Günümüz hayatında bireysel bellekler kadar, toplumsal bellek de büyük bir önem, anlam ve değer taşıyor. Toplumsal bellek, kendi içinde pek çok olayı, yaşantı parçasını ve anıları barındırıyor.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri gibi derin toplumsal kırılma noktalarından bu yana uzun yıllar geçti; acılar unutulmadı, bu arada yeni kuşaklar yetişti. Bu genç kuşaklar hayata güzel bakan, şiddetten uzak duran bir yaklaşım sergiliyor. Ancak kapitalizmin modern kölelik sistemi, günümüz gençlerinin geçmiş yıllarda ülkemizde yaşananlara yabancı kalmaları ve yakın tarihin ayrıntılarını görmemeleri için her türlü oyun ve şaşırtmacaya başvuruyor. Kapitalist sistem, hız ideolojisinin rehberliğinde, sürekli değişen gündemler oluşturarak, şimdiki zamanı geçmişten ve gelecekten koparıp zihinlerdeki toplumsal süreç algısını parçalayarak, gerçekliği yaşanan âna indirgiyor.

Şimdi’ye kilitlenen bilinçler, bu hızlı akışa karşı koyamıyor; bellekler sürekli aşındırılıyor; geçmişte yaşananlar unutturularak, bireylerin bugünde yaşananları bilgi ve bilinçle anlama ve yorumlamalarının önüne geçiliyor. Genç kuşaklara geçmişin bilgisini aktaracak olan belleklerin aşınması, geleceğin demokrasi süreçlerini sekteye uğratıyor. Geçmişe ait her şey, inanılmaz bir bellek erozyonuyla “unutulma adaları”na çekiliyor; anı birikimleri, toplumsal acılar ve hüzünle dolu yaşantılar, dipsiz bir kuyunun içinde kaybolup gidiyor. İnsanın belleğini yitirmesi, vicdanını yitirmesiyle özdeşleşiyor. Sanatçı Ercan Kesal, “Bellek denilen şey aslında insanın vicdanı, haysiyetidir. Unutmak ihanettir.  Zaman sadece bir gösterge, tarih… Onu anlamlı kılan anılarımızdır.” cümleleriyle önemli  tespitlerde bulunuyor.

Geçmişten günümüze, günümüzden geleceğe uzanan zamanın sonsuz akışı içinde, geçmişi sorgulamak ve bugünden bakarak toplumsal geleceği yapılandırmak, anımsama süreçlerini harekete geçirmekle mümkün olabilir ancak. O nedenle, yakın geçmişte yaşananların, sanat edebiyat yapıtları ve bellek çalışmaları aracılığıyla genç kuşakların bilincine aktarılması, geleceğin sağlam adımlarla kurulmasını ve demokrasi, barış, adalet gibi toplumsal ideallerin gerçekleşmesini ve bu ideallerin sağlamlaşmasını mümkün kılacaktır diye düşünüyorum.

Sanat ve edebiyat, her zaman için toplumsal bilinç aktarımını gerçekleştiren en önemli araçlardan biridir.  Sanatın ve edebiyatın tanıklığı, en güçlü direnişi oluşturur toplumsal ve bireysel vicdanlarda. Yaşanan tragedyalara sanatın tanıklığı içinden bakmak, yazılı ve görsel dilin güçlü imgelerinde direniş ve umudu çoğaltmak, cesur bir çabanın göstergesidir.

Edebiyatın anı türü, belleğin oluşturulmasında en önemli kaynaklarındandır. Yaşanmışlıklar, anı türünün olanakları dâhilinde geleceğe aktarılır.  Anı; bir yanıyla edebiyat içinde yer alırken, bir yanıyla da; özellikle belleğin yaşatılması açısından belgesel bir değer taşır. Anılar;  hepimizin kabul ettiği gibi, bireysel ve sözlü tarihin en önemli kaynakları arasındadır.

Günümüzde tarih çalışmaları, yerel ve mikrotarih dediğimiz daha sivil alanlar üzerinde yükselen derin araştırmalardan oluşmakta; bu yöndeki tarih çalışmaları; bireylerin, grupların, firmaların, yerel alanların, mahallelerin, semtlerin ve kentlerin belleğine önemli katkılar sağlamaktadır. Yerel tarih çalışmalarının en önemli kaynağı ve dayanak noktası, anılar ve bu anıların derlenmesidir.

