Cemal Bilgin, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde kamu taşeronu işçisiydi ve 2016 Temmuz’unda hastanedeki zehirlenme vakasını araştırdığı için işten atıldı. Kendisi ülkedeki taşeron işçi mücadelesinde öne çıkan, sembol isimlerden. Hastanede işçilerin yarattıkları örgütlenmeyi, dernekleşme ve sendikalaşma süreçlerini ve hâlihazırda sürdürdüğü direnişe dair konuştuk. 

H. Deniz SERT: Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? 

Cemal BİLGİN: Benim adım Cemal Bilgin, memleketim Yozgat. Ailem muhafazakâr, mütedeyyin insanlardır. Gazi Mahallesi’nde oturuyoruz. Yaşadığım muhit sebebiyle çevremde mücadele veren insanlar hep oldu, ne olduğunu biliyordum ama bunu sokağa, pratiğe yansıtmıyorduk. Sendikalar eylem yapıyordu, ama biz korkuyorduk gitmeye. Babamız ve annemiz işte “oğlum aman eylemlere karışma, kargaşaya girme” diye uyarıyorlardı.

Tabii aklımızda da dönüp duruyordu, bu insanlar neden bağırıyor, çağırıyor, neden eylem yapıyorlar diye. Kime karşı mücadele veriyor, tepkileri nedir, İsyanı nedir diye düşünürken, birkaç eyleme falan da katılınca gerisi geldi.

H. Deniz SERT: Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde taşeron işçi olarak çalışmaya başlamadan önce neler yapıyordunuz?

Cemal BİLGİN: Benim başka mesleğim yok. Hep hasta bakıcılık yaptım. 99’da bir hastaneye girdim. 2 yıl çalıştım. Ondan sonra Hollanda’ya gittim, 4 yıl Hollanda’da kaçak çalıştım. Ailemin çok borcu vardı. Para kazandık geri getirdik. Babaya verdik, borçları bitirdi.

Askerliğimi yaptım. Askerden geldikten sonra, aynı serviste hastabakıcı olarak çalışmaya başladım. Hastanede sendikalar eylem yapıyorlardı. Ücret, kreş hakkı, ondan sonra yemeğin daha güzel sağlıklı çıkması için, maaşlara zam olması için. Hasta ve yakınlarının ücretsiz, nitelikli sağlık hizmeti alabilmesi için mücadele veriyorlardı.

Düşündük, dedik bu mücadele bizi de kapsıyor. Peki, bizim adımız niye geçmiyor? Hep memurlar eylem yapıyor, memurların ismi geçiyor. Dedim arkadaşlar biz de aynı işi yapıyoruz. Biz niye eylem yapmayalım? Sendikalaşalım, sendikalaşmak güzel bir şey, onlar hak alıyorlar. Biz de hak alalım. İşte onların maaşları bizden 1000-1500 Lira farklı. Biz niye mücadele etmeyelim?

Tabii acemilik, korku ve endişe var. O arada işte sendikalarla tanışmaya başladık, mücadeleyi onlardan öğrendik. Biz mücadele başlamadan önce herkesin aslında eşit olduğunu düşünüyorduk. Siyaset veya görüş farklılıkları hiç bizim aklımıza gelmiyordu. Biz ne zaman mücadeleye girdik, o zaman farklı sendikaların farklı siyasi partilere yakın olduklarını öğrendik ve çok zoruma gitti benim. Böyle bir şey olmaması lazım dedik.

Sendikalar işçilerin sosyal haklarını arayan, işçilerin yanında olan, onları sahiplenen yapılardır. İşin içine girince aslında nasıl sendikaların, STK’ların, örgütlerin ayrıştığını; aynı sendikanın dört beş tane siyasete bağlı olduğunu öğrendik. Arkadaşlarla dedik ki bu mücadeleyi doğru dürüst yapalım, hiçbir siyasete girmeyelim. Siyaset olmalı tabii ama mücadelede. Bizim yaptığımız da yüzde 50 mücadele yüzde 50 siyaset. Sonuçta haklarımızı üniversite yönetiminden ve iktidardan alacağız.

H. Deniz SERT: Hastanedeki çalışma koşulları nasıldı, taşeronda çalışırken ne gibi sorunlarla karşılaşıyordunuz? Sen hastaneye ilk girdiğinde sorunlar neydi, çalışma koşulları nasıldı?

Cemal BİLGİN: Ben ilk hastaneye girdiğimde, vakıf vardı. Hastanenin direk personeliydin. Sosyal Hizmetler diye bir şey vardı. Orada çalışıyorduk. Sonra dernek adı altında işlemeye başladı. Dernekten sonra şirket geldi. Çalışma şartlarımız çok ağırdı. Kendi işimizin yanında nerede iş varsa, onu yapıyorduk. Hocalara itiraz etmiştik biz hasta bakıcıyız, temizlik işini niye yaptırıyorsunuz diye. Biz hastaya dokunan insanlarız. Hastaya zarar veriyorduk. Belki o hasta tedavi olması gerekirken, enfeksiyon bulaştırabiliriz. Hijyenik değildi çalışma koşulları. İş kazaları oluyordu. Zafer Açıkgözoğlu’nun ölümlü iş kazası meydana geldi. Zafer arkadaşımıza görev tanımı dışında işler yaptırıldı. İSKİ’nin yapması gereken teknik personelin yapması gereken işi, kadrosuz güvencesiz çalışan temizlik işçisine yaptırdılar. Görev tanımındaki işler taşeron işçilerine yaptırılıyordu. Temizlik işçilerine taşıma, çatı tamiratı, çatı temizliği gibi işler yaptırılıyordu. Kısmen de olsa halen bu işler yaptırılıyor.

H. Deniz SERT: Hastanede örgütlenmeye nasıl karar verdiniz? Sizden önce burada örgütlü bir yapı var mıydı? Sizi kim ikna etti mücadeleye?

Cemal BİLGİN: İşyerinde taşeronların adı anılmıyor. Taşeron denen bir sorun var ama böyle çok üstünde durmuyorlardı. Bizim niye örgütlü bir yapımız yok, bir araya gelelim dedik. Tabii arkadaşlar benden önce derneği kurdular. Nasıl bir oluşum olacak diye merak ediyordum. Örgütlerin içindeki ayrışmayı görünce, dedim bunların içerisinde biz boğuluruz. Arkadaşlara danıştık. Nasıl görüyorsunuz bu mücadeleyi, var mısınız yok musunuz diye sorduk. Onlar da şunu söylediler: Birisi öncülük yapacak, diğerleri de arkadan gelecek. Türkiye toplumunun böyle bir yapısı var.

Tabii bu işi yaparken de doğru dürüst, ahlaklı yapmak lazım. İşçileri kandırmayalım, yanlış yola sevk etmeyelim diye düşünüyorduk. İşçi şundan korkuyor. Biz sendikaya girdik, siyaset bizi sürükleyecek, sendika kendi siyasetini zorlayacak. Herkesin bir görüşü, fikri var ama o sanki sendikaya üye olunca sendikanın görüşünü benimseyecek izlenimi var. Bunu kıralım istedik. 2009-2010 yıllarında Dev-Sağlık-İş geldi. Onlar örgütlenme yaptı. Hükümetin politikaları neticesinde, Dev-Sağlık-İş, bütün üyeliği iptal olunca, boşa düşmüş oldu. Başaramadık. İşçi arkadaşlar da muhafazakâr, mütedeyyin oldukları için uzak durdular bir bakıma.

