CHP ve Kürt Sorunu

186

Türkiye uzunca bir süredir siyasal İslamcı bir partinin ve onun reisinin ellerinde faşizan bir diktatörlüğe doğru evriliyor. Gündemdeki bu diktatörlük sadece zaten son derece kısıtlı demokrasinin değil, aynı zamanda 100. yılına yaklaşan Cumhuriyetin de sonunu ilan etmek üzere her geçen gün yeni bir mevzi daha kazanıyor. Her geçen gün iktidara daha bir yerleşen neoliberal ve fakat siyasal İslamcı parti gayrı resmî sözcülerinin ağzından Cumhuriyet parantezini kapatmak istediğini neredeyse her gün yeniden ilan ediyor. Demokratik, laik ve sosyal bir nitelik kazanarak ileriye doğru bir sıçrayış gerçekleştiremeyen Cumhuriyet, mezar kazıcılarının elinde can çekişiyor.

Cumhuriyetin kurucusu ve koruyucusu iddiasındaki Cumhuriyet Halk Partisi ise bu süreci durduracak basireti bir türlü gösteremiyor, ne Türkiye’nin ikinci büyük siyasi partisi olarak kendisi faşizmi durduracak politikalar üretebiliyor ne de kendi dışında yer alan ama Cumhuriyetin geleceği konusunda endişeli yığınları derleyip toparlayabiliyor. Cumhuriyetin bugün ancak demokratik ve sosyal bir içerik kazandırılarak korunabileceğini bir türlü kavrayamayan CHP sanki çaresizce cenaze namazına hazırlanıyor. Bunun pek çok sebebi var elbette, biz bu yazıda meseleyi bütün boyutlarıyla ele alacak değiliz, zaten bu makalenin hacmi böyle kapsamlı bir değerlendirmeye yetmez. Bu yazıda biz CHP’nin Cumhuriyeti korumak ve kollamakta bu kadar yetersiz kalmasının, bu kadar basiretsiz olmasının arkasında yatan en temel faktörlerden birine eğileceğiz. Bu, CHP’nin kuruluşundan bu yana sırtında taşıdığı büyük bir kamburdur ve CHP bu kamburdan kurtulamadıkça kendisi de bu toplumun sırtında bir kambura dönüşmüştür. CHP’nin Kürt kamburu ya da Kürt korkusu bugün Cumhuriyet düşmanlarının elindeki en büyük kozlardan biridir ve CHP kendi korkusunun elinde tutsaktır. Çünkü bugün Kürt hareketinin aktif bir desteği olmadan cumhuriyetin kurtarılması, hele de demokratik ve sosyal bir cumhuriyet olarak yeniden inşası imkansızdır.

2018 yılının Şubat ayında CHP ve Kürt meselesi diye yazıya başlarken insanın aklına ister istemez Kemal Kılıçdaroğlu’nun 20 Mayıs 2016 tarihinde TBMM’de oylanacak olan milletvekilleri dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin Anayasa değişikliği öncesinde partisinin tavrını açıklarken söylediği sonradan meşhur olmuş o söz geliyor: “AKP’nin dokunulmazlık teklifi Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz.”[1] Sonuçta CHP’li milletvekillerinin de desteğiyle dokunulmazlıklar kaldırıldı ve bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle, eş genel başkanlar Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş başta olmak üzere dokuz HDP ve bir CHP milletvekili (Enis Berberoğlu) cezaevinde. Ayrıca bugün Türkiye’de parlamentonun giderek işlevini kaybettiği de bir genel gözlem olarak hemen herkes tarafından kabul ediliyor.

Akp’nin ve reisi Tayyip Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğünü adım adım pekiştirdiği bir süreçte, belki de Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle laik cumhuriyetin tabutuna son çivinin çakılmakta olduğu bugünlerde[2], bu gidişatın önünde durabilecek iki siyasal partiden birinin etkisizleştirilmesinde diğerinin ciddi bir katkısının olmuş olması, eğer o son çivinin çakılması engellenebilirse belki kötü bir kaza, taktik bir hata olarak yorumlanabilir, ama o çivi çakılırsa herhalde o oylamada evet oyu kullanan CHP’nin bu tavrı ilerde faşizmin önünü açan kritik hamlelerden biri olarak değerlendirilecek ve CHP’nin cumhuriyetin mezar kazıcılarına güzide bir hediyesi olarak kabul edilecektir.

Elbette CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılmasına verdiği destek aslında kökenleri çok daha derinde olan bir sorunun günümüzdeki yansımalarından biridir sadece. Yoksa ‘CHP’nin Kürtlerle meselesi’nin kökleri tarihsel olarak o kadar derinlerdedir ki partinin tüm dokusuna nüfuz etmiş durumdadır. Gerçekten de günümüzde CHP’nin bir ‘Kürt siyaseti’ yoktur, onun Kürtlerle tarihsel bir ‘meselesi’ vardır, bir türlü yüzleşmeye yanaşmadığı, yüzleşmeden kaçındıkça da siyasete dönüştüremediği bir meselesi. Ve bir türlü yüzleşilmeyen, her zaman etrafından dolaşılan bu mesele partinin bünyesinde artık öylesine büyük ve habis bir ur haline gelmiştir ki, bu uru ciddi bir operasyonla temizlemeyi göze alamayan CHP’nin kendisi artık Türkiye için mesele haline gelmiştir. CHP yıllardır halledemediği bu meselesinden dolayı kendisi artık bir sorundur; siyasette çözümün bir parçası değilsen sorunun bir parçası olursun. Üstelik adına genel olarak Kürt sorunu denilen şey son otuz yılda öyle önemli bir sorun haline gelmiştir ki, CHP’nin kurucusu olmakla övündüğü Cumhuriyet’in bugün ölüm döşeğinde olmasının başlıca sebeplerinden birisi bu sorunun bir türlü çözülememesidir. Bir türlü demokratikleşemeyen ve Kürtlerle barışamayan Cumhuriyet, içini saran bu hastalık tedavi edilmeyince tarihsel düşmanı olan siyasal İslamcılar tarafından çok da zorlanılmadan ele geçirilmiştir ve tabutuna son çivinin çakılmasını bekler durumdadır.

