“Cumhuriyet fikri, merkezindeki kamusallıktan kaynaklanan gerilimlerle maluldür.” (Ünsal Doğan BAŞKIR ile Söyleşi)

-
133

Ayrıntı Dergi:Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkışı aynı zamanda ulus devletlerin oluşmasıyla beraber düşünülebilir. Cumhuriyet fikrinin kaderini belirleyen temel düşünce hatlarını nasıl özetlersiniz?

Ünsal Doğan BAŞKIR: Biz düzeltme ile başlamak isterim: Cumhuriyet fikri, modernlik ve ulus-devlet ile birlikte ortaya çıkmış değil. Ahlak, hukuk ve politika alanında kullandığımız pek çok kavram gibi cumhuriyet de köklerini Antik Yunan ve Roma deneyimlerinden alıyor. Bu deneyimler ve kavramın ortaya çıktığı dönemde işaret ettiği farklı içerimler günümüzde bizim için hala önemli. Tartışmamıza da buradan başlamayı arzu ediyorum.

Cumhuriyet fikrinin temelindeki antik mirasa baktığımızda neler görüyoruz? Antik Yunan deneyiminde cumhuriyete karşılık gelebilecek sözcük politeia. İyi bir insan hayatının öncelikli koşulu olan kenti imleyen polissözcüğünden türeyen politeia, yurttaşlar için haklının ve iyinin ne olduğuna, yurttaşların nasıl bir çerçevede yaşamaları gerektiğine odaklanan bir kavram. Dolayısıyla Antik Yunan düşüncesinde politeiakavramı ile bir yandan etkin yurttaşlık faaliyeti, diğer yandan ise bu etkin yurttaşlığın içinde nefes alabileceği bir yönetim/rejim anlayışı işaret ediliyor. Kavramın bizler için en belirleyici kullanımına imza atan ise Platon. Türkçeye Devletolarak aktarılan Politeiaadlı kitabında (ki Latince’de Cicero tarafından Res Publicaolarak anıldığına ve İngilizce çevirisinin başlığının cumhuriyet anlamına gelen The Republicolduğuna dikkat çekmek isterim) Platon,  tüm yurttaşların ortak iyi anlayışına uygun olabilecek ideal rejimin ana hatlarını çizer. Kavramın Antik Yunan deneyimi bakımından çerçevesini oluşturmakta önemli rol oynayan Aristoteles de ortak/kamusal iyiyi gözetmek suretiyle yurttaşların kendi kendilerini yönetmeleri etkinliğini politeiaolarak adlandırır.[1]Aristoteles için politeiahem bu öz-yönetim etkinliğinin, hem de karma anayasa olarak adlandırdığımız çerçeve içinde örgütlenen rejimin adıdır.

Antik Yunan deneyiminin cumhuriyet fikriyle kurduğu ilişkinin bazı önemli noktalarını şöyle özetleyeyim. İlk olarak, Antik Yunan düşüncesinde ahlâk, hukuk ve politikanın birbirinden tam olarak ayrılmadığını ve kaynağını doğada bulan polisin üzerinde durduğu Yasanın yazılı ve yazılı olmayan kuralları da içine alan bir ortak iyive adaletanlayışı üzerine kurulduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla ister bir etkinlik isterse de bir rejim olarak anlaşılsın, cumhuriyet insanlar arasındaki kırılgan ilişkilere dayanmakta ve yozlaşma potansiyeline her zaman açık bulunmaktadır. İkinci olarak, Antik Yunan deneyiminin yurttaşlık kavrayışının soy/kan bağı ile yakın bir ilişki kurmuş olduğunu ve (istisnalar dışarıda bırakan kaba bir tarif yapmak pahasına) yurttaş olmanın aynı zamanda bir kabile aidiyeti gerektirdiğini gözden kaçırmamak gerekir. Cumhuriyet fikri, yurttaşların ortak iyi etrafında biraraya gelmesi ile mümkün olmakla birlikte polise sadakatin vazgeçilmez bir yurttaş erdemi olduğu aşikârdır. Bu ortak iyi kavrayışının bir parçası olmak ise ancak yurttaş erdemlerine odaklanan kamusal eğitimle, yani Antik Yunan’ın kavradığı anlamıyla politik alanda yer almakla öğrenilebilir.

Cumhuriyet fikrini Antik Yunan’dan miras alan ise Roma olur. Krallık olarak kurulan ve toplumsal/sınıfsal çalkantıları bütün yakıcılığıyla yaşayan Roma, MÖ. 509 yılında hem tiranlaşan kralı başından atmak hem de soylular (patrici) ile avam tabakası (pleb) arasındaki gerilimi yumuşatmak adına cumhuriyet rejimini tesis eder. Bu kuruluş ediminde tiranlıktan ve keyfi yönetimden kurtulma arzusu ne kadar büyük bir rol oynuyorsa, yurttaşlık haklarının Roma’nın kurucusu sayılan kabile mensuplarından (patrici) kentte yaşayan avam tabakasına (pleb) doğru genişlemesine duyulan gereksinim de bir o kadar önemli bir etkendir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte soy/kan bağı Roma yurttaşlığı bakımından önemini adım adım kaybetmeye başlar.