5-6 sene hastanede boşluk oldu. Biz de o boşluğu Taş-İş-Der ile doldurduk. Gerçekten arkadaşlar özde mücadele verdiler, canla başla çalıştılar. 10,20, 30 derken 1000’in üzerinde insanı derneğe üye yaptık. 6 ay gibi bir sürede sağladık bu rakamı. Valilik geldi, bizi araştırdı. Bu kadar üyeyi bu kadar çabuk nasıl yaptınız, zorla mı yaptınız, baskıyla mı yaptınız diye soruşturdu. İşçiler gelip kendileri üye oldular. Biz kimseye baskı yapmadık. Bizim gerçek mücadele verdiğimizi gördü işçiler. Sadece ücret politikası temelinde mücadele vermedik. Düğünü, cenazesi, nişanında beraber olduk. Evine gittik, kahvesine gittik, sokağına gittik. Sokağında oturup, çayını içtik. İşçileri kendi arkadaşımız, kardeşimiz gibi bağrımıza bastık. Onlar da bizi bağırlarına bastılar. Gerçekten düzgün, samimi, doğru dürüst bir mücadele verdik. Ayrıştırmadık, ötekileştirmedik. Siyasetine, görüşüne, fikrine, kadınlığına, erkekliğine, her şeyine saygı duyduk. Yanlış yaptığı halde gene selam verdik, selam aldık. O arkadaşlar düzeldi. Bizim hastanemizde çalışanlar arasında ciddi sıkıntılar olmaz mesela. Diğer yerlerde olduğu gibi kavga ve ispiyonculuk pek fazla olmaz. İşyerinde mücadele olunca, o işlere kimse bulaşmaz.

Biz insanlara şunu da aşılamaya çalıştık. Mücadele veren insan, örgütlü insan, siyasi bilgiye ve ahlaka da sahip oluyor. İktidarı da yönlendiriyor. İşçi örgütlendiği zaman, mücadele verdiği zaman, hak, hukuk, adalet istediği zaman, siyaseti de değiştirebiliyor. Mücadeleye sahip çıkan, örgütlenmeye sahip çıkan, hak, hukuk, adalet arayan insanlar o işçiyi değiştirebilir.

H. Deniz SERT: Ülkedeki taşeron mücadelesini düşündüğümüzde Çapa Tıp Fakültesi’ndeki örgütlenmeniz emsal teşkil eden bir model olarak önümüzde duruyor. Hastanedeki örgütlenme sürecini anlatır mısın? Yola çıkarken talepleriniz neydi, işyerindeki işçi arkadaşlara nasıl ulaştınız ve nasıl ikna ettiniz? 

Cemal BİLGİN: Arkadaşlara sorduk, bizim derdimiz nedir, niye bu yola düştük? Birlikte bunu yapacağız sonuçta. Hiçbir şekilde tek başımıza karar almadık. Yola çıkacaksak, hep beraber yola çıkacağız. Çıkmayacaksak, bu işi bırakalım dedik.

Emir talimatta bizim adımız taşerondu. Taşeron gel, taşeron git. Hiçbir zaman bize adımızla hitap etmezlerdi. Hatta bizim öyle bir sloganımız da var. Adımız taşeron, soyadımız köle; bir ömür geçmez böyle diye. O kadar çok haksızlığa, hukuksuzluğa uğruyorduk ki… Bir günde taşeron firma değişiyordu, haberimiz olmuyordu. İş kazaları oluyordu, hiç rapor tutulmuyordu. Sendika da bu duruma el atmadı. Mücadelede yanımızdaydı ama taşeron işçilerin mücadelesini tam anlamıyla veremiyorlardı. Mücadele biraz böyle başladı. Bizim maaşlarımız da bu mücadele sayesinde yükseldi. Geçen sene çok iyi zam geldi. Bize bunlar hediye edilmedi. Ne hükümet ne hastane yönetimi bize bunu hediye etmedi. Biz bunu tırnağımızla, dişimizle kazıyarak kazandık. 500-1000 kişiyle biz yürüyüşler yaptık, sokağa çıktık. 4 gün boyunca Çapa’dan Beyazıt’a yolu kapadık.

H. Deniz SERT: Neden böyle bir eylem yaptınız, ne zaman oldu bu?

Cemal BİLGİN: Firma yol paramızı kesti, maaşlarımızı yüzde 5 oranında düşürdü. Bunu kabul etmiyoruz dedik. Müfettişleri çağırdık, denetleme yaptılar. 2012’de mahkeme kararıyla kadro geldi. Dev-Sağlık-İş’le birlikte verdiğimiz mücadele sonucunda kadro açıldı. Bu kadroyu bize vermediler. 1000 kişiyle yürüyüş yaptık. Dernek olarak biz bu eylemleri örgütledik. 1000 kişi dört gün boyunca, Çapa’dan Beyazıt’a yürüyüşler yaptık. Eylemlilik fiili greve dönüşünce, hastane bomboş kaldı, işler durdu. Hastanenin bel kemiği taşeron işçiler. Her mücadelemizde kadrolu ve güvenceli çalışmamız gerektiğini, asıl işin işçisi olduğumuzu vurguladık.

H. Deniz SERT: Hastanede ne zaman örgütlenmeye başladınız ve kaç kişiyi örgütlediniz? 

Cemal BİLGİN: 2009’da örgütlenmeye başladık, 1000’i geçti sayısı. 1300-1400’tü, 300-400 kişiyi silmek zorunda kaldık. Çoğu emekli oldu, işten ayrıldı. Sürekli denetlemeye geliyorlardı. Fazla göze batmayalım diye 1000’in altında tuttuk. Bu örgütlenmeyle ilgilenmek gerekiyor. Maddi manevi öyle bir gücümüz yok. Çalışacak insan olacak. Tamam, derneğe o kadar insan üye oldu ama bu yapıya temsilci ve örgütlenme uzmanı gerekiyor. Maaş verecek durumumuz yoktu. Sorunlar büyüktü açıkçası. Profesyonelliğin ötesinde, işçi arkadaşları gerçekten sahiplenecek bir örgütlenme yapısı olması lazım. Aslında sendikaların burada olması lazımdı. Maalesef yanımızda göremiyoruz. Biz işçinin hak, hukuk, adalet, sosyal hakları alması için mücadele verdik. Vermeye de devam ediyoruz.

H. Deniz SERT: Malum, taşeronda örgütlenmek çok zorlu bir süreç. Sizin bu mücadelede yaşadığınız güçlükler nelerdi?

Cemal BİLGİN: Vallahi örgütlenmeye başladığımızda siyaset, görüş, fikir ayrılığı korkusu oldu. Hastanedeki işçilerin çoğunluğu muhafazakâr ve İç Anadolu Bölgesi insanı. Örgütlenmeye başlamadan önce utanıp, çekiniyordum. Bu örgütlenmek hep solcuların işi gibi gözüküyor. Sağcılar neden örgütlenmesin arkadaş? Sağcılar da hak gaspına maruz kalıyor. Biz orada örgütlenmeden önce siyasi görüşü, yapısı nedir diye araştırdık. “Sen AK Partili, MHP’li, CHP’li, HDP’li olabilirsin ama bu ayrımlar senin mücadele vermene bir engel değil. Sen hak gaspına maruz kalıyorsan, alın terin çalınıyorsa, hangi görüşten olursan ol.” dedik. İnsanlar bizimle kaynaştı. Dediler biz haklarımızı kimseye yedirmeyeceğiz. Gerçekten orada özde bir mücadele verildi. İnsanlar bize inandı, biz de onlara inandık. Yolda birlikte yürümeye başladık.