CHP’nin Kürtlerle bir meselesinin olduğu, son 30 yılın seçim sonuçlarına bakılarak da öne sürülebilir. 1995 seçimlerinden bu yana CHP’nin Kürt illerinden aldığı oy oranı daima yüzde 5’in altında, hatta çoğu kez yüzde 1 veya 2’ler seviyesindedir. Örnek olsun CHP’nin hem siyasi hem de nüfus bakımından en önemli Kürt illerinden olan Diyarbakır ve Van’da 1995 yılından 2015 Kasım seçimlerine değin oy oranları şöyledir:

1995 1999 2002 2007 2011 06.2015 11.2015
CHP DSP CHP DSP CHP DSP CHP CHP CHP CHP
Diyarbakır 2 2.6 3 5 5.9 1.1 2 2.2 1 1.5
Van 2.3 2 5.1 4.1 5.2 1.5 4.1 3.7 1 1.5

Yani CHP Kürt nüfusun ağırlıkta yaşadığı şehirlerde yok hükmündedir. Tabloya DSP’yi de ekleseniz sonuç değişmemektedir.

Sorunun vahametini göstermek açısından son bir örnek olarak en son gerçekleşen CHP Kongresinde yapılan seçimlerde Kürt illerinden hiçbir temsilcinin Parti Meclisi’ne giremediğini de ekleyelim.

Şimdi durum böyledir de, neden böyledir? Bu soru önemli ama belki de daha önemli olan soru şudur: Türkiye’nin geldiği aşamada, yani Cumhuriyet rejiminin büyük bir tehlike altında olduğu ve tek adam diktatörlüğünün kurumsallaşmasının son aşamasına geldiğimiz bugünlerde CHP’nin Kürtlerle meselesini çözmesi niçin önemlidir? Fakat biz bu yazıda daha çok soruna tarihsel bir perspektiften yaklaşarak meselenin derinlerdeki köklerini göstermeye çalışacağız, diğer yandan güncel durumda bu sorunun bir an önce çözülmesinin Cumhuriyetin karşı karşıya bulunduğu tehlikenin atlatılması için hayati derecede önemli olduğuna işaret etmekle yetineceğiz.

“Kürt Sorunu”

Aslında meselenin Kürt sorunu olarak nitelendirilmesi, yıllardır Kürt sözcüğünü yasaklayan bir resmi ideolojinin geçerli olduğu Türkiye’de ileri bir adım olarak değerlendirilebilirse de bugün geldiğimiz aşamada özünü daha iyi kavramak açısından belki de sorunun Türk sorunu olarak ifade edilmesinin daha yararlı olacağını söylenebilir. Çünkü giderek daha çok Kürt’ün itiraz ettiği üzere aslında burada “sorun” olan Kürtler değil, Kürtlerle barış içinde bir arada yaşamanın bir formülünü yıllardır bir türlü bulamayan bölge halkları ve devletleridir.[3] Eşit yurttaşlık ve özerklik temelinde bölge halklarıyla birlikte yaşamak isteğini defalarca kez dile getirmiş olan Kürt halkının bir sorunun kaynağı olarak görülmesi bu anlamda haksızlıktır, doğru da değildir. Bu çerçevede Barış Ünlü’nün yakın zamanda yayınlanan çalışmasında, sorunun temelinde Kürtlere ait ne varsa onun inkârına dayanan “Türklük Sözleşmesi”nin yattığını ileri sürmesi son derece yerindedir.[4]

Fakat burada bu isimlendirme konusunu uzatmanın manası yok, buna değinip geçmiş olalım, ve alışılageldik adıyla “Kürt sorunu”nun nasıl anlaşılması gerektiğine bakalım. Bu konuda en çok düşünmüş, en kapsamlı çalışmaları yapmış, onlarca kitap yazmış ve bunun bedelini de ömrünün yirmi yıla yakın bir dönemini hapishanelerde geçirmiş olan İsmail Beşikçi Kürt sorununu şöyle tanımlıyor: “Benim kanımca Kürt sorunu, Kürdistan sorunu şudur: 1920’li yıllarda, Milletler Cemiyeti döneminde Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması, paylaşılması ve Kürtlerin bağımsız devlet kurma haklarının gasp edilmesi sorunudur.”[5]

Bu kısa tanımlama aslında sorunun özünü bütün yalınlığıyla ortaya koyuyor. Bugün bağımsız bir Kürdistan devleti olsaydı gerçekten de hiç kimse bir Kürt sorunundan bahsetmeyecekti. Belki bölgede gene barış ve huzur olmayacaktı ama o zaman bambaşka sorunlar konuşuluyor olacaktı. Fakat mesele Türkiye’de hala çok büyük ölçüde konunun uluslararası boyutu ön plana çıkarılmadan tartışılıyor. Sanki sorun Türkiye’nin bir iç sorunu gibi algılanıyor. Gerçi son yıllarda Irak Kürdistan’ında yaşanan gelişmeler ve hele de Suriye’deki savaş dolayımıyla Rojava Kürtlerinin bir statü elde etme yolunda olması konunun uluslararası boyutunu ister istemez iyice ön plana çıkardı ve artık hem bölge devletleri hem de emperyalist güçler oyunlarını bu yeni dengelere göre kurmak zorunda hissediyorlar. Nitekim Türkiye’nin Suriye’deki savaşa müdahalesi ve en son Afrin saldırısı tamamen oradaki Kürtlerin bir statü elde etmesini önlemeye yöneliktir. Fakat tüm bu gelişmelere rağmen Kürt sorunu bir yanıyla gene de Türkiye’nin bir iç sorunudur. Çünkü Türkiye’deki Kürt siyasi hareketi en azından son 20 yıldır amacının bağımsız ve birleşik bir Kürdistan kurmak olmadığını defalarca deklare etmiş durumdadır. Hedef elbette diğer parçalardaki Kürtleri de göz ardı etmeden bölge halklarıyla birlikte eşit yurttaşlık temelinde barış içinde birlikte yaşamak olarak formüle edilmektedir. Bunun biçimi bazen “demokratik konfederalizm”, bazen “demokratik özerklik”, bazen de “demokratik cumhuriyet” olarak tarif edilmektedir. Fakat asla territoryal bir ayrılıktan, bağımsız bir Kürdistan hedefinden söz edilmemekte, aksine teorik ve tarihsel bir ulus devlet eleştirisinden yola çıkılarak ayrı bir devlet kurmanın Kürtlerin ve bölgenin sorunlarını çözmeyeceği kabul edilmektedir. Bu anlamda Türkiye kökenli Kürt siyasal hareketi, klasik bir ulusal kurtuluş hareketi olarak ortaya çıkıp da tarihsel-siyasal bir kategori olarak ulus-devletin reddi noktasına gelmiş dünyadaki ilk harekettir. Ve bu tüm bölge halkları için büyük bir şanstır.

