Haziran 2013’te bir duvarda yazılı duran “Devrim Televizyonlardan Yayınlanmayacak!” cümlesi, insanları sokağa çağırmanın, isyanın yayınını kendi araçlarımızla yapmanın en yalın ifadelerinden biri haline gelmişti. Ancak sokağın yayınını kimlerin izleyeceğini de, kendi araçlarımız dediğimiz sosyal medya olanaklarının hangi mülkiyet ilişkileri ile şekillendiğini de ilk etapta düşünemedik. Sonrasında sansürün internette de ne boyutlara ulaşabildiğini hep birlikte tecrübe ettik, sosyal medyayı kullanabilmek için internete VPN ile bağlanmak, DNS ayarlarını değiştirmek gibi yollara ulaştık. Ancak bu kez de ulaştığımız internetin kimler tarafından gözetlenebildiğinden, bilgilerimizin veya ürettiğimiz içeriklerin ne şekilde kullanıldığından emin olmadan işe koyulduk. Her iki durumda da devrimci potansiyeli içinde taşıyan hareketlerin, interneti bir mücadele alanı kullanışına tanıklık ettik. Bugün gelinen durum, bu mücadelenin internetin veya dijital teknolojilerin kendisi için de verilmesi gereğini her geçen gün daha da net biçimde ortaya koymakta. Bu mücadelenin önemli bir kanadını da gözetim-karşıtı politika üretimi oluşturuyor. Ancak mücadelenin kendisini betimlemeden önce dijital gözetimin kapsamlı bir analizini sunmak, uğruna mücadele edilecek internetin “hangi” internet olduğunu açıklamanın da yöntemini kavramayı sağlayacaktır.

Bu yüzden makalede, gözetimin eleştirel ekonomi-politiğe bağlı bir perspektiften incelemesi yapılacak; dijital teknolojilerin üretim tarzı ile olan ilişkisi, birbirinden ayrı kullanım şekilleri, biçimsel karakterinin ürettiği söylem tartışmaya açılacaktır. Dijital gözetim konusu ise, bu analiz biçimlerini örneklendirmek, günümüz kapitalizminin dijital teknolojilerle birlikte ne şekilde rasyonelleştiğini anlamak ve en önemlisi de işleyişe özgü çelişkileri ortaya çıkarmak açısından bize önemli bir tartışma alanı açmaktadır. Alana dair incelemede, gözetimin yalnızca internet kullanıcıları açısından değil, aynı zamanda fiziksel mekânlarda üretim sürecine katılan sınıflar açısından da ne şekilde değiştiği anlatılacaktır. Zira büyük oranda boş zamanın örgütlendiği internet mecrasına yönelik bir çalışma, emek zamanının ve dijital gözetim teknolojilerinin sirayet ettiği alanların tam anlamıyla tartışılmasına olanak sağlamaz. Bunun yerine, üretim sürecinin tümünün emek zamanıyla bir arada ne şekillerde rasyonelleştirildiğini anlamak, gözetim konusunu da daha sağlam temellere oturtmamıza yardımcı olacaktır. Bahsedilen analizin sonucunda gözetimin ortaya çıkardığı sonuçlar ve çelişkilerin açıklanması da, mücadelenin neye karşı verilmesi gerektiğini ortaya çıkarmaya olanak sağlayacaktır.

Gözetimin tarihsel analizi, çoğunlukla devlet pratiğine özgü bir tartışma ile çerçevelenmiştir. Bentham’ın, hapishane gözetimini konu alarak ortaya koyduğu panoptik gözetim şekli, 18 ve 19. yy Avrupa’sında iktidarın yükselişini, mekâna ve yurttaşa hâkim olma ile ilişkilendirmiş bir teoridir. Eş zamanlı olarak; adem-i merkeziyetçiliğin temel olduğu imparatorlukların, ulus-devletlere evrilmesi de merkezi gözetleme kurumlarının ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise kolluk kuvvetleri, hapishaneler, akıl hastaneleri vb. kurumlar yoluyla çerçevelenen bireylerin gözetiminin yanında; “normal” addedilen toplumun geri kalan üyelerinin, devletle girdikleri resmi ve gayri resmi gündelik ilişkiler yoluyla gözetim tehdidiyle karşı karşıya oluşudur. Althusser’in bilindik çağırma- interpellation– kavramsallaştırması gözetim aktörlerinin; devlet otoritesinin imgelerini oluşturmasından dem vurur ve bu görünümün kendi başına ideolojik aygıtlar yoluyla oluşturduğu tehditten bahseder[1]. Bahsi geçen teorilerin çoğunlukla ilgilendiği nokta; ölçek bir hapishane de kent de olsa, “kapatılma” ve “denetim” durumudur. Bu çalışmada öncelikli olarak ele alınacak husus ise devlet gözetiminin yanında iktisadi veya ticari gözetimin de geçmişten günümüze üretim sürecine dair yönetim biçimlerini ortaya çıkarışıdır. Daha da ötesinde, her iki gözetim şeklinin meydana getirdiği bilgi üretimi, tartışmanın ana eksenini oluşturmaktadır. Orwell’in “Büyük Biraderi”; bireyin her anına hakim bir yapıyı çağrıştırırken yeni çağın gözetimi, bireylerin yaşantısına birebir müdahil bir imgeyi değil de dolaylı yoldan işleyen bir bilgi üretimi ve analiz sistemini barındırır[2]. Bundan sonra dijital gözetim teknolojileri olarak adlandırılacak araçlar da, “gözetlenen” hakkında bilgi üretimini sağlayan her tür mecrayı tanımlamak için kullanılacaktır.[3]