Zorluk nedir ki? Yeter ki insanlar özde, doğru dürüst, ahlaklı mücadele versin. İşçiler de yanında mücadele verecek insan arıyor. Bugün geldiğimiz noktada, diyorlar ki taşeron eyleme gelmiyor, mücadeleye gelmiyor. Arkadaş sen bir kere taşeron işçilere sahip çıktın mı, çıkmadın. Kucakladın mı? Kucaklamadın. Cenazesinde yoksun, düğününde yoksun. Başı ağrıdığında yoksun. Sıkıntısı olduğunda ilaç vermezsen… Hastalık gibi göreceksin. Bizim de bir sloganımız var, onu söyleyeyim. Taşeron sistemi, tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tanısı ve tedavisi ise kadrolu ve güvenceli çalışmaktır. Sen hastaya doğru ilacı yazmazsan, o sürekli bu hastalıkla boğuşur. Bizim taşeron işçilikle boğuştuğumuz gibi. Sendika sahip çıkacak, parti, meclis sahip çıkacak. Bu işçi de sendikaya, partiye sahip çıkacak. Biz kimden talep ediyoruz? Sendikadan, siyasetten talep ediyoruz. İşçi sendikada olmazsa, sendika siyasette olmazsa, mücadele büyüyemez. İşçi partiye oy veriyor, parti işçiye sahip çıkmıyor. Sendikaların bundan pek haberleri yok. Bu mekân, mıntıka benim diyorlar. Kusura bakmasınlar hem sağda hem solda böyle çalışıyorlar. Zoru ben kabul etmiyorum.

H. Deniz SERT: Nasıl çözdünüz bu zorlukları, aklında örnekler de vardır. Genel olarak anlatıyorsun ama sizin yöntemleriniz nelerdi?

Cemal BİLGİN: Mesela ben hasta bakıcıyım. Hastayı bir bölüme götürdüğüm zaman en az 100 kişiye selam verirdim. Merhaba, kolay gelsin derdim. Doktora, hemşireye, hastaya, hasta yakınına, çalışan işçi arkadaşların halini hatırını sorardım. Bizim hastane adeta bir şehir gibidir. 1500 tane taşeron çalışıyor. 2000-3000 tane doktor ve hemşire var. Bir yere gider gelirken, bir on dakika mesai harcardık. Arkadaşların dertlerini, sorunlarını sorardık. Notlar alırdık. O arkadaşlarla beraber dernekte toplanırdık, ona bir çözüm bulmaya çalışırdık. Bir sorun, baskı, tehdit olunca tepki koyardık. Sorunu çözmek için mücadele ederdik. Bu da bir örgütlenme biçimidir aslında

Arkadaşlar bu sorunu çözen birileri var derlerdi. Yönetim çözmedi, mücadele eden birileri çözdü. Arkadaşlara sen de bu mücadelenin içindesin derdik. Sen bunu bize anlatmasaydın, biz bu sorunu bilmezdik. O sorun çözülmezse, işçiler maruz kalmaya devam ederlerdi. En basit yöntemimiz buydu. Bu sayede bir örgütlenme oldu. Ameliyathanede, oraya gittiğimiz zaman, arkadaşlarımızın yanına gidiyoruz, hal hatır soruyoruz. Sorunlarını, sıkıntılarını konuşuyoruz. Dışarda beraber oluyoruz. Hep bunlar bir örgütlenmenin parçaları. Bu görevlerin tamamını yaptığın zaman bir örgütlenme meydana geliyor. Yemekte oturduğun zaman arkadaşlar mesela birbirlerine afiyet olsun demezdi. Memur ve taşeronun yemek yediği yer farklıydı. Doktorla taşeronun yemek yediği yer farklıydı. Mücadele bir kaynaşma da sağladı. Aynı ortamda doktor, memur ve taşeron işçiler yemek yiyebiliyorlardı. Memurlarla taşeron işçiler aynı yerde yemek yiyebiliyorlar. Bu örgütlenmenin getirdiği bir kazanımdır. İşte bunları yavaş yavaş sağladık. Baktığın zaman samimiyetin ve doğruluğun getirdiği bir şeydir.

H. Deniz SERT: Örgütlenme sürecinde hastane yönetiminin tepkisi nasıldı? Size ne gibi zorluklar çıkardılar?

Cemal BİLGİN: Biz geri çekildiğimizde, pasif örgütlenmeye geçtiğimizde, sürekli baskılar arttı. Biz ne zaman örgütlenip, bir arada olduk. Güç, kuvvet bizde oldu, onları püskürttük. Aslında biraz boks müsabakasına benziyor. Sen gardını alırsan, karşı taraf saldırırsa, bu sefer karşı taraf gardını alacak ve senin saldırman gerekiyor. Fiili ve hukuki mücadeleyi birlikte yürüttük. Yönetim de bu baskılara karşı önlem almak zorunda kaldı. Bize çok baskı uygulamaya başladı. Biz baskıyı yendik. Bilinçli, örgütlü, sorgulayan bir pozisyonda olduğumuz için alt edebildik. Bu sefer diğer arkadaşlarımıza baskılar çoğaldı. Eğitimler de verdik, birlikte yaptık hep bunları. Birlikte öğrendik. Şimdi bizim işçi arkadaşlarımıza görev tanımı dışında işler veriliyor, yapıyorlar ama karşı bir cevap veriyorlar. Dernek ve örgütlenmeyle beraber artık yönetime karşı çıkmaya başladılar. Şimdi eski yönetici hocaları gördüğümde, bizi takdir ediyorlar. Tebrik ediyorlar. Güzel bir iş çıkardınız, Türkiye’de yapılamayacak emsal bir iş çıkardınız diyorlar. Yöneticiler bizi sevmiyorlar, onların da koltukları alındıkları zaman göz göze geleceğiz onlarla. Ne olacak, merak ediyorum. Bize bugün haksızlık yapan, kendileri haksızlığa maruz kaldıkları zaman, hak hukuk arayamayacaklar. Biz onların da haklarını hukuklarını arayacağız. Mücadele bir ekip işidir. Sağlık hizmeti nasıl bir ekip işiyse, mücadele de bir ekip işidir. Sadece taşeron işçilerin hakkını hukukunu aramadık. Hastaların, hasta yakınlarının da hakkını, hukukunu aradık. Daha sağlıklı ve nitelikli bir hizmet alabilmeleri için. Memurların da hakkını aradık. Hatta biz biraz da sendikaları harekete geçirdik. Gidip, başhekimle ve dekanla görüşüyorduk. Örgütlenme öyle bir noktaya vardı ki, herkes bizim yanımıza geliyordu. Hastane bahçesinde eylem yaptığımız zaman memur sendikasının üyesi de gelip bizim mücadeleye katılıyordu. Biz onları da birleştiren bir güç olduk aslında.

H. Deniz SERT: Hastanede örgütlemeyi sağladıktan sonra haklarınızın genişletilmesi için neler yaptınız? Ne gibi kazanımlar sağladınız? 

Cemal BİLGİN: Taşeron işçilerin kadrolu ve güvenceli çalışmasını, asıl işveren işçisi olduğunu gösteren mahkeme kararı çıkartmak için mücadele ettik. İstanbul Güvenlik İl Müdürlüğüne dilekçe yazdık. 1112 kişinin İstanbul Üniversitesi’nin asıl işçisi olduğunu gösteren belgeyi siz de tescilleyin dedik. Oradakiler böyle bir tescilleme bizim görevimiz değil, yapamayız dediler. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Bunun üzerine SGK İl Müdürlüğü, 1112 kişinin SGK’larını üniversiteye tescillemek istedi. Tabii araya siyaset girdi ve önüne geçti. Yine de  bize bir belge vermek zorunda kaldı. Görevini kötüye kullanma, haksız kazanç sağlama, TCK’nın 257 maddesine göre rektörlük ve yardımcıları yargılanacaktır diye mahkeme kararı gösterdik. Gittik rektörlük hakkında da kamu kurumunu zarara uğratıyor diye suç duyurusunda bulunduk. TAŞ-İŞ DER’in mücadele ederek çıkardığı bir belge. Bu belge işyerinde taşeron işçi çalıştıramazsın, kadroya almak zorundasın diyor hastane yönetimine. Verdiğimiz bu hukuki mücadele bizim için büyük bir kazanım, taşeron işçiler için bir dönüm noktasıdır.

