Devletin Dönüşümüne Sivil Toplum Kuruluşları Üzerinden Bakmak

142

Bilimsel ve siyasal alanda uzun yıllardır devletin dönüşümü tartışılıyor, anlaşılmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor. Kapitalizmin krizlerinin ve bunlara çözüm arayışlarının doğrudan yansıması olan bu dönüşüm, toplumsal mücadelelerle kazanılmış, giderek alanı ve içeriği genişletilmiş olan kamu hizmetinin, kamusal temsil ve denetimin daraltılması, eritilmesi anlamına gelen bir süreç. Bir yanıyla bu dönüşüm, 1980’lerde “devletin küçültülmesi” olarak anılan bir değişimi anlatıyor; yani önceden kamusal mal ve hizmet olarak addedilen ve devlet düzenlemeleri çerçevesinde işleyen alanların giderek piyasa koşullarına açılması veya tamamıyla piyasa dinamiklerine teslim edilmesi, metalaşması, ticarileşmesi anlamına geliyordu. Bugünlerde ise artık devletin küçültülmesi değil, aksine devletin örneğin varlık fonları gibi politikalarla bizzat şirketleşmesi süreci bu. Diğer yanıyla ise bu dönüşüm, daha siyasal alana dair bir değişimi anlatıyor. Yani önce parlamenter demokrasinin krizi olarak beliren, daha sonra yürütmenin (yasama karşısında) güçlenmesi olarak tarif edilen, günümüzde artık ana akım tarafından bile kabul edilen “otoriterleşme” artışının, (hatta faşizmin yeniden yükselişinin tartışıldığı bir zeminde) otoriter devletin ortaya çıkışını ima ediyor. Peki, temelde, hem sermaye, otoriterleşme ve zor lehine, hem de emek, hak ve özgürlükler aleyhine olan bu dönüşümün toplumsal bir tabanı, dayanağı var mı? Piyasalaşma ve otoriterleşme karşısında gerek giderek daha fazla kaybeden ve sömürülen kesimlerin gerekse de bu dönüşüme itirazı olan kesimlerin, yani başka bir “kamunun” varlığından bahsedebilir miyiz? Bu noktada, neoliberal gündemin 1970’li yıllardan beri yaptığı sivil toplum vurgusunun ve öne çıkardığı sivil toplum kuruluşlarının (STK’ler), yeni “kamuyu” oluşturma çabasının önemli bir ayağı olduğunu iddia edeceğim. Bu tartışmayı yaparken, STK şemsiyesinin altında tanımlanabilecek her türlü toplumsal örgütlenmenin toptancı bir şekilde aynı çuvala doldurulamayacağını, ayrıca bu alanın da eleştirel/muhalif kanat için belli imkânları taşıdığını, en baştan vurgulamaya gerek duyuyorum.

Öncelikle STK derken neyi kast ettiğimizden başlarsak, karşımızda aynı olguyu, bazen belli farklarla anlatmaya çalışan birçok terim olduğunu görürüz: Hükümet dışı kuruluşlar (Non Governmental Organizations-NGOs), sivil toplum örgütleri (Civil Society Organizations-CSOs), kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar, üçüncü sektör, toplum temelli örgütler (Community Based Organizations-CBOs), taban örgütleri (Grassroots Organizations-GROs) gibi. STK’lerin tanımlanmasında ve kategorize edilmesinde bile çeşitli güçlüklerin olduğu ve tartışmaların devam ettiği bilinen bir gerçek. İlerlemek için, çok genel bir tanımdan hareket edebiliriz. Salamon ve Anheier’ın (1992) yapısal-işlevsel olarak nitelendirdikleri ve ilgili yazında genel olarak kabul gören tanıma göre sivil toplum kuruluşları şu özellikleri taşıyan örgütlerdir: 1) formel, 2) devletten bağımsız, özel, 3) piyasadan bağımsız, kâr etmeyen, 4) kendi kendini yöneten (self-governing), 5) gönüllü. Öte yandan, STK’lere kamu hizmetlerinin devredilmesinin, kuramda ve uygulamadaki baş destekçileri arasında sayabileceğimiz Dünya Bankası’nın tanımına göre STK’ler, sıkıntılara çare bulmak, yoksulların çıkarlarını desteklemek, çevreyi korumak, temel sosyal hizmetleri sağlamak veya toplumun kalkınmasını üstlenmek için faaliyetler yürüten örgütlerdir. Bu bağlamda, Dünya Bankası STK’lerin temel özelliklerini fedakârlık ve gönüllülük olarak ifade eder (Ribot, 2004). Yukarıdaki iki tanım arasındaki küçük farklılıklar bile STK olarak nitelendirilen örgütlerin pek çok özelliğinin olabildiğini göstermektedir. STK’ler, tek bir tanıma sığdırılamayacak kadar zıt özellikler gösterir; kuramsal alan ve uygulama alanı, kamusal ve özel, profesyonellik ve amatörlük, piyasa içi ve dışı değerler, radikalizm ve çoğulculuk, gelenek ve modernlik hatta son olarak iyi ve kötü arasında yer alan özellikler taşırlar (Ahmed ve Hopper, 2015: 25). Keza STK’lerin yerel, ulusal ya da uluslararası ölçekte faaliyet gösteriyor olması da pek çok niteliğini belirler.