Cumhuriyet kavramının neredeyse tüm Batı dillerindeki adı da (Republic, Republik, Republique) Roma Cumhuriyeti’nden türeyecektir:Res Publica. Kavramı oluşturan sözcüklerden res, “somut şey”, “nesne” anlamına gelir. Sözcüğün karşıt anlamlısı ise spestir, yani “gerçek olmayan” ya da “bu dünyaya ait olamayacak kadar kusursuz olan”. Dolayısıyla res publica’nın res’i bu dünyaya ait olma, insanlar arası ilişkiler kadar şeyler/nesneler ile kurulan ilişkilere de yer verme, ideal ve kusursuz olmaktan ziyade kusurlu olma ve tam da bu nedenle sürekli olarak iyileştirilmesi, tamamlanması gereken bir nitelik taşıma gibi içerimlere sahiptir. Publicanın Latince anlamı ise kamu, yani bir yandan devlet diğer yandan da yurttaşlar için ortak olan biçiminde ifade edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse Roma deneyiminin sunduğu cumhuriyet anlatısı, yurttaşlar için ortak olan nesnelere ve meselelere odaklanır. Yurttaşlar için ortak meseleler, yani ortak iyinin ve hakların nasıl biçimleneceği Antik Yunan deneyiminde de karşılaştığımız bir nokta. Bununla birlikte (hukukun –özellikle yazılı biçiminin- ahlâk ve politikadan belirli ölçülerde özerkleşmesi sürecinin de etkisiyle) nesneler ile kurulan ilişki, cumhuriyette insanlar-arası ilişkilerin/meselelerin belirleyicisi haline gelmektedir. Bu ne anlama geliyor? Cumhuriyetin resi bize hangi noktayı işaret ediyor?

Burada iki temel noktayı vurgulamak isterim. İlk olarak, res publica(kamu malı) ile res privata (özel mülkiyet) arasındaki karşıt anlamlılıktan hareketle cumhuriyette bazı nesnelerin yurttaşların ortak yaşamının parçası olduğunu ve bu nesneler üzerinde yalnızca yurttaşların ortak kararı doğrultusunda tasarrufta bulunulabileceğini anlıyoruz. Roma örneğinde tapınaklar, pazar yerleri, parklar bunlara örnek olabilir.[2]Dolayısıyla cumhuriyet, ortak yaşam için olduğu kadar insanın kendisini gerçekleştirmesi için de vazgeçilmez olan ortak dünyanın korunması ve yönetilmesine dayalı bir kurumsal çerçeve teşkil eder. Bu nokta da bizi res’in anlamına ilişkin ikinci boyuta taşır: Bir cumhuriyet, yurttaşların ortak meseleleri konusunda birlikte tasarrufta bulunmaları üzerine kurulu ise ortak dünyayı koruyacak, kollayacak ve biçimlendirecek olan kurumsal çerçevenin kendisi de bu kamusal nesnelerden biridir. Daha sade bir ifadeyle, cumhuriyetin kurumları da tüm yurttaşlara ait olan ortak nesneler arasındadır.

Kavramın kökeninde bulunan antik deneyimden modern cumhuriyet fikrinin dayandığı anlayışa ilişkin şöyle bir çıkarım yapmak mümkün: cumhuriyet, yurttaşların ortak dünyalarını üzerinde tasarrufta bulunduğu kurumsal çerçevenin adıdır. Böyle bir cumhuriyet anlayışının belirleyicisi ise yasalarla sınırlandırılmış yurttaşlar ve kurumlardır. Yani cumhuriyet böyle bir çerçevede hem bir yurttaş etkinliği (bir politika yapma biçimi), hem de bir rejimdir (yönetim biçimi).

Modern cumhuriyet düşüncesinin kökeninde ise Machiavelli’nin Roma tarihi okuması üzerinden tartıştığı teorik zemin bulunuyor. Modern cumhuriyet kavrayışını belirleyen temel deneyimler ise Amerikan ve Fransız Devrimleridir. Bunlardan ilki İngiltere karşısında Amerikan kolonilerinin biraraya gelerek yurttaşların devlet karşısında sahip oldukları temel haklara vurgu yapmak suretiyle isyan etmeleri ve neticede bir cumhuriyet kurmalarıyla sonuçlanır. Birleşik bir devlet/rejim inşa etmek konusunda hararetli tartışmaları barındıran bu süreçte Amerikan cumhuriyetçilerinin bazı ilkelerden vazgeçmemiş olması son derece dikkat çekicidir. Bu ilkeler temel yurttaş hakları, katılımcılık, güçler ayrılığı ve yerel yönetimlerin belirleyici olduğu düşüncesine dayanan federalizm olarak saptanabilir. Dolayısıyla Amerikan Devrimi’nin sunduğu cumhuriyet fikrinin merkezinde yurttaş haklarının ve yurttaşlık etkinliğinin bulunduğunu, cumhuriyetin rejim/yönetim boyutunun ise hem güçler ayrılığı hem de kurumlar arasındaki denge ve denetleme mekanizmaları sayesinde sınırlandığını vurgulamak gerekir.