Süreçte taşeron firmadaki bazı işçilerden kadroya geçenler oldu, ama okumuş olanlar geçti. Hastabakıcı, kayıt elemanı, tıbbi sekreterleri kadroya geçirmediler. Söz verildi, size de kadro sırası gelecek dendi ama sözlerinde durmadılar. Bunu daha fazla uzatırsanız, hepinizi işten çıkartırız dediler. Tabii bazı arkadaşlar, bunu kabul etmedi. Bırak biz kapıda kalalım, direnelim. Kazansaydık, üniversitede kadroya geçeceklerdi. Arkadaşlarımızın işe ihtiyaçları oldukları için, fazla ısrarcı davranamadılar. Biz de fazla asılamadık tabii.

Temizlik firması maaşları vermeden hastaneden ayrıldı. 6-7 ay boyunca o maaşlar alınmadı. Hem taşeron firmaya hem üniversiteye ihtar çektik. İhtar sonucunda dedik hakkınızda dava açacağız. İhtar sonrasında arkadaşlar 6 ay önce ödenmeyen maaşlarını aldılar. 500 kişiyle eylem yaptık. Hemen o para yattı. Felç geçiren bir arkadaşımız vardı, onun hakları verilmedi. Gidin mahkemede hakkınızı arayın dendi. Eylemler yaptık, o arkadaşımızı emekli ettik. Ailesine, eşine maaş bağlandı. Temizlik işçileri hastanede günlük 9 saat çalışıyorlardı, 8 saate düşürdük. Ondan sonra çalışma yasasının düzenlenmesiyle tekrardan haftalık 5 saat eklendi. Rektörlükle, ücretler için muhatap olduk. Taşeron işçileri sendikaya üye yaptık. Sendika işyerinde yetki aldı ve işyerinde Toplu İş Sözleşmesi imzaladı. Bu sayede ücretlere 400-500 TL arası zam geldi. Mesai paralarımızı almaya başladık. Bunlar mücadelemiz sayesinde oldu. İş sağlığı ve iş güvenliği (İSİG) tedbirleri ve teftişleri hep kâğıt üzerinde oluyordu. İSİG kurulu seçtirdik, komisyon belirledik. Halk sağlığını biz kurdurduk. Orada komisyona girdik. İstanbul Üniversitesi yönetimi komisyona girmemizi istemedi, çıkartıldık. Oradaki çalışmalarımız engellendi. Kurulsun, işlesin de varsın biz olmayalım diye düşündük. Üniversitenin belirlediği işçiler, sorun çıkarmayacak arkadaşlar oraya girdiler. Türkiye’de ilk defa taşeron işçilere promosyon hakkı alacaktık. Bu hakkı taşeron firma ile üniversite arasındaki anlaşmada dışarda bıraktılar. Onun için de çok mücadele verdik, eylem yaptık. Yarıda kaldı o süreç. Yine promosyon hakkımız gene içerde dışarda mücadele veriyoruz.

Birçok arkadaşımız kıdem tazminatı almadan işten ayrılıyorlardı. Onların davalarını açtık. Hepsi kazandı. Emekli olan arkadaşlar geri geldiler ve kıdem tazminatlarını aldılar. Muhteşem bir olaydı bizim için. Kıdem tazminatlarında dernek olarak topladığımız aidatlarla beraber onların dava masraflarını üstlendik. O dönem üye aidatıyla iyi bir bütçe oluşturduk. 100’ün üzerinde dava açtık. O zaman dava ücretleri ucuzdu tabii. Şimdi en az 1000-1500 TL arasında dava ücreti vermen gerekiyor.

Müfettişleri getirip, incelemeler yaptırdık. 4-5 tane müfettiş geldi. Temizlik işçilerine, hasta bakıcılara, kayıt elemanlarına ayrı birer müfettiş raporu çıkardık. Hepsi ayrı firmalarda çalıştıkları için o dönem, ayrı raporlar gerekiyordu. İşçilerin yol parasını izni ve onay dışında kesemezsin diye bir rapor çıkardık.

Yol paramızı kestiler. 1000 kişiyle o dönem de eylem yaptık. Paramızı, gasp edilen hakkımızı istiyoruz dedik. Memurlar, doktorlar, hasta yakınları, bizler 1000 kişiyle yürüyüşler yaptık. Ondan sonra 2015 Ocak’ta tekrar yol parası verilmeye başlandı, maaşlar arttı. Yıllık izin alamıyorduk, düşünebiliyor musun? Yıllık izin yoktu yani. Dilekçeler yazdık, ihtar çektik. İşyerinde geçmişe dönük izinlerimizi aldık. O sayede geçmişe dönük hepimiz 50, 60, 100, 110 gün izin kullandık. Bir yıl boyunca maaş almaya da devam ettik. Düşünsene, o dönem izni biriken arkadaşlardan bir yıl boyunca hastaneye gelmeyen bile oldu. Muhteşem bir şeydi hakikaten. Taşeron işçilerin kreş hakları için mücadele ettik. Eylemler yaptık ve şimdi taşeron işçilerin çocukları hastanedeki kreşten yararlanabiliyor. Arkadaşlarımızdan vefat edenler oldu. Yoğun çalışmadan, tempodan beyin kanaması geçiren arkadaşlarımız var. İş kazaları tutulmadı. Kalp krizi geçiren arkadaşlarımız oldu. İşte Zafer Açıkgözoğlu arkadaşımız bunlardan bir tanesiydi. İş kazası sebebiyle öldü. Onun şu anda davaları devam ediyor. Davaları takip ediyoruz. İSİG ihlallerinin hastanede takipçisi olduk. Bu işte taşeron çalışma ile ilgili çok eylemler yaptık, mücadeleler verildi. 6 ay sürecek bir çadır direnişi oldu.

H. Deniz SERT: Çadır kurup, işyeri içerisinde kalıcı direniş verdiğiniz bu dönemi biraz daha detaylı anlatabilir misin Cemal Ağabey?

Cemal BİLGİN: Kadrolar falan gelmeye başlayınca üniversite ilk önce tüm çalışanları alacağım dedi ama sonradan KPSS şartı çıkardı. İlk önce KPSS şartı yoktu. Nitelikli hizmet kıstasına göre KPSS’si olanları kadroya aldılar. KPSS’si olmayanları işten çıkardılar. Daha işçiler çıkartılmadan biz çadırı kurduk. Normalde çadır, işçiler çıkartıldıktan sonra kurulur. Çadırı kurmayın dediler. Biz dedik başımıza böyle bir olay gelecek, biz bu çadırı kuracağız. Hastanenin içinde 6 ay boyunca, çadırda direndik. Ben de o zaman biraz önce bahsettiğim geçmiş dönem izinlerimi aldım. O izinleri çadır sürecinde orada kullandım. Çadırın etrafında günlük 200-300 işçi toplanıyor. Günlük en az 1000-2000 kişi gelip gidiyor çadıra. Duyarlı olan insanlar geliyor. Tabii belli bir zaman sonra ne oldu? Üniversite yönetimdeki hocalar, direnen hemşire ve laborantları kendi özel muayenelerine aldılar. İşten çıkartılan arkadaşlara iş buldular. Neden? Çadırın etrafında birikmesinler diye. Çok uyanıklık yaptılar. Öyle olunca, mücadele zayıfladı tabii. Biz de azimle devam ettik, o çadırı hastane içinde tuttuk.

H. Deniz SERT: Direniş sürecini nasıl bitirdiniz?

Cemal BİLGİN: Çadır sürecini aslında kazanımla bitirdik diyebiliriz. Bir sabah hastaneye geldik, valiliğin talimatı ile çadırı sökmüşler. Sabah 7 akşam 4-5’e kadar kalıyorduk. Vekillerin gelmesi, siyasi partilerin, diğer direnişte olan işçilerin gelmesi ile beraber orada büyük bir kazanım elde ettik. Aslında bu kreş hakkını, maaşların artmasına giden süreci ve çalışanlar arasındaki birlikteliği bu çadır direnişi döneminde başlattık diyebilirim. Bütün bunları orada pişirdik aslında. Orası bizim mutfağımız, okulumuz, hayatımız, her şeyimiz oldu Mücadeleyi, örgütlenmeyi çadır sürecinde öğrendik diyebilirim. İşçilerin hak hukuk kazanmasını, örgütlenmesini, komite kurmasını o çadır süreci bir araya getirdi.

