”14 Temmuz 1789’da başlamış olan kolayca sönemez.”
(Georg Wilhelm Friedrich Hegel)

Demokrasi ne Alemde? adlı derleme kitapta yer alan makalelerin başlıkları bile bugün demokrasi olarak tanımlanan ya da demokratik olduğu iddia edilen rejimlerin demokrasi kelimesinin en basit anlamıyla bile bağı kalmadığını göstermesi açısından manidar. Örneğin Kristin Rose’un makalesinin başlığı Satılık Demokrasi iken Wendy Brown Artık Hepimiz Demokratız başlığını seçer; ki aslında demokrat terimi artık her şeyi tanımladığı ölçüde de hiçbir şeyi tanımlayamaz hale gelmiştir. Öte yandan, demokrasi satılık bir şey haline döndüyse demokrasi savunusunun bugün için manası ne olabilir ki? Gerçekten de bugün demokrasi olarak tanımlanan rejimlerin, kapitalizm içinde aristokratik bir yönetim haline dönüştüğü reddedilemez. Burjuvazi ve siyasetçiler arasındaki sınırın artık biçimsel olarak bile var olmayışı, siyasetçinin sermayedar gibi düşünüp eylemesi, kapitalist düzenin meşruiyetini üretmek için çırpınan ve daha iyisinin olamayacağını vaaz eden kanaat önderleri, medya starları, üniversite hocaları, bizim için yani halk için en iyisinin ne olduğunu söyleyen ekonomiden, eğitime, sağlıktan, gündelik hayata her konu hakkında fikri olan uzmanlar kadrosu. Neoliberal demokratik rejimin gardiyanları ya da teknokratları. Onların hazırladığı uzman raporları, siyasetçilerin uyguladığı “acı reçeteler”… Bu tabloda eksik olan halk ise belli aralıklarla sandığa gidip oy kullanması istenen bir kitle haline dönüşür. Halk denilen kitle bu demokrasi oyununda bir figürana dönüşmüşse; gerçekten de Thatcher’ın dediği gibi Başka Bir Alternatif Yok mu ya da Dilberay’ın sözleriyle biz bu resmin içindeki figüranlar olmak “Zorunda mıyız”? Dilberay’ın ‘zorunda mıyım’ sorusunu bireysel bir isyanın ötesinde düşünmemizi sağlayacak olan soru ise Lenin’in yüzyıldan daha fazla süre önce sorduğu soru: “Ne Yapmalı?”. Öyle yapmalı ki onu da beraber yapmalı.

Kabaca, kapitalizmin iki temel siyasal vaadin taşıyıcısı olarak doğduğunu söylemek mümkün. İlki özgürlük, ikincisi de eşitlik. Özgürlük, proletarya ile burjuvazi arasında emeğin alınıp satılması, yani emeğin bir sözleşme nesnesi olarak var olabilmesi için bir gereklilikti. Emeğin “özgürce” alınıp-satılabilir olması siyasal olarak adı konulmamış bir köleliğin de doğmasına vesile olmuştur. Eşitlik ise sözleşmenin geçerliliği için, iki tarafın da yani emeği alanın da satanın da “eşit taraflar” olarak bu sözleşmeyi imzalamasını mümkün kılan bir koşuldu ve bu iki vaat yasalarla teminat altına alınmıştı. Bu iki vaat gittikçe yasalarda adı geçen ütopik birer düşe dönüşürken sınıflar arası çelişkiler de gittikçe derinleşmekte. Zenginler ve yoksullar arasındaki dramatik fark, gecekondulara mahkûm olanlar ile villaların zevkini sürerek ev değil hayat alanlar; bununla iç içe geçmiş etnik, cinsel, dinsel ve başka türlerde vuku bulan ekonomik ve siyasal ayrımcılıklar ve dışlama mekanizmaları… Kısaca, kapitalizm hepimizi eşitsizlikte eşitlemiş bir ekonomik sistemdir.

Liberal demokratik tahayyül ve onun türlü versiyonları demokrasi ile ekonominin birbirinden ayrık iki alan olduğunu savunarak kapitalizme meşruiyet kazandırma arayışı içinde oldu. Ancak bugün liberal demokrasi ve onun özgürlük anlayışı kapitalizm içinde gün be gün acınacak bir şekle bürünmekte ve özgürlük alım-satım özgürlüğüne dönüşmüş durumda. Belki de başından beri böyleydi, özgürlük ve eşitlik bu tür bir alım-satımın parçasından başka bir şey değildi. Biz öyle olmadığını ve bu durumu kıran istisnai anların var olduğunu düşünüyoruz.