Dolayısıyla bu durum, sorunun Türkiye ile ilgili kısmının ayrıca konuşulabilmesine de imkân tanımaktadır. Çünkü eşit yurttaşlık ve demokratik özerklik talebi pekâlâ Türkiye sınırları içinde de çözülebilir. Zaten bu yazının konusu CHP’nin Kürt meselesi olduğu için biz de kendimizi Türkiye ile sınırlandıracağız. Sosyalistlerin sorunu uluslararası düzeyde çözmenin yollarını tartışmaları, örneğin bir zamanlar Yalçın Küçük’ün ve sonraları Ateş İlyas Başsoy’un yaptığı gibi “Doğu Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” gibi formülasyonlarla düşünmekten tamamen vazgeçmemeleri sağlıklıdır ama içinde bulunduğumuz ve faşizme giden konjonktürde daha kısa vadeli düşünmek ve ‘gerçekçi’ politik taktikler önermek de bir zorunluluktur.

Bugünün öncelikli görevinin faşizmi ve tek parti/tek adam diktatörlüğünü durdurmak olduğu konusunda sanırız tüm sosyalistler hemfikirdir ve verili güçler dengesi içinde CHP’nin faşizm karşıtı cephede yer alması hayati önemdedir. Biz genel anlamda Kürt hareketinin ve özel olarak da Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) bu cephenin en önemli unsurlarından olduğunu düşünüyoruz ve bu yazı kapsamında bu olguyu tartışma dışı sayıyoruz. O halde bu cephe içinde CHP ve HDP’nin yanyana durması bir zorunluluktur ve fakat burada CHP yapısal bazı engellerle karşı karşıyadır. CHP’nin bu cephede kararlı bir biçimde yer almasının en büyük engeli, yukarıda da belirttiğimiz üzere kendi Kürt meselesini çözememiş olması ve bu sorunla yüzleşmekten ısrarla kaçınmasıdır. Oysa kısmen CHP’de temsil edilen laiklik ve sosyal bir cumhuriyet konusunda duyarlı ‘Türklerle’, hemen hemen bütünüyle HDP’de temsil edilen aynı konularda duyarlı ama üstüne bir de demokratik cumhuriyet/demokratik özerklik talep eden Kürtler bir araya gelmeden faşizmin durdurulması neredeyse imkânsızdır.

Fakat bu iki partiyi ve dolaysıyla faşizmin durdurulmasını en çok isteyen toplum kesimlerini bir araya getirmek belli ki kolay olmayacaktır. Bu satırlar kaleme alındığı sırada internete düşen haberlere göre CHP 2019’da yapılması öngörülen seçimlerde ittifak yapabileceği partileri sayarken iyi Parti ve Saadet Partisi’ni saymakta HDP’nin adını bile anmamaktadır.

CHP’nin bu tutumunu anlamak için şimdi biraz tarihe gidelim.

CHP ve Kürtler: Kısa Tarihçe

1923 yılında ilan edilen Cumhuriyet, dünyadaki kapitalist gelişme sürecine ayak uyduramamış ve yarı sömürge durumuna düşmüş, çok etnili ve çok dinli bir imparatorluğun külleri üzerinde yükselen bir ulus devletin doğum ilanıydı. Bu Cumhuriyet bir yanıyla da, aynı temel üzerinde gelişen ve 1908’de başlayan burjuva devrim sürecinin tepe noktası anlamına geliyordu. Pre-kapitalist bir imparatorluktan burjuva-kapitalist bir düzene geçiş anlamında bu süreci dünya-tarihsel bir kategori olarak “burjuva demokratik devrimler” sürecinin bir parçası olarak düşünmek gerekir. Fakat çok önemli bir ‘eksikliğine’ hemen dikkat çekmek kaydıyla: bu süreç Türkiye’de bir ‘tepeden devrim’ olarak gelişmiştir. Devrimin kitle desteği çok zayıftı ve alt sınıfların devrim sürecine katılımı çok sınırlıydı. Dolayısıyla da Batıdaki bazı örneklerinin aksine devrimin demokratik içeriği çok cılızdı.

Cumhuriyet’in iktidar bloğunu “Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılda hızlanan kapitalistleşme sürecinin ortaya çıkardığı ticaret burjuvazisi, büyük toprak sahipleri ve yeni tipte bir aydın-bürokrat kesim” oluşturuyordu. Devrimin öncü kadrolarını oluşturan aydın ve bürokratlar büyük ölçüde 19. yüzyılın ortalarından itibaren, Osmanlı’daki modernleşme çabasının bir ürünü olan Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye gibi okullarda yetişmişlerdi ve hepsinin cevabını aradığı soru aynıydı: “devleti nasıl kurtarırız?” Soruya verilen yanıtlarda kimi farklılıklar gözlense de genelde “Batıcı”, pozitivist bir kalkınma ideolojisinin etkisindeydiler. İslamcılık ve Türkçülük bu tabloya eklenmek istenen renklerdi. Burada ayrıntısına giremeyeceğiz ama özellikle Balkan Savaşları’ndan sonra, yani imparatorluğun çok etnili ve çok dilli yapısını koruyamadığının iyice anlaşılmasından sonra, Türkçülük tablonun baskın rengi haline geldi. İttihat ve Terakki’nin başlattığı “milli iktisat” siyaseti ve “milli burjuvazi” yaratma gayreti Kemalistler tarafından aynen devralınacaktı.

Başlangıçta İslamcılık Türkçülüğün mütemmim cüzi gibi algılanıyordu ama bunlardan hangisinin ön plana çıkacağına reel politikanın ihtiyaçlarına göre cevap veriliyordu. Mesela Kurtuluş Savaşı sırasında hem dışardaki İslam dünyasının hem de içerdeki dindar halkın, hem de Kürtlerin desteğini kazanmak için çubuk biraz İslamcılıktan tarafa bükülmüştü. Fakat Lozan Antlaşması imzalanıp da ulus devletin kuruluşu güvence altına alınınca kurulan bu ittifaklar dağıtıldı, yeni Cumhuriyet’in üstüne kurulacağı temel olarak Türkçülük benimsendi. Elbette bu yeni yapıda İslam önemli bir bileşen olarak varlığını koruyacaktı, zaten bu tanımlamadaki Türk şüphesiz ki Müslüman bir Türk’tü. Fakat Kürtler, ancak Kürtlüklerini inkâr ettikleri müddetçe, yani “Türklük Sözleşmesi”ne[6] uydukları sürece bu çatı altında barınabileceklerdi.

