“1917 Bolşevik Devrimi” ve “edebiyat” kelimeleri yan yana geldiğinde akla gelen ilk şey nedense sosyalist gerçekçiliktir. Oysa tarihsel olarak yanlış bir eşleştirmedir bu. Devrimin olduğu yıllarda sosyalist gerçekçilik egemenliğini ilan etmemişti. Rus sanatı açısından avangardın hâkimiyetinin bu kadar bariz olduğu bir dönem yaşanmamıştı. 1900’lü yılların ilk çeyreğinin, Eric Hobsbawn’dan hareketle, Paris karşısında Rus ve Alman avangardının etkin olmaya başladığı yıllar olduğunu söyleyebiliriz.[1] Devrim ise bu süreçte katalizör işlevi gördü: Dünyayı sarstığı gibi sanat dünyasında da güçlü bir zelzele yarattı.

1917 Ekiminde Rus edebiyatında gözlenen çeşitlilik ve yenilikçilik sadece devrimci atılım ile açıklanamaz. Özellikle 19. yüzyılda gelişen genelde edebiyat, özelde romanın etkinliği buna temel oluşturdu kuşkusuz. 19. yüzyılın altın çağı, 1900’lü yılların ilk çeyreğindeki gümüş yılların[2] habercisiydi. Ayrıca Rusya’da roman türü ile siyaset daha ilk andan itibaren birbiriyle iç içe geçmiş durumdaydı. Dolayısıyla Ekim Devrimi ve edebiyat üzerine düşünebilmemizin yolu biraz da 19. yüzyılın mirasını kavramamızdan geçiyor.

Rus Edebiyatının Altın Çağı

Rusya’da 18. yüzyılda roman yazımı hiç gelişmemişti. Siyasal ve duygusal içeriğe dayalı şiir yazımı, edebiyatın başat türü olarak göze çarpıyordu. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde, Rus edebiyatının en zengin dönemi ile karşılaşırız. Bu dönem aynı zamanda Rusya’da romanın yükselişe geçtiği zamandır. Roman sanatındaki gelişme ile Rusya’daki siyasi gelişmeler arasında bir paralellik olduğu kesin. Rusya’da roman sanatının gelişmesinde Çarlık yönetiminin baskı politikalarının etkisi olmuştu. 1800’lü yılların başında I. Nikolay, Rusya’yı Avrupa’daki devrimlerin de etkisiyle dışarıya kapamış, ülkedeki Batılılaşma hamlelerini tümüyle ortadan kaldırmış, serfliğin kutsallığını vurgulayarak ülkenin ekonomik gelişmesini kösteklemiş ve neredeyse tüm dünyada ilk polis devleti uygulamasını başlatıp baskı ve zulüm düzenini kurarak muhafazakâr bir diktatörlüğü tesis etmeyi başarmıştı.[3]

İşte bu dönemde, Fransız Devrimi’nin etkileri altında, Romantizm akımına bağlı olan Puşkin, Rusya’nın ilk modern yazarı, ilk önemli romantiği ve kendisinden sonra gelecek gerçekçilik akımının başlatıcısıydı. Gorki’nin deyişiyle o, “başlangıçların başlangıcı” idi. 1825’deki Dekabrist İsyanı’nın da sözcülüğünü üstlendiği için, uzun bir sürgün yaşamı sürdüren ve şairlik yönü sık sık daha çok öne çıkarılan Puşkin’in ilk romanı Yevgeni Onegin (1833) manzum tarzda yazılmıştı. 1831’de yazdığı Boris Godunov adlı tiyatro eseri ve aynı tarihli Bielkin Hikâyeleri ile Rusya’yı etkileyen yazarın, tarihsel bir çerçevede geçen romanı Yüzbaşı’nın Kızı (1836) ünlü Pugaçev Ayaklanması’nı konu ediniyordu. Yaşamı, polis takibi ve sansür ile geçen Puşkin, genç yaşta bir düello sonucunda öldü.

Ne gariptir ki, Puşkin’in ilk gerçek mirasçısı sayılan Lermontov’un yaşamı da aynı biçimde sonlanacaktı. 1840’da yazdığı Zamanımızın Bir Kahramanı romanı, modern yaşamın insan ruhu üzerinde yarattığı etkileri konu edinmişti ve yine romantizmin etkisi altındaydı. Sonraları Bielinski tarafından gerici olmadığı kanıtlanmaya çalışılan Gogol’un, oyun, öykü ve roman türlerinde eserlerini görüyoruz. Ölü Canlar (1842) dönemin Rusya’sının toplumsal yaşamını ve yeni insan tiplerini ele almış ve yayınlanışından sonra hem edebi hem siyasi bakımdan etkiler yaratmıştı.

