İşte sona geldik; bunu neden kabullenmiyorsunuz? (Jarvis Cocker[1])

Mark Neocleous’un modern tarihe ilişkin nefes kesici taraması bir hayli zorludur. Savaş Erki, Polis Erki liberalizmi savaşın siyasi bir felsefesi olarak, burjuva düzeninin üretimini savaş olarak ve savaş tarihini de kapitalist egemenliğin tarihinden ayrılamaz bir şey olarak güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır.[2] Bunu yaparak da ‘savaş’ı, savaşla ilgilendiklerini ileri süren fakat gerçekte bunu hiç yapmayan iki disiplinin, Uluslararası İlişkilerin ve Savaş Çalışmalarının elinden ustalıkla alır.[3] Neocleous’un, eleştirinin bizzat kendisine eleştirel bir yaklaşım getiren bu çalışması, bütünüyle kendine özgüdür. Bol sonuçlu, hızlı ve üslup bakımından da eleştirel teorinin alışılageldik izleyicilerinin öte bir okur kitlesi için erişilebilir durumdaki kitap, kapitalist dünyanın ortaya çıkışı ve oradaki savaş fenomeni ile ilgili tartışmalarda önemli bir referans noktası olmak üzere düzenlenmiş. Elinizdeki kısa metin, Savaş Erki, Polis Erki ile bir diyaloga girerek, siyasal öznellik sorunu ve (çağdaş) savaşla ilişkili olarak öznelliği nasıl teorileştirebileceğimiz sorusu etrafında dönmektedir. Savaş Erki, Polis Erki’nin kapsamlı bir okumasını sunmayacağım burada; yapmak istediğim şey, daha ziyade, Neocleous’un metnine uzanabileceğimiz, ondan sapabileceğimiz yollar ve çağdaş siyasal  durumla ilgili daha ileri düzeyde düşünmek üzere genel olarak ondan ne gibi esinler türetebileceğimizle ilgili olarak bu metni ve bu metin aracılığıyla düşünmek. Neocleous’un çalışmasındaki bir alt-metin olarak zamanla ilgiliyim: Nesnel ya da evrensel saat zamanı anlamında değil de geçicilik anlamında, David Couzens-Hoy’u izleyerek söylersek, “yaşanmış zaman” anlamında, “kendisini, insan varoluşunda dışlaştıran bir şey olarak zaman”[4]  anlamında zaman.

Zamansallığı kısmen Savaş Erki, Polis Erki’nden seçip çıkararak, kısmen de bu metne kaydederek, kitabın geniş entelektüel erimini aydınlatmak ve ayrıca siyaset ile şiddet hakkında bize sunduğu yeni düşünme imkânlarına açılan kapıları derinlemesine incelemek umudundayım.

Başlangıç olarak, kapitalizm ile savaş arasındaki ilişki ve belirli bir zamansallık fikri, Neocleous’un bu çalışmasının tam kalbinde yer almaktadır. Kitabın açılışındaki alıntıda ve kitap boyunca, savaş makinesinin nasıl da durmaksızın ve kesintisiz bir biçimde ağır adımlarla yürüdüğü konusunda uyarılıyoruz. Küresel kapitalist sistemin geniş ölçek evrimiyle savaşın don derece güçlü bir biçimde tahkim edilmesinin bir sonucu olarak savaş erkinin, her zaman her yerde hazır ve nazır, bitimsiz -bizzat kapitalist sistem gibi- olduğunu öğreniyoruz. Neocleous, kapitalist sistemin, en derinlerden en banal olana kadar, bütün bir hayatı nasıl koşulladığını vitrine çıkarmaktadır. Sosyal medya aracılığıyla anlık iletişimden ucuz seyahatlere kadar gündelik pratikler, hiper-tüketici toplumumuzun özsel birer parçasıdırlar: Kapitalist yapı içerisinde hepimiz birer yatırım durumundayız. Savaş/polis mantığının kalıcı doğası -bunların algılanan sürekliliği- Neocleous’un kitabında, zekice, geçmişin şimdiye sızması olarak saptanmaktadır.

