Dehşeti Doğuran Şiddettir

-
100

Şiddetin gündelik hayatımızın bir parçası haline geldiğini, içselleştiğini, yaşam biçimine dönüştüğünü söylemek malumu ilan etmekten öte bir şey değil. Yıllardır dünyanın dört bir yanında ama en çok da yanı başımızda süren savaşların, özellikle de 40 yıldır her türlü görünümüne tanık olduğumuz “düşük yoğunluklu” iç savaşın etkisinden söz edebiliriz. Asıl sorun cephedeki şiddettin gündelik hayata taşınmasında. Öncelikle dili; öyle ki sporda, siyasette, evlilikte, kadın erkek ilişkilerinde militarizmin dilini kullanmayı kimseler yadırgamıyor. Bunun en tüyler ürpertici örneği seçim gecesi “kutlamaları”ndaki görüntüler, linç naralarına karışan sevinç çığlıklarıydı. Aslında futbol müsabakalarındaki, asker uğurlamalarındaki hatta düğün şenliklerindeki manzaralardan çok farklı sesler ve görüntüler değildi sokakları kaplayan. Sevinçlerini eğlenerek değil başkalarına duydukları nefreti haykırarak sergileyen bir toplumun beden dilinin şiddet dili haline gelmesinden doğal ne olabilir? Nitekim günümüzde erkeklerin selamlaşma ritüelleri değişmiştir artık. Her yaştan, her kesimden erkeğin merhabalaşırken kafa tokuşturması bir “delikanlılık” gösterisi ama aynı zamanda iki “yırtıcının” yan yana geldiğini işaret eden bir şiddet ifadesidir. Av zamanıdır ve avlanacaklar çocuklar, kadınlar, eşcinseller, hayvanlar ya da kendisini savunma imkanından yoksun ötekilerdir.

Bugün savaşı ve şiddeti olağanlaştıran şey tam da budur işte; kültürün içine kodlanmış saldırganlığın bireylerin belleğinde de bir karşılık bulması. Nietzche’nin ifadesiye; “Hemen hemen ‘yüksek kültür’ dediğimiz her şey zalimliğin ruhanileşti­rilmesine (tinselleştirilmesine) dayanır, onun daha derinleştiril­mesine: Savım bu benim; Şu ‘vahşi hayvan’ gerçekten öldürül­medi, yaşıyor, serpiliyor, yalnızca -Tanrısal’laşıyor. Trajedinin acı verici şehvetini oluşturan zalimliktir; trajik duygudaşlık denen şeyde, hoş etki yaratan, temelde yüce olan her şeyde, en yüksek ve en ince metafiziğin titremelerine değin, tadını, yalnızca zalim­likle karışmış olanın bir parçası oluşundan alır. Arenadaki Roma­lı, haçın coşkusuna kapılmış Hıristiyan, yakılan insanları, boğa dövüşünü seyreden İspanyol, trajediye üşüşen bugünün Japonu, kanlı devrimlere özlem duyan Paris’in taşralı işçisi, istemini askı­ya alıp Tristan ve İsolde’ye katlanan Wagnerci…. Hepsinin de hoşla­nıp gizemli bir kızışmayla içmek peşinde olduğu, büyük Kirke’nin tuhaf çeşnili iksiri ‘zalimlik’tir.”

Sadece fiziksel şiddetten, tacizden, tecavüzden, savaş naralarından, küfürlerden, her diziden ya da her popüler filmden yükselen bağırış çığırış seslerinden söz etmiyorum. Gündelik hayatımızı etkileyen sıradan ve aslında en yaygın bir şiddet biçimi daha var; devletin sıradanlaşmış, meşrulaşmış, sorgu sual edilmeden boyun eğilen şiddeti…. Kanunlarla, kararnamelerle, yasaklarla uygulanan bir şiddet. Türkiye örneğinde, sayısını unuttuğumuz Sıkıyönetim ya da OHAL uygulamaları… Doğu’da günlerce süren sokağa çıkma yasakları, farklı düşüncelerin sesini kısan sansür mekanizması, sokak gösterilerine ve toplantılara getirilen yasaklar… Tutsaklara verilen tecrit cezaları… Daha niceleri… Dehşet uyandırıyor… Theodore Adorno, “Dehşeti doğuran şiddettir,” demişti. Gerçekten de dehşetin olduğu her yerde şiddet vardır ve bunların en korkuncu, devletin yürüttüğü şiddettir. Bu şiddetin bir kolu iktisadi alana uzanır. David Riches’ın “Antropolojik Açıdan Şiddet” adlı derleme kitaba yazdığı giriş yazısında İngiltere maden bölgelerinden örnekleyerek yaptığı çıkarım dikkate değer; yoksulların yaşadıkları mahallelerin sosyal ve ekonomik açıdan ihmal edilmeleri de bir tür şiddet, açıkçası devlet şiddetidir.

Şiddetin her türlüsünün delikanlılığın şanından sayıldığı, milletin harsına bağlandığı bizim gibi coğrafyalarda karşı bir kültürü yeşertmek için politik mücadeleye ve bu mücadeleyle el ele vermiş sanat ve edebiyata ihtiyaç duyarız. Edebiyat tarihi sayısız örnekle dolu. Dünyanın pek çok ülkesinde yazar ve sanatçılar bu türden ürünler verdiler, vermeye devam ediyorlar. Ne yazık ki Türkiye’de benzer -güçlü- bir eğilimden söz edemiyoruz.

Şiddet Güzellemeleri

Şiddete yer verilmediğini söylemiyorum, tersine 2000 yılından bu yana yayımlanan binlerce yerli romanda şiddet sıklıkla işleniyor. Eleştiri konusu olan şiddetin işleniş biçimi. Öte yandan şiddetin her ne şekilde olursa olsun romanlara yansıması şiddetin bireyler üzerinde yaptığı etkiyi sergilemesi açısından önemlidir. Anlaşılan o ki, bu coğrafyada bir asırdır süren savaşların, zorunlu göçlerin, askeri darbelerin, sıradanlaşan işkencelerin, faili meçhul ya da malum cinayetlerin, sokak ortasındaki mafya hesaplaşmalarının, hayvan katliamlarının ve bütün bunları yapanlardan hesap sorulmamasının birey ve toplum belleğinde yarattığı tahribat nihayet somut bir tarihe ve topluma, o toplumda var olan maddi üretim tarzının, iktidar ilişkilerinin ve ideolojilerin karmaşık ilişkileri üzerinde yükselen bir kültürün ürünleri olan romanlara da yansıyor.