Modern cumhuriyet fikrinin biçimlenmesinde etkili olmuş –ülkemizde de yansımalarını açıkça gördüğümüz- diğer belirleyici deneyim olan Fransız Devrimi, Atlantik’in karşı yakasındakinden daha farklı bir çerçeve sunar. Jean-Jacques Rousseau’nun ulusun egemenliğinin simgesi olan genel irade kavrayışı etrafında bir “yurttaşlık dini” icat etmek suretiyle güvence altına almayı önerdiği “endişeli cumhuriyetçiliğinden”[3]esinlenen Fransız Devrimi’nin merkezinde birlik ve yurttaşlar arasındaki eşitlik ideallerinin bulunduğunu saptayabiliriz. İnsanın vazgeçilemez haklarına vurgu yaparak yola çıkan Fransız cumhuriyetçiliği, devrim sürecinin ve ülkenin geçmiş deneyimlerinin de etkisiyle sınıfsız ve imtiyazsızbir yurttaşlar topluluğu etrafında güçlü bir birlik inşa etme yoluna girer; kamu düzeni ve güçler birliği bölünme korkusu karşısında cumhuriyet rejiminin belirleyicisi haline gelir. Cumhuriyet ile ulus-devlet arasındaki birlikteliğin temellerinin tam da bu deneyimle atıldığını söylemek yanlış olmaz.

Sonuç olarak, modern cumhuriyet fikrini biçimlendiren bu deneyimler karşımıza iki farklı cumhuriyet anlayışı koyar. Bunlardan ilkinin merkezinde yurttaş katılımı ve devletin yasalarca sınırlanmasına dayalı bir denge bulunurken, diğeri türdeş yurttaşlar topluluğunun birliği üzerine kuruludur; ilkinde yurttaş ile rejim arasındaki ilişki yurttaş lehine dengelenirken ikincisinde rejimin/düzenin yurttaş karşısında belirgin bir önceliği/üstünlüğü söz konusudur. İkiliklere sıkışmamak ve haksız/derinliksiz bir okuma yapmamak adına şu noktayı vurgulayarak bitirmek isterim: Modern cumhuriyet fikrinin iki temel izleği olarak saptadığım bu deneyimlerden Amerikan Devrimi’ni koşulsuz biçimde övüyor ve Fransız Devrimi’ni ulus-devlete kapı açması nedeniyle itham ediyor değilim. Cumhuriyet fikrinin tarihsel serüvenine damga vuran endişelerin başında tiranlık (ve keyfi yönetim) korkusu gelmekle birlikte, bu endişeye bir rejim ve yurttaş etkinliği olarak cumhuriyetin gereksinim duyduğu erdemli yurttaşların nasıl yaratılacağı ve yurttaşları birarada tutacak araçların neler olacağı soruları eşlik eder. Bu endişelerden ilki genelde anayasa ve hukukun üstünlüğü ilkesi ile baskılanmaya çalışılır. Fakat tiranlık potansiyeli hiçbir zaman cumhuriyetin içinden nihai olarak sökülüp atılamaz; bazen cumhuriyetin olağanüstü durumlarda savunulması adına anayasal diktatörlük biçiminde, bazen de çoğunluğun sınırsız karar verme yetkisine dayalı plebisiter demokrasi biçiminde geri döner. Bu bakımdan cumhuriyet fikrinin sürekli bir salınım içinde olduğu söylenebilir. Söz ettiğim ikinci endişe, yurttaşların cumhuriyete özgü erdemleri nasıl kazanacağına ve birarada kalması konusundaki endişe ise cumhuriyetin taşıyıcısı olan halkın/yurttaşlar topluluğunun çerçevesinin çizilmesi yoluyla bertaraf edilmeye çalışılır. İşte bu çaba, milliyetçilik gibi türdeş bir cemaat inşa etme arayışları ile cumhuriyeti yan yana getirecektir.

Bu uzun tarif etme girişimini cumhuriyet fikrinin içinde barındırdığı temel bileşenleri özetleyerek sonlandırayım: tiranlık ve keyfi yönetim karşısında hukukun üstünlüğü, yurttaş haklarının önceliği, yurttaş katılımı, güçler ayrılığı, kurumlar ve özneler arası denge.

Ayrıntı Dergi:Cumhuriyet fikrinin milliyetçilik ile ilişkisi hakkında ne dersiniz? Milliyetçilik güçlü bir ideolojik ve siyasal pozisyon olarak cumhuriyet fikrini aşındırmış mıdır?

Ünsal Doğan BAŞKIR: Bu soruyu, başlangıçta sorduğunuz cumhuriyet-ulus devlet ilişkisini anımsatarak yanıtlayayım. Milliyetçilik 18. yüzyıl sonlarında yeşeren ve 19. yüzyıl ile birlikte politik hayata damgasını vuran bir politik pozisyon alma biçimi. Ortaya çıkışından bu yana hiçbir zaman güncelliğini kaybetmemesi ve politik alanın en kullanışlı ideolojik konumlarından biri olması da bunu kanıtlıyor. Genel bir tarif yapmaya çalışırsak milliyetçiliğin ortak dil, ortak tarih/geçmiş ve ortak kültür gibi temel bileşenler üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan milliyetçiliğin “liberal”den “etnik”/”völkisch”e uzanan bir çerçevede farklı biçimlerinin olduğunu, çeşitli bileşenlerin öne çıkarılması veya göz ardı edilmesi yoluyla ayrışan ideolojik kullanım alanlarına açıldığını da unutmamak gerek.