Neocleous, bizi, kapitalizmin zamansallığından siyasal özneye ilişkin bir anlayışa doğru sevk ediyor. Marx’ın ilkel birikime ilişkin muhasebesinden ve ziyanın ortadan kaldırılması fikrinden saat zamanının (Neocleous’un adlandırdığı biçimiyle ‘burjuva zamanı’nın) sosyo-ekonomik yapısına rahatlıkla geçerek, okuru kendine çekiyor; savaşın düzen verici kabiliyetlerinin hepimizi özneleştirme/tabileştirme [savaşın polisiye mantığının olduğu kadar kapitalist egemenliğin de özneleri haline getirilmemiz] tarzının içyapısını gözler önüne seriyor.[5] 1930’lardaki liberal enternasyonalizm ve uluslararası polis literatürüne ilişkin ayrıntılı tartışmasında, Allan Michie’nin Keep the Peace (‘Barışı Korumak’) adlı kitabından yaptığı bir alıntı öne çıkıyor: “Zora başvuran polis etkinliğinin amacı, barışa zarar veren kişilerin mizacında, niyetinde ya da bedeninde bir değişim yaratmaktır. Başka bir deyişle kalplerde bir değişim yaratmak istiyoruz.” [6] Bu akıl yürütme biçimi ile askeri stratejik düşünüşte, son zamanlarda kontrgerilla kılığı ve görünümü altında beliren evrim -savaşları polisiye hale getirmek biçimindeki liberal fantezinin şu son günlerdeki yeniden canlanışı- arasında çarpıcı bir benzerlik bulunmaktadır.[7] Çarpıcı bir biçimde, kontrgerilla savaşı, liberal bir İngiliz dergisi olan Prospect Magazine’de, 2009’da, savaş durumuna, yerinde bir ‘entelektüel’ yaklaşım olarak selamlanmış ve derginin genel yayın yönetmeni David Petreaus’un “yılın kamu entelektüeli’ olduğu ilan edilmişti.[8] Savaş hali, daima genel olarak toplumla ve siyasetle birlikte gelişim sergilemişken, böylesi bir popülerlik dikkat çekiciydi: Özetle, kontrgerilla savaşı Zeitgeist ile olağanüstü bir uyum sergiliyordu. Askeri düşünüşün içine, reklam mantığının, daha doğrusu pazarlama mantığının intikal ettirilmesi, ‘kalpleri ve akılları’ kazanma yolundaki bir sonraki adımdan başkası değildi. Şu işe bakın ki askeri müdahale ‘mesajını satmak’ ihtiyacının propagandasını, yeni bir şampuan çıkmışçasına yapan ‘stratejik iletişim’ terimi, doğrudan doğruya Madison Avenue’deki halkla ilişkiler uzmanlarından alınmıştı.[9] Savaş/kapitalizm mantığının siyasi özneleri, iyi bir pazarlama mantığıyla düzenli bir biçimde farklı ‘izleyiciler’ olarak parçalara ayırtılmışlardır ve her bir kesimi hedefleyen mesajlar üretilmektedir. Herkes, yeterince etkili bir biçimde iletildiği sürece kendi mesajının tesiri altındadır; askeri mantık sürmekte ve ‘gerçek’ siyasal karşıtlık marjinlere sürülmektedir.

Bitimsizliğe ve sürekliliğe ilişkin incelemesinde Neocleous, bir yandan çağdaş savaşı Foucaultcu biyo-siyasetin terimleriyle yorumlayan literatürle işbirliği içindeymiş gibi görünmektedir.[10]Öbür yandan da Neocleous’un eleştiriye yönelik eleştirisi, bu literatürün bütüncülleştirici eğilimine direnmeyi salık vermektedir – savaşı biyo-siyasal bir makinenin terimleriyle sunan her muhasebe fazla düzenli, fazla bütüncüldür. Her şeyin denetlendiği, hiçbir şeyin kaçamadığı düşüncesi, daima zaten orada olan fazlayı ıskalıyormuş gibi görünmektedir: Denetlenemez olanı.[11] Neocleous, yalnızca kitabının sonunda ‘siyaset-dışılaştırma’ (depoliticisation) terimini kullansa da öyle görünüyor ki ‘siyaset-dışılaştırma’ onun bir bütün olarak argümanının tam merkezinde yer almaktadır: Savaş erki ile polis erkinin her ikisi de gerçek siyasal direnişin derinlikli bir biçimde kavranmasını zorlaştırmak anlamında düpedüz siyaset-dışılaştırıcıdır.[12]  Bu feragati nasıl anlamlandırmalı? Bu, Neocleous’un hakkında yazdığı ‘burjuva öznenin’ esas niteliği midir? Eğer öyleyse, bu durum, çağdaş siyasal öznelliği düşünme tarzımız hakkında bize ne söyler?

