kadroların ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Kemalistlerle İttihatçılar arasındaki örgütsel süreklilik bir yana, Kemalizm’in İttihatçılık’la bir ortak noktası da bu yukarıdan devrimci dönüşüm çabası olarak görülür.

Yukarıda özetlediğim Marksizm içi burjuva devrimi tartışmaları, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’deki 1908 ve 1923 tarihlerinin sembolize ettiği dönüşümlerin bihakkın ele alınmasına ciddi bir katkıda bulunabilir. Bu katkının özellikle şu noktada gerçekleşeceğini düşünüyorum: burjuva devrimlerinin aktörleri meselesi ve olay olarak devrim ve süreç olarak devrim ayrımı.

Gerek 1908 ve 1923’te gerçekleşen rejim değişikliklerinin, gerekse bu değişiklikleri gerçekleştiren siyasi hareketlerin burjuva karakterli olup olmadığı tartışmalıdır. Mevcut yazında bu hareketleri burjuva kökenli/karakterli/esinli olarak gören yaklaşımın azınlıkta olduğunu söylemek mümkün; hangi perspektiften bakıldığına göre değişmekle birlikte, İttihatçılık’ı ve Kemalizm’i dar bir bürokratik kliğin çıkarlarıyla özdeşleştiren, küçük burjuva niteliğinin altının çizen, ya da toplumsal sınıflardan özerk/bağımsız, Bonapartist olarak değerlendiren yaklaşımlar revaçtadır. Farkı kuramsal çerçevelerden yola çıkan ve farklı sonuçlara varan bu ikinci grup analizin ortak noktası, değerlendirmelerini büyük ölçüde İttihatçı ve Kemalist kadroların kendisiyle sınırlamalarıdır. 1908 ve 1923’ün ana aktörlerinin bürokrat, ya da küçük burjuva kökenli olmaları, burjuvazi ya da işçi sınıfı gibi ana toplumsal sınıflardan gelmemeleri ikisinin de arkasındaki siyasal hareketin ve dahası o hareketin tarihsel-toplumsal rolünün buradan yola çıkarak değerlendirilmesini beraberinde getirmiştir. 1908 ve 1923’ün kadroları bürokratsa, demek ki onların yürütücüsü olduğu değişmeler de bürokratik karakterdedir; bu özellikleriyle de Tanzimat’la birlikte başlayan ve Batılılaşmış bürokratların devleti kurtarmak için yaptıkları hamleler zincirindeki halkalardan öteye gitmezler. Sol Kemalizm içerisinde değerlendirebileceğimiz bir görüş de, Kemalist devrimlerin yeterince radikal olmamasını ve Kemalist rejimin toprak reformu gibi bazı kritik safhalarda yerleşik çıkarlara tavizler vermesini Kemalist kadroların küçük burjuva karakterine bağlar. İttihatçılığın ve Kemalizm’in sınıflar üstü, yani Bonapartist rejimlerin kurucusu olan hareketler görülmesi de sosyalist çevrelerde zaman zaman rastlanan bir eğilimdir.

Oysa yukarıda ele aldığımız burjuva devrimi tartışmalarından çıkan derslerden biri şudur: ani ve köklü bir siyasal değişmenin bir burjuva devrimi olup olmadığını, salt devrimin aktörlerinden yola çıkarak söyleyemeyiz. Burjuva devrimlerinin siyasal temsil düzeyinde yaşanan tıkanıklığı aşma, köhnemiş toplumsal güçleri tasfiye etme, kapitalist sermaye birikiminin önündeki siyasal-hukuki engelleri temizleme, kapitalizm öncesi ilişkilere dönme eğilimi taşıyan yapı, aktör ve siyasal biçimleri ortadan kaldırma gibi özellikleri vardır. Bunların tümünü ya da çoğunu gerçekleştirmeye çalışan bir devrimci hareketin kadrolarının burjuva kökenli olmaması önemli sonuçlar doğurmaz. Hem 1908 hem de 1923, bu özellikleriyle birer burjuva devrimi, arkalarındaki hareketler de burjuva karakterli hareketler olarak görülebilir. İkisi de siyasal düzeydeki buhranı radikal rejim değişiklikleriyle bitirmiş, sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmayı hedeflemiş, “gözü arkada kalmış” aktörleri tasfiye etmiştir. Bu iki hareketin kültürel yönelimi de (Batı), burjuvazinin 19. yüzyılın başlarından itibaren geliştirdiği kültürel kodlar ve gündelik yaşam pratikleriyle uyumludur. Dahası, İttihatçılık “Büyük Savaş” yıllarında,  Kemalizm ise başından beri, burjuvazinin hakim kanadı olan Müslüman burjuvaziden yana taraf tutmuş, burjuvazinin gayrı-Müslim unsurlarının tasfiyesinde ve onlardan Müslüman burjuvaziye yapılan büyük servet transferinde aktif rol oynamıştır. Bu servet transferinden çok karlı çıkan ve Kurtuluş Savaşı’nın arkasındaki temel sınıfsal güç olan ticaret burjuvazisi – büyük toprak sahipleri ittifakı Kemalist harekete verdiği desteği 1923 sonrasında da sürdürmüştür. Tüm bunlar 1908 ve 1923’ü burjuva devrimi bağlamında tartışırken bize bu kadroların burjuva olup olmadığından çok daha fazlasını söyleyen veriler sunmaktadırlar.