Aslında tuhaf olan, şiddetle bu içiçe geçmiş hayatın ya da sıradanlaşmış şiddetin yakın zamana kadar romanlara konu edilmemesi, bilinçaltının bir dizi aşk romanı ve tarihsel serüvenle bastırılmasıydı. Hakkaniyetli olalım ve ekleyelim; bastırma işlemi sadece yakın dönemle sınırlı değil. Son iki yüzyıldır bu coğrafyada yaşanan travmatik vakalar “yüksek edebiyatın“ ilgi alanına girmemiş, toplumun çoğunluğuna nüfuz eden ilkel, maçist, şoven, milliyetçi duygular romanın dışında bırakılmış, en azından maskelenmiştir. Oysa edebiyata değerler ekseninden yaklaşan okuyucuların varlığından bile haberdar olmadıkları, ama hitap ettiği okuyucuyla arasında duygusal ve düşünsel mesafeyi neredeyse sıfırlayan “öteki” edebiyat, söz konusu arkaik zihniyeti dile getirmekte her zaman fütürsuzdur. Geçmişte öyleydi, şimdi de öyle. Ermeni, Misyoner, Yahudi, Yunan, Kürt gibi kelimelerin sadece telaffuzunun bile birilerinin tahrik olup sokağa dökülmesini “meşru”laştırdığı günümüzde, kahvenin, sokağın, ülkü ocaklarının, derin devletin ve popülist siyasetin nabzını tutan -özellikle komplo teorileri üzerine kurulu macera, savaş ve polisiye türlerindeki- romanlar giderek daha fazla üretiliyorlar. “Vietnam Sendromu” “Anadolu Sendromu”na dönüşürken, tıpkı o sendromla baş etmek için üretilen Vietnam filmlerine benzer hikâyeler kaplıyor edebiyatı.

İçinde mafya ile teşkilat arasındaki çatışmanın işlendiği ve her geçen gün artış kaydeden polisiyelerin şiddet konusunda ilk sırayı almasını yadırgamıyoruz elbette. Ama tarihi, siyasi ve toplumsal meseleler üzerine kurgulanan romanlarda da -farklı yoğunlukluklarda da olsa- şiddetin varlığı, ortaya çıkmak için fırsat kolladığı, roman kişilerinin kaderlerine etkide bulunduğı apaçık. Görünmese de şiddeti ve ürpertiyi hissedebiliyoruz. Üstelik ortaya çıkmasını kimi zaman devletin şiddeti tetiklese de, çoğu zaman fitilin ateşleyicisi basit, gündelik olaylar.

“Şiddet, bazen adaletin ve yasaların temeli olur” şiarını benimseyen pek çok roman kahramanını silaha sarılıp hesap sormaya iten öfke Türkiye’nin 60’lardan başlayıp günümüze kadar uzanan siyasal, toplumsal, ekonomik tarihiyle, o tarihin yarattığı sorunlarla sıkı sıkıya ilişkili elbette. Edebi beğeniyi, siyasi ve ideolojik yargıları bir tarafa bırakırsak, bütün bu romanların birey psikolojisine travmatik etkilerde bulunan yaşantıyı gösterebilmeleri nedeniyle önemli olduklarını söyleyebiliriz. Yazarlar da aynı travmatik ruh halindeler; onlar sadece ilişkiyi gösteren özneler değil, bizzat o ilişkinin taşıyıcıları!..

2000’lerde ortaya çıkan eğilimin sosyolojik önemini vurgularken bir ayrım yapmak zorundayız. Kendisini köşeye sıkıştırılmış hisseden insanların isyanları, adaletle bireysel şiddeti ilişkilendirişleri, böylelikle mazlumdan yargıça, yargıçtan cellata nasıl dönüştükleri anlatılırken şiddete bahane aranması, şiddet eylemlerine felsefi ya da siyasi meşruiyet sağlanması, en kötüsü de parçalanmış bedenlerin, katledilen insanların “pornografik“ tasvirlerinin yapılması -kollektif bilinçaltında mevcudiyetini her daim koruyup her kriz anında bilinç katına taşınan- şiddete ve çıkarları şiddetle örtüşen şer ittifakına koltuk çıkmaktır. Romanların pek çoğunda bu ittifakın içinde yer alma arzusu gizlenmiyor zaten. Kimi romanda ise desteklemek amacı güdülmemekle birlikte, toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak, eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin, biraz da hikâyenin gerilimini arttırmak amacıyla başvurulan bir anlatım öğesine dönüşüyor. Şiddet bir süs unsuru olarak kullanılıyor. Ancak hayattan edebiyata bu dolaysız geçişin, yani “mimesis“in bu en kaba halinin sadece ideolojik değil edebi anlamda da sorunlu olduğunu vurgulamak gerekir.

Şiddetin sadece popüler türlerle sınırlı kalmayışı barındırdığı olumlu ve olumsuz potansiyelle, üzerinde durulması gereken bir farklılık. Bu farklılığın, yani şiddetin yayılmasının erkek hikâyelerindeki artışla örtüşmesi romanlarla toplumsal bellek ve bilinçaltı arasındaki tuhaf ama organik ilişkiyi bir kez daha açığa çıkarıyor.

Kendine Yönelik Şiddet; Mutsuzluk ve İntihar

Edebiyat ve sanatla mutsuzluk, intihar ve ölüm arasındaki ilişki çok eskilere, hatta Yunan tragedyalarına kadar uzanır. Miladı modern bireyin ortaya çıkışına denk gelen roman sanatının ilk örnekleri de toplumla çatışan bireylere odaklanmıştır. İfadesini düş kırıklığı, doğaya dönüş, rasyonel aklın egemenliğine isyan, coşkulu duygular ve bireyin önemi gibi temalarda bulan Romantizmde modern bireyin mutsuzluğuna yapılan vurgu ve intihar vakaları yoğunlaşır. Bu akıma dâhil olmamakla birlikte, “Genç Werther’in Acıları” romanıyla Goethe, intihar olgusunu toplumsal bir histeriye dönüştürmüştür. Söz konusu etkinin ardında Goethe’nin yazarlığının payı kadar o yıllar Almanya’sının bunaltıcı atmosferinin etkisi de vardır. Bireyde somutlanan kriz aslında toplumun krizidir.

