Şiddetin gündelik hayatımızın bir parçası haline geldiğini, içselleştiğini, yaşam biçimine dönüştüğünü söylemek malumu ilan etmekten öte bir şey değil. Yıllardır dünyanın dört bir yanında ama en çok da yanı başımızda süren savaşların, özellikle de 40 yıldır her türlü görünümüne tanık olduğumuz “düşük yoğunluklu” iç savaşın etkisinden söz edebiliriz. Asıl sorun cephedeki şiddettin gündelik hayata taşınmasında. Öncelikle dili; öyle ki sporda, siyasette, evlilikte, kadın erkek ilişkilerinde militarizmin dilini kullanmayı kimseler yadırgamıyor. Bunun en tüyler ürpertici örneği seçim gecesi “kutlamaları”ndaki görüntüler, linç naralarına karışan sevinç çığlıklarıydı. Aslında futbol müsabakalarındaki, asker uğurlamalarındaki hatta düğün şenliklerindeki manzaralardan çok farklı sesler ve görüntüler değildi sokakları kaplayan. Sevinçlerini eğlenerek değil başkalarına duydukları nefreti haykırarak sergileyen bir toplumun beden dilinin şiddet dili haline gelmesinden doğal ne olabilir? Nitekim günümüzde erkeklerin selamlaşma ritüelleri değişmiştir artık. Her yaştan, her kesimden erkeğin merhabalaşırken kafa tokuşturması bir “delikanlılık” gösterisi ama aynı zamanda iki “yırtıcının” yan yana geldiğini işaret eden bir şiddet ifadesidir. Av zamanıdır ve avlanacaklar çocuklar, kadınlar, eşcinseller, hayvanlar ya da kendisini savunma imkanından yoksun ötekilerdir. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---