Tarihsel bakışı bir tarafa bıraktığımızda ilginç tezatlıklarla dolu bir ülke gibi geliyor gözümüze Türkiye. Bu tezatlıkların en çok dile getirilen veya göze çarpan yerlerinin başında ise siyaset alanı geliyor. Gerek sınıfsal, gerekse etnisite açısından Türkiye’nin siyaset sahnesi teori ve pratik uyumunu bir türlü kuramadığından dolayı toplumsal ve siyasal ilişkiler tezatmış gibi görünüyor gözümüze. Sınıfsal açıdan İdris Küçükömer’in 1960’larda dile getirmiş olduğu ‘Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır’ hipotezi, bugün de tartışılmaya devam ediyor. Zira Türkiye’de sağın ve solun ideolojisi ile toplumsal tabanı arasındaki kopukluğun bugün için daha fazla derinleşmiş olduğunu görüyoruz. Sınıf ilişkilerinin siyasal fraksiyonla yaşadığı senkronizasyon bozukluğu, sınıf çatışmasını gölgede bırakacak boyutta bir kültürel çatışma alanının yapılaşmasına vesile oluyor. 1970’lerin CHP’sini saymazsak Türkiye’de işçi sınıfının ekseriyetinin sağ partilere oy verdiğini, işçi sınıfı bilincinin de kültürel çatışma alanındaki toplumsal kimlik inşasına göre şekillenmekte olduğunu söyleyebiliriz. Sınıf ilişkileri ile siyasal örgütleniş arasındaki uyumsuzluğun tarihsel, toplumsal ve siyasal pek çok nedeni bulunuyor. Söz konusu nedenlere bu yazıda girecek değiliz ama benzer ilişkinin etnisite ile siyasal örgütlenme arasında da geçerli olduğunu belirtmek için bu hususa dikkat çekmemiz gerekiyordu.

Sınıf ve siyasal arasında göze çarpan tezatlıkların benzerini etnik kimlik ile siyasal kimlik arasında da görebilmemiz mümkün. En başta da dediğimiz gibi bu tezatlık tarihsellikten kopuk şekilde, ilk elden göze çarpan ve ilişkisel derin bir analizi içermeyen mekanik bir bakışın tezahürüdür. Etnisite ve siyasal alan arasında tezatmış gibi görünen ilişkiler ise ilk başta kuşkusuz CHP’de cisimleşiyor. Kemalist ideolojinin sahiplenişini sürdüren bu partinin, bu ideolojiden en çok zarar gören etnik grupların ilgi odağı olagelmesi sıklıkla tartışılan bir durum. Aleviler bu açıdan en fazla tartışılan topluluklardan. CHP’nin geniş omurgasının Aleviler tarafından oluşturulduğunu söyleyebiliriz bugün için. Toplumu homojen bir kimlik esasında (Türklük) kaynaştırmayı, farklılıkları bu kimlikte eritmeyi amaçlayan Kemalizmin ulus politikası pek çok kesim gibi Alevileri de dışlayan bir yaklaşıma sahipti. Nitekim bunun bedeli 1937-38’de Dersim’deki Alevilere ödetildi CHP’nin tek parti rejimi tarafından. Ama şimdi CHP’nin başında Dersimli biri bulunuyor ve Alevilerin çoğunluğu yine CHP’de ısrar edebiliyor. Kemalist ideolojinin tektipleştirici politikasından sadece Aleviler değil, diğer etnik gruplar da nasibini almıştı. Örneğin Karadeniz’de Lazlar ve Hemşinliler de benzer asimilasyoncu politikalara maruz kalmalarına rağmen bu gruplardan bugün de CHP’ye önemli ölçüde destek sunanların olduğuna şahit olabiliyoruz. Başka gruplar için de bu durum söz konusu.