Marksizm içi burjuva devrimi tartışmalarında ele aldığımız bir başka nokta, devrimin olay olarak ve süreç olarak anlaşılmasının ayrıştırılmasına dairdi. Burjuva devrimi kapitalistleşme sürecinin herhangi bir aşamasında görülebilir; bir siyasal devrim yaşanmadan önce kapitalistleşme ve “burjuvalaşma” süreci yaşanmış olabileceği gibi bunlar devrimden sonra da devam edebilirler. 20. yüzyıla kalmış “geç” bir devrim olarak görülen 1908 Devrimi’ne bu gözle baktığımızda, bu tarihten çok öncesine giden dönüşümleri müşahede ediyoruz. Önder Uçar Tilly’den aldığı “devrimci durum” kavramıyla 1908 ve 1923’e aynı sürecin farklı uğrakları olarak bakmayı önermektedir.[13] Bu yazıysa, üretim ilişkilerindeki ve maddi kültürdeki dönüşümleri yansıtabilmek amacıyla, çok daha uzun bir sürece bakmayı öneriyor. Bahsi geçen iktisadi ve toplumsal değişmelerin kökenlerini 17. yüzyıla dek götürmek mümkün olsa da, bunların tebellür etmesini ve imparatorlukta yeni bir hakim sınıfın ortaya çıkışını 18. – 19. yüzyıl dönümüne tarihlemek mümkündür. Büyük tüccarlar, serveti esasen toprak sahipliğine dayanan, zengin ama zor aygıtlarına erişimi olacak güçlü olmayan kesimler ve merkezi devlet bürokrasisi arasındaki ittifak, III. Selim’den itibaren yapılan reformları destekledi. Reformların ve özellikle de merkezileşme süreci içerisinde ittifak iyice kaynaşarak yeni bir yönetici sınıfa dönüştü.[14] 19. yüzyıl boyunca da hem sermaye birikimini giderek daha çok piyasaya dayalı kanallardan ve rekabetçi biçimde yapma anlamında, hem de kültürel (tüketim, eğitim, gündelik hayat vs.) anlamda burjuvalaştı. Dahası, Tanzimat Fermanı’ndan anayasanın kabulüne dek, bu kapitalistleşme-burjuvalaşma süreçlerine, siyasal hayatın liberalleşmesi ve demokratikleşmesi eşlik etti. 1839-76 arası dönemde karar alma mekanizmaları tedricen demokratikleşti, yerel ve merkezi düzeyde temsile dayanan organlar vücuda getirildi, yurttaşlık gibi çeşitli liberal kavramlar hukuki ve siyasal literatüre girdi, kanun önünde eşitlik ilkesinin tesisi için adımlar atıldı, sultanın imparatorluğun idaresindeki pratik rolü sınırlandı.

