Dava, siyasi hesaplaşmanın yollarından biri olmuştur hep, buna şüphe yok. Fakat içerisinde bulunduğumuz istisnai durum şudur ki, hiç değilse son beş veya altı yılımızın hemen hemen tüm siyasi operasyonları, dava biçiminin ağır tahakkümü altında geçmiştir -önümüzdeki yılların geride bıraktıklarımızı aratmayacağından emin olabiliriz, üstelik belki halihazırda üzerine konuştuğumuz bazı dava süreçlerinin bizatihi bir dava konusuna dönüştüğüne tanık olursak, buna da hiç şaşırmamamız gerekir. Ağır ceza davaları ve cezai usullerin siyasal alanı hedef alan agresif taarruzunun -ki tek başına bu bile, söz konusu taarruzun bizzat siyasal güç hesaplarının içerisinde ayrıntıyla planlanmış olduğunun bir kanıtıdır- uzun vadede ne gibi bir siyasi, hukuki, idari vs. yozluğa neden olacağını, nasıl bir devlet düzenine, siyasal kültüre ve müesses nizama tahvil edileceğini hep birlikte göreceğiz. Fakat şunun kesin olduğunu zannediyorum ki, bu bir coup d’état‘dır! En başından beri öyledir! Dolayısıyla, yanlış anlaşılmasın, şimdilerde yarılmış olan iktidar bloğunun bir kanadının diğerine karşı giriştiği tertip hakkında hükümet çevrelerinde derhal dolaşıma sokulan yorumdan bahsetmiyorum. Veya müesses nizamın eski sahipleri tarafından askeri olanının karşısına çıkarılmaktan pek hoşlanılan sivil darbe lafzından da bahsetmiyorum. Ve haklısınız, bu ifadenin orijinal anlamını veya ona yüklemeye alışık olduğumuz klasik bağlamı zorladığımın da farkındayım. Fakat ısrar edeceğim: Söz konusu olan, bir hükümet darbesidir -hükümete karşı yapılmış bir darbe değil, hükümet tarafından yapılmış bir darbe. Zaten daimi olarak böyle güçlü, içkin ve fakat örtük bir eğilim barındıran yönetim erkinin, bu defa aleni olarak girişmeye cüret ettiği bir tür güç darbesidir (hükümet sözcüğünü basitçe ve yalnızca hükümet organı veya kabineyle sınırlı anlamda değil, idari faaliyetin genel biçimini ifade etmek üzere kullandığım anlaşılmış olmalı). Gerisingeri dönüp, hükümetin başında bulunanı hedef aldığında dahi (ki onun tarafından da gayet net bir şekilde anlaşıldığı gibi), bu niteliğinden herhangi bir şey kaybetmez: Gösterilmek istenenin aksine, her şey adalet yerini bulsun diye değil, her şey hükümet gücü serbest kalsın diyedir. Giderek kendi tekeline alarak onu boğmaya meyletmiş arkaik “usta”nın gaspları karşısında… Veya giderek temsilin sınırlandırmalarından peşinen kurtulmuş bir saf iktidar arayışının yarattığı “devlet içerisinde devlet olma” girişimleri karşısında… Hangisi baskın çıkar bilemeyiz, fakat her durumda söz konusu olan, hükümet gücünü serbest bırakmaktır.