Roman ve intihar ilişkisi Goethe’den günümüze kadar. siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri izleyerek, kah artıp kah azalarak devam etti. 2000’li yıllardan başlayarak Türkçe yazılan romanlarda mutsuzluk, bunalım, intihar ve ölüm gibi temaların yükselişinin dış dünyanın, yani toplumsal hayatın iç karartıcılığının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle de pozisyonlarını kaybetme korkuları yaşayan tahsilli orta sınıfların bunalımı önemlidir. Buradaki bunalım sözcüğü, toplumsal krizle birlikte, krizin bireyler üzerinde yarattığı zorlanmayı, daralmayı, ezilmeyi, bastırılmışlığı ve psikolojik olarak tehlikeli bir durumda bulunmayı kapsayacak genişlikte anlaşılmalıdır… Romanlarda intihar eden bunalımlı insan tipleri işte bu kesimden geliyorlar.

Goethe de, ince ve mağrur bir ruhun bütün duygularıyla acı çeken bir varlığı, insanı tek başına ümitsizliğin en son derecesine götüren o acılar kâbusunu tasvir etmek istemiş, ancak kahramanında aşk acısından başka bir acının varlığını da ortaya koymuştu; yaşadığı toplumda önemsizleşen bireyin ruh halini, onu önemsizleştiren kesimlere karşı duyduğu derin nefreti de göstermişti. Çünkü aklın bireyi intihara sürükleyecek denli bozulması ve ölümün bir zorunluluk olması için, işin içine toplumsal dolayımın katılması gerekliydi. Goethe, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki kopmanın kaçınılmazlığını ve bunun toplumsal nedenlerini, insanın manevi yaşamı ile coşku dünyasını benzersiz bir lirizm ve çözümsel bir sezgiyle ifade etmişti.

Haksızlık etmek istemem. Mutsuzluk, ölüm ve intihar gibi temaların günümüz romanlarında yer alması, bir yandan şiddet atmosferinin etkisine diğer yandan yazarların insani sorunlara açılma kaygılarına bağlanabilir. Ama asıl kaygılanılması gereken, ölüm ya da mutsuzluk temasına sarılan romanların kaynaklandıkları siyasal/ekonomik/toplumsal yaşantıyı görmemeleri, o yaşantıya teslim olmaları ve besleyip çoğaltmalarıdır. Kolu kanadı kırılmış, yalnız kalmış, duygulu, aşkı arayan roman kahramanları belki görüyor, ama görmezden gelmeyi beceriyorlar. Bütün zihinsel faaliyetleri özel hayatlarına odaklanan, sürekli yazacakları romanlardan söz edip hiç kitap okumayan, hiçbir muhalif hareketle ilişkilenmeyen, kamusal alanda tek bir sözü, toplumsala taşınan tek bir gelecek hayali olmayan roman kahramanları kendi iç yaşantılarından başka hiç bir şeyi önemsemiyorlar. İntihar nedenlerini ruhsal patolojilere hapseden onların bu kendine kapanmışlığıdır. Bu bireyin kendi benliğine yönelik şiddetinden başka bir şey değildir. Mesele patolojik bir hal aldığında ise okuyucunun etkilenmesi, roman kahramanıyla empati kurması zorlaşıyor. Belki de bu nedenle, okuyucuyu etkileyebilmek için, pek çok romanda intihar sahneleri uzun uzun tasvir ediliyor ki bu da bir biçimde şiddet kültürünün yansımasıdır. Yaşama sevincinin yerini ölüm sevgisinin aldığı bir dünyanın tasviri ne kadar ustalıkla yapılırsa yapılsın okunası gelmiyor bana.

Siyasi ve toplumsal meselelere müdahil olamadığı gibi umudunu ve aslında duyarlılığını da yitiren entellektüelin “mutsuzluk fikriyle mutlu, hazımsızlığa yaklaşan bir memnuniyetsizlik, abusluğa varan bir naiflik içinde olduğu” günümüzde sonu intiharlar ya da ölümlerle biten mutsuzluk temalı “entelektüel arabeskler”in gösterdiği artış yazarın önemsizliğini hissetmesi ve yeni bir özne pozisyonu benimsemesiyle ilişkili. Oysa yazarın ve edebiyatın değerini yeniden bulabilmesi için inadına yaşamak, inadına politika üretmek gerekir.

Edebiyat Şiddeti Nasıl Sergiler?

Neredeyse ortak ve bağımsız bir tema haline gelen şiddet öğesinin romanlara bir eleştiri süzgecinden geçmeden dolaysızca, doğallaştırılarak, kimi zaman yüceltilerek yansıması korkarım ki sokaktaki şiddetten daha kalıcı izler bırakacaktır. Barındırdıkları ideolojileri çok daha masumane biçimlerde sundukları halde çok daha derinlere nüfuz edebilen edebiyat ve sanat ürünlerini de, onların eleştirisini de bugün eskiden olduğundan daha fazla ciddiye almak zorundayız.

Şiddeti şiddet güzellemesine ve estetiğine teslim olmadan sergileyen yerli romanlar da var elbette, ama gerek nicelik gerekse de nitelik açısından edebiyatın genel eğilimini etkileyecek bir pozisyonda değiller. Oysa edebiyata saygınlık kazandıran haksızlığa, adaletsizliğe, şiddete karşı aldığı açık tavırdır ki bu konuda dünya edebiyatından çok sayıda yazar ve roman örnek gösterilebilir. Çok gerilere uzanmaya bile gerek yok, tam da içinde bulunduğumuz dönemde, şiddet mağduru ülkelerin yazarları kendi toplumlarının acılarına bakarken şiddetin yol açtığı bireysel travmalarla edebiyat yoluyla yüzleşmeyi başarıyorlar. Durumu yakın tarihte yayımlanmış romanlar arasından seçtiğim -üç kıtadan- üç romanla örneklemek sanıyorum yeterli olacaktır.