Alevilerin Kemalizmle olan sıcak münasebetini Stockholm Sendromu veya celladına âşık olmak ile açıklamaya çalışanlar[1], yukarıda da değindiğimiz gibi tarihsellikten, toplumsal kimliklerin ilişkisel gerçekliğinden, etnik kimliklerin stratejisinden bihaber mekanik önyargılara dayalı yaklaşımlara yaslanmaktadır. Oysa diğer etnik gruplar gibi Alevileri de CHP’de buluşturan şey bir etnik kimlik stratejisidir, ayakta kalabilme taktiğidir. Bu stratejilerin ortak paydasını seküler yaşam tarzı oluşturuyor. Yoksa CHP’nin ideolojisine göre CHP bir tercih nedeni değildir. Zira CHP dışında, özellikle de sekülerliğin dışına çıkmadığı sürece merkez sağ partilerde de belli dönemlerde Alevilerin yer aldığını biliyoruz. Aleviler için CHP’nin tercih edilmesinin en büyük itici gücü kendisi için risk görülen başka siyasal oluşumlardır.

Eğer bir Stockholm Sendromundan söz edilecekse bu sendrom, Avrupa’daki Türkiyeli muhafazakâr göçmenlerin Avrupa’da sol ve sosyal demokratlara oy verirken, Türkiye’de sağ partileri tercih etmeleri noktasında da dile getirilmeli. Keza Kürtlerin 1970’lerde CHP’de, 1980’lerde ise SHP’de varlık göstermesi de bu açıdan değerlendirilebilir.  Bunun gibi etnik kimlik ile siyasal davranış arasında tezat görünebilen olgular örneklerle çoğaltılabilir. Oysa sorun celladına âşık olma meselesi değil bir toplumsal kimliğin sosyal hayatın çelişkili süreçlerinde var olma mücadelesine dayalı olarak geliştirdiği taktikler meseledir. Kaldı ki bir toplumsal kimlik her daim aynı şekilde var olmuş değildir, ontolojik çerçevesi sürekli değişen, diğer gruplarla girdiği ilişkiyle ve siyasal formlarla inşa edilendir.

‘Millet’ ile ‘Ulus’ Arasında Aleviler

Aleviler ile CHP arasındaki organik ilişkinin kökenini biraz da Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde ve toplumsal mühendisliğe soyunan Kemalizm’in Ulus tasarımı ve mücadele ettiği o zamanın Siyasal İslam’ının Millet tasarımı arasında aramak gerekir. Çünkü Aleviler, o dönemden bugüne hep bu iki siyasal hattın ideolojik söyleminin dizgesinde hareket etmek zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Siyasal tarihi dönemlere ayırırsak, her dönemin siyasal tezlerinde rol almıştır Aleviler. Dönemin karakteristiğini ifade eden cümlelerin kimi zaman öznesi, kimi zaman gizli öznesi kimi zaman dolaylı tümleci, kimi zaman nesnesi, kimi zaman da yüklemi olmuşlardır. Benzer şekilde CHP’nin de Türk Sağının da kurduğu cümlelerin öğeleri arasında bir şekilde yer almışlardır.

Cumhuriyet, aslında Osmanlı’nın son yüzyılında girmiş olduğu merkezileşme politikasının kendisi ile çatışmalı ama yeni yüzü olarak ortaya çıkmıştır yeni yüzyılda. Kuşkusuz en büyük farkı sekülerleşmeyi merkezine almış olmasıdır. Yoksa devlet mantalitesi bakımından Osmanlı ile pek bir farkı yoktur, bilakis devlet-toplum ilişkilerinde bir sürekliliği benimsemiştir. CHP’de vücut bulan bu devlet mantığının Alevilere yaklaşımda nasıl tezahür ettiğine geleceğiz ancak Siyasal İslam ile CHP kanadı arasında Alevilerin nasıl yedek güç haline getirildiğine kısaca bakalım.