Savaş Erki, Polis Erki boyunca Neocleous, üstü kapalı bir biçimde, direnişin imkansızlığına ilişkin bir algıya işaret etmektedir. Bu, en net ifadesini, kitabın son sayfalarında buluyor:

Kendi kendini savaş erki için hazırlamak siyasal eylemi önler. … Travmalar karşı hazırlanabiliriz; gelmek üzere olan travmaya kendimizi hazırlayarak direnç kazanabiliriz ve bu bekleme ve hazırlanma halinin getirdiği anksiyetelerle başa çıkmamıza destek sağlayacak terapi sürecine girebiliriz, fakat hazırlama-makinesine siyasi olarak meydan okumamalıyız, çünkü bunu yapmak, bir bütün olarak savaş erkine ve polis erkine meydan okumak olacaktır.[13]

Ve Neocleous’un hakkında yazdığı bu direnişin imkânsızlığı algısı, mevcut durumumuzla doğrudan bir ilgi içindedir. Şarkıcı ve söz yazarı Jarvis Cocker, bu metnin başındaki epigrafta alıntılanan “Auschwitz’den Ipswich’e” adlı şarkısında duyguyu son derece ustalıklı bir biçimde yakalamaktadır: Yaşam biçimimiz istiyorlar / Eh, benimkini istedikleri zaman alabilirler. Neocleous’un son sayfalarına oldukça benzer bir şekilde, Cocker’ın şarkı sözleri, ne iradesiz bir feragat ne de ayrıcalıklı bir kibir oluşturur. Daha ziyade, burada gerçek bir siyasal çıkmazın aydınlatılması söz konusudur: Kim ya da ne isek ondan başkası olabilir miyiz? Ve kendimizi içine sokulmuş bulduğumuz bu tümüyle kuşatıcı savaş/polis makinesi bağlamında direnişin imkânsızlığı ne anlama gelmektedir?

Savaş Erki, Polis Erki’nin başlangıç kabullerinden biri savaş ile polisin daima zaten bir arada oldukları, “birbirlerini doğruladıkları” biçimindedir.[14] ‘Daima zaten’ ifadesi, liberal düşünceye içkin olan teleoloji ve çizgisel zamansallık biçimindeki kabullerle ilginç bir şekilde karşı karşıya gelen bir ayrılmazlığı ileri sürmektedir. Özellikle de uygarlık tartışması, bu türde bir çizgiselliğin üzerinde durmaktadır; devletlere ‘uygarlaşmamış’, ‘küreselleşmemiş’ ya da ‘antidemokratik’ bir biçimde gönderimde bulunmak, yerel bir ‘henüz değil’ veçhesini öne sürmektedir. Bu türlü devletler farklı olarak değil, tarihin çizgisel ilerlemesinin hemen gerisinde olarak görülmektedirler.[15] Tarihi zorunlu olarak ileri giden (öz-gönderimsel terimlerle ‘ilerleyen’) bir şey olarak gören liberal imgelemin kibri Neocleous’un metni boyunca sözünü sakınmadan eleştirilirken, kitabın sonunda baş başa kaldığımız şey ise bir tür bitimsiz zaman olarak beliriyor. “Travma fikri, yabancılaşma fikrinin yerini alıyor ve savaş erki hiç durmadan, asla dinlenmeden, hiç uyamadan vs. yuvarlanıp gidiyor.” Adeta bir tür bitimsiz zamanda, zamansız bir zamandayız: Neocleous’un muhasebesini yaptığı savaş erki, polis erki artık uzun zamandır güdülen büyük amaçları bakımından ilerlemeci değil, o basitçe var. Ayrıca, çağdaş savaş, Derek Gregory’nin sözleriyle, kararlı bir biçimde ‘olaylı’dır: Her an ve her yerde saldırılar olabilir ve oluyor da zaten.[16]

Daima mevcut ve hiç durmayan savaş makinesinin bir sonucu olarak direnişi yeniden kavramsallaştırma ya da yeniden düşünme yönünde bir ihtiyaç varsa, kurulu toplumsal ve siyasal düzenin baş belası görünümünde yeni ‘düşmanların’ kesintisiz yaratımı aracılığıyla savaşın sürmesini garanti altına alan bir aygıt olarak direnişin bitimsiz bir savaş durumu içine çöküşünü açıklamakla kalmayıp, bu türlü bir direnişin getirdiği yeni terimler üzerine düşünmek gibi bir ihtiyaç daha söz konusu değil midir? Savaş Erki, Polis Erki kesintiye karşı aynılığı, kesintiye karşı sürekliliği ve ‘gerçek’ siyasal değişimi anlamak hususunda bize ne dereceye kadar yardımcı olabilir? Neocleous, metninin bir düzeyinde bu soruların yanıtını vermekten kaçınır: Onun amacı, savaş makinesini zorlayıcı bir şey olarak sunmaktır. Fakat diğer bir düzeyde, bu metin, direnişin ne anlama gelebileceğini acilen yeniden düşünmek yönündeki bir ihtiyacı ayrıntılarıyla açıklamak suretiyle, tam da bu türde bir soruşturmaya çağrı yapmaktadır.

