Suphi Nejat Ağırnaslı anısına… 

Gezip şu âlemi derdime çare
Bulmayan kardaşım gerekmez bana
Ağladıkça benim gözümün yaşın
Silmeyen kardaşım gerekmez bana

Daima yolda gerekmiş yol eri
Yol erinin elindedir yuları
Başa bir iş düşse benden ileri
Yelmeyen kardaşım gerekmez bana

Ben güzel pirime olmuşam talib
Neyleyim amennas üstüme kalıp
Şu benim halimden haberdar olup
Bilmeyen kardaşım gerekmez bana

Bülbülün arzusu şol gonca güle
Nazar itikattan itibar dile
Ağlarsam ağlaya gülersem güle
Gülmeyen kardaşım gerekmez bana

Şah Hatayi’m kalkıp şurdan yürüyüp
Hevesinden geçip hırsı farıyıp
Aman mürvet deyip yüzler sürüyüp
Gelmeyen kardaşım gerekmez bana

Cumhuriyet tarihinde ilk defa cumhur-u reis’in halk tarafından seçilmesinin bu kadar tartışmalı bir biçimde yapılıyor olması ülkenin demokrasi tarihi açısından da ayrı bir bahtsızlık. Demokrasi kavramına olan inancın bir neticesi olarak cumhuru temsil edecek ismin halk tarafından seçilmesinin kağıt üstünde oldukça adil ve eşitlikçi görünmesine rağmen fiiliyatta o kadar adil ve eşitlikçi bir sonuca neden ol(a)mayacağı ise “Yeni” Türkiye’nin koşulları bağlamında aşikardır. Mevcut AKP hegemonyasına yönelik rızanın üretilmesi sürecine su taşıyan bu seçim tercihi, basitçe AKP’nin yürürlüğe koyduğu ve koyacağı politikaları hayata geçirmesinde bir anlamda çeşitli zor ve rıza aygıtlarının gölgesi altında halkın iradesinin illüzyonik bir yansıması ile kendini göstermiştir. Tüm ülke sathına yayılan İslamcı ve muhafazakâr yapılanmanın adayların profiline de yansımış olması ise şaşırtıcı değildir. AKP’nin adayı beklenen isim olurken, özellikle de CHP’nin MHP kökenli bir ismi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığına göstermesinden sonra İslamcı bir ismi cumhurbaşkanlığı adaylığına da önermesi yıllardır CHP’yi destekleyen kesimler açısından ciddi bir hayalkırıklığı yaratmıştır bu kesimlerin başında ise Aleviler gelmektedir. İki İslamcı/muhafazakar adayın yanısıra HDP’nin adaylık için önerdiği isim olan Selahattin Demirtaş ise bu iki adaydan oldukça farklı bir profil çizmiştir; daha demokratik, daha özgürlükçü, daha kapsayıcı, daha eşitlikçi, vb. gibi.

Genel olarak HDP, kuruluş sürecinde Türkiye’deki toplumsal muhalefet için bir çatı yapılanma olma niyetiyle yola çıkılıp; bazı birliktelikleri sağlayarak kısmen bunu hayata geçirebilmiş, bazı ayrışmalar ile de kısmen tamamlayamamıştır bu niyetini. Bilhassa Gezi İsyanı sürecinde ve AKP ile kurulan Çözüm Süreci boyunca Kürt Hareketi’yle zuhur eden Türkiye toplumsal muhalefetinin kurduğu mesafeli ilişki üzerinden düşünüldüğünde, cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar, özellikle de Türkiye solunun HDP ile ilişkilenmesinin bazı tereddütler üzerinden ilerlemesi bir anlamda ta 90’lardan hatta belki de 70’lerden beri Kürt hareketi ile Türkiye solunun uzaktan uzağa ilişkilenmesine kadar dayanmaktadır. 1970’lerin ortalarından ülkenin hem belli başlı bazı büyükşehirlerinde hem de Kürt illerinde ortaya çıkan Kürt Hareketi yapılarının diğer sol örgütlenmeler ile girdiği mesafeli ilişkilerin bugüne kadarki yansımaları toplumsal muhalefetin şekillenmesinde hala etkili olmaktadır. HDP, bir anlamda hem bu mesafeli ilişkiyi ortadan kaldırmak hem de Türkiye’nin tüm muhalif kesimleri ile bir biraradalık oluşturabilmenin yolu olarak görülmüş; bu maksat çerçevesinde de cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Selahattin Demirtaş’ın kampanyasını ören söyleme zemin oluşturmuştur. Demirtaş’ın seçim kampanyası süresince sıklıkla kurduğu cümleler Kürt halkı kadar diğer madun kesimlere de yönelik idi. Kadın ve LGBT hareketlerinden gayri-müslimlere, Alevilere, işçi sınıfına, yoksullara kadar uzanan bir dil hâkimdi Demirtaş’ın seçim kampanyasına.