Kemalist devrim ideolojisi Osmanlı’nın din üzerinden tanımladığı Arapça ‘millet’ kavramı yerine, Batıdan model aldığı Moğolca’dan ithal ‘ulus’ kavramını yerleştirmek istiyordu. Fransız tipi milliyetçilik ile Alman tipi ‘halkçılık’ ulus ideolojisinin kaynaştırıcı ithal enstrümanları oluyordu. Ancak ne Fransa’daki, ne de İngilizler ya da Almanya’daki gibi bir burjuva devrimine dayalı ulus inşası olmadığı için bu süreç tepeden inmeci bir tarzda, ağırlıklı olarak devlet otoritesi ile gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Dinsel hayat Diyanet İşleri vasatıyla da kontrol atlında tutulması düşünülen konulardandı. 1925’te tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılmasından Alevi ve Bektaşilerin dergâhları da nasibini alıyordu. Devlet Diyanet İşleri ile kendince bir Sünnilik programı hayata geçirirken Alevi ve Bektaşilerin ibadet ve örgütlenme yerleri ellerinden alınıyor onlara sadece sekülerizm içinde soluk alma imkânı veriliyordu. Bu durum çok partili hayata girişe kadar sessiz bir şekilde sürdü. Ki zaten Alevilerin ciddi bir örgütlenmeleri de söz konusu değildi o yıllarda.

CHP’ye rakip Siyasal İslam ise çeşitli suretlere girerek (liberalizm gibi) politik hatta kendisini var etmeye çalışıyordu. Alevilerin Siyasal İslam’ın ümmetçilikten beslenen millet tasavvuruna ilk yıllarda sıcak bakmadığını ama Demokrat Parti ile birlikte bir kısmının buraya meyil ettiğini söyleyebiliriz. 1960’da bu eğilimin Adalet Partisi’nde de sürdüğünü görüyoruz. Ancak 1970’lerden sonra ağırlıklı olarak sol ve sosyal demokrat bir çizgide seyreden partilerde Alevilerin varlığına rastlamaya başlıyoruz.

1960’li yıllar Alevilerin Alevi tabanı özelinde ilk siyasal örgütlenmelerini gerçekleştirmeye çalıştığı yıllardı. Türkiye Birlik Partisi (TBP) böylesi bir adım olarak ortaya çıksa da ilk aşamada devletin resmi ideolojisi ve Türkçülük politikasının ötesine gidemedi. 1970’lerde ise yükselen devrimci hareket içerisinde sönümlendi.

Alevilerin Devlet ve CHP ile Semahı

Aleviler, Osmanlı politikasından dolayı ağırlıklı olarak kırsal alanda, dağlık bölgelerde yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu yüzden bölgelere göre farklı Alevilik anlayışları ortaya çıkmıştır. Aslında Aleviliğin ya da Kızılbaşlığın bir halk inancı olmasının da doğal sonucuydu bu durum. Ancak Bektaşiler farklıydı. Daha kentli idiler ve Osmanlı’da Yeniçeri Ocağının önemli bölümünde pirlik rolündeydiler. Kızılbaşlar nasıl homojen değildilerse Bektaşiler de homojen değildi. Gerek Alevilerin gerekse Bektaşilerin kaderini değiştiren gelişme Şah İsmail’in, dahası Safevilerin ortaya çıkışı olmuştur.
O döneme kadar Erdebil Dergâhına ilgi gösteren Türkmenlerden rahatsız olan Osmanlı, Balım Sultan’ı Hacı Bektaş Dergâhına postnişin olarak atayarak Türkmenleri Erdebil’in etkisinden kontrol edebildiği Bektaşiliğe yönlendirmeye çalıştı. Anadolu’daki Alevilerin umudu olan Şah İsmail’in Çaldıran Savaşı’ndaki (1514) yenilgisinden sonra Alevilerin kıyımının meşrulaştırılmaya başlanmasına paralel olarak Osmanlı daha katı bir şekilde Sünnileştirme politikasını gütmeye çalıştı. 1826’da Yeniçeri Ocağı ile birlikte Bektaşi merkezlerinin de ortadan kaldırılması, Alevi ve Bektaşilerin devlet ile olan ilişkilerinin tamamen kesilmesine, dışlanmalarına dair bir milat oldu.[2] Cumhuriyet bu ilişkinin yeniden tesisinde yeni bir aşamaydı, ama korku kültürüne dayalı geçici bir rahatlamaydı. Zira devlet, benzer refleksleri adı değişse bile yine göstermeye devam ediyordu.