H. Deniz SERT: Buradaki örgütlülük, düzenli ve görece kalabalık eylemler yapan, hastanenin tüm bileşenlerini kapsayan ve işyerindeki çalışma koşullarına karşı hızlı tepki verebilen bir yapı olarak gözüküyor. İşyerindeki bu dayanışmayı ve mücadele birlikteliğini nasıl sağladınız? 

Cemal BİLGİN: Hastanede taşeron işçiler, memurlar, doktorlar ve öğrenciler var. Çadır direnişi döneminde bir teklif atıldı ortaya. Aynı sendikada, örgütte bir araya gelemiyorsak, bir Çapa Sağlık Hakkı Meclisi kurulsun diye, sonuçta hepimiz işçiyiz. Ayda iki kere üç kere toplantılar yapmaya başladık. Ondan sonra gerçekten oradaki gelen insanlar da özveriyle gelmeye başladılar. Doktorun sorunu varsa masaya yatırıyoruz, taşeronun sorunu varsa masaya yatırıyoruz, işte sendikaların sorunu varsa, öğrencilerin sorunu varsa… Oradan tek bir söz çıkmaya başladı. Farklı iş kollarında çalışıyoruz, farklı sendika ve derneklerde örgütlüyüz. Farklı siyasi görüşlere, farklı bir mücadele anlayışına sahip olsak da Çapa Sağlık Hakkı Meclisi hepsini kucakladı. Verilen mücadele bu sayede bir anlam ifade etti. Örnek veriyorum, çalışanların hak gaspı olacağı zaman hep beraber eylem yaptık. Hastalara sağlıksız ve niteliksiz bir hizmet verildiğini gördüğümüz zaman çıktık, birlikte eylemler yaptık. Sendikalı bir işçiye, müdahale edildiğinde karşı durduk. Öğrencilerin eylemlerine destek verdik. Yönetim onlara anfi vermiyordu, sosyal yaşamlarını kısıtlıyordu. Hemen orada eylem yaptık, bu baskıyı birlikte bertaraf ettik. Öğrenci, işçi, doktor ayrımı olmadan mücadele verilince, güzel bir birliktelik ortaya çıktı. Kimse kendi kimliğini öne koymadı. Bu meclis bir özne oldu hastanede Hastaların da geldiği, kendi sorunlarını aktardığı bir komisyon da kurduk. Hastaların reçeteleri, randevuları ücretli olduğu için de eylem yaptık. Sadece işçinin mücadelesi ile sınırlı kalmayıp, daha kapsayıcı olunca kalıcı olduk. Birbirimizden çok şey öğrendik. Mücadelede ayrımlara odaklanmamak lazım. Nasıl diyeyim, kendi görüşün, kendi fikrin, kendi siyasetin, kendi mücadele önceliklerin olduğu zaman, o seni bir adım ileri taşımıyor. Geriye götürüyor. İnsanlar mücadeleden soğumaya başlıyor, mideleri bulanıyor. Mide bulandırmaya gerek yok. Burada bir mücadele var, bu mücadelenin ayakta kalması lazım.

H. Deniz SERT: 2015 yılında yönetim hastanedeki öncü işçileri işten atıyor ve son yıllarda tanık olduğumuz kalabalık işyeri eylemlerinden birisini gerçekleştirerek bu yönetimin kararını geri aldırıyorsunuz. Bu süreci de biraz anlatabilir misin?

Cemal BİLGİN: Siyasi havadan da etkilendi insanlar biraz. Biz tabii bunun sonradan farkına varıyoruz. O zaman ne vardı? İşte insanların da özgürlüğü kısıtlandı. Biliyorsunuz Gezi olayları, onun da bir havası vardı. O dönem sendikaya da yeni üye olmuştuk. Onun da bir havası var. Bir ayda sendikaya 150-200 tane üye yapmıştık. Zorlu bir süreçten sonra, onu da zaferle taçlandırmıştık. Bir de biz çok eylemlere, direnişlere gitmiştik. O gün eyleme gelenler sadece İstanbul’dan değildi. Trakya’dan, Konya’dan, Adana’dan, Ankara’dan, Bolu’dan, Zonguldak’tan da işçiler geldi. Bizim o arkadaşlarla ahbaplığımız vardı. Tabii sendikalar da güzel katkı sağladılar. Dedik ki bu yoldan geri dönemeyeceğiz. Bizi işten çıkardılar ama üzülmüyorduk. Herkesin yüzü gülüyordu. Enteresan bir şekilde kimse kızgın değildi. Sloganlarımızı atıyorduk, normal bir eylemmiş gibi hazırlanıyorduk. Hocalarımız ve işçilerden bir komisyon belirlendi. Yönetimle görüşmeye gidildi. Dışarda halaylar çekiyoruz, sloganlar atıyoruz. Sevgi, kardeşlik, hürmet, saygı vardı aramızda. O gün herhalde 2000’in üzerinde insan vardı. Tabii 1000 polis, 150-200 sivil polis de vardı. Herkes mücadeleyi kazanacağına emindi. Hemen çadırı kurduk, çemberi oluşturduk. Hatta güvenlikçi arkadaşların amirleri müdahale etmeye kalktıklarında bütün işçi arkadaşlar, öğrenci arkadaşlar kesinlikle sen buraya karışamazsın diye karşı çıktılar. Müthiş bir kalabalık vardı, Çapa’da yer yerinden oynuyordu yani. Deprem oluyordu tabiri caizse. Çadırı kurduk, iki saat gibi bir sürede bizi geri aldılar.

H. Deniz SERT: 2015’te yapılan yeni düzenlemeyle birlikte taşeron işçilerin sendikaya üye olması, örgütlenmesi kolaylaştı. Bu değişikliğin hastanedeki mücadelenize etkisi ne oldu? 

Cemal BİLGİN: Eskiden sendikalaşmak zordu. Noter süreci vardı. Şimdi noter aradan kalktı, sendikalaşmak kolay oldu. Biraz da işçi istemeli sendikayı. Sendikacı da işçiyi istemeli. Arada soğukluk olduğu zaman işler ilerlemiyor.

Hastanedeki arkadaşlar ve diğer sağlık örgütleri sendika size sahip çıkar, çıkarlarınızı savunur, kucaklar, yanınızda olur, hakkınızı hukukunuzu arar dediler. Sendikadan arkadaşlarla konuştuk. Örgütlenme uzmanı arkadaş geldi. Ona yardımcı olduk. Biraz yavaş ilerleyelim, sendikaya 10’ar 10’ar örgütlenelim diye kararlaştırdık. Kendimize hedef koyarak gittik. Öncelikle kendi arkadaşlarımızı, yakın arkadaşlarımızı üye yaptık sendikaya. Mücadeleci arkadaşları üye yaptık. Ondan sonra sayı 50 oldu, 100 oldu ve tıkandık. 100 kişiyi bir ay gibi kısa bir sürede üye yapmıştık. Sendika başkanı ve örgütlenme uzmanları geldiler. Biz orada öğlen aralarında eğitim toplantıları, örgütlenme, sendika ne olduğunu, sendikalaşmak gerektiğini anlatmaya başladık.