Bilindiği gibi Kürtlerin yaşadığı topraklar önce Sykes-Picot antlaşmasıyla gizlice ve sonra da Lozan antlaşmasıyla açıkça, İran, Türkiye, Suriye ve Irak arasında dörde bölündü. Böylece daha önce “tavukları birbirine karışan” Kürtler bir anda birbirlerini pasaportsuz göremez hale geldiler. Fakat meselenin trajik boyutu bununla da sınırlı kalmadı, her dört parçadaki Kürtleri de ilerdeki yıllarda çok büyük sorunlar bekliyordu; asimilasyon, kimliksizleştirme, tehcir… Bunlara direnecek olanlar da her türden baskı ve hatta katliamlarla yüz yüze kalacaklardı.

Türkiye sınırları içinde kalan Kürtlerin payına da tamı tamına bunlar düştü. Tehcir, tebdil ve asimilasyon politikası Cumhuriyet’in ilanından sonra hızla uygulamaya konuldu ve Kürtler cumhuriyetin ilk on beş yılında bu politikalara direnmelerinin bedelini çok ağır biçimde ödediler. Şeyh Sait (1925) ve Ağrı isyanları (1927-1930) özünde Kürtlerin kimliksiz ve statüsüz bırakılmalarına karşı giriştikleri ayaklanmalardı. Her ikisi de çok ağır biçimde bastırıldı. 1937-38 Dersim harekâtı ise ortada bir isyan bile söz konusu değilken Cumhuriyet idaresinin kendi rejimini bölgede zorla yerleştirmek için giriştiği büyük bir katliama dönüştü.

Fakat Kürt meselesinin nasıl bu hale geldiğine biraz daha yakından bakmakta fayda var. Çünkü Kürtlerin ve Kürtlük’ün inkârı Cumhuriyetten önce söz konusu değildi. Kurtuluş Savaşı sırasında BMM’de Kürdistan Mebusları vardı ve Cumhuriyeti kuran kadroların söylemlerinde, kurtarılacak olan ülkenin Türklerin ve Kürtlerin “ortak vatanı” olduğu sıklıkla vurgulanıyor, açık ya da örtülü biçimlerde Kürtler için özerk bir yönetim vaat ediliyordu. Örneğin Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmasından kısa bir süre sonra, 16 Haziran 1919’da Diyarbakır’ın ileri gelen ailesi Cemilpaşazadeler’den Kasım Bey’e gönderdiği telgrafta, bağımsız bir Kürdistan fikrini onaylamamakla beraber, “Kürt kardeşlerimin hürriyeti ve refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım” diye yazmıştı.[7] Bu türden yazışmalara daha fazla örnek verilebilir ama daha önemlisi 1921 Anayasasının (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) yerel özerklik konusundaki çok daha özgürlükçü tutumudur. Bu anayasaya bir kere “Türk devleti”nden değil “Türkiye devleti”nden söz ediyordu ve tüm ülkenin halkın seçtiği şuralarla yönetilmesini ve tüzel kişilik verilecek nahiye ve vilayetlere özerklik tanınmasını öngörüyordu. Buna göre dış ve iç siyaset ile adli ve askeri konular dışındaki tüm işler vilayetlere bırakılıyordu. Eğitim, sağlık, iktisat, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım işleri il meclislerince görülecekti.

Son olarak Mustafa Kemal’in daha geç bir tarihte, 16-17 Ocak 1923’te İzmit’te düzenlediği ve Falih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman gibi ünlü gazetecilerin de katıldığı basın toplantısında konuyla ilgili olarak söylediklerinden iki cümle aktaralım: “… Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir türlü mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir.”[8]

Lozan Barış Antlaşmasının imzalanacağı konferans sırasında İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyeti, Kürtlerin azınlık sayılmaması için epeyce uğraştılar, ısrarlı biçimde “TBMM Hükümetinin Türklerin ve Kürtlerin ortak hükümeti” olduğunu ileri sürdüler. Batılı devletler de Konferans boyunca Musul sorunu dışında Kürt meselesiyle çok ilgilenmediler. Sonuçta antlaşmanın imzalanmasıyla Kürtlerin yaşadığı topraklar dört parçaya bölünmüş oldu ve her bir parça ayrı bir devletin egemenliğine bırakıldı. Türkiye’de yaşayan Kürtler azınlık statüsüne de alınmadılar. Böylece kendi dillerinde gazete çıkarabilmek, Kürtçe eğitim yapacak okullar açabilmek gibi haklardan da yoksun kaldılar.

Lozan’dan ve Cumhuriyet’in ilanından sonra Kürtlerle ilgili özerklik tartışmaları tamamen gündemden kalktı. “Ortak vatan” teması tamamen unutuldu. 1924 Anayasası Kürtlerle ilgili hiçbir düzenleme getirmedi. 1921 Anayasasındaki güçlü ve özerk yerel yönetimlerin yerini yeni anayasada merkeziyetçi bir sistem aldı. 1921’deki “Türkiye devleti” 1924 Anayasasında “Türk devleti” oldu ve bütün yurttaşları çoğunluğu oluşturan grubun adıyla tanımladı: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.”

1925 yılının Şubat ayında ortaya çıkan Şeyh Sait İsyanı sonrasında Kemalist iktidarın Kürt meselesine bakışı daha da sertleşti. İktidarın bundan sonraki Kürt siyasetini, devletin resmi belgelerinde de geçtiği şekliyle, “tedip, tenkil ve asimilasyon” olarak adlandırmak mümkündür. Yani, uslandırma/yola getirme, cezalandırma ve Türk kültürüne özümleme. Başbakan İsmet Paşa’nın Şeyh Sait isyanının hemen sonrasında Türk Ocakları’nın ikinci kurultayında yaptığı konuşmada sarf ettiği şu sözler, Cumhuriyet yönetiminin genel olarak azınlıklar ve özel olarak da Kürtler konusunda gelecekte nasıl bir siyaset takip edeceğini bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu:

Biz açıkça milliyetçiyiz. …ve milliyetçilik bizim yegâne birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların (etnik toplulukların) hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehâl Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız Türk olmalarıdır.[9]

Bu konuşmadan birkaç ay sonra yürürlüğe girecek olan “Şark Islahat Planı” sadece Kemalist tek parti yönetiminin değil, yakın zamanlara kadar bütün Cumhuriyet hükümetlerinin izleyeceği Kürt siyasetinin temel çerçevesini oluşturacaktır. 24 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulunca yürürlüğe konulan Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturacaktı. Toplam 27 maddelik planın en önemli düzenlemelerinden biri Kürtçe konuşmanın yasaklanmasıydı. Planın 13. Maddesinde “aslen Türk olup Kürtlüğe mağlup olmaya başlayan” çok sayıda il ve ilçedeki devlet dairelerinde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve mukavemetten cezalandırılması öngörülüyordu.