Başımıza neyin geldiğini biliyoruz: Gördükleri karşısında donakalmış (hiç bilinmedik şeyler ortalığa döküldüğü için değil, güç ilişkilerindeki oynamaların olağanüstülüğünden dolayı) ve dikkat kesilmiş halde bekleyen yüzlerimizi, çenemizin altından kibarca kavrayıp mahkemelere doğru çevirirler. Orada oyalanacak öyle çok şey vardır ki -ceza yasaları ve yorumları, usul yasaları ve yorumları, iddia makamı ve savunma tarafından sergilenen performanslar, mahkeme heyetinin bunlara eklenen performansları (tabii uyumuyor oldukları zamanlarda), tanık ifadeleri, bilirkişi raporları, adli tıp uzmanları, hepsi mahkeme kürsüsünün önünde sahneye konan bir dizi gösteri. Fakat hakkını verelim, bunların hepsi, bir hükümet darbesinin vuku bulduğu gerçeğini örtbas etmek için değil, bilakis onu ete kemiğe büründürmek, yenir yutulur kılmak, apriori olarak mevcut bulunmayan bir meşruiyet etiketini, aposteriori olarak üzerine yapıştırmak için seferber edilir. Sonuçta mahkeme, hükümet darbesine eklenmiştir. Nitekim biraz geriye çekilip bakıldığında, tutukluluk ve dahi hükümlülük halinin, kolluğun tasarrufu altındaki idari bir tedbirden; ceza yasasının, terör yasasının (ikisi arasında anlamlı bir ayrımın kaldığından bahsedilebilirse eğer) ve ilgili diğer mevzuatın, idari bir kararnameden; olağan hukuki usullerin, istisnai idari usullerden; yargıç hükümlerinin, savcı iddianamelerinden; savcı iddianamelerininse zaten polis fezlekelerinden herhangi bir farkı kalmadığı görülecektir. İdare, hepsine birden el koymuştur! Bu, evet, hükümet tarafından girişilmiş bir güç darbesidir. Ve bir kere daha vurgulamak gerekirse, idarenin kendi içerisinde bölünmüş, gerilimli, çatışmalı halleri, söz konusu bölünme, gerilim, çatışma ne kadar şiddetli olursa olsun, bu gerçeği değiştirmez. Walter Benjamin, hükümet gücünün bu örtük yanını, her zaman kendine hayran bıraktıran önsezisiyle, idari tasarrufun ölçüsüzlüğünün en üst noktada kendini gösterdiği bir kurumda, kolluk gücünde buluyordu. Benjamin’e göre, “bu kurumun çok az kişi tarafından görülebilen en berbat yönü, kurum içinde hukuk kuran ve hukuku koruyan şiddet ayrımının ortadan kalkmış olmasıdır”. Kolluk gücünde iki tür şiddet birbirine bulaşır, fakat daha kötü haber, söz konusu bulaşmanın tam da her iki şiddetin kendine has koşullarından kolluk gücünün muaf tutulmasıyla sonuçlanacak olmasıdır -hukuk kurucu şiddet, artık kendini kanıtlamaya gerek duymadan yürürlüktedir; hukuk koruyucu şiddet ise kendine yeni amaçlar belirleyememe kısıtından kurtulmuştur: “Kolluk gücü hukuk yaratır -çünkü karakteristik özelliği, yasaların ilanı değil, hak talebiyle yaptığı her türden düzenleyici işlemdir- ve hukuku korur, çünkü kendisini bu amaçların hizmetine vakfeder”.[1] Benjamin’in kolluk gücünde gördüğü “berbat yön”, bugün (yalnızca ülkemizde değil, dünyanın pek çok yanında muhtelif şekillerini gördüğümüz) hükümet darbeleri tarafından yaratılan rejimin genel niteliğine dönmüştür.

Peki dava? Önüne “siyasi” sıfatını eklediğimiz davalar, bizatihi bir hükümet darbesinin seferber ettiği koşullar içerisinde ve açık siyasal hesapların bir uzantısı olarak doğrudan işe koşuluyorlar diye, üzerinde durulması gerekmeyen birer teferruattan mı ibaretler? Sanıyorum, varılabilecek en hatalı fikir bu olur. Genellikle bir davanın “siyasi” olduğu saptamasında bulunmak ve bunu ifşa etmek, yapıp edilebilecek son şeymiş gibi ele alınıyor -dava siyasi olduğuna göre, çözümü de siyasi olacaktır, nokta! Davayı söz konusu siyasi süreç her neyse, onun kritik bir uğrağı gibi değil de, herhangi bir sonucuymuş veya etkisiymiş gibi görmek, eğer şans sizden yana değilse, elin kolun bağlanması dışında hiçbir işe yaramıyor oysaki. Sonuç, umulanın tersine, muğlak ve yetersiz savunma stratejilerine eşlik eden, muğlak ve yetersiz siyasallaşma oluyor çoğunlukla. Bunun davaya geri dönüşü ise vahim şekillerde tezahür ediyor. Yalnızca deneyim bile bizlere şunu göstermiş olmalı ki, dava, kendine has usulleriyle, ciddiyetle hesap edilmeyi gerektiren gayri siyasallaştırıcı etkiler üretmekte oldukça mahir ve dolayısıyla sürekli teyakkuz halinde olmayı gerektiren, özel bir tahakküm uygulamasıdır. Ezcümle: Bir davanın “siyasi” olduğunu saptamak, yapılacak son değil, ilk şey olabilir ancak.