STK’lerin devletin dönüşümünün yukarıda belirttiğim iki düzlemi içindeki yerini görmemiz gerekir. Bu, ne anlamda yeni bir “kamu” ya da “kamusallığı” simgelediğini anlamamızı da sağlayacaktır. İlk olarak neoliberal dönemin STK’leri, hizmet sağlayıcılık (public service contractor) rolüyle piyasacı politikaların bir öznesi, yönetişim formülünün devlet ve piyasa ile birlikte üçüncü aktörü, kamu-özel ortaklığı olarak adlandırılan özelleştirme modellerinin “kamu” sayılan paydaşı (Boag ve MacDonald, 2010) haline gelmiştir. Savunuculuk (advocacy) rolüyle ise hak temelli yaklaşımlardan giderek uzaklaşan STK’ler neoliberal otoriter devletin rıza üreten muhafazakâr ve milliyetçi ideolojilerinin ve muhalefeti etkisizleştiren zor politikalarının başlıca taşıyıcısı ve sözcüsü olmuştur. Özetle, STK’ler hem hizmet sağlama ve karar verme süreçlerine dâhil olarak hem de neoliberal iktidarların ideolojik hattının savunucuları olarak, kamu hizmetinin ve kamusal temsilin içeriğinin ve biçiminin tamamıyla değişmesinde önemli bir rol üstlenmektedir. Her iki düzlemde de STK’ler hem kamu hizmetini sunan ama piyasa aktörü sayılmayan örgütlenmeler hem de iktidarın ideolojisini aktif bir şekilde destekleyen örgütlü yurttaşlar topluluğu olarak, neoliberal otoriter düzenin işleyebileceği bir “kamuyu” oluşturmaktadır. Aşağıda bu iki olguyu açıklamaya gayret edeceğim.

Hizmet Sağlayıcı Olarak STK’ler

Neoliberal dönemde kamu mal ve hizmetinin piyasaya devredilmesini gösteren süreçler olarak aklımıza özelleştirme, şirketleşme, taşeronlaşma, güvencesizleşme gibi kavramlarla, çeşitli boyutlarını anlattığımız bir piyasalaşma süreci gelmektedir. Sermayenin “eski” birikim alanlarının tükendiği ya da sınırlarına vardığı koşullarda, doğanın ve kamu hizmetinin yeni birikim alanları olarak parladığı ve bu alanların “kamu hizmetleri endüstrisi” (Public Service Industry) olarak adlandırıldığı bir sektöre dönüştüğü bilinmektedir. 2008’de İngiltere hükümeti tarafından hazırlanan bir raporda, bu “endüstrinin” giderek büyüdüğü ve katma değer konusunda gıda, içki, tütün, iletişim ve elektrik, doğal gaz, su, otelcilik ve yemekçilik sektörlerini geride bıraktığı vurgulanmaktadır (Huws, 2012: 84). Peki İngiltere’de ve dünyada kamu işletmeleri ya da hizmet alanları tümüyle piyasadaki şirketlere mi devredilmiştir? Başka bir deyişle, dünya genelinde, daha önce piyasa ilişkilerinin içine alınmamış bu hizmetlerin ihaleye çıkarılmasında ya da “halka açılmasında” yegâne “müşteri/alıcı”, şirketler mi olmuştur?

Neoliberal dönemin özelleştirme politikaları çerçevesinde öncelikli olanlar, elbette piyasa kurumları ya da şirketlerdir. Öte yandan, kamu mal ve hizmetlerinin özelleştirilmesi, yani piyasalaştırılması, metalaşması ve ticarileşmesi anlamına gelen neoliberal politikalarla birlikte STK’ler de kamu hizmeti sağlayıcısı haline gelmiştir. Başka bir deyişle, 19. ve 20. yüzyılın toplumsal mücadeleleri sonucunda, özellikle Kuzey’de refah devleti, Güney’de sosyal devlet ya da ulusal kalkınmacı devlet döneminde, kamu hizmeti haline gelen pek çok hizmet alanında, şirketlerin yanı sıra STK’ler yeni “hizmet sağlayıcısı” konumundadır artık.