Cumhuriyet idealini beraber eylemenin ve herhangi bir azınlığın veya grubun isteğinin dışında eyleyebilmenin bir imkanı olarak düşünmek mümkün. Aslında bu şekilde düşünebilmemizi sağlayacak örnekler de yok değil. 1789 ile başlayan ve bir andan ziyade bir sürekli devrim olarak Fransız Devrimi, 1871 Paris Komünü veya 1917 Ekim Devrimi. Aslında bu üç olayı özel çıkar ve özgürlük çatışması bağlamında düşünmek mümkün. Özel çıkarın ilkesi, özgürlüğün ilkesini yok sayar bu yüzden de bu ikisinin varlığının çatışkısı cumhuriyet fikrini de şekillendiren dinamik olacaktır. Tabii ikincisinin eşitlik fikrinden bağımsız hayat bulamayacağını hatta eşitlik fikrinin, özgürlüğün radikal bir fikir olarak siyasal düşüncemizin parçası olmasını sağlayacak bir siyasal ideal olduğunu da söyleyebiliriz. Burada eşitlik ve özgürlük arasında birinin diğerini üstbelirlediği bir ilişkiden öte ikisinin ancak bir arada var olabileceğini savunuyoruz. Kapitalizmin yarattığı siyasal dönüşümün ve bu dönüşüme bağlı olarak egemen ideolojinin güçlü yanının ise eşitlik ve özgürlüğü birbirinden ayırması olduğunu söyleyebiliriz.

Bu sebepledir ki bir rejim olarak cumhuriyet ile bir siyasal eyleme biçimi olarak cumhuriyet fikri arasındaki farkta da göreceğimiz gerilimi bu şekilde yorumlamak mümkün. Bir rejim olarak cumhuriyet fikri burjuva düşüncesine ait bir fikir olarak görülse bile bir siyasal eyleme biçimi olarak cumhuriyet burjuva düşün dünyasını aşan bir niteliğe sahiptir. Bunun sebebi ise kurumsallaştırılabilir yani yasa ile tanımlanabilecek bir eşitlik ve özgürlük fikrini aşan bir niteliğe sahip olmasındandır. Cumhuriyet fikri herhangi bir yasada dondurulamaz bir niteliği olduğu ölçüde de özgürlük fikri yeni siyasal eyleme ve yaratıcılığa açık bir siyasal fikir olarak karşımıza çıkar. Bir rejim olarak cumhuriyet modern anlamda teoloji-politikanın çözülmesi anlamına geliyordu. Yani, Lefort’un deyişiyle kralın bedeninde kristalize olmuş bilginin, yasanın ve iktidarın çözülmesi. Kralın ilahi bedenin yokluğu ise kendini halk egemenliği fikri ile ikame edecektir. Basitleştirirsek, halk egemenliği fikrinin iki şekilde karşılık bulduğunu söylemek mümkün: Birinci anlamıyla halk egemenliği fikrinin; yasal düzenlemeler aracılığıyla seçkin siyasetçilerin, medya aristokratlarının, teknokrat yöneticilerin aracılığıyla bir siyasal düzlem olarak sandık demokrasisinde ifadesini bulmuş olduğu görülebilir. İkincisinin ise en basitiyle “Korkma la biziz halk” sloganında… Tam da halkın tekinsiz niteliği ilk kavramsallaştırmayı alt üst eden bir niteliğe sahiptir. Kimdir bu halk, kimler dâhildir veya kimler dahil değildir? Fransız Devrimi’ni düşünürsek ilk köle devrimini yapan Haitiler tam da “her insan eşit doğar” varsayımından yola çıkarak siyah jacobin devrimini yapmayacak mıdır? Başka bir örnekte ise, Olympe de Gauge kadınların erkekler gibi giyotinde idama mahkûm edilebildiği bir devrim durumunda kadınların erkekler gibi aynı politik haklara sahip olabileceğini iddia etmeyecek midir? Bu örneklerin bize söylediği şey ise halk diye bir şeyden bahsedeceksek onun tanımlanamaz olduğu, onu tanımlamaya dönük bir çabanın ise her daim eksik kalacağı ve siyasal eylemin bu eksikliği tamamlamaya dönük bir eylem olduğudur.