Burada bir es verip, dava biçiminin dönüşümü hakkında fazladan birkaç şey söyleyebiliriz belki. Davanın salt bir talih oyunu, bir yarış veya bir atışmadan ibaret görüldüğü zamanlar vardır. Johan Huizinga, bir oyun formuna bürünen bu arkaik biçimin, davanın doğasına dair kesin bir şeyler söylediği konusunda ısrarcıdır. İlyada‘da karşımıza çıkan bir duruşma anlatısına göndermede bulunur örneğin. Davalar, profan dünyamızdan dikkatlice ayrılmış bir kutsal dairenin (hieros kuklos) içerisinde görülmektedir: “Burası gerçek bir sihirli çember, insanlar arasındaki alışılmış mertebe farklarının bir süre için askıya alındığı serbest bir alandır”.[2] Gündelik dünyadan tecrit edilmiş bu kutsallık alanında, adalet, bir talih oyunu, açılan bir fal ve bu şekilde vuku bulan bir meydan okuma, doğrudan güç sınaması gerektiren bir müsabaka veya rekabet gerektiren bir yarış yoluyla, fakat her durumda agonistik bir şekilde dağıtılmaktadır. Güçlerdir karşı karşıya gelen -gerek sembolik, gerek ritüel, gerekse dolaysız biçimlerde. Ve nihayetinde, tanrısal bir hakikatin somut durumda ne olduğunu açık ettiği için değil, bizatihi ilhamını hak ve haksızlık kavramlarından almış bir karşılaşmanın kendisi kutsal addedildiği için, agonistik olan adalete yakındır.

Kabul edersiniz ki bütün bunlar, biz modernlerin dava biçimine dair deneyimlediklerinden epey farklı şeyler söylüyor. Zira, dava biçimi, her ne kadar bir oyun unsurunu, yani bir tür sözlü çekişme oyununu bünyesinde halen barındırıyor olsa bile, çoktan yerinden edilmiştir. Michel Foucault’nun çalışması bize gösteriyor ki, dava, güçlerin sınandığı bir agon mekânı olmaktan çıkmış ve önce soruşturma, ardından da inceleme ilkesine göre yeniden düzenlenmiştir.[3] Lafı uzatmadan söyleyecek olursak, ilkinde dava bir hakikat soruşturması biçimini almıştır (“gerçekte ne oldu?”), ki bu model sanılanın aksine hiç de hukukun içerisinden devşirilmiş değildir: Soruşturma modeli, yarı idari yarı dinsel bir kökene sahipti ve hukuka sirayet etmezden önce, hem mülklerin idaresi hem de ruhların idaresinde bir metot olarak serpilip gelişmişti. İnceleme modeli ise, bir şeyin gerçekte olup olmadığını soruşturmak yerine, kesintisiz bir denetim ve gözetleme işine vakfedilmiştir (“gerektiği gibi davranılıyor mu?”). Kafka’nın Dava‘sı, Gilles Deleuze’ün sözünü ettiği gibi, işte bu evrene aittir: Dava, metastaz yoluyla bütün bir hayata yayılmıştır ve artık bu dünyada beraattan söz edilemez, onun yerine her şey sınırsız bir ertelemeye tabi kılınmıştır.[4] Tanıdık geliyor olmalı!

Ne olduğunu söyleyelim: Dava, önce yüksek bir gücün, yani güçlerin üzerine basarak yükselen soruşturmacı bir gücün himayesi altına sokularak uyruklaştırılmış, sonra da tecrit edildiği çemberden çıkıp bütün bir hayata doğru mütecaviz şekilde dağılmıştır. Artık davaya atfedilen her olumlu nitelik, örneğin agonistik karşılaşmayı garantiye almak üzere dava için tecrit edilmiş mekân ve zaman, hızla aleyhte iş görmeye başlar: Dava, önüne gelen konunun gerçek hayattan çekip alınmış olduğuna ve nihayetinde varacağı hükmün de gerçek hayat halini alacağına aldırmadan, sükûnet ve koşulsuz tabiiyet talep eder. Konu yargıya intikal etmiştir bir kere! Nihayetinde dava, hükümet darbesiyle çoktan tanışmıştır. Ve idari bir tasarrufun hizmetine koşulduğu gerçeğini ötelemek için görünürde atması gereken kırktan fazla takla vardır artık. Fakat dipten dibe görevini ciddiyetle yerine getirecektir. Dolayısıyla, ciddiye alınmayı hak eder -özellikle de siyasi davalar.