Şark Islahat Planı’nda çizilen çerçeve hem tek parti döneminde hem de sonrasında devletin Kürt sorununa yaklaşımının esasını oluşturacaktı. Planda Kürtlerin varlığı büsbütün reddedilmiyor, fakat onların bir an önce Türk kültürüne asimile edilmeleri amaçlanıyordu. Bu amaçla ve öncelikle Kürtçe konuşulması mümkün mertebe engellenecek, herkesin Türkçe öğrenmesi sağlanacak, iskân politikalarıyla bir yandan Kürt bölgelerine Balkan ve Kafkaslardan gelenler yerleştirilirken bir yandan da buradaki Kürt nüfusun bir bölümü Batı illerine nakledilecekti. Ulus-devlet kurma sürecinde “ulus”un merkezine Türk kimliğini koymayı benimseyen Kemalist iktidar, Kürtlere Kürtlüklerini unutturmayı ummaktaydı. Buna direnenler en ağır biçimde cezalandırılacaklardı.[10]

Cumhuriyet yönetiminin Kürtlerle ilgili siyasetinin ana hatları Şark Islahat Planı’nda çizilmiş olmakla beraber, tek parti döneminde ve sonrasında Kürt sorunu ile ilgili daha pek çok resmi rapor hazırlanmıştır. Cumhuriyet’in Kürt meselesine bakışını ele veren ve bu konuda izlenen siyasetin çerçevesini çizen bu raporları hazırlayanlar, Başvekil İsmet İnönü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, İktisat Vekili Celal Bayar, Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, Umum Müfettiş İbrahim Tali Bey, Vali Ali Cemal Bardakçı, Umum Müfettiş Abdullah Alpdoğan gibi devletin önde gelen yöneticileriydi.

Bu raporların arasında azınlıkta kalan bazıları diğerlerine göre daha ılımlı ve liberal bir içeriğe sahip olsalar da sonuçta hepsinin sadık kaldığı temel siyaset aynıydı: Türkleştirme. Bunun için Kürtler başta “tedip” edilecekler, yani terbiye edilip yola getirilecekler, direnenler ise “tenkil”e uğrayacaklar, yani cezalandırılacaklardı. Yola getirmek için uygulanacak temel politika ise iskândı; yani, Kürt bölgelerine Balkan ve Kafkas göçmenlerinin yerleştirilmesi, Kürtlük bilinci ve duygusu güçlü Kürtlerin ise ülkenin Batı bölgelerine sürülmesi. Ayrıca Kürtlerin Türkleştirilmesinde izlenecek en önemli yollardan biri Kürtçe’nin unutturulup Türkçenin yaygınlaştırılması olacaktı. Raporların çoğunda bölgede yatılı okulların yaygınlaştırılması ve özellikle de kız çocuklarına mutlaka Türkçe öğretilmesi önerilmekteydi.[11]

Genel olarak Kürt meselesine ilişkin bu raporlardan başka bir de özel olarak Dersim bölgesine dair yazılan raporlar vardı. 1926 yılından itibaren kaleme alınan bu raporlar 1937-38 yıllarında gerçekleştirilecek Dersim harekâtının habercisiydiler. İlki, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından yazılan bu raporlarda Dersim, Cumhuriyet yönetiminin nüfuz edemediği bir coğrafya olarak tarif edilmekte, derebeyleri ve şeyhlerin etkisindeki bölge halkının yeni rejime uyum sağlama konusunda isteksiz olduğu vurgulanmaktaydı. Öyle ki Hamdi Bey’e göre sorun okul açmakla, yol ve fabrika yapmakla çözülebilecek durumda da değildi. Ona göre Dersim, Cumhuriyet yönetimi için bir “çıban”dı ve bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak gerekliydi. Çünkü giderek Kürtleşen Dersim’de Cumhuriyete karşı bir ayaklanma ihtimali her geçen gün büyümekteydi. Hamdi Bey’e göre tek çare askeri operasyondu ve hemen o yaz başında ezici bir askeri kuvvetle karadan ve havadan harekete geçilmeliydi. Silahlar toplandıktan sonra halk “hayvan gibi esir edilmeli” ve bağlı oldukları şeyh, bey ve ağalar ile bunların yakınları derhal uzak vilayetlere sürgün edilmeliydi.

1927 yılında Birinci Umum Müfettişliğe atanan İbrahim Tali (Öngören) Bey, Dersim’e silahlı müdahaleyi zorunlu görenlerdendi. 1932 yılına kadar bu görevde kalacak olan İbrahim Tali, 1930 tarihli raporunda kısa vadede bir ayaklanma beklentisi olmadığını yazmasına rağmen yine de Dersim’e askeri bir operasyon yapılmasının gerekli olduğunu savunmaktaydı. O da, Hamdi Bey gibi, sosyal ve iktisadi tedbirlerle sorunun çözülemeyeceği kanısındaydı. Askeri müdahale şarttı, ama ondan önce bölgenin dışarısı ile ilişkisi kesilmeli ve ticarete engel olunmalıydı. Böylece aç kalacak halk zamanla devlete sığınmaya mecbur kalacaktı!

Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa da 1931 tarihli raporunda silahlı müdahaleyi önermekteydi. Ona göre “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur.” Fevzi Paşa’nın diğer önerileri Cumhuriyet yönetimin artık iyice belirginleşen Kürt siyasetine paraleldi: zorunlu iskân ve Türkleştirme.[12]

Bir yıl sonra, 1932’de, bu kez Dâhiliye Vekili Şükrü (Kaya) Bey Dersim üzerine kapsamlı bir rapor kaleme alacak ve Şark Islahat Planı çerçevesinde şekillenmiş devlet görüşünü bir kere daha teyit edecekti. Dâhiliye Vekiline göre Dersim’de büyük bir asayiş ve güvenlik sorunu vardı ve acilen müdahale gerekmekteydi. Ona göre “Dersim’de hükümet ve teşkilatı, zabıtası, mahkemesi ile bir hayalden ibaretti” ve bu böyle devam edemezdi. Seyit Rıza bölgede giderek güçlenmekteydi ve eğer önlem alınmazsa yakında Dersim’in şefi olacaktı. Askeri harekât hemen (1932 baharında) başlatılmalıydı. Dersim’de silahlar toplanmadan ve aşiret reisleri oradan uzaklaştırılmadan girişilecek herhangi bir ıslahat denemesi başarılı olamazdı.