Bir anlamda AKP’nin ve CHP’nin genel Türk, Müslüman ve Sünni bir çerçeve içinde milliyetçi, muhafazakâr da bir üsluba sahip diline karşılık HDP’nin geliştirdiği dil bunun dışında kalan tüm kesimlere hitap eder bir biçimdeydi. Bilhassa CHP’nin de milliyetçi, muhafazakâr söyleme ortak olması sonucu seçim kampanyalarına damgasını vuran bu ikili durum belki de en çok Alevilerin durdukları zemini sarstı. Başını AKP’nin çektiği CHP’nin de popülist kaygılar nedeniyle izlediği bu rota, Alevilerin uzun süreden beri muhafaza ettikleri ezberlerinin bozulmasına yol açtı. Bir taraftan Türkiye solu ve Kürt Hareketi içinde reddedilemez bir kitleyi oluşturan –hatta bir anlamda bu iki tarafın belki de en önemli ortak noktası da olan-, diğer bir taraftan da her ne kadar Türk devleti gerçek anlamda Alevileri hiçbir zaman birer yurttaşı olarak addetmemesine rağmen Kemalist/ulusalcı/devletçi paradigmayı onyıllardır canla başla savunan bir kesim olarak Aleviler, bu seçim süreci ile ciddi bir iç muhasebeye de girişti.

Cumhuriyetin kurulmasından beri genel resmi ideolojinin üç temel sacayağını oluşturan Türk-Müslüman-Sünni öğeler üzerinden sürekli olarak asimilasyona, baskıya, şiddete, katliamlara maruz kalan Alevi toplumu; bir anlamda Kürt toplumu ile birlikte sahip olduğu ortak kadere rağmen, özellikle Koçgiri ve Dersim Katliamları sonucunda Alevilerin toplumsal hafızasında ciddi şekilde yer edinen “Hamidiye Alayları” ve “Şafi Kürt” gibi imgelemlerin yarattığı endişe ve korku sebebiyle bu ortaklığı çoğunlukla görmezden gelip Kemalist paradigmaya eklemlenme çabası içinde olmuştur. Ulusalcı/Kemalist tabanın önemli bir kısmını oluştururken, diğer yandan ise Türkiye solu ve hatta Kürt hareketi içinde de kitlesel olarak yer aldığı aşikârdır. Alevi toplumunun ideolojik olarak parçalanmışlığı sayısı her geçen gün artan Alevi örgütlerin, genel olarak belli bir karar veya niyet dâhilinde Alevi cemaatinin biraradalığının bir gereği olarak, bir araya gelememesinin de zeminini oluşturmaktadır.

Bu husus, son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin genel gidişatına da yansımıştır. Cami-Cemevi projesiyle Gülen Cemaati ve AKP ile ilişkilenen Alevi örgütlenmelerinden CHP’nin tabanının ana öğesini oluşturan Alevi toplumunu CHP’nin son iki seçimde sağ adaylar göstermesine rağmen ikna etmeye çalışan örgütlenmelere, Türkiye solu ve Kürt Hareketi ile ilişkilenmeleri üzerinden HDP’nin “Türkiyeleşme” misyonuna katkıda bulunmanın önemine vurgu yapan örgütlenmelere kadar çok farklı bir yelpazede dağıldı Alevi oyları. Fakat, belirtmekte fayda var ki, şimdiye kadarki seçimlerden çok farklı olarak son cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Alevi toplumu açısından biricikliğini CHP’den vazgeçmelerinin HDP’nin oy oranına ciddi bir biçimde yansıması oluşturdu. Özellikle Türkiye’nin Batı’sında HDP’nin artışa geçen oy oranları başta sol ve Alevi kesimlerden olmak üzere Gezi İsyanı ile yükselişe geçen toplumsal muhalefetin sandığa yansıması da olmuştur.