Dijital platform ve araçların devreye girmesiyle en temelde “daha hızlı” bir yaşantıya sahip olduğumuz söylenebilir. Hız temelinde tanımlanan alanlardan biri de bilginin metalaşma sürecidir. Bu noktada aklımızda tutmamız gereken önemli bir nokta, bilginin metalaşma sürecinin yalnızca gün boyu baktığımız telefon ekranlarında gerçekleşmediği; üretim sürecinin bir bütün olarak işlediğidir. Basitçe anlatırsak Facebook’ta yaptığımız bir paylaşımın serüveni; Afrika’nın madeninden çıkan hammadde ve Çin’deki donanım endüstrisinden çıkan ilk ürünle başlar, bilgisayar veya mobil telefonları satın almamızla devam eder. Eş zamanlı olarak internet alan adı ve servis sağlayıcılarının devreye girmesiyle web dünyasına bağlanan sektör, tekil kullanıcıların sitelere ulaşması, içerik üretmesi veya görüntülemesi sonucu yeniden üretilir. Bu sürecin hız temeline oturması ise yeniden üretimin, kullanıcıların yaptığı her paylaşımla; dolayısıyla saniyeler içerisinde tüm dünyadan akan veri sonucunda meydana gelişinde saklıdır. Aslında hammadde işlevi gören bu veri akışının işlenmesi ise gözetimin devreye girmesiyle, bahsettiğimiz üretim sürecinin tüm aşamalarında meydana gelir. Dolayısıyla dijital gözetimin etkin olduğu ölçeklerden birisi çevrim-dışı üretim ve tüketim alanları iken, diğeri ise çevrim-içi alanlardır[4].

Çevrim-Dışı Gözetim

Bu ilk alanda enformasyon teknolojilerinin yürürlüğe koyulması, gözetimle ilgili iki kritik eşiği aşmaktadır. Bunlardan birincisi üretimin kontrolüne yöneliktir. Gözetim açısından Taylorist üretim bandının bir benzeri olarak adlandırabileceğimiz günümüz üretiminde emek zamanı, saniyelik periyotlara dayandırılarak izlenebilmektedir[5]. Ayrıca çalışma zamanında işçilerin internet aktivitelerini denetleyen çeşitli uygulamalar (şirkete özel sosyal medya ağı kuran Yelp örneğindeki gibi) ve boş zamanda sosyal medya aracılığıyla yapılan paylaşımların izlenmesi de, günümüz çalışma hayatının popüler baskı araçları haline gelmiştir. Örneklerde görülen performans ve tüketim denetleyici sistemler aracılığıyla emeğin sürekli kontrol altında tutulması ve artık-değer üretiminin “mükemmel” seviyeye getirilmesi amaçlanmaktadır. Bunun yanında özellikle zincir şirketlerin stok kontrolü, mağaza gözetimi sayesinde kesine yakın şekilde ayarlanabilmektedir. Yani, üretim fazlasının minimum seviyelerde tutulması da yine tüketim mekânının gözetimine endekslenmiştir.

Üretim sürecinin bu katmanlı tablosu, tek başına dijital dünyanın ortaya çıkardığı niteliklerden biri olarak görülemez. Ancak üretim araçları- emek diyalektiğine göre gözetim teknolojilerindeki niceliksel ilerlemenin, ücretli emeğin değersizleşmesine ve kontrol edilebilir hale gelmesine önayak olduğu ileri sürülebilir[6]. Mağaza ve performans optimizasyonundan bir sonraki adımda, çalışanların işten çıkarılması ya da kârın yeniden yatırımı gibi süreçler hız kazanmaktadır. Üretim alanında meydana gelen bu değişim, günümüz “donanım” endüstrisinin temelini oluşturmaktadır. Bu temelin pratik yansımaları ise Çin, Malezya gibi ülkelerde “köle- benzeri” emeğin ortaya çıkmasında saklıdır. Yüksek sömürü düzeyinin hakim olduğu bu bölgeler, üretimin mekânsızlaştırılmasını beraberinde getirmiştir[7]. Ucuz iş gücünün küresel ölçekte değerlendirilebilir hale gelişi, sermayenin mekân sınırı olmadan yükselişine tanıklık etmektedir. Bu sayede de üretim zinciri, mekândan bağımsız olarak başından sonuna kadar denetlenirken, emek gücünün değeri “0” noktasına çekilebilmiştir. Örneğin, bundan 4 yıl önce Apple ürünlerinin üretildiği- bölgenin görece insancıl fabrikası olarak adlandırılan- Foxconn fabrikasında, işçilerin intihar etmeyeceklerine dair taahhüt imzaladıkları ortaya çıktığında artık-değeri elde etmenin boyutları da gözler önüne serilmiştir[8]. Kısaca donanım sektörü, internetin katılımcı demokrasiye katkılarının tartışıldığı çağda; demokrasi sorunsalını en temele- üretim araçlarına- çekerek, konuyu eleştirel ekonomi-politik yoluyla tartışmamıza önemli bir zemin sağlamaktadır.

