1 Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladı. Eylül ayında Lenin, Aralık ayına kadar yoğun olarak devam edeceği ve içinden 150 sayfayı özetleyerek yorumlayacağı Hegel’in Mantık Bilimi çalışmasına başladı. Buna paralel olarak Feuerbach’ın Leibniz monografisini okudu. 1915 yılında arka arkaya Hegel’in Felsefe Tarihi Okumaları, Tarih Felsefesi Okumaları, diğer Hegel çalışmaları ve Aristoteles’in Metafizik’i birbirini izledi. Yoğun bir okuma programı vardı ve bu, savaşın patlak vermiş olduğu dünya politikasındaki heyecanlı hareketlenmelerin ilk aylarındaydı. Bu okumalar sonraki yansımalarını “Militan Materyalizm Üzerine” makalesinin satırlarında buldu. Burada şöyle deniyordu: “Marksizmin Bayrağı Altında Dergisi”nin çalışanlarının, Hegel’in diyalektiğinin materyalist bakış açısından sistematik olarak incelenmesini örgütlemeleri gerekmektedir. …Derginin redaktörleri ve çalışanları bana göre, bir çeşit ‘Hegelci diyalektiğin materyalist dostları topluluğu’ olmalıdırlar.” Bu çağrı, mantık görüşünün yorumuyla birlikte ele alınırsa açık bir felsefî kavram ortaya çıkar: “Hegel’de tohumları atılan parlak bir fikrin kullanımı ve gelişimi olarak tarihsel materyalizm. … Marx’ın Kapital’i, özellikle de Birinci Cilt, Hegel’in tüm mantığı çalışılıp kavranmadan tümüyle anlaşılamaz. Bu nedenle yarım yüzyıl sonra bir tek Marksist bile Marx’ı anlayamamıştır!!”

Ama tüm bunlar düşün ve dünya görüşü biçimlerinin anlaşılması üzerine dikkate değer akademik araştırmalar değillerdir. Kapitalist sistemin yarışmacı düzenindeki anlaşmazlıklar, o döneme kadar uzlaşarak tüm rekabetlerden uzak kalmayı başarmış olan burjuvazinin sınıf birliğini bozmuş, emperyalizmin bu yeni aşamasında muhalifler, araları bulunamayacak şekilde karşı karşıya gelmişlerdir. Sermayenin eşit güçteki iktidar grupları karşı karşıya durmaktaydılar, sömürüdeki payını artırmak ve sonuçta dünya pazarının yönetimini elde etmek istiyorsa birinin diğerlerine üstün gelmesi gerekiyordu. Bugün “küreselleşme” olarak adlandırılan (yapısal koşullarını Marx’ın kapitalist dünya pazarı bölümünde analiz etmiş olduğu) süreç, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki dönemde en şiddetli noktasına ulaşmış ve aynı zamanda iç muhalefetin sivrilmesi büyük bir savaşa neden olmuştu. O zamandan beri sınıflar arasındaki temel anlaşmazlık, emperyalist rekabetlerin ikincil muhalefetiyle birleşmekte ve bu çifte anlaşmazlık durumunun hareket biçiminin kavranması devrimci değişim stratejisinin özündeki teorik sorunu oluşturmaktadır. 20. yüzyıl hem sosyalist devrimlerin hem de emperyalizmin yayılmasının yüzyılı olmuştur. Karşıt güçler, şiddet derecesi, artık iki toplumsal oluşumun yönetim biçimlerinin değil, toplumun iki biçiminin fikir mücadelesi içinde olduğunu gösteren, yaşam ve ölüm üzerine bir mücadele yürütmektedirler.

İkinci Enternasyonel’deki işçi sınıfı partileri, emperyalizmin yeni aşaması karşısında yetersiz kalmış ve sınıf mücadelesini ulusal burjuvazilerin çıkarlarına terk etmişlerdir. İşçiler cephelerde işçileri vurmuşlardır. Sosyalizmin hedefleri uzakta kalmış gibi görünmüş, sosyalistler kendi kendilerini, siyasî kimliklerine zarar veren yıkıcı bir yenilgiye uğratmışlardır. Kautsky’nin bir zamanlar formüle ettiği (daha sonra Rosa Luxemburg’un yeniden ele aldığı) alternatifler olan ya sosyalizm ya da barbarlıkta sosyal demokrat partiler barbarlıktan yana olmuşlardır!

Bu uyum eğilimlerine karşı çıkan ise örgütlü işçi sınıfının sert çekirdek kadrosuydu: Rusya’da Bolşevikler, Almanya’da Spartakistler. Lenin, Liebknecht, Luxemburg ise bu sürecin politik ve teorik önderleriydi. İkinci Enternasyonel’de hâkim hâle gelen reformizm ve revizyonizm karşısında Birinci Enternasyonal’deki sınıf mücadelesi coşkusunu koruyan ve burjuva toplumunun krizi ve Rusya ile Almanya’daki gerici monarşilerin yıkılması anında onu devrimci hedeflerle canlandıran parti ve particilikti. İşçi sınıfının, kapitalizmin yıkılması ve yeni bir toplumsal düzenin temellerini oluşturmak şeklindeki tarihsel misyonu, sosyalistlerin çoğu tarafından ciddiye alınmamıştı (Belki de devrimci süreci daha ziyade pasif şekilde onaylayan ve destekleyen sınıf çoğunluğu tarafından hiçbir zaman aktif olarak desteklenmeyecektir). Sosyal demokrasinin ihanetine yeni bir strateji ile karşılık vermek dönemin bir gerekliliğiydi.

Ve Lenin felsefe okudu! Evet, daha da kötüsü: “Prusya devlet filozofu,” idealizmin kurucu babası olan Hegel’i okudu. O felaket anında, daha önemli bir şey yokmuşçasına Leibniz ve Aristoteles’le oyalandı.

Belki de o durumda daha önemli bir şey yoktu! Dünya politikasını belirleyen iki önemli değişimin anlaşılması gerekiyordu: Burjuvazinin, dünya pazarı üzerindeki rekabet mücadelesinde, dünya egemenliği mücadelesinde, bugüne kadar devam eden ve yüzyılların görünümünü belirleyen iç ihtilafı ve kapitalizmin krizinde, bundaki toplumu değiştirme şansını kullanma fırsatını kaçıran işçi hareketinin kendisini koyuvermesi. Ne olmuştu? Bu yeni aşama nasıl bir stratejiye yol açmıştı?

Felsefe bundan dolayıydı!