Tarihi, tarihsel olayları en derinden yaşayanlar bireylerdir. Döneme özgü toplumsal yaşam, bireylerin yaşantılarını şekillendirdiği gibi, onların hayat enerjileri de toplumun ve tarihin akışına yön verir. Resmi tarihin sayfalarında donup kalan geçmiş, bireysel tarihlerde diyalektik sıçramalarla ileriye akar. Bireysel tarihler sanat eserlerine de esin kaynağı olur ve sanatın ölümsüzlüğüne açılır.

Bütün bu nedenlerle, değerli sanatçı-yazar Fergül Yücel’in bizi kent belleğine yolculuğa çıkaran İzmirli Devrimciler adlı çalışmasının büyük bir önem taşıdığı kanısındayım. Kitabı ilgiyle okudum. Yakın tarihe damgasını vurmuş olan 68’lilerin ve 68 kuşağı öncesi devrimcilerin yaşadıklarına, düşünce ve ideallerine daha yakından tanık oldum.

Türkiye çapında bir direniş ve devrim hareketi oluşturan bu kuşağın temsilcilerinin, o yıllarda İzmir ve çevresindeki bilinçlendirme ve örgütlenme çalışmalarını; toplumsal devrim ideallerinin ve inançlarının uğruna çektikleri acıları, uğradıkları kıyımları (tutuklanma, hapis, işkence, sürgün, işten çıkarılma…) gerçeğin ta kendisi olarak ve bizzat onların anlattıkları üzerinden öğrenmek, etkileyiciydi.

Yaşananların kayda geçirilmesi, arşivlenmesi, saklanması, kentin kültürel belleğini çoğaltır. Bu bellek, genç kuşaklara ve geleceğe bırakılan en önemli mirastır aslında. Fergül Yücel, geçmiş yıllarda İzmir’deki toplumsal mücadelede öne çıkan, 68 kuşağını oluşturan ya da bu kuşağa destek veren eylem ve düşünce adamlarıyla gerçekleştirdiği söyleşi ve röportajları, İzmirli Devrimciler kitabında sistemli biçimde bir araya getiriyor. Her İzmirli devrimcinin anlattığı olaylardan, o döneme ait anılarından, bütünsel bir devrimci resim çıkıyor ortaya. Bu bütünsel resmi, o dönemin yaşantılarına tanıklık eden fotoğraflar da destekliyor. Fotoğrafların her biri ayrı birer insan öyküsünü çoğaltıyor kendi içinde. O dönemin yaşama tarzı, giyim şekli, modernitenin görünümleri… fotoğraflara yansıyor. Cezaevlerinde ve idamlık mahkûmlarla birlikte çekilen fotoğraflar insanın içini acıtıyor.

Fergül Yücel, söyleşilere yer yer kendi anı ve izlenimlerini de katıyor. Böylece anılar daha da zenginleşip derinleşiyor. İzmirli Devrimciler, dönemin İzmir siyasetinin yanı sıra, aynı zamanda İzmir’in o dönemdeki emek tarihini de oluşturuyor. İzmir’in sendikal mücadele tarihine yeni boyutlar kazandırıyor. Pek çoğu birer emekçi olan bu devrimci insanların bireysel tarihleri ve anıları üzerinden İzmir’in emek tarihini de okumak mümkün oluyor.

Kitabı okurken beni en çok etkileyen konuyu odağa almak istiyorum: İzmirli devrimcilerin çoğu, siyasetle yoğun ilişki içindeler; ama hemen hepsi de edebiyatla ve diğer sanat dallarıyla ilgileniyorlar. Çoğunun sanat ya da edebiyat yönü olduğu, bizzat sanatla uğraştıkları görülüyor. Denilebilir ki bu İzmirli devrimci kuşağın edebiyat ve sanatla canlı bir bağı var. O kuşağın insanlarını bugünün profesyonelleşmiş siyasetçilerinden ayıran en önemli farkları; naiflikleri, güzellikleri ve sanat tutkuları… İçlerinde taşıdıkları derin insan sevgisi ve sosyal adalet duygusu… Pek çoğu kitap sevdalısı, okuma meraklısı, şiir tutkunu gençler… Kimi tiyatro oynuyor, kimi müzikle ilgileniyor… İzmir ve çevresinde birçok edebiyat, sanat ve fikir dergisi çıkarıyor ya da bu dergilere yazılarıyla katkı sağlıyorlar. Özellikle Halkevi’nin Fikirler dergisi çevresinde, pek çok İzmirli devrimci gencin yer aldığı dikkati çekiyor.