Çevrim-dışı alanda gözetim teknolojilerinin işe koşulduğu ikinci süreç, tüketim alışkanlıklarına dairdir. Tüketimin devamlılığına ilişkin kritik öneme sahip reklam sektörü, 21. yy başına kadar üreticinin tüketiciye kendini tanıtması ve ürününün satışını kontrol edebilmesi olanağı vermiştir. Ayrıca televizyon reyting sisteminde veya perakende tüketici davranış raporlarında olduğu gibi bir “odak grubu” tercihi, temsili düzeyde tüketicinin genel tercihi olarak yorumlanmıştır. Bugünse, dijital gözetim teknolojilerindeki sıçrama, tüketici profillemesini akıl almaz boyutlara ulaştırmaktadır. Bu boyut, aynen üretim alanında olduğu gibi bir mekânsızlaştırma pratiğine tekabül etmektedir. Çevrim-dışı alanlar için konuştuğumuzda, tüketici hakkında üretilen bilgiyi ve sayısallaşmanın geldiği noktayı tanımlamak için kullanılan “Big Data” kavramı, bu mekânsızlaştırmanın sınırlarını göstermektedir: Sonsuzluk. Örneğin; ABD’deki bir tüketicinin davranış ve alışkanlık analizi, önce veriyi toplayan ABD merkezli şirketin elinde şekillenir. Şirket, bu ve benzeri verilerin toplamıyla yıllık stratejisini belirler. Ardından Türkiye pazarına açılan şirket, analizi mevcut haldeki verileri buradaki operasyonuna aktarır, internette dolaşıma sokar veya bir başka şirketin hizmetine sunar. Bu sırada, Türkiye’deki tüketim alışkanlıklarına ait verileri de başka şirketlerden alır. Kart bilgileri ve kimlik numarası zaten bilinen tüketici, süreç sonucunda en az birkaç veritabanına birden kaydedilmiş olur, ayrıca devletin tüketicinin bilgisine ihtiyaç duyması halinde, veriler direkt olarak paylaşılır. Bu sürecin aynı biçimle tersten, çapraz şekilde ve sürekli yeniden üretildiğini düşünün. İşte ağ toplumu denilen bütüncül süreç; ağların ticari temellükü sonucu bu konuma gelmektedir. Başka bir açıdan bakıldığında da “Big Data” kavramı, verinin büyüklüğünü anlatırken aslında analizinin zorluğunu da dolaylı olarak içermektedir. Üretim alanı için bahsi geçen stok kontrolü, ürün geliştirme gibi yöntemler; görüldüğü gibi her tekil tüketicinin ayrıntılı analizi ile sağlanabilmektedir. Dolayısıyla gözetimin sayısallaşması meselesi bu kez de mekânsızlaşmayı gereksinmektedir ve çoğunlukla veritabanlarının küresel pazara açılması bu sürece ön ayak olur. Fuchs’un enformasyon toplumu veya ağ toplumu gibi kavramları genişleterek sürecin bütününe “ulus-ötesi enformasyonel kapitalizm” demesinin sebebi de burada saklıdır[9]. Zira gözetimle mümkün olan dijital veri havuzunun yeniden ve yeniden gözetlenebilmesi, mekânsal sınırların kaldırılmasına bağlıdır. Harvey’in iddia ettiği gibi aslında kapitalizme özgü her niteliksel sıçrama, zamanın ölçeği yok etme eğilimi sonucu ortaya çıkar[10].

Bu eğilimin, çevrim-dışı tüketim açısından en önemli sonucu “sınıflandırma” sürecidir. Gözetim sonucu profillenen tüketici; yerine, yaşına veya tüketim alışkanlıklarına göre belirlenir ve hedef kitle olarak kodlanır. En önemli sınıflandırma durumu ise; potansiyel tüketici veya tüketmeye isteksiz birey ayrımında saklıdır. Baumann, gözetimin yalnızca sürekli tüketenler üzerine yoğunlaşmadığını, özellikle isteksiz tüketicinin edinilen tüm verilerinin sınıflandırmanın önemli bölümünü teşkil ettiğini belirtir[11]. Tüketmeyen aslında “mutlu aile tablosunun” bir parçası haline gelemeyen birey konumuna itilir, yine de alışkanlıkları sermayenin yeni alanlar arayışı sırasında raftan çıkarılıp masaya yatırılacaktır. Tüketen birey ise ağ toplumuna özgü birlikteliğe, dijital teknolojileri öğrenerek ve sürekli biçimde deneyimleyerek katkıda bulunur. Yine Baumann’ın örneklediği üzere İKEA gibi kurumların başını çektiği “kullanıcı-dostu” ürün ve “deneyim” pratikleri, aslında kullanıcı emeği olmadan tamamlanamayacak ürünleri tanımlamaktadır[12]. Bir mobilyanın montajını tüketiciye yaptırmak, ondan artık-değerin çekip alınmasına önemli bir örnektir. Ancak IKEA’nın söylemi, tüketicinin dokunuşuyla son halini alacak kişiye özel ürünlerden bahseder. Aslında sınıflandırma sonucu bir gruba toplanan sürekli tüketici, üretim alanının da bir parçası haline getirilir. Yeni tüketicileri pazara çekecek olan ise, harcamanın veya alışverişin gerçekliği değil de “deneyim” söylemidir. Bugünün sermaye birikim pratiklerine özgü bu süreç, kapitalist üretim biçiminde söylem ve gerçekliğin çelişkisini etkili biçimde ortaya koyar.

Deneyim, katılım gibi gerçekliği de bulunan, hakim enformasyonel kapitalizm anlatısının söylemi olarak da kullanılan kavramların tartışılması çevrim-içi alan anlatısından sonra yapılacaktır. Ancak, çevrim-içi pratiğe geçmeden evvel bu makaledeki ana ayrımın, çevrim-dışı ve içi olarak yapılmasının sebebini açıklamamız gerekir. Buna göre, ilkinde üretim/ tüketimin ölçeği ve zamanı açık şekilde ayrı görünürken; ikincisi büyük çoğunlukla tüketicilerin üretkenliğine bağlı olduğundan, ölçek ve zaman tamamıyla girift bir yapıda bulunmaktadır. Gözetimle elde edilen bilginin, piyasanın hayati girdilerinden biri haline gelmesi de işte bu yüzdendir. İnternet literatüründe çokça dillendirilen “üretketici”- prosumer– benzeri güncel kavramlar, emek zamanı ve boş zaman ayrımının tamamıyla akışkan veya bulanık hale gelmesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yeni nesil emek tartışmaları[13], çoğunlukla ücretli emek analizinin yerini sömürü ve/ veya yabancılaşma analizine bıraktığı bir çizgide ilerlemektedir. Aslında bu tartışma, interneti gününün her saatinde kullanan tüketicinin, kullandığı mecranın ana içerik üreticisi haline gelmesinden ileri gelir.