İnsanların bireysel hisleri ve düşüncelerinin ortaya çıkardığı öznel hedefler mi olan biteni belirler? İhanete yol açan kişisel karakterlerdeki zayıflıklar mıdır? Dünya tarihindeki çatışmalara yol açan kapitalistlerin çıkarları ve bencillikleri midir? Tekil olarak hareket eden insanın ahlâkına başvurmak böyle bir anlam ve olası etki doğmasına yardım eder mi?

Yoksa karakter zayıflıklarının ifadesi ve toplumsal güç dağılımının neticesi, hareketin eksik kavramsal incelenmesi ve toplumsal güçlerin ve bunların arka planındaki çatışmaların karşılıklı etkileşimleri ile mi bağlantılıdır? İdeoloji, öznel yanlış bilinç midir yoksa nesnel temelli görüntü müdür? Kapitalist aşamadaki karşıtlıklar özel kapitalist keyfiliğin değil de sermaye hareketlerinin bir sonucu mudur? Hangi süreçler kapitalistin rekabetinden sermayenin rekabetine, örneğin 1870/71 Alman-Fransız Savaşı’nın koşullarından 1914’ün Birinci Dünya Savaşı’nın koşullarına götürür?

Bunlar, bir sistem yapısına, bir varlık şekline yönelik sorulardır, olan bitenin ilk bakıştaki sebeplerine, görünümlerin tanımlanmasına yönelik sorular değil. Lenin bir an bile Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’da öldürülmesini savaşın sebebi olarak ve aynı şekilde bir an için bile diplomatik müzakereleri de barışın sebebi olarak görmemiştir. Tarih, siyaset formalitelerle değil, bunların arkasındaki içeriklerle ilgilidir.

Hegel’in burada metodolojik bir cevabı var: Kavramların formel mantıklarının gerçekliğin hareket biçimlerinin kategorik görüntüsüne aniden dönüşümü. Lenin Hegel’den esinlenerek şöyle der: “Kavramların yalnızca ‘ihtiyaç’ için kullanılan ‘araçlar’ oldukları doğru değildir. Bunların, ‘dış biçimler’ oldukları, içeriğin kendisi değil, yalnızca içeriğin dışındaki biçimler oldukları da doğru değildir.” Daha sonra şu yorumu eklemiştir: “Hegel, şekillerin, anlamlı, canlı, gerçek içerikler olduğu, içeriğe ayrılamaz biçimde bağlanmış olduğu bir mantık ortaya koymuştur. … Mantık, düşünmenin dış biçimlerinin değil, ‘tüm maddi, doğal ve ruhsal şeylerin,’ yani dünyanın bütün somut içeriklerinin ve onların bilgisinin, yani dünyanın idrak tarihinin özeti, sonucu, bitişinin, gelişim yasasının doktrinidir.”

Lenin’in tasarısı Hegel’inkiyle benzeşir: Karşıtların bireysel biçimlerinin düşüncedeki bilgisi ve bunların ilişkileri değil, bunların birlik olarak bağlantıları, bu açıdan aynı zamanda karşıtların birliği. “İçeriğin mantıksal düşünceye bu şekilde girişiyle, şeyler değil, aksine şeyler kavramı, bunların hareket yasaları materyalist olurlar.”

Mantık hakkındaki düşünceleri siyasete uyarlayalım! Lenin, içinde sosyal demokratların ve emperyalizmin yer aldığı (ve birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri) bir sistem yapısı aramıştır. Bu soruların cevabını ona savaş kredilerinin onaylanması değil, Hegel’in diyalektik mantığı vermiştir. “Hegel iki temel sav ortaya atmıştır: 1) Bağlantıların gerekliliği ve 2) Farklılıkların doğal gelişimi.”

Lenin işin kolayına kaçmamıştır. İçeriğin hareket biçimlerinin (materyalist) mantığı kavramı, yalnızca içeriğin somut uygulamasında gerçekten materyalist olacaktır. Mantık kavramının analizinden sonra öznellik bölümünde Lenin şöyle söylemiştir: “Marx’ın Kapital’i, özellikle de Birinci Cilt Hegel’in mantığının tamamı çalışılıp kavranmadan tümüyle anlaşılamaz. Bu nedenle yarım yüzyıl sonra bir tek Marksist bile Marx’ı anlayamamıştır!!” Şimdi Lenin, devrimci ayaklanmaların başlangıç noktasını gelişigüzel ve duygulardan değil de düşünülmüş ilkeler ve sağlam sebeplerden kaynaklı olarak ele almasına olanak tanıyan kategorik malzemeye sahip olmuştur. Mantık Bilimi’nin taslağındaki bir pasaja başvuran Lenin, Hegel’in Felsefe Tarihi Okumaları Üzerine eserine işaret etmiştir: Diyalektik geçiş, diyalektik olmayandan ne yoluyla ayrılır? Sıçrama yoluyla. Karşıtlık yoluyla. Aşamalılığın yok olması yoluyla. Olmak ve olmamanın birliği (identitæt) yoluyla. Kendileriyle yeni bir sistem düzeyi oluşturulan (bu) sıçramalar ve kopmalar sürekli gerçekleşmemektedir.

Devam eden ilerlemenin aşamalılığı genel kuraldır. Devrim, “aşamalılığın kırılması” anı, çakan şimşektir. Ama şimşekten önce bulutlar toplanır, gerilim artar. Süreçteki kırılma hazırlanır. Lenin’in Hegel okumaları bilimsel yönteme, gerçeklikteki uzlaşmanın ve kırılmanın birliğine ve yalnızca kavramak için düşünmeye değil, aynı zamanda geçişteki aktarım noktasını belirlemeye bir giriş idi.

Lenin’in okumalarına başvurmak, Ekim Devrimi’nin tek başına olayların akışı tarafından anlaşılamayacağı bir kavrayışa yol açmalıdır. Dünya tarihinin dönemlere ayrılması olarak, oluşumdaki değişimler olarak bu aynı zamanda felsefî bir tarihtir ve diğer devrimlerle özellikle de her zaman örnek verilen Fransız Devrimi’yle kıyaslanınca felsefî bir sorundur. Devrimci olaylardaki aşamalılığın kırılmasından, içinde önce devrimci hedeflerin gerçekleştirildiği yeni bir zamansal genişleme ortaya çıkmıştır. Bir devrim mucize değildir, mucize bir devrimin sembollerinden biridir.