Günümüzde, özellikle Kuzey Amerika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya ve Afrika’da içme suyundan sağlık hizmetlerine, eğitimden tarımsal hizmetlere kadar daha önce kamu hizmeti olarak sağlanan ya da belki hiç sağlanamayan ama temelde devletin görevi olduğu kabul edilen pek çok hizmetin, özellikle yerel ölçekte STK’ler tarafından yerine getirildiği bilinmektedir. Hizmeti sağlayan yerel bir STK ya da toplum temelli örgüt olabilir; o ülkenin bir kamu kurumu veya Birleşmiş Milletler’in herhangi bir alt örgütü ile işbirliği halinde çalışan bir yerel STK ya da Kuzeyli bir STK ile işbirliği içindeki ulusal bir STK olabilir. Bazı yazarlar tarafından “yumuşak yüzlü özelleştirme” (Lavalette ve Ferguson, 2007), “piyasa dışı özelleştirme (non-market privatization)” (Ribot, 2004) olarak nitelendirilen, kamudan STK’lere doğru gerçekleşen bu el değiştirme, zaman içinde yaygınlaşmıştır. Öte yandan, çoğu zaman belirli süreler çerçevesinde, proje temelli olan bu hizmet sağlayıcılığının ne derece adil, eşitlikçi ve düzenli bir şekilde yürütüldüğü, ne kadar kalıcı ve az maliyetli sonuçlar ürettiği, hizmet sunduğu topluluğun yararını temsil etme ve kamuya karşı hesap verme süreçlerinin belirsizliği (Ribot, 2004; Lewis, 2001) tartışmalı konulardandır. Yine bu alanda yapılan pek çok araştırma, bu uygulamaların zannedildiği kadar başarılı olmadığını göstermektedir (Lewis, 2001; Bayraktar, 2017: 119-120). Çoğu zaman toptancı bir bakış açısıyla yapılsa da, hizmet sağlayıcısı STK’lerin ve proje temelli çözümlerin, geç kapitalistleşmeye özgü, adeta “yapısal” nitelikli, kronikleşmiş bir takım sorunları –yoksulluk, temiz su ve gıdaya erişim, gelişmemiş sağlık ve eğitim hizmetleri- yüzeysel ya da küçük ölçekli bir biçimde çözdüğü, hatta bunları sürdürülebilir hale getirerek kalıcılaşmasına katkıda bulunduğu yönündeki eleştiriler yerinde görünmektedir.

Peki, tanımı gereği kamusal ya da toplumsal bir özü olduğu düşünülen STK’lerin lehine gerçekleşen bu el değiştirme uygulamaları neden özelleştirme olarak adlandırılmaktadır? Bunun cevabı, söz konusu kamu hizmetinin artık kamu kuruluşları tarafından sağlanmıyor oluşu değildir sadece. Öncelikle hizmet sağlayıcı konumunda olan STK’lerin büyük kısmının doğrudan piyasa ile bağlantılı çalıştığını, hatta kendilerinin şirket gibi çalıştığını söyleyebiliriz. Bu her durumda söz konusu STK’lerin bir BINGO[1] (Business and Industry NGO), yani teknik olarak STK kabul edilen ama güçlü ve açık bir biçimde şirketlerin çıkarlarını temsil eden bir örgüt olduğu anlamına gelmez. Neredeyse çok uluslu şirketlere benzer şekilde OXFAM gibi, Greenpeace gibi dev uluslararası STK’lerin varlığının konuşulduğu bir dünyada, STK’lerin çok uluslu şirketlerle ya da ulusal ölçekli şirketlerle çeşitli yakınlık derecelerinde ortaklıklar ve faaliyetler yürüttüğü artık aşikâr bir gerçektir. Örneğin bir STK olan Ağa Han Derneği, Tanzanya’da Johnson & Johnson’ın finansmanıyla hasta bakım hizmetleri vermektedir. Çin’de Şanghay’a yakın bir göçmen köyünde göçmen işçilere sağlık hizmeti veren ve iş bulma konusunda destek sağlayan ve New Citizen Life Center adını taşıyan bir STK, tüm kaynaklarını ilaç endüstrisi devi olan Glaxo Smith Kline şirketinden sağlamaktadır. Böylece hem şirketin ürünlerinin yaygınlaştırılması sağlanmakta hem de özelde şirket genelde kapitalist işleyiş açısından olumlu bir imajın çizilmesine katkı sunmaktadır (Huws, 2012: 99-100).