Şimdi başladığımız yere dönebiliriz. Kapitalizmin eşitlik ve özgürlük vaadiyle kendini ideolojik düzlemde var ettiğini ancak kapitalizmin bizatihi yok edici doğası (insan emeği, doğa, insanın duygusal varlığı) ve artığın sürekli üretilmesine göbekten bağlı olması sebebiyle bu ideallerin altını oyan bir niteliği olduğunu söylemiştik. Bu sebeple de, cumhuriyet idealinin içinde barındırdığı eşitlik ve özgürlük fikri sebebiyle kapitalizme karşıt olduğunu iddia edebiliriz. Rousseau’dan alıntı yaparsak: “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama, böyle sanması, onlardan daha köle olmasına engel değildir. Bu değişme nasıl olmuş? Bilmiyorum.» Biz de bilmiyoruz açıkçası ama zincir metaforunun siyasal düşünceye farklı bir dil ile yeniden girdiğini biliyoruz: “Dünyanın tüm işçileri birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diyecektir Marx ve Engels Komünist Manifesto’da. Proletaryanın tüm sınıfları kendinde çözen bir sınıf olacağı fikrinden yola çıkarsak aslında Marx ve Engels’in söylediği ile Rousseau’nun söylediği arasında bir farkın olmadığını düşünebiliriz.

Bu bağlamda, Türkiye’deki siyasal tartışmalarda ise cumhuriyet fikri kendi vaatleri ile birlikte çok az düşünüldü. Cumhuriyet kavramı ve cumhuriyetçilik fikri cumhuriyeti kuran siyasi kadrodan ve o kadroyu bir araya getiren Halk Fırkası’dan, Cumhuriyet Halk Partisi’nden özerk bir tartışma alanı bulamadı. Türkiye devletinin kuruluşundaki temel sorunlar neredeyse her zaman bir rejim olarak ve bir fikir olarak cumhuriyet ile özdeşleştirildi. Cumhuriyetin eleştirileri ve savunuları sanki cumhuriyetçi düşünceye bağlıymış hatta ona içkinmiş gibi tek parti rejimi, homojen ulus, sınıf çatışmasının reddi, sosyalist fikre kapalılık, dinin devletleşmesi gibi sorunsallar temelinde yapıldı. Cumhuriyetçi fikrin büyük vaatleri, özgürlük ve eşitlik ise büyük harfle yazılan Cumhriyetin işaret ettiği bir devlet eleştirisinin nesneleri oldu.

Cumhuriyetçiliğin bayraktarlığını yaptığını her fırsatta söyleyen, temel siyasal iddiası bu olan CHP ise kendisini cumhuriyet fikrinin değil ‘Devlet’in taşıyıcısı olarak gördü. Cumhuriyetin temel vaadinin kaynağını oluşturan “kamusal olan hakkında kamusal karar verme” düşüncesinin yönelimi cumhuriyet ile devleti ayrı düşünebilme kapasitesi CHP yönetimleri tarafından her seferinde emildi, CHP cumhuriyetten çok devlet oldu. Kendini bir siyasal parti olarak, halka eşitlik ve özgürlük vaat edebilecek fikrin taşıyıcısı olarak yaratamadı. Yaratmaya her çalıştığında devletle özdeşleşme eğilimi ağır bastı ve kendini devletten ayrı düşündüğü her anda cumhuriyetçi davanın öznesi olan halk ile buluşma olanaklarının hep arttığını gördü. Fakat bugün, anayasasızlık rejiminde, artık sadece küçük harfle değil, büyük harfle yazılan Cumhuriyet kurumları bir bir ortadan kaldırılırken yani devlet fiilen cumhuriyetten ayrılmışken CHP’nin hala devletle özdeşleşmesi kendi çelişkisinin bizzat kendini yok edeceği bir durumun işaretlerini veriyor. Anayasaya aykırı anayasa değişikliklerine verilen onaydan siyasal iktidarın ülkeyi sürüklediği çatışmalara verdiği örtük ya da açık desteğe kadar her şey cumhuriyetçi cesaret ile devletçi muhafazakarlığın çatışmasında CHP’nin konumunu ikincisinde tutuyor.

Cumhuriyet kavramı ve cumhuriyetçilik fikrini daha önce Türkiye’de tartışma alanı oluşturamamış bir bağlamda CHP ile ilişkisi içinde tartışmaya çalıştığımız bu dosyayı oluşturma düşüncesini şekillendiren bu sorunsal oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin baskıcı aygıtlarının tahkim edildiği, eşitlik ve özgürlüğe ilişkin bütün hukuksal ve siyasal kazanımların, laikliğin hatta siyasal temsilin asgari standartlarının ortadan kaldırıldığı bir anda cumhuriyet ve CHP’yi başka nasıl sorunsallaştırabilirdik?