Sendika başkanı bize şunu söyledi. 10 kişi, 20 kişi gelin. Niye işte diğer işçiler gitsin, yemeklerini yesinler. Biz dışarda toplantı yaparız. Dedik ki toplantıyı içerde yapacaksın, örgütlenmeyi içerde yapacaksın. İşçiye zarar gelmesin diye düşünüyor tabii. Bizim işçiler korkmazlar, merak etmeyin dedik. Yemek getirin, işçi öğle yemeğinde yemeğe gitmesin. Otursun bahçede, hava da güzel. Örgütlenmeye başlayalım. Sendikanın başkanı geldi. 50-100-150 olunca, şaşırdı tabii. Biz dedik sen yeter ki gel. Mücadeleyi göster, işçi zaten dünden razı örgütlenmeye. Öğrenciler, hasta yakınları, doktorlar da gelmeye başladılar. 250 kişi olduk. Polisler geldi, biz dedik eylem yapmıyoruz, sohbet ediyoruz. Çayırda çimende oturuyoruz, yemek yiyoruz. Bağırmıyoruz, çağırmıyoruz. Siz bunu nasıl yapıyorsunuz, bu insanları nasıl bir araya getiriyorsunuz diye soruyorlardı. Başhekim, gidiyorsun solcularla işbirliği yapıyorsunuz, sağcıları, İslamcıları, muhafazakârları sokağa döküyorsunuz, zarar veriyorsunuz dedi. Arkadaş, bizim hakkımızı hukukumuzu siz vermiyorsunuz. Biz de mücadele edip, alacağız. Neyse ondan sonra haftalık toplantılar yapmaya başladık. Sendikaya 500’ün üzerinde üye yaptık. İki ay gibi bir sürede sendika işyerinde yetkiyi almak için başvurdu.

H. Deniz SERT: Taşerona kadro vaadi, siyasi partilerin de gündemindeydi. Bunun hastanedeki çalışma hayatına etkisi ne oldu?

Cemal BİLGİN: Bunu Türkiye genelinde düşünmek gerekiyor. Zaten mücadeleyi sadece Çapa için vermiyorduk. Raporları, kararları bütün diğer hastanedeki arkadaşlarla da paylaşıyorduk. Çalışma Bakanlığı bizi muhatap alarak, Ankara’ya çağırdı. 2015’te Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde bizzat kendisiyle görüştük. Söz hakkı istedik. Dedik ki sayın başbakanım taşeron işçiler yıllardır kadro bekliyor, güvenceli çalışmak istiyor. Her seçim öncesi vaatte bulunuyorsunuz, taşeron işçiler kadroya geçirilecek diyorsunuz. Bu seçimlerde seçim malzemesi olmak istemediğimizi söyledik. Kendisi de bize şunu söyledi. Seçim vaadinde biz bunu yine söyleyeceğiz, size kadro verme çalışması yapacağız. Raporlar, taslakları hazırladık. Dediklerimizi not aldılar. Ne hikmetse, bunlar geri planda kaldı. Başbakan bize vaat verdi ama kendi vadesi doldu.

Seçimden sonra Özel Sözleşmeli Personel (ÖSP) gibi saçma bir statü çıkardılar. Onun da maddelerini okuduk, en az üç yıllık en az sözleşmeler yapılacağı yazıyor. Bu özel sözleşme ucubesini istemiyoruz dedik. Bizzat hem basında hem kamuoyunda söyledik. ÖSP’de sürekli çalışma yok. Tamam, taşeron firmayı ortadan kaldıracak ama hangi işkollarında taşeron firma kalkacak, bu yazmıyor. Üç yıllık sözleşme diyor ama sözleşmeye baktığın zaman, kesinlikle eylem yapılmayacak, hak hukuk aranmayacak. E biz ne anladık o zaman? Belediyeler bu statünün dışında kalıyor, kamu kurumları bu statünün dışında kalıyor. Taşeron işçilerin tüm sektörlerde kadrolu çalışması gerektiğini, ayrım gözetmeden, hakkaniyetli davranmalarını talep ettik. Sonrasında ÖSP ve kadro vaadi gündemden kalktı. Çalışma Bakanı arada bir basına açıklama yapıyor. Her şeyi söylüyor, ama taşeron işçilere sıra gelmiyor. Arkadaş taşeron diye bir sorun var. Bunu görmezden gelerek, sessiz kalarak, yokmuş gibi davranarak, sorunu çözemezsin. Çalışma bakanı patronlara teşvik dağıtıyor, müjdeler veriyor ama taşeron işçiye gelince, ne hikmetse ağzına almaya korkuyor. Sanki çarpılacak. Niye bizi ayrı tutuyorsun? Emeğimiz alın terimiz üzerinden neden kamuda rant yaratılsın? Kadrolu ve güvenceli çalışmak gerçekten bir onur mücadelesi ve herkesin bu mücadelede yerini alması gerekiyor. Bugün geldiğimiz noktada yine bir referandum sürecini yaşıyoruz. Taşeron işçilere kadro verilecek, evet oyu verin deniyor. Farkındaysanız, artık Ak Parti hükümetinin vaadi ters tepti. Ben inanıyorum ki taşeron işçiler hayır diyecekler. İşçinin, emekçinin bu referanduma hayır diyeceğine inanıyorum. Çünkü evet dersek, emekçileri daha kötü günler bekliyor. 7 Haziran’da olduğu gibi bir tepki koymamız lazım.

H. Deniz SERT: Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği (Taş-İş Der)’den bahsedelim istiyorum. Taşeron işçilerini örgütlemeyi hedefine koyan bir yapı. Kuruluş sürecini biraz anlatır mısın? Neden böyle bir derneğe ihtiyaç duydunuz?

Cemal BİLGİN: Bir dernek kurmamızın sebebi şu: Her altı ayda bir işkolu değişiyordu, dolayısıyla sendikalar değişiyordu. Taşeron firma kayıtlı olduğu işkolunu değiştirince, üye olamıyorduk. İşçiler de sendikalara güvenmiyordu o dönemde. Bir de bizim temizlik işçisi ayrı bir sendikaya, hastabakıcı ayrı bir sendikaya üye olması gerekiyordu. Hastanedeki işçileri bir araya getirecek çatı bir örgüt kurabilir miyiz diye düşündük. Kurumsal bir yapı, tüzüğü olan dernek kuralım dedik. Hocaların, işçi arkadaşların ve bazı STK’ların desteğiyle bu derneği kurduk. Güzel bir ivme kazandı ve iyi bir mücadele verildi. Arkadaşlar derneğe gelmeye başladılar. Sendikalarda bulamadığı o samimiyeti, doğruluğu, dürüstlüğü bizim dernekte buldular.

H. Deniz SERT: Faaliyetleriniz neler, hangi alanlarda mücadele ediyorsunuz?

Cemal BİLGİN: Sadece sağlık alanında mücadele veriyoruz. Belediyelere girelim, okullarda örgütlenelim dedik, daha geniş bir ekip gerekiyor. Bizim de öyle bir yapımız, çoğunluğumuz olmadığı için uzak durduk. Dışarıya açılma korkusu da var. Dışarıya açıldığın zaman, bir teşkilat gibi çalışman gerekiyor. Merkezde bir örgütlenme ağı olacak, bu yapıyı her işyerinde farklı farklı kurmak gerekiyor.

Cerrahpaşa’da varız, Yedikule’de varız, Eyüp’te varız, Samatya’da varız. Dernek buraya girdiği zaman, sendikaları egale ediyor diyorlar. Siz de mücadele verin öyleyse. Sen de bir şeyler iste, eylem yap, işçilerin hak ve hukukunu koru. Dilekçe tut, tutanak tut. Kimi sendikalar ne diyor? Ben işverenle kötü olmayayım, patronla kötü olmayayım diyor. Toplu İş Sözleşmem de var, aidatım da var, bana yeter diyor. Kadın işçiler taciz ediliyor, erkek işçilere rotasyon, sürgün varsa, sendika ne işe yarar? Biz hep rotasyon ve sürgünlerde işçilerin yanında olduk. İşçiyi sahipsiz bırakmadık.

H. Deniz SERT: Kamu taşeronu işçileri mücadelesinde derneğinizin önemli bir yeri var. Türkiye’de ilkti, mücadelede bir mızrak ucuydu. Derneğinizin kurulmasından sonra, izinizden giden, etkilediğiniz yapılar oldu mu?