2. Abdülhamit dönemi bu açıdan ayrı ele alınmalıdır; zira bu dönemde yukarıda değinilen eğilimler ya durdu ya da tersine çevrildi. Abdülhamit rejimi anayasayı askıya alıp parlamentoyu kapattı, karar alma mekanizmalarını aşırı merkezileştirdi, kanun önünde eşitlik ilkesini çiğneyerek imparatorlukta Sünni unsuru ayrıcalıklı hale getirdi, iktidarı hem sembolik hem de işlevsel olarak iyiden iyiye kişiselleştirdi. Ama bir yandan da, Blackburn ve Eley’in Almanya bağlamında sessiz burjuva devrimi olarak tanımladığı derin dönüşüm devam etti. Eğitim, tüketim, hayırseverlik ve sosyal güvenlik alanında yaşanan gelişmeler, bir burjuva kamusal alanının oluşumunun farklı veçheleriyle gerçekleştiğini gösteriyor. Ne var ki, siyasal düzeyde yaşanan baskıcılık ve aşırı merkezileşme, 20. yüzyılın ilk yılları itibariyle imparatorluğu yönetilemez hale getirdi. Toplumun farkı kesimlerinden gelen talepleri karşılayamayan ve uluslararası sistemin de artan baskısına maruz kalan siyasal sistemdeki tıkanıklık, 1908 Devrimi’yle çözüldü. 1909 anayasa değişiklikleriyle de Osmanlı İmparatorluğu gerçek anlamda bir meşruti monarşi haline geldi. Böylece 1839’dan 1909’a kadar olan zaman diliminde önemli bir toplumsal dönüşüm gerçekleşmiş oldu; 1908’de önemli bir rejim değişikliği gerçekleşti. Devrimin süreç olarak ve olay olarak kavranmasını ayrıştırmak, hem Abdülhamid döneminde de devam eden toplumsal dönüşümün anlaşılmasını kolaylaştıracak, hem de 1908’de yaşanan rejim değişikliğinin hakkını vermemizi mümkün kılacaktır.

Sonuç

Cumhuriyetin ilk yirmi yılına ve İttihat ve Terakki dönemine dair son yıllarda tarih, siyaset bilimi, sosyoloji gibi disiplinler bünyesinde çok sayıda çalışma yapıldı. Kurtuluş Savaşı yıllarına dair bir eksiklik halen mevcut olsa da hem 1908-18 arası döneme, hem de erken cumhuriyet rejimine dair bilgi birikimimiz göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı. Ne var ki, bu bilginin daha ziyade görgül düzeyde kaldığını ve bu dönemlere ilişkin literatürün yeterince kuramsallaşmadığını görüyoruz. Bu yazıda, bu eksikliği gidermeye yardımcı olabilecek bir tartışmayı, burjuva devrimi kavramı etrafında görgül ve kuramsal olarak on yıllardır yürütülen tartışmayı ele aldım.

Marksist tarihçiliğin klasik burjuva devrimi anlayışı, gelişkin, güçlü ve bilinçli bir burjuvazinin aristokrasiye karşı bir hareket başlatmasına ve bu hareket sonucu da devlet iktidarını ele geçirerek, devleti kendi çıkarları ve tarihsel rolü doğrultusunda yeniden inşa etmesi fikrine dayanıyordu. Bu anlayış, revizyonist denilen tarihçilerce yoğun biçimde ve özellikle görgül temelde eleştirildi. Revizyonistler, burjuva devrimi olarak bilinen olaylar esnasında burjuvazinin ne kadar güçlü ve bilinçli olduğunu sorguladılar; aristokrasi ve burjuvazi arasındaki geçişkenlikleri vurguladılar; köylülük gibi diğer toplumsal sınıfların pozisyonlarına dikkat çektiler; ekonomi ve siyaset dışındaki alanların da ele alınması çağrısı yaptılar. Bu eleştiriler karşısında Marksistler üç farklı konum aldı. Birinci konum, gelen eleştiriler ışığında kavramı büyük ölçüde bir yana bırakmak ya da önemsizleştirmek oldu. Bu konumu alan yazarlar, klasik Marksist metinlerde kavram geliştirilirken liberalizmin etkili olduğunu vurguladılar; burjuva devriminden ziyade devrimi önceleyebildiğini savundukları kapitalizme geçiş sorununa odaklandılar. İkinci konum, revizyonist eleştirinin kimi görgül eleştirilerine hak vermekle birlikte kavramı klasik biçimine yakın haliyle muhafaza etmeye dayalıydı. Buna göre yeni araştırmalar da klasik burjuva devrimin kavrayışının haklılığını göstermişti; bir yeniden tanımlama çabasının içine girmeye gerek yoktu. Revizyonizme karşı alınan üçüncü konum, burjuva devrimi kavramının hala gerekli ve önemli olduğunun altını çizmekle birlikte, kavramın yeniden tanımlanması ihtiyacını dile getiriyordu. Buna göre kavram, burjuva devrimini yapan aktörlerin ille de burjuva olması gerektiğini varsaymadan, devrimin olay ve süreç olarak kavranması ayrıştırılarak yeniden tanımlanmalıydı. Tepeden inmeci devrim gibi kavramlar da bu minvalde zayıf bir burjuvazi varsayımından çok burjuvaziyle devletin ilişkisi çerçevesinde anlaşılmalıydı.