1935 yılının son günlerinde TBMM’de kabul edilen “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” uyarınca daha önce Dersim diye anılan bölgeye hem vali, hem komutan hem de umum müfettiş olarak atanan ve çok geniş yetkilerle donatılan Korgeneral Hüseyin Abdullah Alpdoğan’ın raporu ise çözüm araçları bakımından değilse de sorunun tespiti açısından diğer raporlara göre önemli bir farklılık taşıyordu. Bu raporun en dikkat çekici yanlardan biri, Dersim halkının “Turanî ırktan” geldiğinin, bölgede konuşulan dilin de “dağ Türkçesi” olduğunun iddia edilmesiydi.

Görüldüğü gibi Kemalist iktidarın Kürt meselesi karşısındaki siyaseti tereddütsüz biçimde “tedip, tenkil ve asimilasyon”du. Sonradan bir isyanın bastırılması olarak gösterilmeye çalışılan ve bir katliamla sonuçlanan Dersim Harekâtına bile aslında yıllar öncesinden karar verilmişti. Zaten bütün bu politikalara karşı Kürtlerin daha önce giriştiği Şeyh Sait ve Ağrı isyanları da çok orantısız bir şiddetle, isyancılarla sivillerin ayrıştırılmasına en ufak bir özen gösterilmeden bastırılmıştı. Cumhuriyet idaresi, bazı gizli raporlar hariç tutulacak olursa, görünürde bütün bu yaşananları herhangi bir şekilde Kürtlük ile ilişkilendirmemeye özel bir hassasiyet gösteriyordu. Sorun onların dilinde bir gericilik sorunuydu, feodalizm sorunuydu, aşiret ve ağalık sorunuydu, şeriatçılık sorunuydu.[13] Bütün bunlarda bir gerçeklik payı da vardı elbette ama isyanların temel motifinin de Kürt milliyetçiliğine dayandığı son derece açıktır. Öte yandan Kemalistlerin kendileri de daha Kurtuluş Savaşından itibaren Kürt egemen sınıflarıyla uzlaşma yolunu tutmuşlar, büyük ölçüde bu sebeple, ciddi bir tarım ve toprak reformuna girişmekten kaçınmışlardır. Bu dönemlerde CHP’nin bölgeden seçtirdiği milletvekillerinin tamamı da şeyhler ya da ağalardır.

Şimdi burada bir parantez açıp bütün bu yaşananların vebalini tek başına CHP’ye yıkabilir miyiz sorusuna kısa bir yanıt arayabiliriz. CHP her zaman Cumhuriyeti kuran parti olmakla övünmüştür, tarihsel olarak bakıldığında ve kâğıt üstünde bu iddia doğru görünür. Lakin o yllarda CHP’nin kendisinin ne kadar “parti” olduğu tartışmalıdır. Bu bağlamda tek partili dönemde CHP’nin mi devleti yönettiği yoksa devletin mi CHP’ye tümüyle hâkim olduğu konusu burada ayrıntısına giremeyeceğimiz önemli bir tartışmadır. Ayrıca o dönemin CHP’si aslında sonraki yıllarda da Türkiye’yi yönetecek olan bütün bir burjuva siyasetinin kuruluş ve doğum yeridir. 1945’ten sonra yaşanan çok partili hayata geçiş sürecinde ortaya çıkan bütün partiler CHP’nin içinden gelmişlerdir. Gerçi tek partili dönemde de Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sı ve Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda örneklerini gördüğümüz daha muhafazakâr bir siyasi akımın varlığından söz edilebilir ama o partileri kuranlar da ömürlerinin çok büyük bir bölümünü CHP çatısı altında geçirmişlerdir. Dolayısıyla bugünden bakıldığında o dönemde izlenen Kürt siyasetinden bütünüyle CHP’yi sorumlu tutup diğer sağ partileri bu sorumluluktan kurtarmak ne ahlaken ne de siyaseten doğru değildir. Sonradan Demokrat Partiyi kuracak ekibin hemen hemen tamamının bu Kürt siyasetinin tasarlanmasında ve uygulanmasında ciddi katkıları vardır. Sadece Celal Bayar’ın Dersim harekâtı sırasında başbakanlık koltuğunda oturduğunu hatırlatıp, geçelim.

Gelelim Bugüne…

Bugüne derken aslında Kürt sorununun yeni bir mahiyet kazandığı 1980 sonrası dönemi kast ediyoruz. Arada geçen yıllarda, yani 1940’lardan 1980’lere kadar olan dönemde genel anlamıyla Kürt sorunun inkârı devam etti ve CHP’nin siyasetinde de kayda değer hiçbir değişiklik olmadı. Fakat 1960’ların ikinci yarısından itibaren sol/sosyalist siyasette, işçi ve öğrenci hareketinde ciddi bir yükselme yaşayan Türkiye’de Kürt sorunu en azından bu çevrelerde konuşulup tartışılabilir hale geldi. Sosyalist hareketin içinde boy veren yeni Kürt hareketi de 1970’lerin ortalarından itibaren ayrı örgütlenmeye yöneldi ve 1984’e geldiğimizde PKK (Kürdistan İşçi Partisi) silahlı mücadeleyi başlattı. Hareketin kısa sürede gösterdiği gelişme, kazandığı kitlesellik 1980’lerin sonlarından itibaren Türkiye’de Kürt sorununu bir kez daha siyasal gündemin merkezine oturttu. O günlerde 12 Eylül darbesinden sonra kapatılan CHP’nin yasağı devam ediyordu ve siyasi olarak onun yarattığı boşluğu Sosyal Demokrat Halkçı Parti doldurmaya çalışıyordu.[14]

O günden bu yana CHP’nin Kürt siyasetini “bir adım ileri bir adım geri” olarak özetlemek sanırız yanlış olmaz. Yani CHP Kürt meselesinin aldığı yeni biçim karşısında son 30 yıldır aslında bocalamakta ya da yerinde saymaktadır. Biraz da yukarıda sözünü ettiğimiz kamburun büyüklüğü, yani tek partili dönemde izlenen siyasetin bıraktığı ağır miras nedeniyle 1965 yılından itibaren “ortanın solunda” ya da “sosyal demokrat” bir parti olduğunu iddia eden CHP bu konuda bir türlü demokratik ve özgürlükçü bir siyaset kuramamaktadır.