Özel olarak Kemalizmin, genelde ise CHP’nin ilk yıllardaki Alevi politikası Türklük kimliği üzerinden bir dizayn sağlamaya dayanıyordu. 1970’lerde ortanın soluna dönen CHP, kırdan kente göç eden Alevilerin siyasal mücadelesinde önemli bir sığınak oldu. Ancak Aleviler bu sürecin gizli özneleriydi sadece. Sınıf mücadelesinin ideolojik çerçevesi daha baskındı. Lakin 1970’lerin sonunda Alevilere yönelik başlayan pogromlar sağ-sol farklılaşmasını, Alevi-Sünni farklılaşmasına doğru kaydırdı. Avrupa’ya göç eden Alevilerin önemli kısmının gerçekleştirdiği sivil örgütlülük 1980 darbesi sonrası dağılan sol muhalefetin yedek gücü olarak Türkiye’de de Alevi siyasasını belirlemeye başladı. Bu dönemde Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin (SHP) sadece Alevilerin değil, kırdan kente göç eden Kürtlerin ve diğer toplumsal grupların de cazibe merkezi haline dönüştüğünü görüyoruz. Aslında SHP 1980’lerden 90’ların ortasına kadar dışlananların bir ‘etnik koalisyonu’ olarak işlev gördü. Yükselen Kürt Siyasi Hareketi’nin SHP’den ayrışması, Sovyetlerin dağılması ile birlikte ideolojik savrulmaların artışı, neoliberalizmin, post-fordizmin üretim ilişkilerini başkalaştırması ve sendikal örgütlüğü zorlaştırması gibi faktörler yeni dönemin siyasal haritasını alt üst ediyordu. Küresel kapitalizmle entegrasyon arttıkça, kentleşme çeşitli etnik aidiyetlere göre toplumsal kümelenmeye dayandıkça toplumsal dayanışma ağlarının siyasal organizasyonlarına ihtiyaç daha çok artı. Piyasa toplumuna doğru kayan Türkiye’nin dinselliğe, muhafazakârlığa sarılması, Alevileri CHP’ye daha çok itti. Ayrıca Kemalist bürokrasi ve askeri sınıfın kendi güvenliğini korumak için toplumda laiklik üzerinden Alevileri kendisine yedek güç yapması da bunda etkendi. CHP’nin yeniden kurulması ve Baykal’ın milliyetçi çizgisinde, laiklik temasında sıkışan bir politikada, Alevileri klasik devlet ideolojisine yedeklemesi yeni bir Alevi siyasasını da meydana getirdi. AKP’nin iktidarıyla birlikte AKP’nin katı Sünnicilik politikası, Alevi-CHP bütünleşmesinin dışsal kuruculuğu işlevini de gördü. Alevilerin Sünni çoğunluk için birer nefret nesnesine dönüştürülmesi AKP’nin algı mühendisliğinde, siyasetin öteki kurgusunda, kendi tabanını konsolide etmede son derece işlevsel rol oynadı. Kemal Kılıçdaroğlu, bu sürecin son aşaması oldu.

Genel olarak devletin, özel olarak da CHP’nin Alevilerin büyük gövdesini laiklik tartışması üzerinden kendisine doğru çektiğini söyleyebiliriz. Devletin pirlik, CHP’nin mürşidlik rolüne soyunmaya çalıştığı bu oyunda Alevilerin döndüğü semahı kontrol etme, yönlendirme, motive etme kudreti hep daha üst siyasal otoriteye bağlanmaya çalışılmıştır. Alevilerin büyük çoğunluğunun bu semahta yer aldığını da söylememiz gerekiyor. Alevilik CHP içinde mayalandıkça CHP’nin siyasal kültürünü de kendi inanç dünyasında yeniden kodluyor. Mustafa Kemal böylesi bir lider olarak kodlanıyor, Anıtkabir yeni ibadet merkezi gibi işlev görüp kodlanıyor, Cumhuriyetin resmi günleri yeni dinsel zamanlar gibi alımlanıyor.