Çevrim-İçi Gözetim

Çevrim-içi deneyim için gözden kaçırılmaması gereken nokta, üretilen içeriğin sayısallaşması sürecidir. Daha açıkçası; içerik işlenerek data haline gelir, ardından da internet mecrasının yeniden üretimine ön ayak olur. Bu süreci Avrupa kolonyalizmi dönemiyle karşılaştırırsak belki de daha net bir tablo çizmiş olabiliriz. Kolonilerin en önemli rolünün Avrupa sanayisinin hammadde ihtiyacını karşılamak olduğu herhalde su götürmez bir gerçektir. Afrika madenlerinde köle emeği, zor aracılığıyla sağlanan ve “ücreti” yaşamak olan bir çalışma şekline denk düşer. Günümüzün sosyal medya pratiklerinde hammaddelerden birisi de, “ücretini” ağ toplumunda yer almak ile eşleştiren kullanıcının ürettiği içeriğin ta kendisidir[14]. Ancak bu içerik, ham haliyle mübadele edilemez. Burada önemli olan, içeriğin sayısallaşabilmesi, fotoğrafın meta-data haline geçebilmesi ya da Google’daki herhangi bir arama kelimesinin sıklığının ölçülebilmesidir. Çevrim-içi alanda gözetim tam da bu noktada devreye girer. Herhangi bir siteye girilen verinin gözetlenmesi demek, internetin geri kalan birçok popüler alanında kullanıcıya, girdiği veriyle alakalı reklam önerilerinin gelmesi anlamını taşır. Çevrim-içinin özgün yanı ise, gözetim eyleminin olma zamanının çoğunlukla veri girildiği zamanla eş halde işlemesidir. Yani yeniden üretim süresi sıfıra yaklaşmaktadır. Dolayısıyla gözetim çoğunlukla ticari gözetim halinde işlemekte ve tüketimin kendisi, anında üretimin hammaddesi haline gelmektedir.

Çevrim-içi deneyime dair bundan sonraki tartışma ise, bu üretim zincirinin mülkiyet ilişkileriyle ne şekilde bağlandığını anlamaktan geçer. Dyer-Witheford, sosyal medya işleyişi için; “genel zekanın ticari açıdan temellük edilmesi” tanımını kullanmıştır[15]. Sosyal medya, mail servisleri ve arama motorları… İnternetin bu 3 ana iletim servisinin, dünyanın en büyük şirketlerinden birkaçını içermesi (Facebook, Google,) ve bu şirketlerin açık şekilde tekelci eğilimleri, internet denilen mecradaki her hücrenin birbiriyle daha da bağımlı hale gelmesine işaret eder. Bunun ana aracı olan gözetim ise, aslında biçim- içerik diyalektiğini kristalize eden başlıca kavramdır. A priori amacı kablolar, sayılar, bilgisayarlar ve dolayısıyla insanları birbirine bağlamak olan modem kutusu; aslında içerik alanlarının sürekli gözetim halinde birbiriyle bağlı olmasını gerektirir. Zira kurulan son bağlar, tekel haline gelmiş sunucu veya şirketlerde bulunmaktadır. Kapitalizmin tekelci eğilimi; demokratik ve katılımcı bir alan olarak tanımladığı interneti, mülkiyeti bakımından hiç de katılımcı olmayan bir tarzda inşa eder. Bir tanrı sizi, dilediğiniz yere götürür ancak kapının önüne bırakır, çünkü kullanıcı dostudur ve günün sonunda kapıyı açma şerefi size ait olacaktır(!). Tanrı, dünyanın bilgisine hakim olmadığı sürece size bu yolculuğu bahşedemez. Peygamberler ise aslında içinizden biridir; insanın temsili olan üniversiteli parlak bir öğrencidir. Aslında internet kullanıcısının muhtaç olduğu kudret, laptopundaki asil kanda gizlidir. İşte ulus-ötesi enformasyonel kapitalizmin yeni panoptikonu, dijital endüstrinin devlerinde ve aslında kullanıcıların ellerindedir. Artık herkes herkesi gözetleyebilir; ancak birilerinin gözetleyebileceği çok daha fazla nokta vardır. Bu noktaları gözetleme hızı ise diğer herkesin hız toplamından çok daha fazladır.

Çevrim-içi gözetimin diğer bir öğesi de “saklanabilirlik” sorunsalıdır. İnternetin örgütlenme, haberleşme gibi amaçlarla kullanımına yönelik en temel eleştirilerden biri, takip edilemez bir hızda bilgi akışının ve fiziksel birliktelikten yoksunluğun sahte aktivizme[16] ya da ayakları yere basmayan bir düşünce sistemine zemin hazırladığı görüşüdür[17]. Bugün internet, örgütlenme olanakları bakımından Morozov’un yazdığı döneme göre oldukça ileridedir. Ancak düşünürün bahsettiği türden bir sürekli bilgi akışı, tekil kullanıcılar için seçimi zor bir tabloyu ortaya çıkarır. Öte yandan, 4 kıtada 12 sunucu merkezi bulunan Google içinse tablo, göründüğü kadar zor değildir. 2 yıl önce ABD’deki bir veri merkezini görüşe açan firma, mekanı sitesinde “İnternetin nerede yaşadığını bilmek ister misiniz?” sorusuyla tanıtmaktadır[18]. Gerçekten de internet bir yerlerde yaşar, ancak bu mekanlarda asıl yaşayan kullanıcı bilgileridir. Dolayısıyla varlığı değil de sınıflandırması ön plana çıkan internet içeriğinin tamamıyla saklanabilir olduğu gerçeği, gözetimin en uç noktasını oluşturur. Aynı bilgiler; devletler tarafından da benzer şekilde saklanabilmektedir.

