“ve eğer güneş yiterse ansızın
yiter ve ışımazsa bir daha;
bize ışık için cehennemden
gidip alev getiren biri çıkar mutlaka..” (Ivan Vazov)

“Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım.” cümlesiyle başlar Hakan Günday Daha’ya. Hayata lanetli bir coğrafyada gözlerini açarak, insan kaçakçısı bir katilin oğlu olarak 9 yıl yaşamış Gazâ’nın, 9 yıldan sonraki hayatını anlattığı bir delilik romanının ilk cümlesi. Bir katilin, bir insan kaçakçısının çırağı Gazâ’nın hayatını anlatırken seçtiği ilk cümle: Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım.

Yazarlar dramlardan beslenmeyi sever; okuyucu dramları kitaplardan okumayı daha çok sever. Büyük insanlık suçları, tarihi felaketler, katliamlar, kaybedenler, sürgünler, yerinden edilenler, kurbanlar, masumlar, bizim izleyici olduğumuz bir mecrada- şiirde, şarkıda, öyküde, romanda; bir başka deyişle güvenli bölgede içimizi acıttıkları ölçüde ilgi çekicidir. Çünkü bu dünya hem çeker, hem de korkutur izleyeni, okuyanı. Hakan Günday’ın bize vaat ettiği de böyle bir dünya işte. Yazının başından bir noktayı aydınlatmakta fayda var. Alışagelmiş, görece kolay kalıpların aksine, Günday’ın anlattığı hikayenin odağında dramın görünen kurbanları değil, bu dramın yaşanmasının müsebbibleri var: Gazâ, ve Gazâ’yı yarattığı ölçüde de Ahad. Gazâ’nın dramının yaratıcısı, yalancı, katil, kaçakçı Ahad. Bu açıdan, dinlediğimiz hikaye dünyanın üç ayrı kıtasından Ege’de bir kasabada, “Yeni Dünya”ya ulaşmadan önceki durakları olan Ahad ve Gazâ’nın evinde hayata bir ara veren göçmenlerin hikayesi değil aslında, o göçmenlerle birlikte dönüşen bir çocuğun; ve bu çocuğun gözünden yüzyılın en büyük ayıplarından birinin hikayesi. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---