Davaların siyasi kültürümüzdeki -moda tabirle- “özgül ağırlıkları” bazen o denli hissedilir oluyor ki, insan bütün bir siyasal tarihimizin, bir siyasi davalar silsilesi olarak yazılabileceği izlenimine kapılmadan edemiyor. Buna yalnızca siyasi muhaliflerin veya güçten düşmüş iktidar sahiplerinin “davalı” sıfatıyla oturtuldukları davaları değil, bizatihi hâkim siyasal gücün açık suiistimallerinden, kıyıcı tasarruflarından, cinayet, linç, komplo, yağma ve benzeri dahil gayri nizami tertiplerinden “davacı” olunan davaları da katıyorum. Neden bunun böyle olduğu sorusu, yani kendi siyasal hesaplarımızla mahkeme usulü ve dava biçiminin bu kadar iç içe geçmiş olmasının hem geride yatan imaları hem de sebep olduğu bulaşmalar, doğrusu dikkatlice düşünmeye değer bir dizi muammayı barındırıyor. Fakat asıl üzerinde durulması gereken şey, bütün bolluğuna ve daimiliğine rağmen bu türden davalar karşısında, onların kronik mağdurları olan bizleri afallatıp bırakan müzmin acemilik ve çaresizliktir belki de. Siyasi davalarda bütün bir idare teşkilatını, hakikat soruşturmasına ilgisini büsbütün kaybetmiş, daha doğrusu hükmü doğrulayacak bir hakikati inşa etmekte oldukça mahirleşmiş kolluk-savcı-yargıç üçlüsünün suiistimalleriyle birlikte karşısında bulan herkesin kapıldığı fikir, yapılacak herhangi bir şeyin kalmadığı oluyor. Bu güç soruna nasıl yaklaşabiliriz?

Öyle sanıyorum ki bir dava söz konusu olduğunda asla aklımızdan çıkarmamamız gereken şey, her ne kadar açık bir asimetriyle sonuçlanan bir güç darbesiyle yerinden edilmiş olsa bile, hepimize sorulmuş ve muhtemelen dipte bir yerde kendi siyasallığımızın açmazlarından birine karşılık gelen asli bir “soru”sunun mevcut olduğu gerçeğidir. Ve bu soru, davaya dahildir şüphesiz, fakat asla ona indirgenemez. Adolf Eichmann davasında Hannah Arendt, işte bu sorunun peşindeydi.[5] Tıpkı Alfred Dreyfus davasında Emile Zola’nın yaptığı gibi.[6] Veya Georgi Dimitrov’un bizzat sanık sandalyesinde oturduğu Reichstag yangını davasında, kendi savunması sırasında yaptığı gibi. Asli soru! Şüphesiz ki bu hayatidir, özellikle de siyasi davalarda. Ve elbette mahkeme gerekli tedbirleri almıştır -usullerin olağan ket vuruculuğundan, gizlilik kararları ve yayın yasağına varıncaya. Nitekim hukuk sahnesinin, yani mahkemenin böyle bir muhakeme için uygun olmadığı söylenebilir, belki doğru, fakat bu bir paradoksa da yol açar: Zira bu durumda, ortada bir “dava” olmadığını kabul etmemiz gerekecektir! Jacques Vergès gibi konuşacak olursak, bu tam da, sorun yokluğundan ötürü dava yokluğu dediğimiz durumdur aslında. Kimin umurunda diyebilirsiniz -mahkeme zaten bundan gocunmuyor ki. Evet, öyle. Zaten alışık olduğumuz şey, dava biçiminin ve ceza yargılamasının usulleri içerisinde davanın asıl sorularının örtbas edilmesidir. Mahkeme başkanı size, bu gibi konularda konuşmak için uygun bir yerde olmadığınızı hatırlatacaktır. Fakat kim bilir, belki de bu, doğru yolda olduğunuzun bir işaretidir: Şurası kesin ki, ister savunma yapan tarafta isterse itham eden tarafta olunsun, bir davayı aydınlatacak olan tek şey, davanın asıl sorularını sormayı becerebilmek, davada karşı karşıya gelen güçlerin doğru düzgün bir analizini yapabilmek ve nihayetinde buna uygun bir adli strateji izleyebilmektir. Ve bu, belki yalnızca bu, mahkeme başkanına, davanın duruşma salonunda olup bitenden ibaret olmadığı gerçeğini hatırlatacaktır. Bunun çok zor bir iş olduğunu kabul ediyorum, lakin katı gerçek şudur ki, bir davanın asli sorusu bulanıklaşır bulanıklaşmaz, kendinizi davayı kaybetmiş sayabilirsiniz.