Alevilerin kolektif bilinçaltına seslenen korku kültürü, Alevilerin CHP’ye yönelmesinde en büyük etken oldu. CHP’nin Alevilere bakışı ise devlet ideolojisinden farklı değil. CHP içindeki bazı Alevi milletvekillerinin Alevilik üzerinden yürüttüğü politikanın ise Alevilerin geleceğine dair bir politika olduğunu söylemek güç. Zira bu politikanın Kürt Siyasi Hareketi’nin Alevi yönelimini engellemeye yönelik olduğu çok açık. Özellikle de HDP’nin varlığı bu noktada CHP’nin Alevi siyasasında daha fazla mesai harcamasına neden oluyor. Nasıl ki 1970’lerde artan devrimci hareket toplumsal sınıfları etkileyebildiği ölçüde CHP’yi de sola yaklaştırmışsa bugün de Aleviler ne kadar siyasete içkin bir yönelime sahip oluyorlarsa CHP de bundan pay almak istiyor. Ama durumu hala ikircikli CHP’nin. Fazla Alevi ilgisinin Sünni tabanı rahatsız etmesinden çekiniyor. CHP kendisini Alevilerin koruyucusu, onun hamiliğini yapan örgütlenme olarak devreye sokmaya çalışıyor sadece.

CHP kendi tabanını oluştursa da Aleviler konusunda ikircikli değil sadece, özellikle sınıfsal ilişkilerde de ikircikli. Emek hareketine, işçi sınıfına, burjuvaziye nasıl yaklaşıyorsa Alevilere de öyle yaklaşıyor. Bu ikircikli ruh hali Alevilerin kendi kimliğini CHP üzerinden ikircikli şekilde tanımlamalarına da neden oluyor. AKP karşıtlığında biriken bu Alevi tepkisi, CHP’nin sınırlarını aşamıyor.

Yukarıda da işaret edildiği gibi Alevileri CHP’ye yakınlaştıran şey sekülerizmdir. Alevilerin CHP’de kültürel sermayelerini rahatlıkla bir sonraki kuşağa aktarabilecek bir zemini bulabilmeleridir. Ama bu tarihsel korkudan kaynaklı çatışmalı bir birlikteliktir. Yeni bir siyasal dalgada yönelimin değişmesi de kaçınılmazdır. Kültürel sermaye ile etnik toplumsal kimliğin sembolik ve sosyal sermayesini bir arada tutan şey siyaset alanıdır diyebiliriz. Ekonomik sermaye de bu bileşik sermayelerden beslense de diğerlerine göre daha zayıf kalmıştır. Ancak ekonominin yerini siyaset aldığı için Aleviler kendi kimliklerini siyasal sermaye üzerinden tanımlamayı ve onu siyasetin doğal alanında yeniden üretmeyi seçmek zorunda kalmışlardır. Zira Aleviliğin CHP özelindeki siyasal yönelimi içsel bir zorunluluktan ziyade dışsal tehditlerden kaynaklanmaktadır. Bu tehdide karşı Aleviler, daha güçlü ve güvenilir bir kapı gördükleri takdirde ona yönelebilirler, hatta bunu diğer demokratik güçlerle birlikte yaratabilirler.

 

DİPNOTLAR

[1] Bu yaklaşımın tipik örneklerinden biri için bkz. Cafer Solgun, Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı, 2008, Hayy Kitap, İstanbul. Aslında bugünkü manzara baktığımıza Alevilerin Kemalizm’le imtihanından ziyade Kemalizm’in Alevilerle imtihanı söz konusudur.

[2] Alevilerin Osmanlı’dan Cumhuriyete nasıl bir siyasi tarihe sahip olduklarına ilişkin bkz. Necdet Saraç, Alevilerin Siyasal Tarihi 1300-1971, 4. Baskı, İstanbul, Cem Yayınevi.