Peru’nun Kayıpları

80’lerden 90’lara, uzun bir iç savaş ve şiddet dönemi geçirmiş Peru’nun genç kuşak yazarlarından Daniel Alarcon, “Kayıp Kentin Radyosu” romanında “iç savaşla bölünmüş bir toplumda kaybolanların ve talihsiz bir aşkın akıldan çıkmayacak masalını” anlatıyor. Romanın tarihsel arka planı, üçüncü dünya ülkelerinin evrensel kaderine bağlanmış: Kötü bir devlet yönetimi, hiper-enflasyon, devalüasyon, sınıf farkları, ırksal ayrımcılık, kanlı bir ayaklanma, kuşatılan kentler, on binlerce mülteci, kayıplar, korku ve dehşet… Uluslararası çatışmaların ve sürüp giden kavgaların kolektif tarihinin nedenlerini derinlemesine didikleyen “Kayıp Kentin Radyosu” tutkular ve çağrışımlarla dolu bir roman. Savaşın ağır ve sessiz dehşetini, şiddetin yıkıcılığını deneyimlemiş bir yazar olarak, savaşın tükettiği yaşamlara bir anlam kazandırmaya çalışıyor Alarcon. Hainleri kurbanlardan, katilleri katledilenlerden ayırmanın ne kadar zor olduğunu gözler önüne sererken, okuyucuda derin bir yitirmişlik ve öfke duygusu yaratıyor.

Adı verilmeyen bir ülkenin hileler, yalanlar ve riyakârlıkla yeniden yaratılmış tarihi, ezilenlerin trajedisini yansıtan gerilimli bir siyasi masal. Sadece bir ülkenin değil tüm Güney Amerika kıtasının ve aynı ölümcül dansın oynandığı başka ülkelerin masalı. “Kayıp Kentin Radyosu”nda anlatılan hikayedeki kişi ve yer adlarını değiştirdiğinizde, mesela işkencenin sınırlarının zorlandığı Ay adlı cehennemi hapishanenin yerine Diyarbakır’ı, Metris’i, Mamak’ı ya da bugünün F tiplerini koyduğunuzda, hayali ülkenin “cangıl”ını güneydoğunun “dağları” olarak hayal ettiğinizde hiç bir şey değişmeyecek. “Kayıp”lar, kayıplarını arayan insanlar ve büyük bir insani trajedi kalacak geriye…

Savaşı ve şiddetin varlığını her an hissetmekle birlikte, dehşeti yaratan cephedeki çarpışmalar ya da şiddet sahneleri değil, bireylerin gündelik yaşamlarındaki değişimleri, kaygıları, boşluğa düşmüşlük ya da kaybetmişlik duyguları. Vahşi ormanların ve kentin, devletin ve gerillaların, yoksulların ve zenginlerin birbirinden farklı dünyalarını ustalıkla canlandıran Daniel Alarcon savaşın yol açtığı ahlaki, psikolojik ve duygusal kayıpları da katmış masalına.

Hayali bir ülke ve halklarına dair kurmaca bir hikâyenin bu denli etkileyici olmasının nedeni Alarcon’un yarattığı dünyanın son derece canlı olması. Böyle bir canlılıksa yazma becerisiyle ilgili. Karakter tasvirlerinden doğa tasvirlerine, romanın her bir parçasının hakkını veriyor Alarcon. İsimsiz ülkesinin kentlerinden, kenarlardaki varoşlarından, yerlilerin yaşadığı cangılından kimi zaman kaotik, kimi zaman ürpertici, kimi zaman pastoral öylesine tablolar sergiliyor, zengin imgelerle gerçek dünyaya öylesine göndermeler yapıyor ki “taklit” taklit edilenden daha sahici renklere bürünüyor. Sadelikle şiirselliği birleştirmeyi başarıyor Alarcon. “Kayıp Kentin Radyosu hem hüznün hem güzelliğin romanı(…) Ve bizler bu çok etkileyici siyasi masaldan, derin bir yitirmişlik duygusu ve öfkeyle, ve şiddetin yararsızlığını gösteren, aydınlatıcı bir manzarayı görerek çıkıyoruz.”

Savaş bittikten sonra acıları hatırlatmaya ne gerek var diye düşünebilirsiniz. Ama “barış” Peru’da da Türkiye’de de sadece bir sözcük olmaktan öte bir anlam kazanmadı… Daniel Alarcon’un bütün yakıcılığıyla yaşadığı ve yansıttığı gibi, kayıplar bulunmadan, acılar dinmeden -nasıl başladığı bile unutulmuş bir savaşın- mağdurları barışmıyor. Unutmayı ve bastırmayı resmi din haline getirmiş ülkelerde yeni savaşlar kapıda bekliyor. Nitekim “Savaş” diyecektir Rey; “sonuç olarak, bir şekilde başladı. Kaçınılmazdı. Bizimki gibi bir ülkenin yaşam tarzı budur.”

İnsanlar toplamının toplum niteliği kazanması için hikayelere ihtiyacı olduğunun farkındalığıyla, Peru’nun şiddet döneminden yola çıkarak yazılan “Kayıp Kentin Radyosu”, sınırları aşıyor ve her Cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde toplanan kayıp yakınlarını, onların yüzlerce haftadır acılarını dillendirdiği kayıplarını kucaklıyor. Hikâyeler yakınlaştırıyor bizi. Aynı hikayeleri paylaşarak, aynı karakterleri, aynı tarihleri, aynı mitleri, aynı acıları bilirsek… İşte o zaman dil, din, ırk, cinsiyet farkları siliniyor, işte o zaman birbirimize ait oluyoruz. Sormayın edebiyat ne işe yarar diye; edebiyat tam da bu işe yarar…