Yazıda revizyonizm karşısında alınan bu üç tutumdan üçüncüsünün daha verimli olduğu düşüncesiyle, bu tutumdan son dönem Osmanlı ve ilk dönem Cumhuriyet tarihi için ipuçları çıkarmaya çalıştım. İlk olarak, 1908’teki rejim değişikliğinin ve 1923’te cumhuriyetin ilanının burjuva devrimi olup olmadığı meselesinin, İttihatçı ve Kemalist kadroların sınıfsal niteliğinden ayrıştırılması gerektiğini ileri sürdüm. Zira bir burjuva devriminin failleri burjuva olmak zorunda değildir; burjuva devrimini faillerinden bağımsız olarak, kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesinin önündeki engelleri kaldıran, rekabetçi sermaye birikimini zorlaştıran kurumları ve grupları tasfiye eden bir devrim olarak düşünmek daha verimli olacaktır. İkinci olarak, devrimin olay ve süreç olarak kavranmasının analitik olarak ayrıştırılması, ani ve radikal siyasal değişme ile uzun yıllara yayılan “sessiz” bir devrimi ilişkilendirerek düşünmemize fırsat verebilir. Bu minvalde, 1908 ve 1923 ile bir yandan Tanzimat’la birlikte başlayan büyük toplumsal, hukuki ve siyasal dönüşümün, bir yandan da daha öncesine de giden ekonomik dönüşümün ilişkilendirilmesinin önemli olduğunu vurguladım. Böylece, II. Abdülhamit dönemi gibi siyasal ve hukuki ilerlemenin sekteye uğradığı dönemler de burjuva devrimi kavramı etrafında düşünülebilecek, kavram etrafında Tanzimat’la birlikte başlayan ve 1940’lara uzanan bir süreci incelemek mümkün olacaktır.

DİPNOTLAR

[1] Guy Bois, “Against the neo-Malthusian orthodoxy”, TH Aston & CH Philpin (der.), The Brenner debate: agrarian class structure and economic development in pre-industrial Europe (Cambridge University Press, 1987), s.116

[2] Neil Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions? Historical Materialism, 13:3 (2005), 3–33, s.20

[3] George Comninel, Fransız Devrimi’ni Yeniden Düşünmek (İmkan, 2016) [1987]

[4] Henry Heller, The Bourgeois Revolution in France (1789-1815) (Berghahn Press, 2006)

[5] Neil Davidson, “How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions? (contd.)”, Historical Materialism, volume 13:4 (2005), 3–54

[6] agy.

[7] Alex Callinicos, “Bourgeois Revolutions and Historical Materialism”, International Socialism Second Series, 43(1989), 113–71.

[8] David Blackbourn and Geoff Eley, The Peculiarities of German History: Bourgeois Society and Politics in Nineteenth-Century Germany (Oxford University Press, 1984)

[9] Paul Hirst, “The uniqueness of the West”, Economy and Society 4:4 (1975), 446-475.

[10] Neil Davidson, “How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions? (contd.)”, s.4

[11] Colin Mooers, Burjuva Avrupa’nın Kuruluşu (Dost, 1997)

[12] Önder Uçar, “Türkiye’de Tarihyazımı ve Burjuva Devrimi: Bazı Gereksiz Kıstaslar”, Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar 16 (2013), 145-178, s.160

[13] Uçar, “Türkiye’de tarihyazımı ve burjuva devrimleri: bazı gereksiz kıstaslar”

[14] E. Attila Aytekin, “Son Dönem Osmanlı İmparatorluğu, 1703-1908: Kapitalistleşme ve Merkezileşme Kavşağında” Gökhan Atılgan, Cenk Saraçoğlu ve Ateş Uslu (der.), Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat (YordamKitap, 2015), 39-87