Ulusun ve milliyetçiliğin devlet ile birleşmesi, cumhuriyet fikri için de belirleyici olan 18. yüzyıl sonu devrimleriyle birlikte gerçekleşir. Fransız Devrimi’nde açıkça görünür hale gelen ulus ile devletin birlikteliği sayesinde monarşiyi bir kenara atmak ve demokratik bir cumhuriyet kurmak mümkün olur. Böyle söylendiği zaman, şanlı bir geçmişten bahsediyormuşum hissi uyanıyor; değil mi? Konuya üniter ulus devletin tarihi üzerinden bakarsak öyle elbette. Modern devlet, kendisini ulus üzerine bina etmek suretiyle ve milliyetçilik sayesinde hem nüfus içinde güçlü bir dayanışma bağının tesis edilmesini sağlamış, hem de monarşi sonrası “kutsallığı ortadan kalkan” dünyada meşruiyetini sağlayabilecek sağlam bir zemin bulmuştur.[4]Öte yandan cumhuriyet fikri bakımından ulus (ve onun beslediği milliyetçilik) ile devletin biraraya gelişinde tartışılması gereken noktalar bulunuyor.

Cumhuriyet fikrinin merkezinde kurumların ve yurttaşların bulunduğunu az önce belirtmiştim. Milliyetçiliğin cumhuriyet bakımından oynadığı role baktığımızda tam da bu merkeze ilişkin bir soru ile karşılaşıyoruz: Yurttaşların birbirleriyle ve kurumlarla kuracağı bağlılık ilişkisi nasıl tesis edilir? Daha farklı ifade etmeye çalışırsak şöyle de sorabiliriz: Cumhuriyetin yurttaşları arasında ortaya çıkabilecek yaşayış ve düşünüş farklılıkları nasıl uzlaştırılabilir? Kısacası, cumhuriyetin yurttaşları arasındaki ayrışmalar nasıl yönetilebilir? Bu soruların Amerikan Devrimi’nde ortaya çıkan hararetli tartışmalar içerisinde gündeme geldiğini görüyoruz. Federalist Yazılar’da James Madison’ın gündeme getirdiği “ayrışma/hizipleşme sorunu”, cumhuriyet düşüncesinin merkezinde bu gerilimi gündeme getirir. Madison yurttaşlar arasındaki ayrışmanın cumhuriyet için yarattığı bölünme tehdidinin nasıl bertaraf edilebileceği konusunda iki çözüm yoluna işaret eder. Gerilimi aşmanın ilk yolu, ayrışmanın nedenlerini ortadan kaldırmaktır; yani yurttaşların ayrışmasını imkânsız hale getirecek bir büyük sadakat odağı tesis etmek. Bu durumda yurttaşlar bir birlik idealietrafında biraraya gelecek ve sıkı bir yurttaşlık eğitimi sayesinde nesiller boyunca çatlak seslerin çıkmasının önüne geçilebilecektir. Cumhuriyet düşüncesinin en güçlü modern kaynaklarından biri olan Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nin sonunda tartıştığı “sivil din” (yurttaşlık dini), bu çözüm biçiminin dört dörtlük bir görünümü olarak değerlendirilebilir. Madison’ın ayrışma tehlikesini çözmek/yönetmek için önerdiği (ve savunduğu) ikinci çözüm yolu ise ayrışmanın sonuçlarını ortadan kaldırmaktır; yani yurttaşlar arasında ayrışmaların olabileceğini kabul etmek ama cumhuriyetin merkezindeki kurumları ve politik tartışma/katılım kanallarını bu ayrışmaları uzlaştırmak üzere biçimlendirmek.