  1. Devrimlerin Zamansallığı Üzerine: Mantıksal-Ontolojik Özellikler

Devrim fikri kendisini bir olayla pekiştirir: Bastille’e yapılan baskın, Aurora zırhlısının ateşlenmesi, Luther’in Wittenberg Kilisesi’ndeki konuşması. Bizler bir tarihi, devrimin günü, saati olarak kutluyoruz. Ayaklanma kavramı anlık bir kavramdır. Bir ağaç balta darbesiyle devrilir, bir bina patlamayla ya da depremle yıkılır. Bunun tersi aşamalı yıkım, yavaşça çöküştür.

Devrimci bilincin zaman kavramı ani değişimlere yöneliktir. Devrim anı, karşıtların çarpıştığı iki niteliksel bakımdan farklı durumun “şimdi” olarak karşı karşıya gelmesidir: Suyun kaynama noktası, tomurcuğun patlaması, kalbin durmasıdır. Yılbaşı gecesinde saatin on ikiyi vurması yeni yılı başlatır. “Çocukta olduğu gibi uzun, sessiz bir bakımın sonunda ilk nefesin alınması bu uzun süreyi aniden sona erdirir, -nitelikli bir sıçrayış- ve çocuk doğduktan sonra ruh yavaşça ve sakince yeni biçimine doğru gelişir, önceki dünyasının yapılarını birer birer çözer, bu yıkılışın ipuçlarını yalnızca tek tük işaretler verir. … Bütünün görünümünü değiştirmeyen bu aşamalı parçalanma, tek seferde yeni bir dünya ortaya koyan yıkılışla, bir şimşek, sona erecektir.

Zaman kavramı idealleştirici bir soyutlamadır. Bu kavram, zamanın mantıksal-matematiksel oluşumunu ontik bir duruma dönüştürür. Bir olayın da kapsamı vardır. Bir kapsamı belirlemek, yani ölçebilmek için, devam eden süreçte onun sınırlarının ortaya konması gerekir. Tanımlama bir mantıksallaştırmadır. Sınırlı bir süreçte bir kapsamın kesin sınırı, bir düşünme eyleminin sonucudur. Gerçekte her sınır yumuşak bir geçiş, her durumun süreksizliği, devamlı bir süreçte mantıksal tanımlı olmayan ontik görünümdür. Hegel’in mantıksal diyalektik formülü -özdeş olanın ve olmayanın özdeşliği- bunu ifade etmektedir.

Hareket, değişim, gelişim, ilerleme yalnızca düşünme biçimlerinin eylem ve süreç bakımından farklılığıdır. Bu düşünme biçimleri bir “karşıtlıklar birliği” oluşturur. Her süreç bir olaylar zincirinden oluşur, her olay bir zaman zincirine bağlıdır ki bu süreçtir ve onun aracılığıyla olay belirlenen ve zincirin diğer üyeleri için anlam taşıyan hale gelir. Denir ki bu önemsizdir. Hareket eden için, uygulamadaki tepkisel davranış, düşünme biçimleri arasındaki, birçok karşıtı içeren bir birlik çerçevesindeki farklılıktan ortaya çıkar.

Olay ve akış arasındaki farklılık yalnızca tarihselliğin soyut-kategorik bir biçimidir. Devrimci olayların tipi ve devrimci süreçlerin ilerleyişinin özellikleri, içinde devrimin hazırlandığı ve gerçekleştiği tarihsel dönemlerin toplumsal durumu aracılığıyla belirlenirler. Roma İmparatorluğu’nun yıkılması ve feodal olarak düzenlenmiş bölgesel beyliklerin çöküşü, tarım sektöründe kölelik çoktan kırsal üreticiler aracılığıyla serflik biçiminde ortadan kaldırıldığında gerçekleşmiştir. Fransız Devrimi, ekonomik olarak erken dönem kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal gerçeklik haline gelmiş olması ile siyasî olarak gerçekleşti. Klasik devrimler (en azından başarılı oldukları sürece) toplumsal üretim yapılarında ve iktidar ilişkilerinde değişikliklere yol açtılar. Bu, Hegel’in embriyo ve çocuğun doğumuyla ilgili metaforudur.

Devrimlerin fenomenolojik tipolojileri iki yapısal düzeyde incelenmelidir. Birincisi, ani bir değişimin olması biçiminde ya da yumuşak bir geçişle durumun değişmesi şeklinde her birinde ayrı olan zamansallık faktörüdür. Bu da devrimi, evrensel yapının yeni bir biçimi (örneğin bir toplumsal oluşum, bir dünya görüşünce oluşturulmuş düşünme alışkanlığı, bir teknik üretim yolu) yoluyla oluşturulur hale getirmektedir. “Evrensel” olma özelliği hayati bir özelliktir. Hayatın ve üretim ilişkilerinin bazı dönemlerinde, her ne kadar devrimci süreçlerle birlikte ele alınabilecek ve onların uzun süreli anları olabilecek olsalar da devrimsel olmayan düzenli yapısal değişiklikler gerçekleşir.

İkincisi devrimsel süreç esnasında değişimin ya da dönüşümün belirleyici anlarının hangileri olduğunun, yani devrimin görüntüsünün araştırılmasıdır. Sözcüğün dar anlamıyla devrimler, gelişen üretim biçimlerinin ihtiyaçlarına uyum sağlayarak üretim ilişkilerindeki düzeni değiştirmektedirler. Yani, bunlar yoluyla siyasi bir güç değişimi gerçekleşmektedir. Devrimsel sürece dahil olan toplumsal gruplarda ya da partilerdeki sınıf farklılıkları, sürekli olarak (iktidar değişim tarihleri üzerinden) yeni toplumsal tiplerin oluşturulmasına katkı sağlar. Devrimci ve devrim sonrası aşamalardaki farklılıklar, düşmanca ya da düşmanca olmayan -“halka karşı ayaklanma” ve “halkın ayaklanması”- şeklinde tanımlanabilir. Hangi çeşit karşıtlığın çatışmayla bağlantılı olduğu çatışmanın çözümüne yansır.