Enformasyon ve Sonrası

Lacan’ın “bakış” ve “nazar” arasında koyduğu ayrımdan hareketle Zizek, bilgi üretmeyen nazara değinerek bir sembolik gerçeklikten bahseder. Örneğin kuantum fiziği, her an bakış mesafesindeyken öznenin ona karşı tamamen kayıtsız kaldığı bir sembolik gerçekliktir[19]. Kuantum gündelik yaşamın olasılıklarını ortaya koyar, ancak sonuçlarını vermez ve aslında kimse ondan bahsetmez. Halbuki olasılıkların birbiriyle korelasyonu, bilgi üretiminin temelini oluşturur. İnternetin bilgisi de ilk olarak, saklanıp analiz edilmediği sürece semboliktir. İkinci noktada, örneğin Google’ın yaptığı veri analizi, kullanıcı için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Ta ki o bilgi kişiye özel- costomized– hale gelene kadar. Aslında kişiye özel hale gelen ürün veya içerik, saklanan bilgiler sonucu ortaya çıkar. İnternette yer alan temel eşitsizliklerden birinin de yine bilgi temelinde kullanıcılar ve internet devleri arasında bu şekilde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Zira “big data” sorunsalında, tekil veriler çoğunlukla nazar seviyesinde anlamsız biçimde kalmasına rağmen, veriler arası korelasyonlar, gelecekte kullanım değerine dönüşebilmesi için saklanır[20]. Bu noktada ortaya çıkabilecek bir yanılgıyı tekrar gündem getirmekte fayda var: Çağın başlıca üretim aracı bilgiymiş gibi davranmak pek çok açıdan doğru değildir. Bilgi her çağda üretim sürecinin önemli bir öğesiydi. Ancak gözetimin geldiği boyut gereği bilginin analizi; bu çağı özel kılan öğelerden birisidir. Tüm bu analiz kabiliyetinin açık şekilde internetteki mülkiyet ilişkilerine karşılık gelmesi de bu açıdan şaşırtıcı değildir. Marx, “Felsefe’nin Sefaleti”nde şu satırları yazmıştır:

“…bir insanın bir saatinin başka bir insanın bir saati değerinde olduğunu değil, bir saat esnasında bir insanın, bir saat esnasında başka bir insan kadar değerde olduğunu söylemeliyiz. Zaman her şeydir; insan hiç bir şey değildir. İnsan, nihayet, zamanın vücududur, yapı kafesidir. Nitelik artık önemli değildir. Her şeyi sadece nicelik kararlaştırır; saate karşı saat, güne karşı gün…” (s. 57-58)”

Emeğin eşitliğine yapılan bu açık vurgu; kullanıcı emeğinden elde edilen bilgi için kullanıldığında da aynı noktayı imler: Bilgi çekilip alındığı ve kafeslenebildiği ölçüde tahakküm altına alınabilir. O vakit, aynı artık-değerin niceliksel artışında olduğu gibi bilginin niceliksel artışında da saatlerin, ya da bugünün dünyasında saniyelerin her mecrada kontrol altında tutulması gerekir. Bu süreç dijital mecraların, internetin katılımcı karakterinin tamamen karşıtı olarak yeniden üretilmesini beraberinde getirir. Yine temel bir önermeyle ilerlersek, internet dünyasının iki devi Facebook ve Google’ın sahip olduğu şirketlerin yalnızca ismini zikretmek; katılımcılığın karşısında tekelci sermaye anlayışının nasıl yerleştiğini anlatacaktır. Mobil telefon deyince akla gelen ilk birkaç uygulamadan Instagram, Whatsapp, Youtube, Gmail vb. bu iki şirketten birine aittir. Bunun yanında, mobil telefon pazarında en çok kullanılan işletim sistemi olan Android’in kendisi, ya da mobil uygulamaların senkronizasyonunu sağlayan Firebase gibi büyük şirketler de Google tarafından satın alınmıştır. Bu tablo göz önünde bulundurulduğunda gözetimin ve bilginin, kendi alanlarında tekel benzeri bir konum arz eden şirketler tarafından kafeslendiği açıktır.

Gözetimin Mülkiyeti ve Çelişkileri

Bilginin gözetim yoluyla metalaşmasına değindiğimiz bundan önceki bölümde, çoğunlukla sürecin işleyişi ve sermaye birikimine katkısı ile ilgili kısımları tartıştık. Ancak dijital gözetimin ortaya çıkardığı sonuçlar ve etki ettiği süreçler bakımından incelenmesi nasıl bir formülasyonu gerektirir; bu noktaya açıkça değinmedik. Bu bölümde gözetimin birebir dahil olduğu ve birbiriyle dirsek teması içinde olan 3 temel çelişkiyi değerlendirerek incelememizi sonlandırmaya ve mücadele olanaklarını tartışmaya açmaya çalışacağız.

1- Skopofili (görme/ ifşa istenci) ve gözetlenme arasındaki çelişki

David Lyon ve Zygmunt Baumann’ın sosyal medya üzerine yaptıkları tartışmada özellikle vurgu yaptığı bir kavram bulunmaktadır. “Skopofili” yani görmekten zevk alma ya da kendini gösterme istenci anlamına gelen kavram; Freud’un yazılarında cinselliğe vurguyla kullanılırken, sosyal medya kullanıcıları için gözetimin akışkanlığını anlatmak amacıyla öne sürülmektedir. Baumann’a göre, kullanıcılar mecraların sahipleri tarafından gözetlendiklerini bilseler dahi engel olunması zor bir görme ve görülme arzusundan ötürü içerik üretmeye devam ederler. Yani, “… ifşa edilme korkusu fark edilme hazzı tarafından bastırılır” [21]. Bu çelişkinin bağlı olduğu bir başka kanat da yasal sınırlardır. Zira yasal olmayan herhangi bir aktivitede bulunmadığını düşünen çoğu kullanıcı, gözetlenme karşısında herhangi bir kuşku duymamakta veya gözetimin hayatına bir etkisi olduğunu düşünmemektedir. Fakat çağdaş gözetim sisteminin bu gündelik işleyişi; yasal olmayanı bulmak, “sakıncalı” bilgiyi sansürlemek gibi eylemlerden çok toplumsal sınıflandırmanın yapılabilmesine önayak olmaktadır. Yani aslında sosyal medyada bizleri gözetleyen veri sistemleri, suç unsurlarına ulaşmaktan çok; kişisel profillerimizi çıkararak reklam endüstrisinin büyümesine ve tüketimin “kişiye özel” şartlarda örgütlenmesine odaklanmaktadır. Ek olarak, “sakıncalı olmayan” kullanıcı grubunun “Zaten paylaşmaktan korkacak bir şeyim yok” söylemi, teknik olarak imkansız hale gelmektedir. Zira özellikle mobil uygulama senkronizasyonu ile internet devleri, uygulamaların indirilmesiyle birlikte kullanıcının paylaşımına ihtiyaç duymadan; mekansal, sese veya görüntüye dayalı, veri akış miktarına bağlı vb. izleme yöntemlerini devreye sokar.