Madison’ın tartıştığı ilk çözümü benimseme yoluna giden Fransız Devrimi’nin mirası olarak karşımıza çıkan modern ulus devlet kavrayışı, ayrışma ve bölünme tehdidi karşısında cumhuriyetçilik ile milliyetçiliği uzlaştırma yoluna gitmiştir. Bunu yaptığı ölçüde de cumhuriyetin merkezindeki kurumları ve yurttaşları “yerli ve milli” bir zeminde buluşturmayı hedeflemiştir. Böylece cumhuriyeti ayakta tutacak bir sadakat odağı tesis edilir; ayrışma sorununun kökünden çözüleceği ve sınıfsız, imtiyazsız bir yurttaşlar cemaati oluşturulabileceği “hayal edilir”.[5]Cumhuriyetin milliyetçilik ile birlikteliğinden “mutlu” bir ulus devletin çıkmadığını hepimiz biliyoruz. Cumhuriyet fikrinin ışığında baktığımızda bunun nedenini şöyle açıklayabiliriz:Res publica’nın publicası (yani kamu), yalnızca devlete ait olan şeyler ve ilişkiler ile sınırlı değil. Kamu, aynı zamanda yurttaşların birbiriyle karşılaştığı, kendi farklılıklarını sergiledikleri ve başkalarının farklılığıyla yüz yüze geldiği, bu nedenle de birbirlerini ikna ettikleri bir dünyanın adı. Bu dünyaya “kamusal alan” diyoruz. Cumhuriyetin bölünme ve beka kaygısını sonlandırmak adına kamunun bu zenginleştirici anlamını budamak cumhuriyetin özgürleştirici boyutunu da ortadan kaldırdığı için “aşındırıcı” bir nitelik arz ediyor kanımca. “Yerli ve milli”nin alanına girildiğinde tüm hak ve özgürlüklerin teferruatolduğu “kamusuz” bir cumhuriyete[6]“cumhuriyet” demek pek de mümkün olamıyor.

Burada Madison’ın ayrışma tehlikesi konusunda sunduğu ikinci çözüm yolunun sınırlarına da kısaca değinmek isterim. Zira bu hikâye de mutlak anlamda mutlu sonla bitmiyor ve bize politik alanın kırılganlığını, sürekli olarak özen gösterilmesi gereken niteliğini anımsatıyor. Fransız devrimcileri ayrışma tehlikesi karşısında üniter ulus devlet anlayışını tercih etti ve birlik idealini kutsallaştırdı. Amerikan devrimcileri ise ikinci yolu seçerek federalizm şemsiyesi altında ayrışmaların yerinden yönetim kanalları ve kurumlar yoluyla müzakere edilebileceği bir cumhuriyet inşa ettiler. Amerikan cumhuriyetinin, ulus devlet hayalinden kaçınmak suretiyle cumhuriyet fikrinin ana hatları konusunda daha duyarlı ve yurttaşın merkezi konumunu gözeten bir örnek olduğunun altını çizmek gerek. Öte yandan cumhuriyetin sürekli ilgi gösterilmesi, büyütülmesi ve tamamlanması gereken bir rejim olduğunu unutmamak önemli. Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi’de tartıştığı tehlikeler, ikinci tür cumhuriyet için varlığını sürdürdü: özel alana saplanma ve çoğunluğun tiranlığı. Cumhuriyet fikri, Madison’ın ikinci yolunu izlese bile, sürekli katılım gerektiren kamusal alanın çekişmeli ilişki yumağı nedeniyle insanları yorma potansiyeline açıktır. Bu yorgunluk da yurttaşın kendisini yasalarla güvence altına alınmış özel alanına kapatmasına kapı aralayabilir. İkinci olarak bu kamusal alanda sesi fazla çıkan kişilerin giderek etraflarında büyük bir izleyici topluluğu elde etmeye başlamasıyla birlikte azınlıkta kalanlar konuşmaktan ve kamusal alana iştirak etmekten kaçınabilirler. Bu da çoğunluğun fiilen tiranca yönetmesine yol açabilir. Anayasada belirtilen temel yurttaş hak ve özgürlükleri böyle bir tiranlık tehlikesi karşısındaki en büyük güvence. Bu durumun en seçik örneği ise Donald Trump gibi bir zorbanın başkanlığı altında kurumların temel anayasal haklar konusunda geri adım atmamasında da gözlemleyebiliyoruz.

Soruya dönerek kısaca özetlemek gerekirse, milliyetçilik ulus devlet çatısı altında cumhuriyetçiliğin merkezinde bulunan kamusallığı aşındırmıştır ve aşındırmaya devam ediyor. Politikanın kamusallıktan, kamusallığın ise tüm farklılıklarıyla bir çoğulluktan koparılamayacağı göz önüne alınırsa “kamusuz bir cumhuriyetin” aslında bir cumhuriyet olamayacağı da kavranabilir. Türdeşlik iddiasıyla milliyetçilik, bu kamusuzlaştırmanın en baskın bileşeni olarak görülebilir. Öte yandan baştan beri hatırlatmaya çalıştığım üzere, cumhuriyet fikrinin yurttaşların eğitimi ve bütünleşmesi konusunda milliyetçiliğin işine yarayacak bazı noktalar barındırdığını da göz ardı etmemek gerek.

Ayrıntı Dergi:Bu durumda cumhuriyet fikri milliyetçilik değildir, diyebilir miyiz?