  1. Kızıl Ekim Günleri

Ekim Devrimi’nin gidişatı olayların ortaya çıkışını pekiştirdi. 6 Kasım akşamı (eski Rus takvimine göre 24 Ekim) Lenin Merkez Komite’ye şöyle yazdı: “Tüm gücümle yoldaşları, artık her şeyin ince bir ipliğe bağlı olduğuna, gündemde konferanslar, kongreler (özellikle de Sovyet Kongreleri) tarafından değil, halklar, yığınlar, silahlı yığınların mücadelesi aracılığıyla belirlenecek soru(n)lar olduğuna ikna etmeye çalışıyorum. … Hiçbir koşulda, hiçbir durumda iktidar 25’ine kadar Kerenski ve arkadaşlarının elinde bırakılamaz; meselenin mutlaka bu akşam ya da bu gece halledilmesi gerekiyor. Tarih, bugün başarılı olabilecek (ve bugün mutlaka başarılı olacak olan) devrimcilerin, yarın birçok şeyi, her şeyi kaybetme tehlikeleri varken gecikmelerini affetmeyecektir. …İktidarın ele geçirilmesi direnişin meselesidir, siyasî amacı ise iktidar ele geçirildikten sonra kesinleşecektir.”

7 Kasım’da (25 Ekim) gece 2:35’te Petrograd Sovyetlerinin oturumu başladı. Askerî komite, devrimci eylemlerin sorumluluğunu üstlendi: Hükümet devrildi, işçiler, çiftçiler ve askerler iktidarı ele geçirdiler. Lenin şöyle dedi: “Yoldaşlar! Bolşeviklerin her zaman zaruretinden bahsettikleri işçi ve çiftçi devrimi gerçekleşti. Bu devrimin anlamı nedir? Her şeyden önce bu devrim, burjuvazinin yer almadığı bir Sovyet yönetimimizin, kendi iktidar kurumumuzun olacağı anlamını taşıyor. Ezilen yığınlar devlet iktidarını kendileri üstleneceklerdir. Eski devlet aygıtı kökünden yıkılacak ve yerini yeni bir yönetim aygıtı olarak Sovyet örgütlenmesine bırakacaktır.” Lenin’in ortaya koyduğu çözüm şuydu: “Yeni işçi ve çiftçi hükümeti derhal mülk sahiplerinin topraklarına el koyacak ve bunları köylülere dağıtacaktır. Bu hükümet, üretim ve üretimin dağıtılması üzerindeki işçi denetiminin yanı sıra halkın bankalar ve bunların tek bir devlet girişimi haline getirilmesi üzerindeki denetimini de sağlayacaktır.”

Lenin’in Merkez Komite’ye yazdığı mektubun üzerinden belki sadece on iki saat geçmişti. Bir gün sonra, 8 Kasım’da (26 Ekim) Rus İşçiler ve Askerler Kongresi’nde toprağa dair hüküm kabul edildi. Mülkiyet yapısındaki belirleyici müdahale, ağırlıklı olarak tarımsal temellere dayanan kapitalist devlet ve toplum sistemine yapılmıştır. İşçi sınıfının ve küçük çiftçilerin birliği bu yolla güvence altına alınmıştır. “Hayatî olan çiftçilerin, topraklar üzerinde artık toprak sahipliğinin olmadığı, hayatlarını ilgilendiren tüm sorunların çözümünün kendilerine bırakıldığı konusundaki sarsılmaz inancı elde etmiş olmalarıdır.”

Bunlar, Lenin’in ortaya attığı işçi denetimi konusundaki önerilerle gerçekleştirilmiştir. Üretim araçlarının mülkiyeti toprak sahipliği ile aynı kesinlikle ölçülemeyeceğinden ve üretim yeni yönetim yapısıyla aynı şekilde düzenlenemeyeceğinden karar alıcı güçlerin nasıl belirleneceği, yani iktidar sorunu ortaya çıktı.

Bunların hepsi bir hafta içinde gerçekleşti. Siyasî gücün ele geçirilmesinden mülkiyetlere el konulmasına kadar geçen süre yalnızca tek bir gündü. Gönülsüzlerin, uzlaşmacıların ve reformcuların muhalefetleri taviz verilmeksizin geri çevrildi: “Merkez Komite, içerideki muhalefetin; Bolşevizmin tüm temel ilkeleri gibi proleter sınıf mücadelesinden de tamamen vazgeçmiş olduğunu, Rusya’da sosyalist devrimin mümkün olmadığı şeklindeki en aşağılık Marksist olmayan sloganları tekrarladığını, Sovyet örgütlenmesindeki çekilmeden yana olan azınlıkların yanında yer alarak istifa tehditlerinde bulunduğunu, bu şekilde İkinci Rus Sovyet Kongresi’nin ve onun yoksul çiftçilerinin istek ve kararlarını engellediğini belirtmektedir. … Merkez Komite İşçi, Asker ve Çiftçileri temsil eden Sovyet iktidarının söylemlerine ihanet etmeden Sovyet örgütlenmesinin birliği hakkında Sovyet tipine ait olmayan en küçük bir pazarlık bile başlatamayacağını ortaya bildirmektedir. Merkez Komite sosyalist devrimin bu başarısına tümüyle ikna olmuştur ve tüm şüphecilerin farklılıklarını aşmalarını istemektedir.”

Bu devrimin ruhuydu, mevcut eskinin değişmesi olarak değil, farklı olarak bir yeniyi isteyen mücadele ruhu. Yeninin uygulanmasındaki her gecikme eskinin yeniden güçlenmesine ve devam etmesine fayda sağlayacaktı.

Ama bu ayrıca şu anlama da geliyordu: Yeni mülkiyet ve üretim ilişkileri devrimin gelişmeleriyle henüz başarılmış değildi. Alınan kararlar, adım adım ve bölgelerin her birinin böylesine farklı gelişmişlik düzeylerinde olduğu ve Sovyetler Birliği gibi böylesine devasa bir alana yayılmış bir ülkede yalnızca zamansal bakımdan biraz gecikmeyle gerçekleşen bir geçiş için yasal, kamusal-yasal koşulları oluşturmaktadırlar. Kararlardan on yıl sonra hâlâ büyük köylü sınıfı varlığını sürdürüyor, sınıfların çatışması, topraklar üzerinde sınıf çatışması, sınıf mücadelesi devam ediyor ve tarım sorununa siyasî bir çözüm bulmayı kaçınılmaz hale getiriyordu.

Lenin, iktidarı ele geçirmenin amacının iktidar ele geçirildikten sonra açık hale geleceğini yazdığında devrimci gelişmelerin benzersizliğinden bahsediyordu. Bu, yeni bir toplumsal oluşumun yeni bir niteliği olarak değil, egemenlik sisteminin yeni egemenlerle yıkılması olarak sunulabilir. Bu bağlamda devrim, darbeye benzer bir görüntüye de sahiptir ve Lenin devamlı olarak ayaklanmadan da bahseder. Ama bu görüntünün altında hayatî bir farklılık da bulunmaktadır. Devrimde iktidar, toplumsal eylemleri niteliksel olarak tümüyle yeni bir toplumsal yapının kurulması ile yönlendirilen yeni taşıyıcılara geçer; bir darbede ise iktidar bir başkasına, aynı toplumsal yapı içerisinde aktarılır.