Burada önemli olan bir başka nokta ise; gözetimin dağınık biçimleridir. İnternet ortamının sağladığı önemli olanaklardan birisi; gözetleme imkanını kullanıcıların kendisine de vermesidir. Aslında her tekil kullanıcı, belli bir izleyici kitlesine sahiptir ve kendi sözünü, yaşantısını izleyicisine sunma “özgürlüğü” vardır. Fakat genele bakıldığında bu durum, “görme” eyleminin diğer duyu organlarına üstünlüğüne tekabül eder. İnternette gezinmek, Facebook’a göz atmak ya da X kişisinin profiline bakmak; gözetleme eyleminin toplumunun her hücresine nüfuz etmesinin gündelik biçimleridir. Bu açıdan internetin katılımcılığın önünü açtığı yönündeki yargı, aynı anda katılımcı gözetimin de işleyişine tekabül eder. Daha da önemlisi, gözetim şeklinin tekil kullanıcılar tarafından içselleştirilmesi, aynı şekilde internet şirketleri eliyle yapılan gözetimin de olağanüstü bir durum olmadığı görünümünü ortaya çıkarır. Katılımcı demokrasinin son neferi internet söylemi, tam da bu yüzden eleştirel biçimde okunmalıdır.

2- Devlet sansürü ve sosyal medya sektörünün kullanıcı içeriği temelli işleyişi arasındaki çelişki

Dijital gözetime içkin çelişkilerde belki de en görünür olanı, devlet gözetimi ve sosyal medya şirketleri arasındaki tartışmalı birliktelik biçimidir. Otoriter devlet uygulamalarının açık şekilde görüldüğü Çin, Türkiye, Mısır gibi ülkelerde son 10 yıla yayılan çeşitli sansür biçimleri, internet dünyasında da kendisini göstermiştir. Arama motorlarında çeşitli kelime veya kalıplara uygulanan sansürle başlayan süreç, Çin’de Google’ın lisansının iptaline kadar gitmiştir. Youtube videolarına uygulanan engellemeler bir dönem, devletlerin popüler sansür araçlarından biri haline gelmiştir. Bunun dışında Tahrir veya Gezi isyanları sonrası sosyal medya sitelerinin toplu olarak kapatılıp kapatılmayacağı tartışmaları gündeme gelmiştir. Tüm bu örneklerin sonucunda, internet devleri farklı tepkiler vererek, iki gözetim türünün çelişkisini gözler önüne sermiştir. Mesela Gezi döneminde, Facebook gibi hükümetle yakın ilişkiler kurarak istenilen tüm sayfaların kısıtlanmasını sağlayan şirketlerin yanında, Twitter gibi ilk etapta bilgilerini paylaşmayı reddeden şirketler de göze çarpmıştır. Aslında ilk bakışta internette devlet gözetimi, bilgiye erişimi kısıtlamak ve sansür üzerine tasarlanmışken, ticari gözetim tersine bilginin sürekli akışı üzerinde yükseldiği görülmektedir. Rutin akışta sosyal medyada üretilen içeriklerin niteliği bir kenara bırakılarak veri üretimine endekslendiği düşünüldüğünde, “sakıncalı” addedilen paylaşımların da aynen diğer paylaşımlar gibi analize tabi tutulacak veriler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak devletin özellikle siyasal kriz anlarında devreye soktuğu sansür biçimi, bu mantığın tersine işlemesini sağlar. Fakat bu çelişki tarihselliğiyle birlikte değerlendirildiğinde, dijital gözetim politikalarının yeni oluşmaya başlayan ve aslında gitgide piyasa/ devlet işbirliği içerisinde şekillenen yapısı ortaya çıkar. Türkiye örneğine bakıldığında, yasal prosedürlerdeki değişimin bu süreci en yalın haliyle yansıttığı görülebilir. Sansür yasası olarak da bilinen ve aleyhinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı olan 5651 numaralı yasanın uğradığı değişim, devletin hem daha etkili sansür teknikleri edinmesine hem de gözetim uygulamalarını sosyal medya sitelerinin mevzuatıyla uyumlu hale getirmesine ön ayak olmuştur[22]. Özellikle sosyal medya için, önceden direkt olarak sitelerin kapatılması söz konusuyken şu anda URL temelli engellemeler sayesinde tek tek sosyal medya hesaplarının kapatılması söz konusu hale gelmiştir. Bu sayede, halihazırda kullanıcı bilgilerini üçüncü kişilerle (yani devlet veya diğer şirketlerle) paylaşan sosyal medya şirketleri ve devlet, sansürün de sitenin işleyişini sekteye uğratmayacak şekilde uygulanabilmesini sağlamaktadır. Aslına bakılırsa, ticari gözetimin sınıflandırma işlevi ve devletin zor aygıtı; piyasanın tehdit unsuru oluşturabilecek noktalarını en ince ayrıntısına kadar eleyebilmektedir.

Devletin yasal prosedürünün yanında, çoğu sosyal medya sayfasının gizlilik sözleşmeleri de, yukarıda anlatılan duruma benzer şekilde düzenlenmektedir. Sayfaların kullanıcılara sağladığı iletişim imkanlarını değerlendirirken çoğunlukla ihmal edilen noktalardan birisi de budur. Bir profile sahip her üyenin bilgisi, bu sözleşmeler yoluyla paylaşılabilir hale gelmektedir. Gizlilik sözleşmeleri, hukuk metinleri gibi, “bilenler” dışında bilinmeyen bir karaktere sahiptir. Ve aynı hukuk alanındaki avukatlara benzer şekilde, dijital gizlilik protokolleri için de hak savunuculuğu yapan alternatif bilişim mecralarının uyarılarını dikkate almak ve bu yolla sosyal medya mecraları üzerinde baskı oluşturmak; kullanıcı bilgilerinin kullanımına dair önemli eleştirileri ortaya koyabilir[23]