Hindistan’dan Şiddet Manzaraları

Yazarlığı kadar siyasi etkinlikleri ile de tanınan Arundhati Roy, 1997 yılında yayımlanan “Küçük Şeylerin Tanrısı” ile büyük bir çıkış yakalamış, satış rekorları kıran bu romanıyla Booker Ödülü’nü de kazanmıştı. İsmini farklı alanlarda hem de gür bir biçimde duyurmasına rağmen beklentilerin aksine edebiyat kariyerini sürdürmedi. Başka meselelerle meşgul olan Arundhati Roy son yirmi yıl içinde yaptıklarını şöyle özetlemişti; “ekolojik felaketleri protesto etmek için eylemler düzenlemek”… Bunun yanı sıra kapitalizm ve savaş hakkında çok sayıda makale yayımlayan, Hindistan’daki kast sistemine ve Hindu milliyetçiliğine karşı mücadele eden, Keşmir’in bağımsızlığını savunan Roy, 2017’de edebiyat dünyasına yeni bir romanla geri döndü; “Mutlak Mutluluk Bakanlığı”.

Yirmibir yıl önce yayınlanan “Küçük Şeylerin Tanrısı”nda Hindistan’da “kişisel umutsuzluğun asla yeterince umutsuz olamayacağını” yazmıştı, çünkü umutsuzluk yaratan olaylar -toplumu ve bireyi felce uğratan tarihi barbarlıklar; sömürgeciliğin ve bölünmenin kanlı politikaları, dini mücadelelerin şok edici şiddeti, kast ve sınıf önyargıları, kesif bir yoksulluk- bitmeyecekti…. Ne var ki “Küçük Şeylerin Tanrısı”nda bireysel -biraz da özel- kayıplara odaklanmıştı Roy; doğup büyüdüğü köyün günlük ritmi içinde bir ailenin nesillere yayılan hikâyesini anlatıyordu. “Mutlak Mutluluk Bakanlığı”nda da bireysel trajediler var ama bu kez öne çıkan sadece bir ailenin değil bütün bir ulusun acılar, çatışmalar ve çalkantılarla dolu tarihi. Bu tarihin içinden yansıyan insan manzaraları…

Arundhati Roy Hindistan’ın 60 yıllık tarihini çok sayıda roman karakteri üzerinden canlandırırken Batılıların Doğu’ya, özellikle Hindistan’a duyduğu -oryantalist- hayranlığı paramparça edecek bir tablo sergilemiş. Hindistan’ın turistleri cezbeden görüntülerinin arkasındaki dehşeti okuyuculara da yaşatacak bir çıplaklıkla teşhir ediyor. Az önce Roy’un son yirmi yılını Hindistan siyasetinin kirli yanlarına karşı mücadeleyle geçirdiğini belirtmiştim. Bu bilgi birikimini romanına yansıtmasını bilmiş. Modern Hindistan’ın panoramik manzaraları, gündelik hayatın gidişatına etki eden sosyal, siyasi, dini ve kültürel sorunları, 1984’teki Bhopal zehirli gaz felaketini, 2002’deki Gujarat ayaklanmalarını, bitmek bilmeyen etnik katliamları roman kişilerinin hayatlarına yedirerek katmış romanına. Burada bir hatırlatma yapmakta fayda var. Roy’un kendi ifadesi ile “Bu kaç kişinin nerede öldürüldüğüne dair bir insan hakları raporu değildir. Olanlarla ilgili yaşanan psikozu nasıl tarif edebilirsiniz? Sadece kurgu aracılığıyla.”

Kurgu aracılığıyla resmi tarihe karşı bir bellek oluşturmuş Arundhati Roy. Önceliği Hindistan’ın çoğunluk nüfusuna sahip Hindulara veriyor ama eleştirisi diğerlerine düşmanlık besleyen bütün etnik gruplara, bütün zihniyet biçimlerine yönelik. Böyle bir fikriyattan yola çıkarak Türkiye ile ilişkilendirecek pek çok yan bulabiliriz. Okuduğunuzda hemen fark edilecek kadar açık oldukları için örneklemeye gerek duymuyorum. Sadece -bir kitle kıyımına tanık olan- bir roman kişisinin iç monologuna yer vermek yeterli olacaktır;

“Beni sarsan tek şey, kendi itidalim karşısında hissettiğim sarsıntıydı. Olup biten her şeyin aptallığı ve beyhudeliğinden tiksiniyordum, ama her nasılsa bunu yüreğim kaldırabiliyordu. Belki içinde büyüdüğüm şehrin vahşetlerle yoğrulmuş tarihine aşina olmamla bir ilgisi vardı. Sanki Hindistan’da yaşayanlar olarak hepimizin yakından bildiği ve varlığını daima hissettiği Ruh bir anda kükreyerek ve derinlerden yükselerek, tam ondan bekleyeceğimiz bir şekilde tecelli etmişti. İştahını dindirdikten sonra da yeraltındaki gizli inine çekilmiş ve normal hayat yine üstünü örtmüştü. Gözü dönmüş katiller pençelerini içeri çekip memur, terzi, tesisatçı, marangoz, esnaf olarak her zamanki işlerine, hayat da eski haline dönmüştü. Dünyanın bu bölümünde normallik biraz haşlanmış yumurtaya benzer; her zamanki dış kabuğu aslında yaman bir şiddetten oluşan sarı özünü gizler. Bizim gibi karmaşık ve farklı bileşenlerden meydana gelen bir halkın bir arada var olmayı sürdürebilmesinin -birlikte yaşamayı sürdürmemizin, birbirimize tahammül etmemizin ve arada bir birbirimizi öldürmemizin- kurallarını o şiddetten duyduğumuz daimi endişe, onun geçmişteki icraatlarının anısı ve gelecekteki tezahürlerinden kapıldığımız korku koyar.”