Her ne kadar Gezi İsyanı’na Kürt Hareketinin mesafeli durduğu sıklıkla dile getirilse de ve Kürt Hareketine yönelik olarak bu mesafe yoğunlukla eleştiri kaynağı olsa da hassaten Türkiye toplumsal muhalefetinin Gezi İsyanı sonrası kendine en yakın söyleme sahip cumhurbaşkanı adayının da Selahattin Demirtaş olduğu açıktır. Gezi İsyanı sürecinde hayatını kaybedilen gençlerin büyük bir oranının Alevi olması ve Alevi cemaatinin yoğun bir biçimde Gezi İsyanı’na destek vermesi, Alevi mahallelerinin sokaklarında bu süreçte yaşanan protestoların Haziran İsyanı’nın ruhunu oluşturan temel motiflerden biri olması Alevi toplumunun politizasyonunu da hızlandırmış oldu. 2000 sonrasında AKP’nin hükümete gelmesi ve iktidarını gün geçtikçe pekiştirmesine paralel olarak Türkiye’de her kesimde gözle görünür bir biçimde kendini gösteren muhafazakârlaşmanın Alevi toplumunda da kendini göstermeye başlamasına ek olarak, muhafazakârlaşmanın yanısıra artışa geçen –özellikle de Sünni- İslamizasyonun İslam ile mesafeli bir ilişki içinde olan Aleviler tarafından bir tehlike olarak addedilmesi ile Alevilerin Türkiye toplumsal muhalefeti içinde yeniden yoğun bir biçimde yer almaya başlamasında mühim bir yeri vardır. Bunlara ilaveten, son dönemde AKP’nin Ortadoğu politikalarını bir Sünni-Şii/Alevi ayrımı üzerinden kurması da tabi ki başka önemli bir itkidir Alevilerin AKP karşıtı muhalif hareketler içinde aktif olarak katılmasında.

Alevilerin kendilerine yönelik bir tehdit olarak gördükleri muhafazakârlaşma ve Sünni İslamizasyonun artışa geçmesinin ülkenin her yerinde kendini gösterdiği gibi Kürt illerinde ve Kürt hareketi içinde de dikkate değer bir İslamizasyon sürecine girilmiş görüntüsü Alevi toplumu için zaten temkinli oldukları Şafi Kürt topluma karşı esasen hiçbir şeyin değişmediği ve bu koşulların Alevileri yine yalnızlaştıracağı, yalnızlaşmanın da Alevi kesimlere baskı, şiddet ve katliam olarak geri döneceği gibi bir hissiyat yaratmıştır. Özellikle Abdullah Öcalan’ın Newroz mektubunda yapmış olduğu İslam vurgusu, Kürt hareketinin Mele’ler, din adamları ve geçmişte İslamcı kadrolarda ön saflarda yer almış isimler ile yakın ilişkiye geçmesi, ve BDP’nin belli başlı Kürt illerinde Alevi milletvekili/belediye başkan adayları göstermesine rağmen Kürt Hareketi –hatta mahsusen PKK- içinde üst düzey kadrolarda yer alan Alevilerin Kürt toplumu içinde eleştirilere sebebiyet vermesi gibi hususlar Alevilerin Kürt Hareketine ve BDP’ye karşı çekinceli bir tutum almalarına yol açmıştır. Fakat HDP’nin daha kapsayıcı ve daha çoğulcu bir söylemle çıkması ve sadece Alevileri değil diğer tüm madun kesimlere yönelik bir dil kullanması Sünni İslamizasyonun baş aktörü AKP ile gittikçe sağa kayan CHP arasında sıkışıp kalan Alevi toplumunun sesine ses olabilecek bir umut olabilmiştir.

HDP’nin HDK sürecinden itibaren daha kapsayıcı bir dil geliştirmeye başlaması ile Türkiye solu başta olmak üzere Türkiye toplumsal muhalefeti ile arasındaki mesafe karşılıklı olarak kat edilmeye de başlandı. Hem Türkiye solu hem de Kürt Hareketi için oldukça sıkıntılı bir dönem olan 90’larda çok çeşitli kesimlerin yaşadığı baskı ve zulüm 2000’lerle bu kesimleri de birbirine yaklaştırmıştır. Sivas ve Gazi Katliamları ile, devlet destekli radikal İslamcı tehditle ve doğrudan devletin militer güçlerinin şiddeti ile karşı karşıya kalan Alevi toplumu, devletin özellikle Dersim yöresindeki OHAL politikalarını bizzat deneyimlemesi Kürt halkının da maruz kaldığı baskıya ve şiddete yabancı olmamasını da getirmektedir. Bu açıdan, Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylık kampanyasında sıklıkla Alevi toplumuna yaptığı vurgu bu ortak hafızanın yeniden diriltilmesine de yardımcı olacak türden idi. Koçgiri ve Dersim Katliamları ile başlayan, sonrasında Çorum, Maraş, Sivas, Gazi ve en sonunda Gezi İsyanı sürecinde yoğun bir şiddete maruz kalan Alevi toplumunun devlet taraftarı bir konumlanma seçmesi ise ironik bir nitelik taşımaktadır.