3- Bilginin mülkiyeti ve katılımcılık/ örgütlenme arasındaki çelişki

Gözetimin dahil olduğu iki çelişki biçimini de kapsayan ve aslında bugünün internet tartışmalarının temelini oluşturan ana çelişki, internetin katılımcılığın yükseldiği kamusal alan haline gelişi ve bu kamusal alanın ticari karakteri arasında cereyan eder. İnternetin, içerik üretimini küresel hale getirişi ve bireyler arası iletişimi daha da kitleselleştirmesi açık şekilde örgütlenmenin ve katılımcılığın önünü açmıştır. Ancak bu pratiklerin ortaya çıkaracağı muhtemel sonuçlar açısından değerlendirilmesinin yanında, üzerinde yürüdüğü maddi koşullar açısından değerlendirilmesi; sosyalist propagandanın kapitalizme özgü üretim araçları ve söylem ile üst üste geldiği paradoksal bir tabloyu ortaya çıkarır. Temel antagonizmasını emek sömürüsü üzerine kurmuş sosyalist mücadelenin en etkili şekilde yürüdüğü alanlardan birisi kullanıcı emeğinin sömürüldüğü sosyal medya mecralarıdır. Bu tabloyu yaratan başlıca söylem ise Fuchs’un terimleriyle “… bilişsel, iletişimsel ve işbirliğine dayalı emek biçimlerinin toplam emek zamanının belirgin bir miktarını oluşturacak şekilde” emeği dönüştürmesiyle vücut bulur [24]. Buna göre, demokrasiye özgü katılımcı yönetim ve öz-disiplin gibi son yılların yükselişte olan söylemleri; aynı zamanda bu söyleme aracılık eden internet dolayımıyla gündelik olarak tatbik edilen kavramlar haline gelir. Bu söylemin ve somut durumun gözetim aracılığıyla örgütlendiği makalede belirtildiğine göre, sosyalist mücadelenin yürümesi gereken kanallardan birinin de, sosyal medyanın ticari gözetimine karşı kurulması gerektiğini söylemek herhalde yanlış olmaz.

Buna rağmen, bahsi geçen kullanıcı emeği sömürüsünün karşısında yürütülen mücadele çoğunlukla özel hayatın gizliliği, devlet sansürü veya düşünce özgürlüğü üzerine odaklanmaktadır. Ticari gözetimi ihmal eden bir mücadele biçimi, her daim kadük kalmak durumundadır. Başka bir deyişle katılımcılık, öz-yönetim gibi kavramları anlamlandırmanın yolu üretim araçlarına dair bir tartışmayı da her daim yürütmekten geçer. Diyalektik yadsıma prensibinin tersine, katılımcılığın tek başına liberal düşünceye ait olduğunu söylemek kavramı anlamsız bir kategori haline getirir. Halbuki, kolektif üretim ve katılımcı yönetimin; mülkiyet ilişkileri gereği kapitalizme özgü biçimlerinin olduğunu ve bu biçimlerin alaşağı edilmesini tartışmak ana eksenin sosyalist idealde kalmasını sağlar. Tersine gözetim kategorisi, özü gereği normatif bir alan olarak düşünülemeyeceği ve salt reddiyesiyle işe koşulması gerektiği için, katılımcı örgütlenmenin de önünü açabilecek bir mücadele alanı olarak ortada durmaktadır. Bu tartışmanın pratik bir yansıması, internet dünyasında bilginin kamusallaşması konusunda en büyük çabayı gösteren örgütlerden biri olan Anonymous hareketinin kurduğu minds.com sitesinde göze çarpmaktadır. Haziran 2015’te kurulan site, kullanıcıların anonim kalabildiği bir sosyal medya deneyimi yaratmak amacıyla yola çıkmıştır. Kullanıcılarının gözetlenmeyeceğini açık şekilde ilan eden site; devlet sansürüne ve özel hayatın ifşasına karşı elverişli bir alan görünümündedir. Ancak site, kullanıcıların kimliğini paylaşmamak kaydıyla kullanım alışkanlıklarını ve ziyaret bilgilerini ticari kullanıma açmaktadır[25]. Örnekteki gibi girişimler, dijital gözetime karşı radikal olmayan fakat dönüştürücü nitelikte karşı çıkış imkanları sağlamaktadır. Ancak üretim süreci tarafından bakıldığında bu dönüşümün çoğunlukla tüketimin örgütlenmesine yönelik olduğu görülür. Bunun yanında, bilginin ticari kullanımına karşı verilebilecek mücadelenin de gündemde yer alması büyük önem arz etmektedir. Çoğunlukla hack ve korsan kültürüyle birlikte değerlendirilen ve direkt olarak üretim araçlarına veya saklı tutulan bilginin ele geçirilmesine yönelik yürüyen mücadele, gizlilik ve sansür karşıtı gruplarla bir arada düşünülerek, dijital alanda mülkiyet ilişkilerinin kapitalist içeriğinden kurtulmak için çaba sarf edilmelidir.

Sonuç

Dijital gözetim teknolojilerini eleştirel ekonomi-politik perspektifiyle incelediğimiz makalede belki de her analiz düzeyinde göze çarpan ortak yan; gözetimin, sermaye birikiminin ve mücadelenin platformu olarak internetin, bir burjuva kamusal alanı olarak işlediğidir. Maddi içeriğinden bağımsız düşünüldüğünde niteliğiyle ön plana çıkabilecek tüm çevrim-içi içerikler ve çevrim-dışı emek biçimleri; izlenerek sayısallaştırılabildiği ölçüde bu kamusal alanın yeniden üretimine katkı sunar. Dolayısıyla gözetim özelinde mücadelenin, olabildiğince kişisel bilgilerin ticarileşmesine ve kamusal olanın saklanmasına karşı verilmesi bugünün zorunluluklarından biridir. Negt ve Kluge’nin deyimiyle kapitalizmin yarattığı burjuva kamusal alanı hem üretim sürecinin gerçekliğini hem de çelişkilerini aynı anda içinde taşır. Mevcut araçların dönüşümü ise, bu kamusal alanın çatlaklarından çıkacak bir işçi sınıfı kamusallığı ile aşılabilir[26]. Katılımcı demokrasi, kolektif üretim gibi kavramların anlam kazanması da ancak ticari gözetimin ve buna dayanak sağlayan yasal süreçlerin bertaraf edilmesiyle mümkün olabilir.