Güney Afrika’nın Kanayan Yarası

Güney Afrika Cumhuriyeti bir zamanlar beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerinde baskı uyguladığı, ırk ayrımını ve köleliği meşru sayan bir rejimle yönetilmişti. Apartheid adı verilen bu rejim, çok uzak bir tarihte değil, 1994 yılında sona erdi. Ancak Güney Afrika halkları üzerinde bıraktığı kötü mirasın etkileri uzun yıllar boyunca devam etti. İşte bu etkileri konu edinen “Adınla Başlar Hayat” romanı Apartheid’dan sonra yapılan ilk seçimlerden beş yıl sonrasında başlıyor ve Zakes Mda, 1995 yılında yayımlandığında Güney Afrika’da büyük etki yaratan romanında ölümün sıradanlaştığı bir ülkenin acılı insanlarını anlatıyor. Roman, profesyonel Yas Tutucu Toloki ile çocuğu kendi örgütü tarafından infaz edilmiş bir annenin -Noria’nın- şiddet ikliminde yeni bir hayat arayışına odaklanıyor.

“Adınla Başlar Hayat”ta bireysel tarihlerle siyasi ve toplumsal tarihi harmanlamayı başarıyor Mda. Apartheid travmasının ardından yeni bir ulus inşası sürecine odaklanan romanında ilginç bir anlatım tekniği kullanarak, anlatıcının konumunu anonimleştirerek, yer yer sözlü anlatımın imkanlarından yararlanarak yapmış bunu. Yaşanan olayları, trajedinin ve kahkahaların etkileşimini, sosyal sınıflar ve hükümet otoritesi arasındaki çatışmaları vurgulamak için büyülü gerçekçiliği kullanıyor. Ne var ki Mda’nın anlattıkları Güney Amerika edebiyatından biraz farklı, yaşamdan çok ölümün öne çıktığı, toplumun her kesimine -iktidar kadar muhalefete de- sirayet eden, herkesi şoka uğratan, şiddetin doğallaştığı kirli bir gerçeklik. Bir alıntıyla örnekleyelim;

“Ölümler ve cenaze merasimleri yol boyunca takip etti Toloki’yi. Mesela bir köyde tüm topluluğu yas içinde buldu. Önceki hafta kitlesel bir öfke nöbetiyle köylüler on adamın üzerine saldırmış, adamları dövmüş ve bıçaklamış, bir barakaya atıp barakayı ateşe vermişlerdi. Ardından hâyli zamandır topluluğa korku saçan bu haydutlara karşı kazandıkları zafer tezahüratları eşliğinde şarkılar söyleyerek yanan barakanın etrafında dans etmişlerdi. Öyle görünüyordu ki ölü yakılan odun yığınının üzerinde közlenmiş bu eşkıyalar bakire kızlara tecavüz etmekte, soygunculukta ve savunmasız topluluk üyelerini katletmekte ustaydılar. Polis bu çetecilere karşı harekete geçemiyordu, bu yüzden topluluk üyeleri bir araya gelip kendi adaletlerini uygulamaya karar vermişlerdi. Olay hakkında yazan bir gazeteciye göre, “bu cinayet sanki akıllara durgunluk veren bir anda topluluğun ruhundan bir pisliği, çürüyen bir kolu kesip atmak gibiydi”. Toloki oraya vardığında, bütün köylüler yaptıkları karşısında sersemlemiş hâldeydi. Savcı, hakim ve infaz memuruydular. Ama her biri biliyordu ki yanık et kokusu kefen gibi sarmıştı köyün üzerini sonsuza dek. Topluluk bir daha eskisi olmayacaktı ve köy halkı yaşamlarının geri kalanını sersem sepelek sürdürecekti.”

Sersem sepelek sürdürecekler. Zira savaşta ya da terör olaylarında karşılaşılan aşırı şiddet ki­şisel kimliği parçalayan ve ilişkileri sürdürme yeteneğini büyük öl­çüde yıpratan travmalara yol açıyor. Yaşananların yarattığı imge silinmiyor, soğurulamıyor ve felç edici etkisini sürdürüyor… Sağ kalanın düşüncelerini daima işgal ederek…

“Adınla Başlar Hayat” işte bu fikriyat etrafında kurgulanmış. Şiddet ve ölüm romanın -ve roman kahramanlarının hayatının- her sayfasına damga vuruyor. Onların verdiği ağırlığı yaşam sevinciyle, aşk ve şefkat duygusuyla dengelemiş Mda. Toloki ve Noira’nın iyimserliği -barındırdığı şiddete ve ölümlere rağmen- romana da iyimser bir nitelik kazandırıyor; “Acıdır mazide kalan. Ama Toloki ve Noria gülüyor maziyi andıklarında. Gülmenin yaraların derinini bile iyileştirdiği bilinir. Noria’nın kahkahası tasalı ruhları iyileştirmeye yetkin”…

Şiddetin sorumluluğunu bütün taraflara pay etmesi ve Apartheid’a direnmek için kullanılan karşı şiddet yöntemlerini de örtük biçimde kınaması nedeniyle eleştirilmişti Zada. Ancak bugün geldiğimiz noktada, Güney Afrika’da son on yılda yaşanan şiddet olaylarının Zada’yı haklı çıkardığını, şiddet tekelinin beyaz iktidarın elinden siyah iktidara geçmesinin yoksul kesimlerin durumunu değiştirmediğini görüyoruz.

İnsanı Vahşileştiren Şiddettir

Türkçe yazılan edebiyatta da şiddet karşıtı romanların varlığına değinmiştim. Bana çok çarpıcı gelen bir roman örneğini anmadan geçmek istemem. Hüseyin Kıran’ın “Gecedegiden”inden söz ediyorum. Hüseyin Kıran, yeraltı edebiyatının en parlak, en irkiltici örneklerinden “Gecedegiden”de parçalanmış bir benliğin zihninden bakıyor dünyaya. “Resul”de siyaset çarkından geçmiş, şiddete maruz kalmış, ağır bedeller ödemiş ama hayatla kavgası bitmemiş bir adamın dünyasını şizofrenik algılar eşliğinde –karanlık, parçalanmış, dağılmış bir dille- didikliyordu. Kendisini çevreleyen her şeyle; toplumla, insanlarla, kelimelerle, eşyalarla ilişki kurmakta güçlük çeken kahramanı varlığını korumak için kendi benliğine çekilmiş, “bir insan olarak hayvan”a dönüşmüştü. “Gecedegiden”in kahramanı Gecedegiden de insanla hayvan arasında sıkışmış bir adam; hayatla ölüm, canlıyla cansız, insanla hayvan arasındaki çizgilerin bulanıklaştığı bir bilince sahip. Gündüzleri dövülen, sövülen, itilip kakılan, kullanılan Gecedegiden, gece indiğinde kabuk değiştirmeye başlamış;