Öyleyse, bir davanın konusu itibariyle veya gündeme getirilişi itibariyle siyasi olduğu tespitinde bulunmak, onu kelimenin gerçek anlamında siyasi kılmaz. Veya tersi: Başlangıçta bütünüyle gayri siyasi gibi görünen bir dava, sonradan gerçek bir siyasi kılığa bürünebilir. Bütün bunlar için, iyi düşünülmüş bir adli stratejiye (ister davalı ister davacı konumunda bulunulsun) ve ona uygun bir siyasi öznellik üretmeye ihtiyaç vardır. Vergès, tam da bu durumu açıklığa kavuşturmak için, adi suç davası/siyasi dava ayrımının yetersizliğinden dem vuruyordu. Ona göre asıl ayrım ve aynı zamanda ceza davasının üslubunu belirleyecek olan şey, izlenecek adli stratejinin bir kopuş rotasını mı, yoksa bir uyum rotasını mı takip edecek olmasıdır: “Adi suç davası ile siyasi dava arasındaki eski ayrım, ikinci planda kalır; adi suç davaları çoğu zaman uyum, siyasi davalar da kopuş davaları olsalar da böyledir bu -zira bu iki tanım örtüşmez”.[7] Niteliği bakımından siyasi dava ile kopuş davası arasındaki bağı koparmak, bana hep çok kritik görünüyor -tam da siyasi öznellik ile adli strateji arasındaki ilişkilenmeye dair temel bir sorun üzerinde düşünmeye imkân verdiği için. Son yıllarda tanık olduğumuz siyasi davalar, tek başına bu yanlarıyla bile incelenmeye değerdir. Pek çoğu için şu tespiti yapabileceğimizi zannediyorum: Bu davalarda izlenen adli stratejiler, muhtemelen hiç hesaba katılmadan, yeni siyasi öznellikler üretmişlerdir veya hiç değilse, eskileri üzerinde ciddi kırılmalara neden olmuşlardır. Bugün davalara yönelik tartışmalarımızı belirleyen ufuk, dava süreçlerindeki olağanüstü suiistimallerle, yetki aşımlarıyla, hukukun askıya alınması girişimleriyle sınırlı. Ve bu konuda ne kadar konuşsak az. Fakat buna bir başka düzeyi daha eklemek gerekir diye düşünüyorum -o da adli strateji ve siyasi öznelliktir.

Vergès’nin şu sözlerinden etkilenmemek mümkün değil: “Bir dava, kaderin kurduğu bir tuzak değildir. Bütün gelişimi, sanığın seçimine bağlıdır. Başka hiçbir yerde bir insanın eline, bir araya gelmiş bu kadar gücü yenmek için bu kadar çok şans verilmez. Orada sadece silahlarını atan silahsızdır”.[8] Elbette bu sözleri, içerisinden geçtiğimiz onca davada olan biten ihlalleri düşünerek okuduğumuzda, bir iç sıkıntısı hasıl oluyor: Sanığın seçimine atfedilen bu aşırı iyimser rol, kendi yargı süreçlerimizin olağanüstü gaspları karşısında fazla naif kaçmıyor mu? Bunun neyle ilgili olduğuna dair son bir sözle bitirmek isterim: Vergès, XVI. Louis davası üzerinde duruyorken, iddia makamının nadiren bir kopuş davası girişiminde bulunduğundan söz ediyordu.[9] Vergès’in düşüncesinde kopuş, temelde bir savunma stratejisidir. Diğeri nadirdir, diyordu. İşte, sanıyorum bizim payımıza düşen ve ne yazık ki hiç de nadir olmayan şey budur. Bizatihi kendisi kopuş yolu izleyen ve bunu giderek bir kurala çevirmiş bulunan bir yargı gücü karşısında, izlenmesi gereken uygun adli strateji nedir, bir kopuş stratejisi halen mümkün müdür, mümkünse neye benzer? İcat etmek gerekecek, fakat kim bilir ne pahasına. İç sıkıntısı bundan!

 

DİPNOTLAR

[1] Walter Benjamin (2010) “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine içinde, (der.) Aykut Çelebi, (çev.) Ece Göztepe, İstanbul: Metis Yayınları, s. 28-29.

[2] Johan Huizinga (2006) Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme, (çev.) Mehmet Ali Kılıçbay, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 107.

[3] Michel Foucault (2000) “Hakikat ve Hukuksal Biçimler”, Büyük Kapatılma: Seçme Yazılar 3 içinde, (çev.) Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

[4] Gilles Deleuze (2013) “Denetim Toplumları Üzerine Ek”, Müzakereler, 1972-1990 içinde, (çev.) İnci Uysal, İstanbul: Norgunk Yayınları, s. 189.

[5] Bkz. Hannah Arendt (2009) Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, (çev.) Özge Çelik, İstanbul: Metis Yayınları.

[6] Bkz. Émile Zola (2012) Suçluyorum, (çev.) Tahsin Yücel, İstanbul: Can Yayınları.

[7] Jacques Vergès, Savunma Saldırıyor, (çev.) Vivet Kanetti, İstanbul: Metis Yayınları, s. 15.

[8] a.g.y., s. 92.

[9] a.g.y., s. 51.