Ünsal Doğan BAŞKIR: Bunu söylemeyi isterdim açıkçası. Fakat az önce de belirttiğim gibi cumhuriyet fikri içinde milliyetçiliği davet eden izlekler var. Yine de şunu söylemek mümkün: cumhuriyet ile milliyetçiliğin birlikteliği mutlu olmaktan çok uzak, hatta mutsuzluk garantili bir birliktelik. Zira bu birliktelik devlet ile yurttaş arasında farklı seslerin susturulması üzerine kurulu bir ilişkiye dayanıyor. Tarihten, yaşam deneyimimizden ve Sigmund Freud’dan öğrendiğimiz ise bastırılanın er ya da geç geri döneceği ve bize musallat olacağı. Eğer bunu istemiyorsak yapmamız gereken şey, bastırılan ile yüzleşmek ve bu hatayı tekrarlamaktan kaçınmak (Almanya’da gerçekleşen İkinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunun hangi ölçüde alınması gerektiği ve bu sorumluluk çerçevesinde ne yapılabileceğiyle ilgili “Tarihçiler Tartışması” bize bunu anımsatıyor kanımca). İşte bu noktada katılmadığım, ama tartışmanın derinleşmesine hizmet etmesi bakımından dile getirmek istediğim bir politik pozisyon var: liberal milliyetçilik.

En seçik ifadesini David Miller’da bulabileceğimiz liberal milliyetçilik anlayışı politik katılımı sağlamak bakımından cumhuriyetler için boyutun önemli olduğuna, yurttaşların türdeşliğinden ziyade birlik olmasının gerekliliğine ve hakları garanti altına alan bir anayasanın vazgeçilmezliğine vurgu yapar.[7]Bu gereksinimleri karşılamak için ise milliyetçilikten vazgeçmek yerine, onu ıslah etmek yeterlidir; çünkü milliyetçilik ile sağlanacak birlik ve bütünlük içeride ayrışma tehlikesine dışarıda ise korunma ihtiyacına katkı sağlayacaktır. Buna göre, korunma ihtiyacı birlik olan yurttaşların gerektiğinde vatan için seferber olmasını gerektirirken, yurttaşların cumhuriyete duyduğu sadakat ise kurumlar ve paylaşılan dünyadan koparak (türdeş olmasa bile) politik topluluğun paylaştığı ortak tarihe, dile ve kültüre referansla tanımlanacaktır. Öyleyse, liberal milliyetçilik cumhuriyet fikriyle buluşmaya çalışırken neyi feda ediyor, diye soralım. Yanıt çok açık: cumhuriyet çatısı altında yaşayan herkese açık bir kamusallık. Miller tam da bu nedenle “Hollanda’daki göçmen bir Türk’ün neden Türkiye’deki Türklerin sahip olamadığı haklara sahip olması” gerektiğini anlamadığını rahatlıkla ifade eder örneğin. Milliyetçiliğin liberal ve ıslah edilmiş biçimi bile cumhuriyet fikrinin merkezindeki kamusallık kavrayışıyla sınırlı bir ilişki geliştirir. Dolayısıyla cumhuriyet fikri ile milliyetçiliği uzlaştırmak yönünde bir çaba olduğunu görmezden gelmesek de bu bağlamda kurulan ilişkinin hayli sorunlu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıntı Dergi:Öyleyse, yukarıdaki sorularla da bağlantılı olarak, cumhuriyet fikrini enternasyonalist bir fikir olarak düşünebilir miyiz?

Ünsal Doğan BAŞKIR: Hem evet, hem de hayır. Evet; çünkü cumhuriyet fikrinin içinde barındırdığı yurttaş kamusallığının uluslararası düzeyde belirleyici bir anlamı bulunur. Cumhuriyet fikrine dönüştürücü bir katkı yapmış olan Immanuel Kant’ta tam olarak bunu görüyoruz örneğin. Kalıcı barışın imkânını araştırdığı ünlü risalesinde Kant, tüm devletlerin cumhuriyetçi bir anayasaya sahip olmalarını sürdürülebilir bir barışın koşulu olarak görür.[8]Cumhuriyetçi anayasalar yurttaşların hem temel haklarını, hem de politik haklarını güvence altına aldıklarından tek bir kişinin veya grubun devletin kaderini belirlemesini engellemeye çalışırlar. Savaşların nüfusun büyük çoğunluğuna verdiği zarar göz önüne alındığında, cumhuriyetlerde savaş ilan etmenin daha güç olacağı açıktır; çünkü yurttaşlar gerek kendi hayatlarını gerekse ortak alanlarını korumak için barış içinde yaşamanın yollarını zorlayacaklardır. Dahası, cumhuriyetler kamusallık fikrine ve katılım pratiğine dayalı rejimler olduğundan birbirleriyle uzlaşma ve hatta temsilcileri yoluyla biraraya gelerek devletlerin uluslararası alandaki politikalarını sınırlayabilecek normlar inşa etme potansiyeline açıktırlar. Kant cumhuriyetlerin barışçıl niteliği konusunda bir cumhuriyetin varlık koşulundan birini çevresinde başka cumhuriyetlerin olması olarak tarif edecek kadar iddialıdır. Dolayısıyla Kant’ı takip ederek şunu iddia edebiliriz: Cumhuriyet fikri enteryansonalisttir; çünkü cumhuriyetler ancak ve ancak biraraya gelerek dünyaya biçim verebildiklerinde ayakta kalabilirler. Bu bakımdan cumhuriyetlerin içindeki kamusallık kadar, uluslararası kamusallığın canlı tutulması da hayatidir.