Bu nedenle toprak ve işçi denetimi konusundaki ilk kararlar çok önemlidir. Ayaklanma aşamasında bunlar ayaklanmanın devrimci karakterinin belirtileri ve garantileridirler. Bu konulardaki bir geri adım ya da taviz, salt iktidar sahiplerinin değişimine indirgenecek olan devrimin başarısız olması anlamına gelirdi. Sosyalist devrim ve kapitalist koşullar arasında bir üçüncü yol yoktur.

Lenin’in 15 Kasım’da ortaya koyduğu Merkez Komite Kararı bu nedenle kesin olarak şöyle demektedir: “Merkez Komite, nihaî gereklilikler karşısındaki tavizlerin ve Sovyetler’deki azınlıkların çekilmesinin, yalnızca Sovyet iktidarından tümüyle bir feragate denk olmakla kalmayıp aynı zamanda demokrasiden de feragat anlamına geleceğini belirtir. Zira böyle tavizler, isteyen her azınlık grubunun, koşulları yeniden değiştirebilmesi anlamına gelir.” Yeni bir toplum biçimi, yani yeni mülkiyet ve üretim ilişkileri oluşturan devrimci iktidar özünde bölünemezdir. Bu da proletaryanın diktası kavramıyla ilişkilidir. Koalisyon ortakları, aynı amacı gerçekleştirmek için uğraştıklarında iktidarı paylaşabilirler. Hedeften sapma, mağlup sınıf temsilcileri karşısında geri adım atmak konusunda tavizler söz konusu olamaz. Böyle tavizlerde bulunmak isteyenlerin derhal karşıtların safına geçmeleri gerekir.

Devrim başarılı olmuştur. İktidar değişimi gerçekleşmiştir. Şimdi ise kurumların değişiminin iktidar değişimi temelinde gelişeceği zahmetli bir Devrim Yolu başlamaktadır. Herhangi bir ön hazırlığa dayanmamış olması Ekim Devrimi’nin belirleyici özelliğidir. 1917 yılının Rusyası, henüz yarı feodal, yarı erken dönem kapitalist bir ülkeydi. Çiftçi komünlerinin henüz devam eden gelenekleri, sanayileşmiş bir toplum için sosyalist üretim şeklinin gerçekleşebileceği düşüncesini doğurmamaktaydı. “Elektriklendirme + Sovyet İktidarı” sloganında hem modernleşme hem de toplumun sosyalleştirilmesi çifte görevine vurgu yapılmaktaydı.

İktidar değişimindeki zaferin biçim değiştirmekteki başarıya dönüştürülmesi, proletaryanın diktatörlüğünü gerektiriyordu. Çıkarları, önceliğin üretimin sosyalist örgütlenmesine verilmesini gerektiren sosyalist bir düzenin çıkarlarından çok uzak ya da onlara karşıt olan diğer toplumsal grupların siyasî temsilcileriyle nasıl koalisyon oluşturulabilirdi ki? Koalisyonlar, bilhassa karşıt çıkarları bulunan iktidar sahipleri arasındaki tavizlerdir, bunların iktidarları maddi bir toplumsal potansiyele bağlıdır. Bu potansiyeli önce ele geçirenin proletarya olması ve bununla tarım işçilerini ve fakir çiftçileri koruması gerekmekteydi. Bu, Sovyet devletinin üzerine inşa edileceği temel ilkeydi. Mülklerini kaybedenlerin ortak çıkarları, onları karşıdevrimci ordular kurmaya sevk etmiştir. Lenin’in devrimin ilk günlerindeki sözleri tüm bu geçiş süreci bakımından önem taşımaktaydı.

Ekim Devrimi’nin ilk yıllık değerlendirmesinde Lenin Rusya’daki bu özel sınıf ilişkilerini ele almıştır. “Rusya’daki küçük burjuvazi demokrasisi için ekonomik temeli oluşturan en önemli toplumsal tabaka şüphesiz orta sınıf çiftçilerdir. Elbette sosyalist yeniden tasarlama ve kapitalizmin sosyalizme dönüşümü böylesine büyük bir çiftçi nüfusunun olduğu bir ülkede kaçınılmaz olarak özel biçimler almalıydı. … Küçük çiftçi sınıfının (orta sınıf çiftçiler olarak işgücünü satmayanları kast ediyoruz), Rusya’daki bu çiftçilerin her halükarda, küçük burjuvazi demokrasisindeki siyasî çalkantıların büyük çeşitliliğine temel oluşturan en önemli ekonomik sınıf oldukları konusunda şüphe yoktur. Bizde Rusya’da bu çalkantılar çoğunlukla Menşevik Partisi ve sosyal devrimcilerle bağlantılıdır. … Menşevikler ve sosyal devrimciler tüm temel sorunlarda bugün evet ve yarın hayır demişlerdir. Bir yandan yardım etmiş, diğer yandan etmemişler, karaktersizlik ve etkisizliğin temel örneğini oluşturmuşlardır.” Bir dönem müttefik, başka bir zaman karşıt olan her dalgalanmada devrimin etkileri bozulmuştur. Yalnızca iktidarın münhasıran alınması ve iktidar kullanımının benzersizliği devrimci olayların etkilerini güvence altına alabilir ve devrimin başarıyla sonuçlanmasını sağlayabilirdi. Proletarya diktatörlüğü öznel iktidar hırsını değil, içinde devrimci iktidar değişiminin pekiştirildiği bir farkındalık evresinin nesnel gerekliliğini ortaya çıkartır. “Küçük burjuvazinin büyük kısmı kesinlikle bizim görüş noktamızda değildir. Bunu bekleyemezdik. Küçük burjuvazi görüş alanımıza nasıl girebilirdi ki? Proletarya diktatörlüğünü en zorlu biçiminde hayata geçirmek zorundaydık. Yanıltıcı karışıklıkları birkaç ay içerisinde aştık. … Hakkında halkın biraz tutarlı olduğu ve halkın iradesinin sınıf mücadelesinin haricinde herhangi bir şeyde ortaya çıkartılabileceği küçük burjuvazi yanılsamasını ortadan kaldırmak zorundaydık.” Karşıdevrimci ayaklanmalar vardı. “Bu durum bizim en acı mücadeleyi yürütmemizi ve bu mücadelede terörist yöntemler uygulamamızı gerektirdi. İnsanlar bu terörizmi farklı açılardan ne kadar yargılasalar da (ve bu yargılamaları tüm tereddütlü sosyal demokratlardan duyduk), eminiz ki iç savaşın kötüleşmesi terörü ortaya çıkardı. Terör, küçük burjuvazi demokrasisinin bize karşı dönmesiyle ortaya çıktı. Onlar bize karşı mücadeleyi iç savaş, yolsuzluk, sabotaj gibi çeşitli yöntemlerle sürdürdüler. Terörü gerektiren bu ilişkilerdi. Hangi ilişkilerin proleter devrimimizi zorlu mücadelelere sürüklediğini açıkça anlamamız gerekiyor.” Devrimci terör, -1792’deki Refah Komisyonları’nın terörü gibi- tarihsel uyuşmazlıkların aşırı bir biçimidir ve ahlâken meşrulaştırmak için değil, bir durumun gereği olarak yalnızca çatışma durumunun tırmanması ile bağlantılı olarak anlaşılabilir. Proletarya diktatörlüğü ise burjuva toplumundan sosyalist topluma geçişin tarih felsefesiyle ilişkili bir kategorisidir.