Cemal BİLGİN: Taş-İş-Der’in kurulmasından sonra, bu alanda mücadele veren taşeron derneği sayısı çoğaldı. Bu derneklere baktığımız zaman, siyasi partilerin kurdurduğu alt derneklerdir. Burada bir hareketlilik oluşunca, genelde iktidar partisine yakın sendikalar dernek kurmaya başladılar. Nasıl dernekler, mücadeleleri nedir diye merak ettik. Bu yapıların bir, iki sene içerisinde kapatıldıklarını gördük. Hükümete yakın olanlar sizin derneğiniz iyi, siz de iyi insanlarsınız, gelin bize çalışın dediler. Biz yıllardır kadrosuz, güvencesiz çalışıyoruz. Kadro vermiyorsunuz. Her şey var bizde, yeter ki gelin dediler. Dedik siz neden söylemiyorsunuz bunları? Biz söyleyemeyiz, dışlarlar dediler. Hakikaten de öyle. Sonradan kurulan dernekleri de şimdi kötülemeyeyim ama eleştireyim. Maddi, manevi siyasi partilerden destek aldılar. Örgütlenmenin, hak hukukun önüne geçmiş oluyorsun bunu yaptığın zaman. İşçi arkadaşların hak gaspları olduğunda dava açtırmadılar, engellediler. Fiili mücadele vermediler. Masa başında sosyal diyalog, paydaşlık yoluna gittiler. İşbirliğine gidersin ama işçinin hakkını arayacak ve koruyacaksın. Bugün bazı arkadaşlar, sendikalaştılar, sendikalarda görev almaya başladılar. Şu anda hepsi edilgen konumdalar. Mücadele veren bir iki dernek kaldı. Ülke çapında bir platform kuruldu ama biz yer almak istemedik. Birlikte iş yapıyorduk ama platformlara girmek istemedik. Onların mücadele anlayışı, yöntemleri farklı, bizim mücadele yöntemimiz farklı diyeyim.

H. Deniz SERT: İşten atılma sürecine ve direnişe geçmek istiyorum. Hastane yönetimi, OHAL’i fırsat bilerek, sizleri işten atıyor ve bir arkadaşınızı da sürgün ediyor, açığa alıyor. Bu süreç nasıl gerçekleşti?

Cemal BİLGİN: Çapa’da verilen mücadelede, çalışan arkadaşların iş kazalarında yara almamalarına uğraşıyorduk, iş kazalarını raporluyorduk. Riskli koşullarla karşılaşmasınlar diye, tedbirini almaya çalışıyorduk. Ben de hastanede İSİG baş temsilcisiydim. Yaklaşık 4-5 yıldan beri bu görevi yerine getiriyordum. Bu görevi de arkadaşların sayesinde seçtim. Görev tanımı dışında işçi arkadaşlara işler yaptırıldığı için, iş kazası ve ölümler meydana geldiği için bu görevi alalım, önüne geçelim istedik. Bu sorunları yönetimle, firmayla sürekli görüşüyorduk. Bizlere işyeri eğitimleri verilsin, tedbirler alınsın istiyorduk. Bir de bu arada yemeklerde de kalite düşmeye başladı. Bunu gündeme getirmeye, eylemlerini yapmaya başladık. Yönetim bunları düzeltmek yerine, sıkıntı çıkartmaya, bize karşı tavırlarını sertleştirmeye başladı.

Öğrendik ki hastanede besin zehirlenmesi var. Tahliller verilmiş mikrobiyolojiye. İSİG uzmanı raporu tutmadı, işleme almadı. 30-40’ın üzerinde zehirlenme vakası var. Tanıyı, teşhisi ben değil, doktorlar koydu. Gidin, araştırın böyle bir durum var dedim. Sen kimsin dediler bana, sen işçisin. Git, çalışmana bak. Biz senin talimatınla mı araştırma yapacağız dediler. 5 kişide bakteri üremiş. Alıp tahlilleri, yönetime gittim. Önce kabul etmediler, yalan söylüyorsun dediler. Bunları raporladığım için, sorumluluğumu ve görevimi yerine getirdiğim için işten çıkartıldım. Göze almıştım zaten ama bunu gündeme getirince yemeklerde düzelme oldu. Bu mücadelenin verilmesi lazım, bedelini birileri ödeyecek de olsa. Biz bu bedeli ödedik ama zoruma gitmiyor. Hiç olmazsa, bir şeyi değiştirmiş olduk yani.

H. Deniz SERT: 2009’dan beri mücadelede öne çıkan isimlerdensiniz, arkanızda ciddi destek var. Hastane yönetimi bu kadar cüretkâr nasıl davranabildi?

Cemal BİLGİN: Bu arada onu da söyleyeyim dernekteki yönetici kadroya da baskı uyguladılar bu dönemde. Bir arkadaşımızı açığa aldılar, başka arkadaşımızı Cerrahpaşa’ya sürdüler. Geçen ay da başka arkadaşı da sürdüler, sinirden yüz felci geçirdi.

Şimdi şöyle oldu. Fakülte sekreteri ve yönetim beni kesinlikle istemedi. Hocalarla, çalışan arkadaşlarla, sendikacılarla aram iyiydi. Bunların gözüne battım. Haklı mücadele verdiğimiz için insanlar arkamızdaydı. Kendileri birilerinin adamları olup, yönetime geldikleri için kaldıramadılar. Kendi gücümüzle mücadele veriyoruz. Biz olumsuzluğu gündeme getirdiğimiz zaman, onların koltukları sallanıyor. Ondan dolayı bu hukuksuzluğu sergilediler. Biz şimdi içerde yokuz, çok rahatlar. Onların işine karışacak, ayak bağı olacak kimse yok. Biz hak, hukuk, adalet dedik. Mücadele dedik. Hakkımız olanı istiyoruz, fazladan bir şey istemiyoruz ki. Hırsızlık yapmıyoruz, yolsuzluk yapmıyoruz, taciz yapmıyoruz.

H. Deniz SERT: İşten atılma sonrası arkadaşlarınla hastane kapısı önünde direnişe başlamaya karar veriyorsunuz. Direniş nasıl başladı ve nasıl devam ediyorsunuz?

Cemal BİLGİN: Hastane içinde büyük bir eylem yaptık. 300-400 insan vardı. Orada güvenlikçi arkadaşlarımızla karşı karşıya geldik. Bize saldırdılar, copladılar. Çok ağrımıza, zorumuza gitti. Daha düne kadar ekmeğimizi, suyumuzu, yemeğimizi paylaştığımız işçi arkadaşlarımız bize böyle bir tavır sergilediler. Biz biliyoruz ki bunu emir altında yaptılar. Müdürler, güvenlik amirleri saldırın diye emir verdiler. Onlar da bir heyecana geldiler, bizim işçi arkadaşlarımıza, öğrencilerimize, hocalarımıza saldırdılar. Geldiğimiz noktada, eylemi hastane önünde yapıyoruz. Her cuma bu eylemi sergiliyoruz. Kurumlar, sendikalar, işçi arkadaşlarımız gelmiyor. OHAL var diye gelmiyorlar. Korkunun ecele faydası yok. Emek mücadelesi veren yapılar nerede, neden seslerini çıkartmıyorlar? Yeri geliyorsa atılacaksın, onurlu yaşayacaksın. Simit, limon, salatalık satacaksın, onurlu yaşayacaksın. Bu ateş yoksa hepimizi yakacak. Yavaş yavaş geliyor.

H. Deniz SERT: İşçilerin mücadelelerine baktığımızda OHAL döneminde, mücadele ve direnişleri sürdürmek daha güç oluyor. Sizin yaşadığınız zorluklar neydi?