Hizmet sağlayıcı STK doğrudan bir şirketin desteğini almamış olabilir. Kendi gücüyle faaliyetlerini projelendirerek bir uluslararası kalkınma kuruluşunun desteğiyle hizmet sağlıyor olabilir. Ancak bu el değiştirme, ne olursa olsun, daha önce belki hiç metalaşmamış olan bir alanın, bir kamusal hizmetin ya da bir tür geçimlik ekonomi ile yürütülen bir kolektif işin projelendirilerek metalaştırılması, yani parçalara ayrılması, bir iş olarak kodlanması, tanımlanması anlamına gelmektedir. Metalaşmaya geçişin STK’ler eliyle olması bir yönüyle gerçekten de daha “yumuşak”, daha insani, belki daha katılımcı bir süreci anlatıyor olabilir. Bu anlamda devlet ve sermaye açısından neden tercih edilir bir geçiş olmaktadır? İlk olarak, STK’lerin yer aldığı bu tip özelleştirme modelleri, hem genel olarak neoliberal devleti hem de ilgili ülkedeki mevcut hükümeti, sert muhalefetten, tamamıyla kâr odaklı bir piyasacılığın yürütücüsü olmak gibi eleştirilerden kurtarmaktadır. Sermayeyi ise belki de kâr getirmeyecek ya da verimli olmayacak bir hizmet alanına, esasen bir piyasaya girmekten ya da hemen girmekten korumaktadır. Başka bir deyişle, sermaye açısından hiçbir risk alınmaksızın yeni bir alan açılmakta, tabir-i caizse daha önce ekilmemiş olan bir arazi ayrık otlarından temizlenerek ekilebilen bir tarlaya dönüştürülmektedir. Sermayenin ya da kapitalist işleyişin genel gidişatı açısından baktığımızda ise bir takım hizmetlerin piyasa koşullarına göre daha az maliyetle, çoğu durumda daha düşük ücretler alan, sendikal anlamda örgütlü olmayan ve gönüllülük üzerinden bir bağı olan insanlar/emek gücü tarafından yerine getirilmesi gayet tercih edilebilir görünmektedir.

Sözün özü, bir hizmet alanında STK’lerin hizmet sağlayıcı olmasının bir taşla birkaç kuş vurmak anlamına geldiği ortadadır. Öncelikle STK’lerle bir arada düşünülen demokratik söylem, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sürecini maskelemek için kullanılmaktadır (Lavalette ve Ferguson, 2007: 448). Yine başka bir hattan ilerlersek, ilgili STK gerçekten bir toplumsal yarar temelinde, gönüllülük üzerinden kurulmuş veya daha önce sadece bağışçılarının desteği ya da piyasayla ilintisi olmayan kamusal desteklerden faydalanarak ayakta kalmış olabilir. Ayrıca, söz konusu hizmeti yerel ölçekte, gerçekten de bir tür kolektif katılımla yürütebilir. Ancak bu koşullarda bile, çoğu zaman genel olarak neoliberal düzenin ve işleyişin bir parçası haline gelme riski ortaya çıkmaktadır. Bu süreçlerin yarattığı proje temelli iş yapma, maddi koşullar için sürekli fon arama, bunun için çalışma ve faaliyet gösterme, bu işleri bilecek uzmanlaşmış/vasıflı emeğe ihtiyaç duyma ve bu faaliyetlerin görev tanımı yapılan ve ücretlendirilen işler haline gelmesi gibi eğilimler, STK’leri adeta bir şirkete dönüştürmektedir. Bütün bunlar karşısında STK’ler bir profesyonelleşme ve depolitizasyon sürecine girmektedir (Ribot, 2004: 168; Bayraktar, 2017). Bununla birlikte STK’lerin kamu yararını, toplumsal yararı temsil etme ve bu anlamda ilgili olduğu kesimlerin sesi olma, kamusal hakları savunma rollerinin, giderek arka planda kalması veya sönmesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Bunu STK dünyasının “kimlik krizi” ya da “varoluşsal krizi” olarak tanımlayan yazarlar vardır (Lewis, 2001).

Neoliberal Muhafazakâr İdeolojinin ve Zor Siyasetinin Taşıyıcısı Olarak STK’ler

Neoliberal görüş, STK’leri sivil toplumun dolaysız bir görünümü olarak ele alıp, sivil toplumun ve demokrasinin gelişmesini STK’lerin sayısının ve toplumsal etkinliğinin artmasına bağlar. Ana akım bilimsel yazında bile sivil toplumun doğrudan STK’ler anlamına gelmediği sıklıkla vurgulansa da, neoliberal devletin yükselişi ile birlikte kavram ve olgu adeta birbiriyle eşitlenmiş gibidir. STK’ler demokratik bir kültürün ürünleri olmaktan çok, demokratikleşme sürecinin “de facto failleri” olarak tanımlanır (Edwards, 2009). 1980’ler ve 1990’larda özellikle Birleşmiş Milletler’in insan hakları, kadınların statüsü, çevre ve nüfus gibi konularda STK’lere uluslararası düzlemde yüklediği rol ve tanıdığı alan (Kamat, 2004: 162) demokratikleşme ve STK’ler arasında kurulan bu ilişkiyi daha da güçlendirmiştir.

Son yıllarda STK’lere dair liberal kuramdan beslenen bu olumlayıcı bakış açısı fazlasıyla sarsılmış ve daha önce hiç olmadığı kadar tartışmaya açılmıştır. Çünkü özellikle Rusya, Çin ve daha yakınlarda ABD, Macaristan, Türkiye gibi örneklere bakıldığında, STK’lerin otoriter rejimlerin savunucusu (Oğuz, 2018) ve sağ popülist politikaların başlıca destekçisi olduğu bir siyasal durumun ortaya çıktığı görülmektedir. Öte yandan, bu tartışmalar içinde, kuramsal ve sosyolojik bağlamda sivil toplumun ve STK’lerin kendiliğinden ya da özsel olarak olumlu bir anlamının/içeriğinin olamayacağı da sıklıkla dile getirilmektedir.