Sorunuza bir de “hayır” yanıtı verdim. Hayır, çünkü küreselleşme olgusunun damga vurduğu ve iletişim kanallarının başka zamanlarda hayal dahi edilemeyecek kadar gelişmesi sayesinde enternasyonalin ötesinde transnasyonal (ulus-ötesi) ve kozmopolitan kamusallık biçimleriyle karşılaşıyoruz. Cumhuriyet tartışmaları da bu yönde ilerlemeye devam ediyor. Dolayısıyla sorunuza verdiğim olumsuz yanıt, enternasyonalin iptali olarak değil; onun ötesine geçen cumhuriyet tartışmalarının olduğuna dikkat çekmek biçiminde anlaşılmalı. Burada transnasyonal ve kozmopolitan kamusallık biçimleri olarak tarif ettiğim olguları örnekleyeyim.

Bugün İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi önemli bir hukuki/politik belgeye sahibiz. Bir ulusa ve hatta devlete mensup olmanın ötesine geçerek “insan olarak haklarımızı” tanımlayan bir anayasa olarak görülebilir bu. Öte yandan bu anayasanın uygulanması, yani insan haklarının hayata geçirilmesi ve korunması konusunda aşama kaydetmekte bir hayli yavaş olduğumuzu kabul etmemiz gerek. Fakat sıfır noktasında olmadığımız da açık. Bu yavaş (ve isteksiz) ilerleme nasıl sağlandı öyleyse? Bence halen devam etmekte olan insan hakları mücadelesi Uluslararası Af Örgütü gibi ulus-ötesi kamu kurumları sayesinde yürütülüyor. Yerel düzeyde kurulan insan hakları örgütleri bu ulus-ötesi yapılardan destek alırken, insan haklarını korumak konusunda kendi kendisini yükümlü hale getirmiş olan devletler ve Birleşmiş Milletler ise bu kamusallığın taleplerini yanıtlamak durumunda kalıyor. Bu talepleri dile getirmek ve onların takipçisi olmak ise ancak ve ancak cumhuriyet fikrinin merkezinde bulunan yurttaş katılımı ve kamusallık ile mümkün. Dolayısıyla cumhuriyet fikrini yalnızca yerel düzeyde savunmak artık yeterli değil. Cumhuriyeti kuran, ayakta tutan, tamamlayan yurttaşlar olarak akılda tutmamız gereken en temel noktalardan bir tanesi (ulus devletin milliyetçilik ile sınırlama eğiliminde olduğu) yerel yurttaşlığın ötesine geçen talep ve politik aidiyet biçimlerini canlı tutmaktan başka çaremiz olmadığı. Tüm dünyada bunu unutturmaya çalışan popülist politikacıların asıl hedefi, cumhuriyetin içinde barındırdığı ve ulusal aidiyetlerin çok ötesinde bir anlama açılan kamusallık boyutu değil mi? Buna karşılık Dünya Sosyal Forumu ve Occupy Wall Street gibi örneklerde tam da bu kamusallıkta ısrar eden dünya yurttaşları ile karşılaşmıyor muyuz?

Ayrıntı Dergi: En yalın haliyle, cumhuriyet fikrini siyasi yurttaşların eylemleri ve bu yurttaşların eşitliği/özgürlüğü üzerine kurulmuş bir fikir olarak tanımlayabiliriz. Kanaatimce, bir rejim olarak cumhuriyet ile bir siyasal eyleme biçimi olarak cumhuriyet fikri arasında gerilimden bahsedebiliriz. Aslında bu durum ilkinde, eşitlik fikrinin yasal eşitliğe indirgenirken özgürlüğü tali bir unsur haline gelmesinin de sonucu olarak düşünülebilir. Ancak, bu niteliğiyle rejim olarak cumhuriyet birçok farklılığın – sınıfsal, etnik, cinsel, dinsel vb.- soyut olarak eşleyerek dışlamasına, ikincisi bu farklılıkların bizatihi somut olarak siyasal eylemde eşitlikle aşılmasını savunur. Öbür yandan da, yasal olarak eşitlik fikri siyasal eyleme kaynak olabilirken, aynı zamanda siyasal eylem yasal eşitliği sağlamanın bir unsuru haline dönüşebilir. Dolayısıyla birbiri ile kesin karşıtlık halinde olan bir durumdan bahsetmek zor. Sizce rejim olarak cumhuriyet fikri ile siyasal eyleme biçimi olarak cumhuriyet fikri arasındaki gerilim nasıl aşılabilir?

Aşılamaz. Benim iddiam da bu aşılamaz gerilimin son derece olumlu bir şey olduğu zaten. Cumhuriyetin merkezindeki bu gerilim pekâlâ yurttaşlığın da odağında bulunuyor. Tam da bu gerilim nedeniyle ve onun sayesinde yurttaşlar olarak daha iyi bir hayata ve rejime sahip olabilmek adına politik eylemde bulunuyoruz. Ne söylemeye çalıştığımı açıklayayım.