3) Uzatmalı Devrim

Devrim hükümetinin yönetimine derhal bir yenilgiyle başlamak zorunda olması yeterince tehlikeliydi. Çarın savaş politikasının reddedilmesi, kitlelerin devrimi korudukları önemli bir saik olmuştur. Şimdi Sovyet yönetimi, genç sosyalist devletin hayatta kalmasını güvence altına almak için utanç verici Brest-Litovsk Barış Antlaşması’nı onaylamaya zorlanmıştı. Halkın vatanseverliğine başvuran savaş fırsatçıları haklı görünüyorlardı. Barış, kitlelerin duygularını zedeliyordu. Lenin yenilginin derecesini gizlemeye karşı çıkmıştır. Tepkisi görevden çekilme ya da şikâyet etmek değil, yenilgiyi bir zafere dönüştürme isteği idi. “Yenilginin tüm sebeplerini, bizi içine düşürdükleri ayrımcılığı, köleliği, aşağılanmayı, dinlenmeden en temelinden hesaplamalıyız. Ne kadar iyi anlarsak özgürleşme isteğimiz, kendimizi kölelikten kurtarma çabamız o kadar sıkı, zorlu, güçlü olacaktır. … Kötü bir yenilgi yaşadığında kötü konuşmak ya da ikileme düşmek, gerçek bir sosyalist için değersizdir. Rusya’da ulusal bir çalkantı, büyük bir savaş patlak verdiğinde bu çalkantıdan çıkış burjuva devletinden çıkış değil, uluslararası sosyalist devrime gidiştir. 25 Ekim 1917’den beri vatanın savunucusuyuz. Vatanın koruyucusuyuz, ama karşı karşıya olduğumuz savaş, sosyalist vatan için, vatanın sosyalizmi için, sosyalizmin dünya ordusunda bir birlik olarak Sovyetler Birliği için bir savaştır.”

Ne sosyalizmin inşasındaki zorluklar ne kapitalist dünya iktidarları karşısındaki zayıflıklar ne de bireysel hatalar ve ümitsizlikler devrimci ilerlemeyi engelleyebilir, daha ziyade uygulayıcıların yenilgi durumunda bile öz gücümüze inancının güçlendirilmesi gerekmektedir. “Az bir zamanda en eski, en güçlü, en barbar ve en kanlı monarşilerden birini yıktık. Birkaç ayda burjuvazi ile diğer ülkelerde gerçekleşmesi on yıllar alan küçük burjuvazi yanılgısının üstünlüğünü sona erdiren bir dizi anlaşma yaptık. Burjuvazinin devrilmesinden sonra birkaç hafta boyunca onların iç savaştaki direnişlerini kırdık. Bolşevizmi zafer yürüyüşüyle (bu) büyük ülkenin bir ucundan öbürüne taşıdık. Çalışan yığınların çarlık ve burjuvazi tarafından köleleştirilen, boyun eğdirilen en alt tabakasını özgürlüğe ve bağımsız yaşamaya yönelttik … Tilsit tarzı bir barış imzalamaya zorlandık. Kendimizi kandıramazdık. Acı gerçekle yüzleşecek cesarete sahip olmamız gerekiyor. … Tüm ülkelerdeki emperyalist hırsızlara meydan okuduk.”

Yeni toplum, ister dışarıdan askerî, ekonomik, ya da dünya politikasının baskısıyla isterse de içeride revizyonist ve karşıdevrimci faaliyetlerle olsun, karşıtları tarafından ne kadar sert şekilde taciz edilirse istikrara kavuşana kadar geçecek süreç de o kadar uzun olacaktır. Lenin devrimin gerçekleşmesinin hemen ardından, daha en başından, dönüşümün uzun bir süreç gerektireceğini belirtmiştir: “Marx ve Engels, bilimsel sosyalizmin kurucuları, her zaman kapitalizmden sosyalizme geçişle kaçınılmaz olarak bağlantılı uzun doğum sancılarından bahsetmişlerdir. … Tek hamlede başarılı ve ikna edici olabilecek, tek hamlede kendisine inandırabilecek bir devrim yoktur.” Bu, ekonomik olarak hâlâ geride olan, yoğun bir milli eğitim sağlanması gereken bir ülkedeki bir devrim için özellikle geçerlidir. Bu nedenle devrimin başlarında halk kitlelerinin eğitim ve kültür düzeylerinin yükseltilmesi yapılacakların en başında gelmekteydi. Devrimci coşkunun üretici yeniden inşaya yoğunlaştırılması hayatî önemdeydi. “Tekrar söylüyorum ki, devrimimizin hayatının en karmaşık, en zor kısmı başlamıştır. Şimdi önümüzde, yeni yaratıcı işte kullanmak için tüm güçlerimizi çelik kablolar gibi birleştirme görevi durmaktadır, zira yalnızca sağlam bir irade ve çalışma disiplini, uluslararası proletaryanın yardımımıza geleceği zamanı beklemekte Rusya’nın– muazzam devrimci işinde böylesine tek başına duran- devrimci proletaryasına yardım edecektir.