Neocleous, kitabının tam sonunda Derrida’nın l’avenir -gelmekte olan gelecek- kavramına başvurur. [17] Eğer savaşın geleceği de dâhil olmak üzere, gelecek hakkında siyasal bir biçimde düşüneceksek, bu türlü bir düşünmeye, beklenmedik ve gerçek bir değişim kavramıyla yüz yüze gelmeye çaresizce ihtiyacımız var. Fakat Derrida’nın sunduğu bağlamda, geleceği yakalamaya yönelik her türlü girişim, tam da ‘gelmekte’ olan hakiki geleceğe ilişkin olanağı ıskalayacaktır; çünkü bu türlü bir gelecek önceden bilinebilir değildir. Bu ikilemle karşı karşıya gelen Elizabeth Grosz, siyaset sorununu başka bir biçimde vazetmiştir: “Eğer belirli amaçların elde edilmesine, ideallerin ya da planların gerçekleştirilmesine yönlendirilmemiş de amaçların belirli bir terk edilişini gerektiren bir şey haline gelmişse, siyaset ne mene bir şey olacaktır?”[18] Grosz’a göre, henüz gelecek olanla ilgili olarak merkezi bir konumda bulunan şey, geleceğin zamanına yönelmiş arzudur.

Jarvis Cocker’ın “Auschwitz’ten Ipswich’e” adlı şarkı sözleri yeniden yankılanıyor: Sona geldik, neden kabullenmiyorsun bunu? Son, sondayız: Savaş makinesinin hala ilerlediğine ilişkin ısrarına karşın Neocleous’un kitabı da ‘bu son’u yeniden düşünmenin yollarını açıyor. Eğer gerçekte, Hamlet’in sözleriyle, ‘çivisi çıkmış bir zaman’sa bu, yeni bir şeylerin eşiğinde olduğumuzu da düşünmemiz gerekmez mi? Çizgisel ilerleme içerisinde bir sonraki adım olarak ‘yeni’ bir şeyler değil de geçmişin nasıl da bizzat kendisine ait gelecek tahayyülleri olduğunu ve bu ‘geleceklerin’ de nasıl da şimdinin ‘geçmişteki’ koşullayıcıları halini aldığını görmemizi sağlayacak bir uğrak olarak ‘yeni’ bir şeyler…[19] Yalnızca o zaman, Neocleous’un son derece zorlu bir biçimde hakkında yazdığı savaş makinesinin sonu konusunda bir uzlaşmaya varabiliriz: Yalnızca o zaman kendimizi kim ya da ne isek ondan farklı olarak tahayyül edebiliriz.

Çeviri: Abdurrahman AYDIN

 

DİPNOTLAR

[1] J Cocker, ‘From Auschwitz to Ipswich’ on Jarvis (Rough Trade Records, 2006).

[2] M Neocleous, War Power, Police Power (Edinburgh UP, 2014).

[3] Savaşla ilgilendiğini öne süren disiplinlerin yetersizliğiyle ilgili olarak bkz. T Barkawi, ‘From War to Security: Security Studies, the Wider Agenda and the Fate of the Study of War’ 39 Millennium: Journal of International Studies (2011) 701.

[4] D Couzens-Hoy, The Time of Our Lives: A Critical History of Temporality (MIT Press, 2012) xiii.

[5] Neocleous (2014) 68, 14.

[6] A.g.y. 184, AA Michie’den alıntı, Keep the Peace through Air Power (G Allen & Unwin, 1944).

[7] C Holmqvist, Policing Wars: A Twenty-First Century Discourse on War (Palgrave Macmillan, 2014).

[8] J Crabtree, ‘An Intellectual Surge’, Prospect, 17 January 2009, available at http://www.prospectmagazine.co.uk/features/anintellectualsurge (23 Haziran 2015).

[9] C Holmqvist, ‘War, “Strategic Communication” and the Violence of Non-Recognition’ 26 Cambridge Review of International Affairs (2013) 631.

[10] M Dillon & J Reid, The Liberal Way of War: Killing to Make Life Live (Routledge, 2009); M Dillon & J Reid, ‘Global Liberal Governance: Biopolitics, Security and War’ 30 Millennium: Journal of International Studies (2001) 41.

[11] T Lundborg & N Vaughan-Williams, ‘Resilience, Critical Infrastructure and Molecular Security: the Excess of Life in Biopolitics’ 5 International Political Sociology (2011) 367.

[12] Neocleous (2014) 206.

[13] A.g.y. 210.

[14] A.g.y. 13.

[15] N Inayatullah & DL Blaney, International Relations and the Problem of Difference (Routledge, 2004).

[16] D Gregory, ‘The Everywhere War’ 177 The Geographical Journal (2011) 238.

[17] Neocleous (2014) 208.

[18] E Grosz, ‘Becoming . . . an Introduction’, in E Grosz (ed.) Becomings: Explorations in Time, Memory, and Futures (Cornell UP, 1999) 1, 11.

[19] D Scott, ‘The Tragic Vision in Postcolonial Time’ 129 PMLA 799; D Scott, Omens of Adversity (Duke UP, 2014).