Bir rejim, doğası gereği yönetsel aygıtlardan, yani kurumlardan oluşur. Bu kurumlar ise yurttaşlara karşı sorumludur. Dahası, bir cumhuriyetten söz ediyor isek eğer, yurttaşların denetimine açıktır ve taleplerinin muhatabıdır. Rejim, yönetim, devlet, kurum gibi sözcükler aklımıza daha ziyade sabitliği, durağanlığı, rutini getiriyor doğal olarak. Bu durumun haklılığını teslim etmekle birlikte res publica’nın res’ine tekrar dönmeyi öneriyorum. Res(daha önce söz ettiğim karşıt anlamlısı olan spesile ilişkisi bakımından) bize mükemmel olmayan ve sürekli olarak tamamlanması gereken “şeyleri” anlatıyor. Rejim, yönetim, devlet ve kurumlar da tam anlamıyla bu şeyler değil mi? Öyleyse onları tamamlayacak ancak yurttaşların politik eylemleri tamamlayabilir; daha iyi hale getirebilir. Dahası, yurttaşlar bu “şeyleri” daha iyi ve nitelikli hale getirme çabaları çerçevesinde birbirleriyle dayanışma içinde yaşayabilirler. Burada asıl mesele, cumhuriyetin bir rejim olarak sağır olmaması ve yurttaş taleplerine yanıt vermek konusunda kendi doğasından/tanımından kaynaklanan açıklığa sahip olmasıdır. Eğer böyle bir açıklık bulunmuyor ise bu açıklığı yaratmak konusunda çalışmak da yine yurttaşlara kalmaktadır. Tocqueville yurttaşlığın (bazen bıkkınlık verecek kadar) yorucu bir etkinlik olduğunu boşuna hatırlatmıyor bize.

Bir rejim olarak cumhuriyet ile yurttaş katılımının biçimi olarak cumhuriyet arasındaki gerilim böylece olumlu olarak anlaşılabilir. Zira bu gerilimli ilişki bir uzlaşma ile son bulursa elimizde, ne kadar “iyi” olursa olsun, durağan ve tamamlanmayan bir yönetim aygıtı kalır. Böyle bir durağanlık ise ancak köhneleşmeye ve mutlaklaşmaya yol açacaktır. Dikkatinizi çekerim; milliyetçiliğin yapmaya niyetlendiği de tam olarak bu değil mi? Bir birlik/bütünlük ideali altında kamusallığın (ve dolayısıyla) cumhuriyetim merkezindeki gerilimleri bertaraf etmek ve son kertede sonlandırmak. Cumhuriyet fikri, merkezindeki kamusallıktan kaynaklanan gerilim(ler) ile maluldür. Kanımca, bizzat bu gerilim(ler)i sona erdirme niyeti ve iddiası apolitikleştirici etkisi ile cumhuriyeti ortadan kaldırma potansiyeli taşır. Cumhuriyeti savunmak ve gerçek anlamda yurttaş olmak, bu gerilimli ilişkinin farkında olmak ve onu sahiplenmek ile mümkün.

DİPNOTLAR:

[1]Aristoteles, 2000, Politika, Çev.: M. Tunçay, İstanbul: Remzi, 1279a.

[2]Burada Hannah Arendt’in nesneler ile ilişkimizin belirleyiciliği konusundaki sözlerini de anımsatmak isterim: “insan varoluşu (…) nesnelerin/şeylerin imkânsız olurdu; nesneler/şeyler ise insan varoluşunun koşullayıcısı olmadıkları durumda birbiriyle ilişkisiz parçalar, dünya-olmayanlar (non-world) olarak kalırdı.” Bkz. Hannah Arendt, 2003, İnsanlık Durumu, Çev.: B. S. Şener, 2. Baskı, İletişim: İstanbul.

[3]“Endişeli cumhuriyetçilik” sözünü Devrim Sezer’den ödünç alarak kullanıyorum. Bkz. Devrim Sezer, 2012, “Çoğulluk ve Politika: Rousseau, Arendt, Cumhuriyetçilik,” Toplum ve Bilim, No. 124: 7-35.

[4]Habermas bu noktayı yetkinlikle tartışıyor. Bkz. Jürgen Habermas, 2002, Öteki Olmak Ötekiyle Yaşamak: Siyaset Felsefesi Yazıları, Çev.: Ü. Oskay, İstanbul: YKY.

[5]Tahmin edilebileceği gibi, Benedict Anderson’ın ulusları “hayali cemaatler” olarak tarif etmesine atıfla kullanıyorum bu ifadeyi.

[6]Bu ifadeyi Devrim Sezer’den ödünç alıyorum. Bkz. Devrim Sezer, 2012, “Çoğulluk ve Politika: Rousseau, Arendt, Cumhuriyetçilik,” Toplum ve Bilim, No. 124: 7-35.

[7]David Miller’ın cumhuriyetçilik ile milliyetçiliğin uzlaştırılabileceğine ilişkin düşüncelerini ifade ettiği derli toplu bir okuma için bkz. David Miller, 2008, “Republicanism, National Identity, and Europe,” C. Laborde / J. Maynor (der.), Republicanism and Political Theory, Hong Kong: Blackwell Publishing, s. 133-158.

[8]Immanuel Kant, 2007, “Perpetual Peace: A Philosophical Sketch,” Political Writings, Cambridge: Cambridge University Press: 93-13