Çoğu köy çocuğu olan, işçi ve emekçi olup yoksulluklarla mücadele eden bu devrimci gençlerden bazılarının, hali vakti yerinde ailelerden gelmelerine rağmen içlerindeki adalet ve vicdan duygularıyla hareket ederek, devrimci mücadeleye katılan kişiler oldukları da dikkatlerimizden kaçmıyor.

Fergül Yücel, bu kitapta, eski devrimci kuşaktan kişilere önemli bir soru da yöneltiyor: “Gezi kuşağı gençlerinin direnişi hakkında neler düşünüyorsunuz?” Bu soru, hem daha önceki devrimci hareketin gözden geçirilmesine; hem de yeni kuşakların toplumsal direniş hareketini temsil eden Gezi’nin özellikleri üzerinden, geçmişle bugünün karşılaştırılmasına zemin oluşturuyor. Eski kuşak devrimcilerin gençlere umutla baktıkları; devrime, güzel günlere inançlarını sağlam tuttukları görülüyor. Pek çoğu, artık şiddetten uzak, barışçı bir siyasetten yana. Geçmişte hata olarak gördükleri şeylerin özeleştirisini de cesurca yapıyorlar.  Gençlerde, geleceğin güzel günlerini görüyor; onlara inanıyorlar.

İzmirli Devrimciler’in ilerleyen sayfalarında, Nâzım Hikmet’in de yer aldığını görmek, heyecan verici bir okuma yaşantısı sunuyor bizlere.  Nâzım Hikmet, TKP genel sekreteri Dr. Şefik Hüsnü’ye yazdığı 14 Eylül 1925 tarihli mektubunda, gizlice ve bizzat katıldığı İzmir’deki parti çalışmalarını rapor ediyor ve o yılların İzmir emekçileri hakkındaki kanaatlerini, içten bir yaklaşımla dile getiriyor. Belgesel değer taşıyan bu mektubun, kitabın en ilginç sayfalarını oluşturduğunu belirtmek mümkün.

Kitapta İzmirli devrimciler tarafından anlatılanları okurken, geçmişe dair pek çok gerçeği öğreniyor insan. Anılar insanı bilgilendiriyor; bireye, topluma ve kente, bellek ve bilinç kazandırıyor. O nedenle, anılardan ve yaşanmışlıklardan kopmamak, hatırlama süreçlerini daima canlı tutmak durumundayız.

Yaşam, ölümle bir bütünlük oluşturan canlı ve dinamik bir süreç… Geçmişe takılıp kalmadan, geleceği bu geçmişin, bu yaşanmışlığın izinde yeniden şekillendirmek gerekiyor. Geçmişe özlemin yoğun bir ifadesi olan nostalji, insanı ve toplumu ileri taşıyabilecek bir duygu değil. Geçmişe nostaljiyle değil, tarih bilinciyle bakmak çok önemli. Tarih bilinci, yaşanan ânın içinde şekillenirken, aynı anda geçmişe ve geleceğe uzanan süreçleri kapsar, bugünün içinden geçmişe ve geleceğe pencereler açar. Bu sonsuz sarmalda ışık ve düşünce hızıyla akan zaman, geçmişi ve geleceği, insan bilincini köprü yaparak birbirine bağlar, ileriye doğru sıçramalar yapar;  binlerce yıllık kayalarda çağıldayarak akan ölümsüz bir ırmak gibi.

Yaşananlar üzerinde düşünmek,  sorgulamalar ve yorumlar yapmak,  toplumsal geleceğimizi de şekillendirir ve dönüştürür. Bu apaçık gerçeği bir an bile unutmamak gerekiyor.

Yaşanmışlıklardan süzülen bilgi ve anılarla dolu olan İzmirli Devrimciler, kentin yüreğine yolculuk etmek isteyenlere seslenen ve belgesel değer taşıyan bir kitap.  Fergül Yücel’in,  İzmirli Devrimciler’le önemli bir toplumsal bilinç- bellek çalışması gerçekleştirdiğini, kent kültüründe kalıcı bir değerler bütünü oluşturduğunu; bu kitabın aynı zamanda “sosyokültürel miras” anlamı taşıdığını da belirtebiliriz.

 

Fergül Yücel, İzmirli Devrimciler, (1961-1971), Heyamola Yayınları, Ocak 2015.