 

DİPNOTLAR

[1] (Althusser, 2014) s. 190

[2] Aslında “bilgi üretimi” bakımından modern devletin ortaya çıktığı çağın, dijital gözetim çağı ile benzediği de su götürmez bir gerçektir. Devlete ait büyük gözetim kurumlarının tamamı “istihbarat”- intelligence- vurgusu ile çalışmaktadır. Edinilen istihbarat, kriz anlarında ifşa edilmek üzere saklanır. Ancak, dijital ortamın istihbaratı, her saniye ifşa edilen ve bir adım öteye geçerek ticarileşen bir karaktere sahiptir.

[3] Bu araçlar; kameralar, kişi takip ve RFID cihazlarından mobil uygulamalar, internet çerezleri, yakın-alan iletişim teknolojilerine kadar uzanan bir hattı kapsamaktadır.

[4] Çevrim-dışı (offline) ve çevrim-içi (online) terimleri aslında araçsal bir ayrıma tekabül eder. Zira fiziksel olarak temas edebildiğimiz fabrikalar, mağazalar vb. alanları tanımlayan çevrim-dışı dünya ile dijital veri akışının ve iletişimin sağlandığı çevrim-içi alanlar; dijital teknolojilerin devreye girişiyle sürekli bir ilişki halindedir. Bu makale özelinde ise bahsedilen araçsal ayrıma duyulan ihtiyaç, gözetimin üretim sürecinin bütününe müdahil oluşunu anlatmaya duyulan ihtiyaçtan ileri gelmektedir.

[5] (Fuchs & Trottier, 2013: s. 53)

[6] (Braverman, 1998)

[7] (Lipietz, 1995)

[8] http://www.huffingtonpost.com/2011/05/06/apple-foxconn-suicide-pact_n_858504.html

[9] (Fuchs, 2014, s. 147)

[10] (Harvey, 1989, s. 205)

[11] (Bauman & Lyon, 2013, s. 23)

[12] (Bauman & Lyon, 2013, s. 30)

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz. (Lazzarato, 1996; Terranova, 2000)

[14] İçeriğin hammaddelerden yalnızca birisi olduğunu özellikle belirtmemin nedeni, internette üretim sürecinin; aynı marketten alınan ıspanağın tarladan geliş şartlarının meta içine görünmez hale geldiğindeki gibi; Çin donanım pazarının veya host hizmeti veren firmaların aynı biçimde üretim sürecinden bağımsız aktörlermiş gibi görünmeleridir. Marx’ın meta fetişizmi çağımızda bir boyutuyla da bu şekilde işlemektedir.

[15] (Dyer-Witheford, 2005)

[16] Masa başı aktivizmini anlatan terim slacktivism kavramı ilk kez Evgeny Morozov tarafından kullanılmıştır.

[17] (Morozov, 2011)

[18] http://www.google.com/about/datacenters/gallery/#/

[19] (Zizek & Daly, 2004, s. 97)

[20] (Andrejevic & Gates, 2014, s. 187)

[21] (Bauman & Lyon, 2013, s.31- s.126)

[22] 5651 numaralı yasa için bkz. http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.5651.pdf

[23] Türkiye özelinde Alternatif Bilişim Derneği ve Korsan Parti’nin konuyla ilgili çalışmaları, internette gizlilik ve gözetime karşı kullanılabilecek yöntemleri; ayrıca internetin kapitalist sermaye birikimine katkılarıyla ilgili eleştirel metinleri içermektedir. Bkz. www.alternatifbilisim.org https://kemgozleresis.org.tr/tr/ https://korsanparti.org/ http://karakutuprojesi.org/

[24] (Fuchs, 2014, s. 148)

[25] https://www.minds.com/p/privacy

[26] (Negt & Kluge, 1993)

 

KAYNAKLAR

Althusser, L. (2014). On the Reproduction of Capitalism: Ideology and Ideological State Apparatuses. New York: Verso.

Andrejevic, M., & Gates, K. (2014). Big Data Surveillance: Introduction. Surveillance & Society, 12(2), 185-196.

Bauman, Z., & Lyon, D. (2013). Akışkan Gözetim. (E. Yılmaz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Braverman, H. (1998). Labor and Monopoly Capital. New York: Monthly Review Press.

Dyer-Witheford, N. (2005). Cognitive capitalism and the contested campus. European Journal of Higher Arts Education, 71-93.

Fuchs, C. (2014). Bilişsel Kapitalizm ya da Enformasyonel Kapitalizm? Enformasyonel Ekonomide Sınıfın Rolü. M. A. Peters, & E. Bulut içinde, Bilişsel Kapitalizm! Eğitim ve Dijital Emek (s. 137-188). Ankara: NotaBene.

Fuchs, C., & Trottier, D. (2013). The Internet as Surveilled Workplace and Factory. S. Gutwirth, R. Leenes, P. d. Hert, & Y. Poullet (Dü) içinde, European Data Protection: Coming of Age (s. 33-57). Dordecht: Springer.

Harvey, D. (1989). The Condition of Post-Modernity. Cambridge: Cambridge University Press.

Lazzarato, M. (1996). Immaterial Labour. P. Virno, & M. Hardt (Dü) içinde, Radical Thought in Italy: A Potential Politics (s. 133-150). Minneapolis: University of Minnesota Press.

Lipietz, A. (1995). The Post-Fordist World: Labour Relations, International Hierarchy and Global Ecology. Review of International Political Economy, 4(1), 1-41.

Morozov, E. (2011). The Net Delusion. New York: Public Affairs.

Negt, O., & Kluge, A. (1993). Public Sphere and Experience: Toward an Analysis of the Bourgeois and Proletarian Public Sphere. Minneapolis, London: University of Minnesota Press.

Terranova, T. (2000). Free Labour: Producing Culture for the Digital Economy. Social Text, 63(18), 33-57.

Zizek, S., & Daly, G. (2004). Conversations with Zizek. Cambridge: Polity.