STK’lerin ikinci rolü, temelde yukarıda bahsedilen gidişat içinde neoliberal siyasal iktidarların siyasal ve ideolojik alanda ortağı olmaları ya da onlara doğrudan destek sunmalarıyla ortaya çıkmaktadır. Özellikle insani yardım, insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları, yoksullukla mücadele gibi alanlarda STK’ler hem söylem hem de pratik anlamda neoliberal muhafazakâr iktidarların politikalarının taşıyıcısı olmaktadır. Söz konusu STK’ler çok önceden kurulmuş da olabilir ya da doğrudan devlet eliyle, kamu kaynakları devredilerek kamu gücüyle yani siyasi iktidarın sağladığı olanaklar çerçevesinde de kurulmuş olabilir. Son kertede STK’lerin neoliberal muhafazakârlığın ve güvenlik politikalarının çeşitli derecelerde parçası olmaları, STK’ler hakkında söylenen, “demokratik değerlerin dayanağı olma” iddiasını çürütmektedir.

Özellikle sosyal hizmetler, insani yardım, kadın hakları, çocuk hakları gibi alanlarda kurulan STK’ler hem bir hayırseverlik görüntüsü içinde (örneğin kadınlara, gençlere ya da çocuklara dönük hizmetler sunmakta) hem de söylem ve pratikleriyle bu hizmetleri aileye (ama asli olarak, hepimizin bildiği gibi kadınlara) yükleyen, piyasacı ve muhafazakâr politikaların savunucusu olmaktadır. Doğrudan bir hizmet sunmayan ama hak savunuculuğu temelinde hareket eden bir STK de, neoliberal muhafazakâr ideolojiyi ve politikaları desteklemesi durumunda, tabii ki diğer STK’lerden daha rahat bir şekilde bir takım imkânlara erişebilmekte, kamuoyuna daha rahat bir biçimde ulaşabilmektedir. Böylelikle siyasi iktidarın ideolojisinin yayılmasına “sivil” bir görünümle destek vermektedir. Burada örneğin yoksulluğa, göçmen işçiliğine ya da kadınların sorunlarına yönelik kamu politikalarında bir dönüşüm ve bunların en azından pozitif ayrımcılığı gerektiren alanlar olduğu tamamen gözden yitmekte, söz konusu sorunları çözmenin yolu hayırseverlik ve girişimcilik olarak sunulmaktadır. Yoksulluk örneğinden devam edersek, yoksulluk kapitalist ekonominin yarattığı eşitsizliklerin ve devletin gelir dağılımına ve kamu hizmetine ilişkin politikalarının bir sonucu olmaktan çıkmakta, kişinin girişimci olarak, örneğin mikro kredi alarak aşacağı bir bireysel soruna dönüşmektedir (Kamat, 2004: 169). Böylece, devlet ve STK’lerin ortaklığıyla, ister işçi sınıfının kazanımları ister toplumsal mücadelenin ya da kalkınmacı devlet döneminin ürünleri/sonuçları olarak nitelendirilsin, pek çok temel hak ve özgürlük, hızlı bir biçimde sivil toplum, katılımcılık, girişimcilik, hayırseverlik gibi söylemler altında eritilmektedir.

STK’ler neoliberal politikalarla birlikte hizmet sağlama, kalkınma ve demokratikleşme açısından bir çözüm olarak sunulurken, gelinen noktada tartışmalı bazı sonuçlar ortaya çıkmıştır. STK’lerin otoriter rejimlerle neden bütünleşebildiği konusunda da önemli tartışmalar vardır. Bu tartışmalarda ilk söylenenlerden biri, yukarıda belirtildiği gibi, sivil toplumun özsel ya da kendiliğinden bir demokratik niteliğinin olamayacağı, içinde var olduğu toplumun ve devletin siyasal kültürünü taşıyacağı yönündeki iddiadır. Dolayısıyla demokrasinin gelişmiş olmadığı bir ülkede, sivil toplum da otoriter iktidarı destekleyecek, ona meşruluk kazandıracaktır. İkinci olarak, otoriter iktidarların olduğu birçok ülkede, devlet ve STK’ler belli hedefler için ortak hareket edebilmekte, aralarında açıktan bir ilişki olmasa bile bu ortaklık karşılıklı bir hoşgörü yaratmaktadır. Son olarak, başta GONGO’lar[2] (Government Organized NGO) olmak üzere, STK’ler özellikle sosyal hizmetler gibi alanlarda hizmet sağlayıcılığını üstlenerek yeni “kamu” haline geldikleri, neoliberal politikalar karşısında kaybedenleri sisteme bağladıkları ve bu minvalde yabancı fonları ülkeye çektikleri için devlet tarafından desteklenmektedir. Ayrıca, bütün bunlar, otoriter iktidarı sivil toplumu dikkate alan ve onunla uyum halinde çalışan bir yönetim olarak gösterdiği için uluslararası alanda devletin meşruiyetini artırmaktadır (Lewis, 2013: 327-329; Oğuz, 2018).