Cemal BİLGİN: Bugün geldiğimiz noktada, öğrenci ve işçi arkadaşlar destek veriyor ama OHAL gerçekten insanları çok korkuttu. İnsanları inanılmaz derecede sindirdi, baskı altına aldı, enselerinde bir tehdit gibi oldu. Herkesin geçim derdi var. Kirası, faturaları, sosyal yaşamı var. Bu zamanda da işten çıkartılmak gerçekten işçi kesimine çok zarar verir. Karşılaştırma yaptığın zaman arkadaşlar kusura bakmayın, biz sizi seviyoruz, senin yanındayız ama yanına gelemiyoruz diyorlar. Biz de işçi arkadaşlarımızı çok fazla zorlamıyoruz. Zorlasak yanımıza gelecekler, sahip çıkacaklar ama lanet olsun asgari ücretle kadrosuz, güvencesiz çalışmak da insanları mücadelede bir adım geriye götürüyor.

Her şeye rağmen, OHAL’in bahane olduğunu düşünüyorum. Çık er meydanında bir göster kendini. OHAL var, eylem olmaz. OHAL var, içerde kalın. Biz OHAL’de de hak gasplarına maruz kalıyoruz. OHAL’de de eylem yapıyoruz. İşçi arkadaşlarımız da geliyor, öğrenciler de geliyor çat pat. Halkımız da destek veriyor. Sadece hayır demek yetmiyor. OHAL koşulları ağırdır, evet. Ama hangi hal olursa olsun, mücadeleyi vermek lazım. Hayat devam ediyor, bu hayatın bir parçası. Bu mücadeleyi sürdürmemiz gerekiyor. İşçi örgütlerinin pasif kalmaması lazım. Ondan sonra işçi eyleme gelmiyor oluyor. Tabii gelmez, neden gelsin? Bizler yokuz piyasada. Öğretmenler, öğretim üyeleri KHK ile işten atıldılar. Bugün KHK için kim eylem yapıyor? Tek tük eylem yapılıyor. Bugün Kadıköy’de, Taksim’de direniş var, Çapa’da, Ankara’da, Malatya’da direniş var. Niye hiçbiri gelmiyor direnişlere, sahip çıkılmıyor? Bir gün bu devran döndüğünde, hepsinin sesi gür çıkacak, meydanlara inecekler. Mühim olan gemiyi, dalgalı bir denizde limana taşımaktır. Sokakları, meydanları boş bırakmamamız lazım. Sen bugün meydanları boş bırakırsan, patronun yandaşları sokakları doldurur. Sanki mücadele vermiş gibi sokaklara sahip çıkarlar. Israrla sokakları, meydanları istemek gerekiyor. O kaldırım taşlarını yürümek lazım.

H. Deniz SERT: Sen de uzun yıllardır bu mücadeleye emek vermiş insansın. Gördüğün eksiklikler, zorluklar neler. Kamu taşeronu mücadelesinin gelişmesi için neler yapılması gerekiyor? 

Cemal BİLGİN: İnsanlar işçileri örgütlere üye yapıyor ama sonra unutuyorlar. İnsanların mahallesini bilmek, sokağına gitmek lazım. Sonuçta hepimizin siyaseti farklı olsa da emekçiyiz. Mücadeleye geldiği zaman, nedense ayrım oluyor. Eksiklik burada. Bildiri dağıtırken bile samimiyetimiz olmalı. İşçinin bu yapılara güveni ve inancı yok. Şuradan buradan gelmiş diyor. Gidip orada aynı havayı teneffüs etmek lazım ve yaşamak lazım. Sokağına girmek, kahvesine gitmek, çalıştığı yeri, çalışma koşullarını görmek lazım. Geçimini görmek lazım. Emekçiler şu anda düşmüş durumdalar. Düşen insanı kaldırmak lazım. Ona en güzelini göstermek lazım. Sen buna layıksın demek lazım. Partilere, bazı sendikalara bakıyorsun; kral gibi yaşıyorlar. Emsalimiz bu olmamalı. İşçinin hakkını, hukukunu alması, kendi mahallesinde mutlu olması gerekiyor. Onu bir yere taşıyıp da siyasi bir yapıya bağlamak değil, ona güzel hayatı vermek lazım.

H. Deniz SERT: Ülkedeki taşeron çalışmanın geleceğine dair ne söyleyebilirsin? Olumlu gelişmeler yaşanması mümkün mü, bekleyen tehlikeler nelerdir?

Cemal BİLGİN: Tehlikeler var, ama ben mutluyum ve umutluyum. İnsanlar bilinçleniyor, örgütleniyor. Siyasi iktidara kim gelirse gelsin, işçilerin mağduriyeti görmezden gelinemez. İşçiler örgütlenmek, mücadele etmek istiyorlar. İşçilerin birleşmesi gerekiyor. Patronların nasıl kulüpleri var, birlikler var. İşçilerin de bu birliklere ihtiyaçları var. İşçiler yasaları, gelişmeleri takip ediyor. İşçi artık aptal değil. Açıyor internetten hakkını, hukukunu öğreniyor. Bundan rahatsız olan bayağı bir insan var. İşçi iktidarı hedeflememeli, işçinin düşünmemesi, sorgulamaması lazım diyor. İşçi aptal olsun ve çalışsın, biz onları yönetelim istiyorlar. Üreten işçiyse, yöneten de işçi olmalı diye bir laf var ya, bunun lafta kalmaması lazım. Her işçiye görev ve sorumluluk vermemiz lazım. Kamuya çalışıyorsun, kamu senin emeğini gasp ediyor. Oy verdiğin insanlar yapıyor bunları. Sosyal olanaklarımızı kendimiz yaratmamız lazım. Kendimiz işçiyiz emekçiyiz ama başkalarına çalışıyoruz. Biz neden kendi okulumuzu, fabrikamızı, tarlamızı, çiftliğimizi kurmuyoruz? Bunlar farkındaysanız hep özelleşiyor ve patronlar yönetiyor. Sadece paranı almıyor, onurunu, haysiyetini, şerefini çalıyor senden. Haklarımızın peşkeş çekilmesine mahkûm oluyoruz.

H. Deniz SERT: İşyerinde mücadele ediyorsun, direniyorsun, başka yapılara ve mücadelelere destek veriyorsun. Mücadele içerisinde yer almak senin yaşantını ne ölçüde değiştirdi?

Cemal BİLGİN: Bu hak, hukuk mücadelesine girişmeden önce sade bir insandım. Top, bilardo, kahve bu tarz bir hayatım vardı. Ne zaman bu mücadeleye girdim, direnişlerde yer aldım, komitelere girdim; sanki üniversite okumuşum gibi geldi. Yeni bir hayata giriyorsun ama gerçek hayatın anlamı buymuş aslında. Mücadele bir okul gibi doğru bilgiyi, analizi orada görüyorsun. Hayatı orada görüyorsun, bu okulun içerisinde tabii ödevlerin, sorumlulukların var. Bunları yerine getirmen gerekiyor.

Tabii ben ailemle, akrabalarımla sorun da yaşadım. Çevrem de değişti bu arada. O arkadaşlardan koptum. Koptum derken işte fikir ayrılığı gibi bir şey oldu. O arkadaşlar işyerlerinde çalışıyorlar, bana soruyorlar. Ulan dedim devrimciye soruyorsunuz, avukata sorun. Avukat para istiyor tabii. Bunları senin bilmen gerekli diyorum. Direnişlerde, eylemlerde, mücadelelerde bunları öğreniyorsun. Fazla çalışıyorlar, mesaileri verilmiyor. Bu paraya çalıştırıyor, şükret diyor. Biz bunların hepsini biliyoruz. Benim hakkımda kötü konuşan akrabalarım, tanıdıklarım, aleyhimde konuşanlar, bana telefon açıyorlar. Ben şöyle bir sorun yaşadım, ne yapmam lazım? Diyorum daha önce beni kötülüyordunuz. Hani solcu oldu diyordunuz. Gidin avukata sorun. Bir baktım arkadaşlar da eyleme gelmeye başladılar. Milliyetçi, muhafazakârım diyenler bakıyorum, eyleme gelmeye başladılar. Mücadele, direniş çadır bunun için önemlidir. Orası bir okuldur. Mücadelenin ilk gününden son gününe kadar pişersin, diplomanı alırsın. •