“Ama geceler o güzelim şal onların üstünden kalkıp benim omuzlarımı süslüyor, ben pek asil! Başımın üstünde kartallara yaraşır bir hale, karanlıktan yapılma. Beni korkutanlar benden korkar oluyor. Bana bağıranların sesi kısılıyor; birine mi baktınız delikanlı, ben yardımcı olayım… Elinde sandalye bacağıyla üs­tüme yürüyenler, yürüyerek uzaklaşıyor. Ben gecenin sevgili oğ­luyum, gece benim evim. Bir tür Gecedegiden’im. Beni itip kakanlara bir bakmam yetiyor, çelik bakışlarımla titrek yüzlerini ısırırım. Ve ellerime kayıyor gözleri. Ellerim dolu. Hızlı adımlar boş sokakları dövüyor, sokaklar bana dönüyor gülen yüzlerini, pek şen. Ben üstlerine çökeceksem, bu hızlı adımların kimseye yararı olmuyor, birazdan kestiğim el ve ayaklarını, gün bana ya­sakladıkları çöp tenekesine atacağım.”

Toplumsal hayatı yaralı, çarpık bilinciyle algılayan bir adam o. Bu çarpık bilinci hep başkalarının hizmetine koşulmuş, nesneleşmiş Gecedegiden’i kendisinin hizmetine koşacak bir insan, daha doğrusu bir nesne, bir köle-varlık yaratma düşüncesine itecektir. “Kullanışlı, işgörür, efendisine saygıda kusur et­meyen, hizmet ruhuyla dopdolu, sonsuz verici, sıfır masraflı, her zaman yumuşak ve kaygan” bir mahlûktur tasarladığı. Tasarısını sokaklardan bulduğu kendisi gibi travmalı küçük bir kızla gerçekleştirmeye çalışır. Ne var ki, toplumun olmasa bile Gecedegiden’in vicdanı vardır…

Kıran, roman kahramanının bilincini, toplumla çatışmalı bir bilinci, böyle bir bilinci dolduran korku ve şiddeti, kelimelerin kavramların çarpılışını, anlamların farklılaşmasını yakalamak istiyor. Tacizciler, kendisi gibi olmayanlardan nefret eden “normal”ler, birbirlerine düşmanlaşmış yoksullar, taşlaşan duygular, sağırlaşan yürekler ve kentteki herkesi saran bir şiddet… Hüseyin Kıran toplumsal ve bireysel şiddeti dilin şiddetiyle açığa çıkarıyor. Gecedegiden dillerini bildiği ama iletişim kuramadığı insanlar arasında maddenin cürüm halini almış, cürümleri toplumdan esinlenmiş bir insan. Anlatı onun parçalanmış bilincinden parçalanmış görüntüler eşliğinde akarken tedirgin edici bir atmosfer hakim oluyor romana. Hüseyin Kıran, tekinsiz bir dünyaya davet ediyor okuyucusunu. “Gecedegiden” anlamını ilk elde açık etmeyen, simgeler ve benlik oyunlarıyla örülü, giderek kendi üzerine kapanan, ancak ışıltısını tam da bu kapanmadan veren bir kitap. Sözcüklerin havada bozulduğu, dağıldığı, hecelere, harflere, vurgulara, tonlamalara bölündüğü, seslerin kulaklardan içeri aktığı, kulaklarda yeraltının gerçek seslerinin çınladığı çarpıcı bir roman. Şiddeti, cürümü, hayatın kirini, bedenin sınırlarını, insanın en karanlık yanlarını edebiyatın olanaklarıyla sergilerken “yeraltı”nın eleştirel gücünü de ortaya koyuyor.

Hayvanları Unutmamak İçin

Son olarak şiddet dolu bir hikâye ile şiddet eleştirisi yapan bir romana değinmek istiyorum. Michel Tobias’ın “Öfke” romanı, insanoğlunun ötekilere yönelik acımasızlığının yarattığı dehşeti, öfkeyi ve şiddeti anlatıyor. Ancak “öteki”leştirilenler cinsleri, renkleri, dilleri, dinleri, sosyal statüleri farklı olanlar değil. Okuyacağınız hikâyedeki mazlumlar, aslında yok edilmelerine alışık olduğumuz canlı türleri, yani hayvanlar. Tobias, hayvanlara reva görülen muameleden dehşete kapılıp dehşet duygularının biriktirdiği öfkeyle silaha sarılan iki arkadaşın isyanı özelinde insan hayvan ilişkilerini araştırıyor.

Felham ve Muppet, ABD ordusuyla Vietnam’da savaşmış bu iki arkadaş, hayatlarını orada geliştirdikleri “becerileriyle”, yani bilek gücüyle sürdürürlerken ansızın bir değişim geçiriyorlar… Vietnam’da sorgulamadan suç ortağı oldukları üniformalı vahşet Brezilya ormanlarında karşılarına avcılık giysileriyle bir kez daha çıktığında, Felham ve Muppet insan olmanın sorumluluğunu bu kez unutmuyorlar.

Felham’ı ABD tarihinin en tehlikeli teröristlerinden biri haline getiren süreç kardeşi Jason’un bakış açısından aktarılıyor. Jason’a göre abisinin giriştiği eylem yavaş bir intihardır; “ciddi ve derin düşünülmüş bir nedenle başlamış, kendi iç yıkımına, dünyevi ve empatik bir şarta, kendini yok etmeye ayarlı bir hareket”… Hareketi tetikleyen, Felham’ın insan adetlerinin akıl dışılığını görmesini sağlayan hayvan sevgisidir. Jason, eylemlerinden ürkmekle birlikte hem yakından tanıdığı hem de kendisi de bir hayvansever olduğu için, Felham’ın kavgasını anlamaya çalışır. İşte bu anlama ve anlamlandırma çabası, hikâyeyi geçmişe götürecek ve orta sınıftan bir Amerikalının hayatının her kademesinde hayvanların yaşama hakkını ne türden ihlallerle kararttığını sergileyecektir.