Bir Mücadele Hattı Olarak STK’ler

Genelde STK’lerin yükselişi, devlet sivil toplum karşıtlığı üzerine oturtularak, neoliberal yaklaşımda demokratik topluma doğru bir adım olarak görülürken, eleştirel yaklaşımda bu durum devletin zayıflaması olarak ele alınmaktadır (Kamat, 2004: 156). Kuramsal düzeyde baktığımızda da karşımıza, belli farklarla birlikte, yine bu iki bakış açısının çıktığını söyleyebiliriz.

Ana akım neoliberal bakış açısına göre, toplumu açıklayan büyük anlatılar dönemi kapanmış; devlet öncülüğünde topyekûn ve homojen kalkınma modelleri –ister refah devleti olsun ister sosyalist devlet olsun isterse de ulusal kalkınma devleti olsun- başarısız olmuştur. Kapitalizmin 1970’lerdeki krizine yanıt olarak ortaya çıkan neoliberal ekonomi modeli, devletin bu başarısızlığı karşısında piyasanın düzenlediği bir model önermiştir. Bu modelde sivil toplum devletin üstlenmesi gerekmeyen ve hâlihazırda zaten başarılı olamadığı hizmetleri üstlenecek olan “toplumsallık” ya da “kamu” olarak karşımıza çıkmaktadır. Sivil toplum bu bağlamda, esasen neoliberal politikaların sacayağı olan yeni muhafazakârlık içinde daha çok aileyi, mahalleyi, dinsel ve geleneksel cemaatleri/örgütlenmeleri anlatan bir toplumsallığa denk düşmektedir. Ancak özellikle 1990’lar itibariyle kamu hizmetlerinin sunulmasının sadece piyasaya bırakılması retoriğinin getirdiği başarısızlık ve krizler, ayrıca bu politikalar karşısındaki güçlü muhalefet, toplumun belli ölçülerde politika üretme sürecine katıldığı bazı önerilerin ve modellerin/formüllerin belirmesine zemin sağlamıştır. Bu dönemde ortaya atılan ve önüne birçok sıfat getirilebilen yönetişim modeli içinde, STK’lerin adı sivil toplumun temsilcileri olarak geçmeye başlamıştır. Buna göre, tepeden inmeci toplumsal çözümler ister devlet ister piyasa üzerinden gelsin işlememektedir. Dolayısıyla sivil toplumun, tabii burada onun somut örgütlenmesi olarak görülen STK’lerin yönetsel ve siyasal süreçlerin bir bileşeni, eşit bir katılımcısı/paydaşı/ üçüncü aktörü olması beklenmektedir. Bunun aynı zamanda toplumun ve ekonominin aşağıdan yukarıya örgütlendiği bir demokrasi modeli olduğu da iddia edilir.

Ana akım ya da neoliberal yaklaşımlardaki bu anlatının, yukarıda da gördüğümüz gibi gerçekte bir karşılığı vardır. Belki yüzyılı aşkın bir tarihi olan STK’lerin sayısı neoliberal süreçte hızla çoğalmış, kamu politikasının bazı alanlarında yoğun bir şekilde var olmaya/iş görmeye başlamışlar ve yerel, ulusal ve uluslararası alanda sözleri daha çok geçmeye başlamıştır. Öyle ki Salamon (1994) bu durumu “küresel örgütsel devrim” olarak nitelendirmiştir. STK’ler, özellikle yerel ve bölgesel yönetişim uygulamaları kapsamında kamusal temsilin öznesi olarak gündeme gelmiştir.

Eleştirel bakış açısı, yaygın bir şekilde bilindiği ve dile getirildiği üzere, kabaca şu şekilde özetlenebilir: STK’ler neoliberal ideolojinin piyasacı/projeci taşıyıcılarıdır ve hatta emperyalist ülkelerin STK’leri, yeni sömürgeciliğin bir tür özneleridir. Bu tabii ki her zaman bu derece keskin ifadelerle belirtilmese de, STK’lerin hiçbir şekilde toplumun kaybeden kesimlerinin ya da bu yazındaki deyişle dezavantajlı kesimlerinin çıkarlarını koruyan ya da kamu yararı/toplumsal yarar güden bir yanlarının olmadığı vurgulanır. Çok daha eski tarihleri olan STK’lerin böyle bir geçmişi varsa da neoliberal dönemle birlikte, özellikle donör kuruluşların, yani fon sağlayan uluslararası örgüt, banka, devlet ve şirketlerin ve özel bağışçıların talepleri ile proje beklentileri, takvimi, hesap verebilirliği gibi koşullar karşısında, giderek bağımlı hale geldiği ve bir işletme ya da bürokratik kurum gibi çalışan yapılara dönüştüğü, gönüllülüğün profesyonelleşme tarafından yok edildiği bir durumla karşı karşıya olduğu ileri sürülür. Dolayısıyla STK’ler başlangıçta ne olursa olsun, devlet ya da sermaye tarafından araçsallaştırılmaktadır. Tabii ki bunun sonucu olarak da neoliberal ideoloji ya da politikacılar açısından önem taşıyan örgütler haline gelmektedirler. Yukarıda anlatıldığı gibi, bu bakış açısının ya da anlatının da gerçekte bir karşılığı vardır. Dünya üzerinde binlerce STK’nin bu şekilde işlev gördüğü hatta doğrudan bu amaçla kurulduğu söylenebilir.