Bunun yanısıra, günümüzde ise AKP’nin içerde ve dışarıda radikal İslamcı gruplara verdiği destek ve ayrımcı, mezhepçi, ümmetçi anlayışı körükler nitelikte bir hegemonik dil oluşturması ve yaygın bir biçimde fütursuzca kullanmasına ek olarak eski Kemalist paradigmanın mirasçısı CHP’nin de popülist kaygılar nedeniyle sağa, milliyetçi, muhafazakâr bir yönelime doğru kayması ve Türkiye toplumsal muhalefetine ne destek ne de çatı oluşturabilecek bir zemin oluşturamaması, sadece Alevi toplumu açısından değil bu ülkenin tüm madun kesimlerinin geleceklerinin şekillenmesinde verecekleri karar bağlamında önemlidir. Bu nedenle, HDP’nin kurduğu dil ve Selahattin Demirtaş’ın seçim kampanyasında kullandığı söylemler şimdiye kadar Kürt Hareketine mesafeli duran birçok kişiyi ikna edebilmiş, birçok kesimin rızasını üretebilmiştir. Otoriterleşen AKP hegemonyasına karşı oluşturulacak bir karşı-hegemonyanın kurulması süreci –ağırlıklı olarak kendini kimlik politikaları üzerinden konumlandıran HDP’nin de kuruluş aşamasında esas hedeflediği gibi- HDP çatısı altında ülkenin iki büyük madun kesimi olan Kürt ve Alevi halklarını da kapsayacak bir biçimde mümkün görünmektedir. Bu karşı-hegemonyanın kuruluşunun en sağlam adımı da Demirtaş’ın seçim kampanyası ile atılmış oldu.

Alevi cemaati içinde Kürt hareketi ile mesafeli duran ve daha Kemalist, daha ulusalcı –hatta daha şoven- bir hissiyata sahip olan kesimlerde; Gezi İsyanı sonrası ortaya çıkan genel huzursuzluk, AKP’nin ulusal ve uluslararası arenada körüklediği mezhepsel ayrımcılığın yarattığı endişe, ve CHP’nin son iki seçimde gösterdiği sağ adayların yarattığı hayalkırıklığı sonucunda HDP ile ilişkilerin de sorgulanmaya başladığını görmek mümkün. Türkiye soluna, Kürt Hareketine daha yakın duran Alevi kesimi ise Demirtaş’ın seçim kampanyasından sonra artık daha yüksek sesli bir biçimde HDP’ye desteklerini, güvenlerini dile getirir, daha ulusalcı bir yerden konuşan Alevi kesimlerine yönelik daha ikna edici cümleler kurar oldu. Pratikte ise, önceden HDP’nin örgütsel olarak girmekte zorlandığı Alevi mahallelerinde son seçimlerde Demirtaş’ın seçim kampanyasının daha rahat yürütüldüğüne ve seçim süreci sonunda ise HDP’nin mahallelerde varlığını göstermeye başladığına dair örnekleri görmek mümkün.

Sonuçta, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile, Alevi toplumunda Demirtaş’ın seçim kampanyasına dair bir rızanın üretilebildiğinin ve gelecek günler açısından da HDP’nin kuracağı bir karşı-hegemonyaya yönelik olarak Alevilerin rızasını üretebileceğinin imkanı yaratılmış oldu. Aynı zamanda son cumhurbaşkanlığı seçim süreci, uzunca bir süredir birbirlerine mesafeli duran lakin hem ülke sathında hem de Ortadoğu coğrafyasında meydana gelen gelişmelerden azade olmayan Kürt ve Alevi halklarının biraradalığına sebebiyet verecek bir adım atıldığına/atılacağına dair umutların da yeşerdiği bir dönüm noktası da oldu. Çünkü, özellikle de son dönemlerde, Ortadoğu’da Alevi, Kürt, Ezidi, Türkmen demeden insanları katleden radikal İslamcı gruplara ve onları Türkiye içindeki uzantılarına karşı oluşturulması elzem olan bir karşı duruşu, tüm Türkiye halkları, geleceklerini karanlığa teslim etmemek için üstlerine düşen bu sorumluluğu birarada durarak, birlikte dayanışarak, halkların kardeşliği ile örebilmelidir. Kürt ve Alevi halklarının tarihlerine ve bugünlerine bakılırsa “ama onlar da…” ile başlayan cümlelerin gölge düşüremeyeceği/düşürmemesi gereken bir kader ortaklığı yadsınamaz bir gerçek olarak halkların önünde durmaktadır. Nihai olarak, Kobanê’de kaybettiğimiz Suphi Nejat Ağırnaslı’nın da dediği gibi:

Keşif kolu, öznelliklerde ve gündelikte içkin olanda semptomatik krizler ve kurtuluşun hakikatini arar. Bu sırra erenlerin, yani müşterek olana iştirak edenlerin de cemali değil ceme kattıkları can önemli olur. Yani, keşif kolu olmak, kolektif ve çoğul bir çaba gerektirir ki, bu bizi doğrudan “irade” kavramına dair ciddi bir tartışmaya sürükler.(Suphi Nejat Ağırnaslı, “Cadı Kazanında Kaynayan Günahlar, ”http://fraksiyon.org/cad-kazannda-kaynayan-gnahlar)