1987 seçimlerinde SHP’den meclise giren Kürt milletvekillerinden 7’sinin (Ahmet Türk, Mahmut Alınak, Adnan Ekmen, Mehmet Ali Eren, Salih Sümer, İsmail Hakkı Önal ve Kenan Sönmez) 1989 yılında Paris’te düzenlenen Kürt Konferansı’na katıldıkları gerekçesiyle partiden atılmalarıyla başlatabiliriz hikâyeyi. Yani bir adım geriden. Fakat ilginçtir, SHP’nin aynı yıl içerisinde yayınladığı ve Kısaca Kürt Raporu olarak adlandırılan “Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakışı ve Çözüm Önerileri” başlıklı rapor, SHP-CHP çizgisinin konuyla ilgili bugüne kadar hazırladığı en önemli siyaset belgesi olma niteliğini halen korumaktadır. Üstelik raporu hazırlayan komisyonun başında o dönem partinin genel sekreterlik koltuğunda oturan ve sonraki yıllarda ortaya çıkacak “ulusalcı” siyasetin mimarı Deniz Baykal vardır.

Hazırlandığı dönemde büyük bir tartışma yaratan bu raporun üzerinde durulması gereken en önemli yönü “Kürt”lerin ayrı bir etnisite olarak varlığının tanınmasıdır. Raporda bu tanıma şöyle ifade ediliyordu: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir.”[15] Raporda Kürtlerin etnik olarak varlığının kabulü çoğulcu bir anlayış temelinde açıklanıyordu. Rapora göre, “Türkiye etnik köken açısından çoğulcu bir yapıya sahiptir. Birbirinden farklı etnik grupların, mezhep anlayışlarının, dil farklılıklarının varlığı inkâr edilmeyecek bir sosyolojik gerçektir.”[16] Bugünden bakıldığında bu ifadeler çok önemli görünmeyebilir ama hem CHP’nin tarihi, hem de 1980’lerin siyasal atmosferi birlikte değerlendirildiğinde bu ifadeler gerçekten de önemli bir adımı ifade etmekteydi.

Raporda ki en önemli ifadelerden biri Kürt kimliğinin kabul edilmesiyle ilgiliydi. “Kürt kimliğini kabul ederek kendine Kürt kökenliyim diyen yurttaşlara, bu kişiliklerine hayatın her alanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağı sağlanacaktır” ifadesiyle talep ediliyordu. Kürt kimliğinin tanınması yönündeki en önemli öneri ise ana dil yasağının kaldırılması idi. Anadil yasağı ile ilgili her türlü yasal düzenlemenin yürürlükten kaldırılacağı belirtilen raporda, “yurttaşların anadillerinde serbestçe konuşabilmeleri, yazabilmeleri, öğretebilmeleri, bu dillerde değişik kültür etkinliğinde bulunmaları güvence altına alınacağı ve yayın yapılması olanağı sağlanacağı”[31] belirtiliyordu. Bu amaçla devlet eliyle araştırma birimleri ve enstitüler kurulacaktı. Tabi hemen ardından Türkçe’nin devletin resmi dili ve eğitim dili olarak kalacağına ve “Türkçenin tüm yurttaşlara öğretilmesi için gerekli önlemlerin alınacağı”na[17] özel bir vurgu yapılıyordu ama gene de bu ifadeler o güne kadar sürdürülen devlet politikalarından da CHP siyasetinden de önemli bir ayrışmaya işaret ediyordu. Ayrıca sorunun sadece güvenlik politikalarıyla çözülemeyeceğine, köklü sosyal ve idari reformların gerekliliğine işaret ediliyor, sorunun üstesinden daha fazla demokrasi ile gelinebileceği vurgulanıyordu.

Fakat raporun belki de en zayıf yönü geçmişle ve bu konudaki Kemalist politikalarla yüzleşmeye hiçbir biçimde yanaşmamasıydı. Öyle ki bu konudaki bütün olumsuzluklar 12 Eylül yönetimine yükleniyor, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında uygulanan politikalar eleştirilmediği gibi olumlanıyordu. Bu durum elbette raporun inandırıcılığına da gölge düşürüyordu. Nitekim rapor yayınlandığı günlerde ciddi bir tartışma yarattı ama sonraki dönemlerde bu raporda önerilen politikaların hayata geçirilmesi için neredeyse hiçbir adım atılmadı. Rapor, aradan geçen 30 yıla yakın sürede CHP’nin bu konuda ürettiği en ileri söz olarak kaldı, öyle ki bugün birçok CHP’li siyasetçi tarafından partinin o raporun arkasında durmayarak büyük hata ettiği dile getirilmektedir. Ayrıca sonraki dönemlerde hazırlanan benzer bazı raporlar sorunun tespiti ve çözümü yolunda sıralanan öneriler bakımından 1989 raporunun yerini tutamadı. Örneğin 1999 yılında hazırlanan “Doğu ve Güneydoğu Raporu” sorunu sadece sosyo-ekonomik göstergeler açısından tartışıyor, meselenin etnik/kimlik boyutuna hiç değinmiyordu.[18] Daha yakın dönemlerde CHP 1989 raporunu da aşacak yeni bir siyaset belgesi üretmek iddiasıyla çeşitli girişimler de bulundu ama bunların hepsi akim kaldı.

Bu raporlar dışında SHP-CHP çizgisinin Kürt sorunuyla ilgili attığı en önemli adım belki de 1991 seçimlerinde Kurulan SHP-HEP ittifakıydı. SHP 1989’da partiden attığı Kürt vekiller tarafından kurulan Halkın Emek Partisi’yle bu seçimlerde bir seçim ittifakı yaptı. Yapılan seçimlerde SHP listesinden 20 kadar Kürt milletvekili meclise girdi ama SHP biraz da bu ittifakın olumsuz etkisi nedeniyle Batı illerinde oy kaybetti. Zaten seçilen milletvekilleri de SHP çatısı altında fazla barınamadılar. Meclisteki yemin töreninde Leyla Zana ve Hatip Dicle’nin Kürtçe yemin etmek istemesi SHP’de ciddi krize neden oldu. Bu sırada ülkedeki politik atmosfer giderek sertleşmekteydi, 1992 Newroz’una yapılan çok sert müdahaleler sonucu onlarca kişi hayatını kaybetti. HEP’liler bu olaylardan sonra SHP’den ayrıldılar. Zaten 1991 seçimlerinden sonra kurulan DYP-SHP Koalisyon Hükümeti dönemi Kürt siyasetinin tamamen güvenlik aygıtlarına havale edildiği, faili meçhul cinayetlerin, yargısız infazların, köy boşaltmaların ayyuka çıktığı bir dönem oldu. Böylece SHP-CHP çizgisiyle, ya da daha genel anlamda ifade edersek ülkedeki Kemalist, Cumhuriyetçi siyaset hattıyla Kürtler arasında kurulabilecek olası bir bağ ve yakınlaşma bu dönemde onarılması çok zor, ağır bir tahribat daha aldı.