Öte yandan, giderek artan bir ivmede devletlerin özellikle sosyal hizmet, insani yardım, eğitim ve çevre gibi alanlarda bizzat STK kurduklarını, dolaylı veya açık bir biçimde STK’lerin kuruluş ve gelişmesine katkıda bulunduklarını ve bazı hizmetleri, bu STK’lere devrettiklerini görmekteyiz. Kamu tarafından mali yönden desteklenen, hükümetle örgütsel yakınlık içinde bulunan, yönetim kadrosu hükümet tarafından atanan, üyeleri iktidarın aktif seçmen tabanı olan bu tür STK’lerin sayısı giderek çoğalmaktadır. “GONGO’laşma” olarak adlandırılan bu gelişme bağlamında, burada karşımıza çıkan şey, yönetişim söyleminin iddia ettiği şekilde, geride duran bir hakem devlet ya da dümende duran minimal devlet değildir artık. Yine burada, devlet-sivil toplum karşıtlığı kavramsallaştırmasıyla varılabilecek bir yer de yoktur. Devlet ve STK’ler bu tür bir süreçte birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır.

Turner ve Hulme (1997), Tanrı Janus’un iki yüzü metaforunun STK’ler için de geçerli olduğunu ileri sürer. STK’ler hem Paulo Freire’nin yolunu izleyen dönüştürücü bir ideolojiyi taşıyabilmekte hem de devletin, sermayenin ve özellikle günümüzde kredi sağlayan kuruluşların (donör), kurumsal politikalarının ya da kültürlerinin bir parçası olabilmektedir. Bu bağlamda, bugün hâlâ, ana akım siyasette ve siyaset bilimi çalışmalarında adeta sorgulanmaksızın tekrar edilen, “daha güçlü bir sivil toplum ve STK’lerde örgütlenmiş bir yurttaşlar topluluğu demokrasinin temeli ve olmazsa olmaz koşuludur” şeklindeki (kabaca özetleyebileceğimiz) iddia, tamamıyla sorgulanmaya açıktır. Sivil topluma dair kuramsal yaklaşımlardan sadece biri olan bu yaygın iddianın geçmişi Tocqueville’e uzanır. Gerek 1980’li yılların sonunda Sosyalist Blok dağılırken (Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin demokrasiye geçiş süreci olarak adlandırılan siyasal istikrarsızlık dönemlerinde), gerekse Arap baharı günlerinde bu görüş, hem siyasi açıklamalarda hem de kuramsal tartışmalarda büyük bir canlılık kazanmış ve neo-Tocqueville’ci yaklaşım olarak adlandırılmıştır. Ancak günümüz dünyasında bu yaklaşım, neredeyse hiçbir şey ifade etmemektedir. Üstelik bu yaklaşımın kuramsal eleştirisi ya da sorgulanmasının da ciddi bir geçmişi vardır. Marksist yaklaşım içinde özellikle Gramsci’nin sivil toplum kavramı üzerine katkıları yol göstericidir. Gramsci, bu alanı da bir mücadele hattı olarak ele alır. Dolayısıyla sivil toplumun niteliğinin ne olacağı, yani radikal, toplumu dönüştürücü, toplumsal yararı güden, demokratik bir işlevinin mi yoksa piyasacı, muhafazakâr, sermayenin yararını sağlayan, otoriterliği besleyen bir rolünün mü olacağı sınıfsal-kültürel mücadelenin dinamiklerine bağlı görünmektedir. Bu anlamda, STK’lerin demokrasiyi ve emeği savunmasının kendiliğinden gerçekleşmesi beklenemez. Aynı şekilde bütün STK’leri aynı sepete koyarak, neoliberalizmin ve otoriterleşmenin failleri olduklarını ve onlardan hiçbir şey beklenemeyeceğini söylemek de doğru bir değerlendirme olmaz. STK’ler dünyasının, toplumsal mücadelenin diğer bütün alanları gibi bir mücadele hattı olduğunu kabul etmek ve bu düşünceyle üzerine eğilmek gerekir.