Bunu olumlu bir teşvikle yapmak Parti’nin temel görevidir ve üretimin gerçekleştiği toplumsal temelli eylemlerini şekillendirmektedir. “Komünist (Bolşevik) Parti’nin görevi, bu esnada Sovyet tabakalarının, diktatör karşısındaki mutlak itaatini sağlama görevinin yanı sıra, … bir çıkış aramaktan yorgun düşmüş yığınların başına geçerek onları doğru yola, çalışma disiplini yoluna yönlendirmeyi, görevi koordine etmeyi, çalışma koşulları konusunda görüşmeler gerçekleştirmeyi kapsamaktadır. Ama bu toplantılar gerçekleştirilmeden tabii kılınmış kitleler asla kendilerini sömürenlerin empoze ettikleri disiplini fark edemeyecek ve özgür iradeleriyle disiplinden kaçamayacaklardır.”

Dışarıdan dayatılan engellerin ve içerideki anarşi eğiliminin ışığında bu geçiş aşaması yalnızca proletaryanın ve onun örgütlenmesinin katı yönetimi tarafından yürütülebilir. “Kapitalizmden sosyalizme geçişin zorlama ve diktatörlük olmadan mümkün olacağını düşünmek akla gelebilecek en büyük aptallık ve en mantıksız ütopya olurdu. Marx’ın teorisi uzun zaman önce ve tüm kesinliğiyle bu küçük burjuvazi-demokrasisi ve anarşizm saçmalığına cephe almıştır. … Proletarya diktatörlüğü kapitalizmden sosyalizme geçişte mecburi bir gerekliliktir ve içteki devrimde bu gerçeklik tüm pratik onayını bulmuştur. Ancak diktatörlük, hem sömüren hem de kuvvet kullananların gerçekten katı ve acımasız bir devrimci devlet yönetimi uygulamalarını gerektirse de bizim devlet yönetimimiz fazla yumuşaktır. Sovyet tabakalarının bireysel sorumlular olarak düzenlendikleri bu çalışma sırasında ister seçilmiş isterse atanmış olsun diktatörce güçlerle donatılmış olan diktatörlere itaat, hatta mutlak itaat daha uzun, uzun bir süre için yeterince sağlanmış değildir. Bu noktada, proleter disipline ve sosyalizme temelden karşıt olan küçük burjuvaziye ait temel güç, küçük mülk sahiplerinin uygulamaları, çabaları ve hassasiyetlerinin temel eğiliminin etkileri kendilerini göstermektedirler.” Sosyalizm öncesi tavır ve sosyalist olmayan davranışlar aşılmadığı sürece sosyalizmin inşası evresinde ideolojik ve siyasi sınıf mücadelesi devam edecektir. Bu evre devrimci sürece dahildir, devrimci olayların meydana gelişinin uzamasıdır.

Lenin tarafından Ekim Devrimi’nden sonraki bir yıl içerisinde söylenen uzun söz dizisi politik olarak ele alınan ve düşünülen ve yeni Sovyet toplumunun toplumsal davranış ve kurumlarının oluşturulduğu atmosferi yansıtıyor olmalıdır. Çağdaş dönemde Kızıl Ekim hadiseleri bir dönem değişimi olarak yansıtılmaktadır. Tarihsel açıdan bakıldığında bu, uzatılmış devrim olarak düşünülebilecek değişimi başlatan kıvılcım olarak görülmektedir. Bu uzatmanın nereye kadar gittiği durulan noktaya bağlıdır. Unutmayalım ki ekonomik ve ideolojik olarak önceden iyi hazırlanmış 1789-93 Fransız Devrimi de dört yıl sürmüş ve burjuvazinin devrim amacını, kendi merkezî belirleyici rollerini gerçekleştirene kadar devrimin liderleri, kendi sınıf ayaklanmaları içerisine düşmüşlerdir. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasındaki engeller daha karmaşıktı:

  • Yüksek emek verimliliği ile hızlı bir endüstriyel kalkınma ve teknik ilerlemenin gerekliliği,
  • Ülkedeki ayırıcı üç taraflı sınıf ilişkileri: Büyük mülk sahipliği, orta düzey çiftçilerin sömürücü ücretli işçiliği, köylü yoksulluğu.
  • Kitleler için sosyal hizmetlerin oluşturulması,
  • Okuryazarlığın iyileştirilmesi ve etkili bir milli eğitim sisteminin kurulması,
  • Kilisenin etkisini silmeyi de içeren topluma nüfuz edecek (ahlâkî değerlere, ihtiyaç yapılarına, yaşam beklentilerine uygun) sosyalist bir dünya görüşünün yaygınlaştırılması.

Kurumsal görevler şaşırtıcı biçimde kısa bir zamanda yerine getirilmiştir: Sağlık ve eğitim, sosyal sigortalar, teknik modernleşme, sanayileşme ve ulaşımın geliştirilmesi (bu devasa ülke için bunun anlamı büyüktü), genel yaşam standartlarında dikkate değer bir yükselme. Sovyetler Birliği’nin tarihi, Sovyet devletlerinin başarısının tarihidir. Ülkedeki (ülke ekonomisinin ortaklaştırılması konusunda) sınıf karşıtlıklarının çözülmesi, bu devrimci sınıf mücadelesinin aşırı düşman biçimlerde devam etmesi (Sovyet idarecilerinin öldürülmesi, devlet ve parti kurumlarının aşırı şiddete varan baskısı) anlamına geldiğinden zorlu bir görevdi. Tarımsal üretimdeki geçici gerileme ve ülke genelindeki ciddi ikmal zorlukları bununla bağlantılıydı. Ama nihayetinde ülkedeki sınıf mücadelesi sosyalist bir perspektifin oluşturulmasına ve tarımsal devlet ve koopereatif işletmelerinin sosyalist toplumun istikrarlı unsurları olmalarına fayda sağlamıştır.

Sosyalist inşanın çeşitli yolları konusunda, parti içerisinde siyasi grupların oluşturulmasına yol açan –ki bu da tüm devrimlerde tanıdık bir süreçtir- farklılıklar vardı. Bu gruplar, Ekim Devrimi öncesinde de sosyalist hareket içerisinde var olan ve savaşılan, Ekim Devrimi’nin ardından partinin yönetiminde varlıklarını sürdüren sosyalizm öncesi sınıf karşıtlıklarının kalıntılarının son ifadeleriydi. Parti içerisinde de sınıf mücadelesi vardı ve bu, devrimci şiddetin kullanım biçimiyle ilgili anlaşmazlıklara yol açıyordu, ama devrimin, toplumun devlet tarafından örgütlenmesi sürecinde uzamasının ışığında bu devrimci şiddet olarak değil, devlet haksızlığı olarak görünüyordu. Her halükarda 1936 Anayasası bu ihtilaflı inşa sürecine, İkinci Dünya Savaşı sırasında daha fazla gelişmesi engellenmiş olan, olumlu bir anayasal son verebilirdi.

Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin tartışmalı inşasını ve Alman işgaline karşı kahramanca verilen yaşam mücadelesini devrimin aşamaları olarak kavramazsak bu döneme dair yalnızca ahlâkî bir değerlendirmeye varırız. Devrimin sürdürülmesi ve güvenceye alınması mücadelesinde birçok gereksiz zorluk vardı, “normal” devlet ilişkilerinin bakış açısından bakıldığında “suç” olarak tanımlanmayı hak edecek birçok haksızlık yaşandı. Şahit olunan bir haksızlığa karşı çıkmak her zaman ahlâkî bir yükümlülüktür. Ama hikâye bir sınıf mücadelesi hikâyesi olduğu sürece toplumsal sistemin devrimleri haksız eylemleri de içeren güç kullanımı olmadan gerçekleşmemektedir. Toplumsal ilerlemelerin hedef noktası ahlakilik ve tarihselliğin korunması konusundaki gerçek imkândır, ama bu hedefe giden yol mücadeleyle kazanılmalıdır. Yol ve amaç arasındaki farkı ortaya çıkartan ahlakilik ve tarihsellik arasındaki fark, devrimci süreç uzadıkça, o zaman günlük hayatın normalliği içerisinde görünmez hale gelerek artık devrim anı olarak tanınmayacağından, daha dikkat çekici hale gelecektir. Uzatmalı bir devrimin kategorik koşullarını ve sosyolojik içeriğini ele almak tarih felsefesinin görevidir.

Ekim Devrimi sırasında başlayan süreç bu nedenle, artık –eskiden olduğu gibi- bir coğrafî alanla kısıtlı kalmadığı için (Fransız Devrimi’nde olduğu gibi yaklaşık olarak Batı ve Orta Avrupa) uzamıştır. Kapitalizmde, küresel bir standart ekonomik yönetim sistemi oluşturulmuş, farklı kalkınma yapılarına sahip olsalar da (sanayi ülkelerinin eşit olmayan gelişimi, kolonilerin ve daha sonra yeni kolonilerin sömürülmesi ve bağımsızlıkları, tarım sektörünün kapitalistleştirilmesi vb.), ekonomiler devamlı olarak kapitalist dünya pazarının kurallarına teslim edilmişlerdir. Hepsi mantıksal ve tarihsel olarak Ekim Devrimi ile bağlantılı ve bununla ortak bir süreç içerisinde gerçekleşen bölgesel devrimler –Çin, Küba, Vietnam- birbirini izlemiştir ve henüz kurucu değişikliklere gitmemiş olan ulusal bağımsızlık mücadeleleri –Hindistan, Endonezya- ile ilişkili hale gelmişlerdir. Devlet tarafından örgütlenmiş bir toplum içerisinde de zaman zaman devrimci hareketler ortaya çıkabilir; bunun örneği olarak Çin’de 1949 yılında Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla siyasî iktidar değişimini, daha sonra 1968’den itibaren Kültür Devrimi’nde sınıf mücadelesinin zorlu aşamasını gösterebiliriz ve karşıtlıklarla dolu bu devasa ülkede sosyalizme giden yolda hangi hareketlenmelerin daha bulunduğunu henüz bilmiyoruz.

Yeni Çağ’ın klasik devrimleri temeldeki ekonomik değişimleri belirleyen siyasî iktidar değişimi olarak tanımlanırsa o zaman birbirine karşıt olan devrimci olayların devrimci değişim süreçlerine –zaman yapısındaki değişim- dönüşümü öngörülen siyasi ayaklanmalardan kaynaklanır: Ekonomik temel ne 1917’de Rusya’da ne 1949’dan sonra Çin, Küba, Vietnam’da ne de bugün Venezuela ve Bolivya’da sosyalist üretim ilişkileri için olgunlaşmış ve hazırdır. İnsanların ücretli emeğin köleliğinden kurtuluşu en gelişmiş teknolojik üretim şeklince toplumsal refahın en yüksek düzeyinde değil, zorlu koşullar ve üretici güçlerce geliştirilen devasa bir iş yığını altında bulunmuş ve bulunmaktadır. Bu, hala güçlü olan burjuva toplumu ile içeride ve kapitalist devletlerin tehditlerinden korunma gerekliliği ile dışarıda çatışma yaşarken devamlılığını sürdürmesi anlamında sınıf mücadelesindeki iktidar koşullarını değiştirmektedir. Sosyalist devrim sosyalizme geçişi değil, ona giden koşulların adım adım ve yeni devrimci gelişmelerin devamlı olarak oluşturulmasını sağlamaktadır. Her durumda erişilen ara düzeyler henüz sosyalizm değildir ve durumdan duruma farklı biçimler alacaklardır. Bu nedenle sosyalizmin teori-pratiğinin revizyonundan ve emperyalist metropollerin saldırganlığından kendilerini gitgide daha fazla tehlike altında hissetmektedirler. İlk siyasî zaferlerinin ardından amaçlarını güvende görmeye başlayan ve tarihsel sürecin tersine dönmeyeceği yanılgısına kendisini kaptırma lüksüne sahip olan hiçbir sosyalist devrim yoktur. Lenin ve Mao, Castro ve Ho Chi Minh devrimin lokomotifleriydiler, ama trenin geleceği istasyonun neye benzediğini henüz bilmiyorlardı. Biz de bilmiyoruz, tren hâlâ ilerliyor. Tarih yazımında Devrimler Dönemi’nden bahsedilmiş ve bununla 17. ve 18. yüzyılın ulusal devrimleri kastedilmiştir. 20. yüzyıl tek başına Devrim Çağı olarak adlandırılmamalı mıdır? Ve Ekim Devrimi’nden 90 yıl sonra yüzyılımız henüz sona ermiş de değildir!

 

Not: Alman filozof Hans Heinz Holz’un Ekim Devrimi’nin 90. yılı vesilesiyle kaleme aldığı bu yazı, Topos dergisinin 28. sayısından (2007) çevrilmiştir.