İnsanın diğer canlılara küstah bir aldırmazlıkla hükmetme eğitiminin kökenlerini çocukluk döneminde başlatıyor Jason; kurbağalar, çocuğu ilk ısırışlarında veya sahibin yatağına ilk pisletişlerinde tuvalete atılıp üzerlerine sifon çekilmemiş hamster ve hintdomuzları, evlerinden kovulmuş kediler, sokaktan toplanıp Biyoloji labaratuarlarının kapılarında aç bırakılmış, umutsuz, miyavlayan, üzerlerinde bilimsel deney yapılmasını değil, şefkat ve süt bekleyen kediler, balıklar, semenderler ve köpekler…

Jason’un zaman zaman ayrıntılara girerek aktardığı insan-hayvan ilişkisini soğukkanlılıkla okumak çok zor. Okul sıralarında başlayan bu “masum” ilişki, hayvanların acımasızca “şey”leştirilmesi öylesine geniş bir alana yayılıyor ki, öldürmek üzere kurulu bir uygarlıkta yaşadığımız, öldürmeleri korumak için üretilmiş oligarşilerce yönetildiğimiz gerçeğiyle bütün çıplaklığıyla yüzleşiyoruz. İşte bu gerçekliktir Felham’ın ruhunu yaralayan. Bir kötülüğü, haksızlığı, adaletsizliği tespit etmiş ve kendisini bunu durdurmaya adamıştır; “Ben bir kanunum küçük kardeş. Yüreğimin kanunuyum.(…) Adalet nerede? Adaleti bilirsin, değil mi küçük kardeş? Dana pirzola diye bir şey varsa, adalet yoktur. Geleneksel Şükran Günü yemeği diye bir şey varsa, adalet yoktur. Türlerin büyük bir hızla tükendiği, hayvanların evrensel bir kuşatma altında oldukları ve böylesi bir katliam için insani nedenlerin teşhis edilemeyecek denli çokluğuna dair gerçeklerde tartışılacak bir yan yoktur.”

Artık öfkesini dizginleyemeyen Felham, hayvanlara yaşam hakkı tanımayan şehirlere duyduğu nefretle eyleme geçer. Bundan sonra yok edilen hayvan sayılarıyla değil kendisinin yok edeceği insan sayılarıyla ilgilenecektir. Felham için bu insan yapımı dünyada başarılabilecek tek şey doğrudan intikamdır. Felham’la Muppet, barbarlığın ancak barbarlıkla durdurulabileceği inancıyla şiddeti en uç noktasına vardırıyorlar. Mezbahaları, labaratuarları yakıp yıkıyor, bir sürü adam öldürüyor, hayvanları serbest bırakıyor ve sonunda peşlerine düşen FBI ajanlarıyla hesaplaşıyorlar.

İki intikamcının eylemleri kadar onların eylemlerini okuyucuya nakleden Jason’daki değişim de önemli. Felham’ın küçük kardeşi Jason, orta sınıfın toplumsal değerlere bağlı sıradan bir üyesi, sakin bir Amerikalı. Başlangıçta abisinin eylemini suç ve delilik kavramlarıyla anlamlandırabilen Jason, zaman geçtikçe Felham ve Muppet’in isyanına yakınlık duyacak, delilik sözcüğünün yerini duyarlılık alacaktır. Ama henüz düşünce aşamasındadır Jason. Düşünmenin eylem yapmak olmadığını bilir, belki de en büyük açmazı nasıl eyleme geçeceğini bile bilmemesidir…

Burada duralım. Romanın sürprizli sonunu okurken keşfedeceğinizi, “Öfke”nin sadece hayvan haklarıyla ilgili sert bir manifesto olmanın ötesinde, insanın hayata karşı sorumluluklarını yüklenememesiyle de ilgili olduğunu söylemekle yetinelim. Bu çıkarsamayla birlikte artık edebiyatın dışına çıkacak, Tobias’ın çağrısını Felham, Muppet ve Jason’un umutsuzca aradıkları adaletin nasıl tesis edilebileceğini tartışarak cevaplayacağız.

Felham ve Muppet’in adalet anlayışı -içinden çıktıkları toplumsal zihniyetten kopya edilmiş şiddetiyle- savunulabilirliğini daha baştan yitiriyor. Michel Tobias elbette bunun farkında. Zaten kitabın önsözünde romanın nasıl okunacağını ima eden bir açıklamada da bulunmuş. Bu yazıyı Tobias’ın cümleleriyle sonlandırmak istiyorum;

“Bu kitabın içerdiği şiddet, bizden çok önce burada yaşayan ve küçük bir umutla, biz gittikten sonra da yaşayacak savunmasız canlılara karşı yürütülen acımasız savaşa dair hepimizde bulunan duyarlı insan özelliğinin getirdiği kaçınılmaz fiziksel ve tıbbi zararın yanı sıra, toplumumuzda bir şeylerin ters, çok ters gitmesi haline karşı ve insanları öldürmeye iten psikolojik etkenlerin anlaşılmasına trajik ve loş bir ışık tutmayı amaçlamaktadır. Yazar, okura bu durumun çözümü için şiddet içermeyen çözümlerin bulunduğunu ve bulunabileceğini belirtme sorumluluğunu taşımaktadır. İnsanların diğer insanları ve Dünya’yı bizimle paylaşan canlıları yok etmesi durdurulabilir ve hedeflenen şeyin –yasaların, tüketim alışkanlıklarının ve algının– değiştirilmesi yönünde çok büyük bir emek harcanarak, başka bir deyişle, vicdanın sesine kulak verilerek Dünya sağaltılabilir. Şefkat, hoşgörü, barışçı kampanyalar, sabır, eğitim, yoğun çaba ve sanat, şiddet karşıtı ruhun, insan dünyasını batmaktan kurtarmak üzere örgütlenecek toplu bilincin temel taşlarıdır. Şiddetin şiddet doğurması gerekmez. Sevgi, en gerçek kötülükleri, hatta bu kitapta hayal edilen ve anlatılan kötülükleri bile yenecektir.”