Sonuç Yerine

Kamu yönetimi alanında özelleştirme, kamu hizmetlerinin ticarileşmesi ya da kamu hizmetinde verimlilik, performans gibi başlıklarla devletten piyasaya doğru el değiştirmeyi yansıtan bir yazın üretilmiştir. Kamu işletmeciliği yaklaşımı büyük ölçüde bu değişimin yansımasıdır. Yönetişim yaklaşımı ile birlikte devletten topluma doğru olduğu iddia edilen bu değişimin içine bir aktör olarak STK’ler de girer. Daha çok kuramsal düzeyde kaldığı düşünülen ve ulaşılması gereken bir katılımcılık “idealinin” tarifi gibi duran bu model, tıpkı kamu işletmeciliği yaklaşımı gibi aslında yapısal bir dönüşümü, yani STK’lerin hizmet sunma ve karar alma süreçlerine giderek daha fazla dâhil oluşunu yansıtmaktadır. Neoliberal yönetişim yaklaşımının ihtiyaç duyduğu aktif, katılımcı ya da gönüllü yurttaş topluluğu aslında STK’lerdedir. Başka bir deyişle neoliberal siyasetin “kamusu” STK dünyası olmaktadır. Ancak özellikle Türkiye’de, ne siyaset bilimi ne de kamu yönetimi alanında, yönetim sürecinin bu “yeni öznesi/katılımcısı/aktörü” üzerine derinlemesine çalışmalar yapılmaktadır. İlgili yönetim ve siyaset yazınında, yerel/bölgesel demokrasinin ve yönetime yurttaş katılımının aracısı olarak da, STK’lerin incelendiği pek söylenemez. Aynı şekilde özelleştirme süreçlerinin bir parçası, hizmet sağlayıcı olarak da ele alınmaz. Oysa STK’ler meselesi küresel kapitalizmin ekonomik ve siyasal süreçleriyle ilişkili biçimde, kamu hizmeti, kamu yararı, kamusal temsil ve denetim gibi temalar etrafında ele alındığında, devletin dönüşümü üzerine de bize çok şey söylemektedir.

DİPNOTLAR

[1] BINGO (Business and Industry NGO), İngilizce’de, sermaye grupları tarafından kurulan, mali olarak desteklenen, yönlendirilen ve büyük ölçüde sermayenin çıkarlarını temsil eden sivil toplum kuruluşlarını anlatmak için kullanılan ve ilgili terminolojide yaygın bir şekilde kabul görmüş bir kısaltmadır.

[2] GONGO (Government Organized NGO), İngilizce’de, devlet tarafından kurulan, mali olarak desteklenen, yönlendirilen ve siyasal iktidarın politikalarını destekleyen, savunan sivil toplum kuruluşlarını anlatmak için kullanılan, ilgili terminolojide yaygın bir şekilde kabul görmüş bir kısaltmadır.

Kaynakça

Ahmed Z., Hopper, T. (2015) “Politics, development and NGO accountability”, Ed. Z. Hoque, L. Parker, Performance Management in Nonprofit Organizations: Global Perspectives, London: Routledge, 17-42.

Bayraktar, F. (2017) “Neo-Liberalleşme, sivil toplum kuruluşları ve ‘projecilik’: Eleştirel bir bakış”, Amme İdaresi Dergisi, 50 (2): 105-142.

Boag G., McDonald D. (2010) “A critical review of public-public partnerships in water services”, Water Alternatives, 3 (1): 1-25.

Edwards, M. (2009) Civil Society , 2nd ed., Cambridge: Polity Press.

Huws, U. (2012) “Kapitalizme kriz fırsatı: Kamu hizmetlerinin metalaştırılması yoluyla yeni sermaye birikimi”, Socialist Register 2012, Ekonomik Kriz ve Sol, Çev. U. Haskan, İstanbul: Yordam Kitap, 80-100.

Kamat, S. (2004) “The privatization of public interest: Theorizing NGO discourse in a neoliberal era”, Review of International Political Economy, 11 (1): 55-176.

Lavalette, M., Ferguson, I. (2007) “Democratic language and neo-liberal practice: The problem with civil society”, International Social Work, 50 (4): 447-459.

Lewis, A. (2001) The Management of Non-Governmental Development Organizations, London: Routledge.

Lewis D. (2013) “Civil society and the authoritarian state: Cooperation, contestation and discourse” Journal of Civil Society, 9 (3): 325-340.

Oğuz, M. C. (2018) “Otoriter rejimler ve sivil toplum ilişkisi: Bir ‘yumuşak güç’ stratejisi olarak GONGO’ların yükselişi”, Mülkiye Dergisi, 42 (2): 239-260.

Ribot, J. (2004) Waiting for Democracy: The Politics of Choice in Natural Resource Decentralization, Washington: World Resources Institute.

Salamon, L. M. (1994) Partners in Public Service: Government-Nonprofit Relations in the Modern Welfare State, Baltimore: Johns Hopkins University Press.

Salamon L. M., Anheier, H.K. (1992) “In search of the non-profit sector I: The question of definitions”, Voluntas International Journal of Voluntary and Nonprofit Organizations, 3 (2): 125-151.

Turner, M., Hulme, D. (1997) Governance, Administration and Development: Making the State Work, London: Macmillan.