Daha sonraki yıllarda CHP’nin yeniden faaliyete geçmesi ve Deniz Baykal’ın liderliğinde bu çizgi giderek daha fazla güvenlikçi politikalara teslim oldu. Kürtlerin en temel, en demokratik haklarına bile sahip çıkmadı. Mesela 1989 raporunun mimarı Deniz Baykal 2000’li yılların başında “Kürt sorunu dün vardı, bugün yok” diyebildi.[19] Kürt sorunun uluslararası boyutunu görmezden gelerek, devletin sınır ötesi operasyonlarını sürekli destekledi, savaş tezkerelerine onay verdi. Kendisi de Dersim’li olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2011’deki Dersim gezisi sırasında kente asılan Kürtçe, Zazaca afişler CHP genel merkezinden gelen direktifler doğrultusunda kaldırtıldı. Örnekler çoğaltılabilir…

Sonuç Yerine…

Görüldüğü üzere CHP’nin sırtındaki Kürt kamburu hayli büyük, hayli ağır. Lakin Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu koşullarda Cumhuriyet’in sahibi olduğunu sık sık vurgulama gereği duyan bu partinin bırakalım daha ileri hedefleri varolan cumhuriyeti koruyabilmesi bile onun içini artık laik, sosyal ve demokratik bir içerikle doldurabilmesine bağlı. Yaşadığımız son 30 yıl herkese Cumhuriyet’in eskisi gibi devam edemeyeceğini gösterdi. Şimdi siyasal İslamcılar bunu bir İslam cumhuriyetine dönüştürmek istiyorlar ve bu yolda epey mesafe de kat ettiler. Laik, demokratik, sosyal bir cumhuriyet isteyenlerin tek şansı ise aralarındaki farklılıkları bir yana bırakarak ortak bir demokrasi cephesi altında bir araya gelmeleri. Kürt hareketinin demokratik cumhuriyet programından kuşku duymak için pek neden yok. Fakat CHP demokrasiyi hala tam olarak içine sindirebilmiş değil. Bunun önündeki en büyük engel de Kürt meselesinde bugüne kadar izlediği merkeziyetçi, tekçi politikalar. Bugün partinin içinde bu konunun aşılması yolunda bazı tartışmalar yaşanıyor, fakat o korkulan adım bir türlü atılamıyor. Korkarız o adım atılmazsa, siyasal İslam o son çiviyi çakmakta bir an bile tereddüt etmeyecektir.

DİPNOTLAR

[1] http://www.diken.com.tr/kilicdaroglu-akpnin-dokunulmazlik-teklifi-anayasaya-aykiri-ama-evet-diyecegiz/ 26.02.2018

[2] Ergin Yıldızoğlu, “Tabutun Kapağındaki Son Çivi”, Cumhuriyet, 26.02.2018

[3] Elbette sorunun ortaya çıkışında ve bugüne gelmesinde emperyalist devletlerin asli kurucu unsur olduğunu unutmamak kaydıyla.

[4] Barış Ünlü, “Türklük Sözleşmesi”, 2017, Ankara: Dipnot.

[5] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2014/04/140409_ismail_besikci_roportaj, 26.02.2018

[6] Barış Ünlü, “Türklük Sözleşmesi”, 2017, Ankara: Dipnot.

[7] Doğu Perinçek, “Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası”, 2010, İstanbul: Kaynak Yayınları, s. 395.

[8] Perinçek, age, s. 381-382.

[9] 27 Nisan 1925 tarihli Vakit gazetesinden aktaran Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene”, (İstanbul: İletişim, 2007), 155-156.

[10] Mustafa Şener, “1923-1945: Burjuva Uygarlığının Peşinde”, G. Atılgan, C. Saraçoğlu, A. Uslu (haz.), “Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat” içinde, 2015, İstanbul: Yordam Kitap, s. 304.

[11] Söz konusu raporlarla ilgili daha ayrıntılı bilgi için şu kaynaklara bakılabilir: Belma Akçura, “Devletin Kürt Filmi”, 2011, İstanbul: Postiga ve Hüseyin Yayman, “Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası”, 2011, İstanbul: Doğan Kitap.

[12] Mustafa Şener, age, s. 305.

[13] Bakınız: Mesut Yeğen, “Devlet Söyleminde Kürt Sorunu”, İstanbul: İletişim. Fakat Yeğen genel olarak devletin sorunu gerçekten de böyle gördüğü iddiasındadır ki biz buna katılmıyoruz. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan tartışmalar ve daha sonraki gizli raporlar dikkate alındığında sorunun böyle yansıtılmasının büyük bir manipülasyon ve çarpıtma olduğu bizce açıktır.

[14] Bu çalışmadaki amacımız bakımından SHP ve CHP’yi birlikte, yani aynı siyasi çizginin temsilcileri olarak ele almanın bir sakıncası olmayacağını düşünüyoruz.

[15] Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1970 yılı sonbaharında yaptığı 4. Kongresinde bu cümleye çok benzer bir cümleyle Kürtlerin varlığını kabul ettiği için 12 Mart darbesinden sonra kapatılmıştı.

[16] Kemal Göktaş, “SHP’nin Kürt Raporu”, http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/452/shp-nin-kurt-raporu#.Wpk6DujOW00, 26.02.2018 Raporun tamamının ayrıntılı bir analizi için bu yazıya bakılabilir.

[17] Kemal Göktaş, age.

[18] CHP, “Doğu ve Güneydoğu Raporu-1999”, https://serdargunes.files.wordpress.com/2015/08/chp-kurt-raporu_1999.pdf, 22.02.2018.

[19] Belma Akçura, age, s.151.