1855’teki Kırım hezimeti sonrasından 1860’lara gelinen zaman dilimi aynı zamanda Rusya tarihinin dönüm noktalarından birine tanıklık etmekteydi. Yeni Çar II. Aleksander’ın tahta geçtiği ilk yıllarda “kültürde belirgin bir liberalleşme ve kamusal tartışmalarda yeni bir açıklık yaşandı”.[4] 1861’de II. Aleksander, serfliği kaldırarak bu sembolik bir özgürlük ortamını geliştirmeye çalışmıştı. Ne var ki bu hamle ters tepti. Köklü bir toprak reformuyla desteklenmediği için serflerin özgürleşmesi Rus köylüsünün yaşamını daha da çekilmez hale getirecekti. “Çok geçmeden köylülerin hâlâ efendileri karşısında biçare kaldıkları, daha önce kendilerine bağışlanandan bile az kazandıkları, köy komünlerine karşı bir sürü yeni yükümlülük üstlendikleri ve sadece lafta özgür oldukları anlaşıldı”.[5] Bu durum hem umutların körelmesine hem de Rus toplumunun öfkesinin filizlenmesine neden oldu. Neredeyse Ekim Devrimi’ne kadar tüm Çarlar, bu öfkenin soğurulması için baskı rejimlerini kurumsallaştırmaya çalışacaklardı.

Edebiyat ortamındaki tepki ise çok yönlü olmuştu: Yarattığı tipleme ile bir yaşam tarzına kahramanının adını verdiren Gonçarov’un romanı Oblomov (1859), geleneksel Rus edebiyatının mizah ve yergi özelliklerini barındırıyordu. Aynı zamanda 1860’lı yılların değişimden umudu olmayan ve eylemsizliği benimseyen genç soylu kitlesinin parodisiydi Oblomov. Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’daki Bazarov karakteri 1860’ların rasyonalizme inanan ama mevcut durumda bir şey yapması mümkün olmayan aydın kitlesinin temsili olarak ortaya çıktı. Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? kitabı ise bu dönemde sokağa çıkan yoksul entelektüellerin iradi eylemini ideal, hatta “fantastik” bir tarzla resmetmeye çalışıyordu. Eser romantik devrimci bir ton taşısa da sınıf savaşı, toplumsal cinsiyet ve bireyleşme konularında derin bir içgörüye sahipti. Dostoyevski’nin yeraltı adamı ise Nasıl Yapmalı?’da idealleştirilmiş devrimci öğrencinin zıddını yaratarak sıradan insanın travmalarına yoğunlaşmıştı. Hemen hemen aynı dönemde Ekim Devrimi’ni etkileyen en önemli yazarlardan Lev Tolstoy ilk büyük eserini kaleme alıyordu. Yazar, başyapıtı olarak kabul edilen Savaş ve Barış’ı 1864’te yazmaya başladı ve 1869’da tamamladı. Savaş ve Barış’ta, 1812 Kurtuluş Savaşı merkeze alınarak Rusya’nın soylu sınıfı içindeki farklı yönelimleri masaya yatırıyordu. Fakat daha da önemlisi tarihsel bir dönem içinde toplumun yapısını gerçekçi bir şekilde yansıtmayı da görev edinmişti Tolstoy.

19. yüzyılın son çeyreği ise Rus edebiyatı açısından verimli bir dönemin habercisiydi. Fakat bu haberin müjde olduğu konusu tartışmalıdır. Bir taraftan işçi sınıfı içerisinde Çarlık düzenine karşı örgütlenmeler güçlenirken diğer taraftan Rus orta sınıfında ve aydın kesiminde yenilgi duygusu hâkimdi. Irène Némirovsky, 1880–1890 yıllarını şöyle betimliyor: “İnsanlar kayıtsızlıktan ve cesaret kırıklığından başka bir şey hissetmiyorlardı. Bunca asil ve cömertçe hayaller, bunca feda edilen canlar neye varmak içindi? Politikadan ve sosyal reformlardan iğrenilmişti. Yalnız işçiler kaynaşıyordu, fakat bu, aydın zümreden uzak kalıyordu.” Tam da devrimden önceki dönemde güvensizlik ve yalnızlık duygusu aydın ve sanatçılar arasında hegemonik hisler olarak boy veriyordu.

Devrim Öncesi Dönem

Egemen olan güvensizlik ve yalnızlık duygusunun kaçınılmaz olarak umutsuzluk ve vazgeçiş gibi tepkiler doğurması beklenebilir. Ama Rusya’da süreç farklı işledi. Ahmet Oktay, bu durumu “aşırı iyimserlik” olarak açıklıyor. Acı ve çile dolu bu yıllar aydınların kitlelere güvenini köreltmişti. Lakin yalnızlık duygusu sanatçıları ve aydınları kaynağı belirsiz bir aşırı iyimserliğe yönlendirdi. “Gelecek, çekilenlerin kefareti olacaktı, olmak zorundaydı. Türkiye solunda gözlemlenen teolojik eğilimdir bu ve Rus romanı, büyük yapıtlarının hemen tümünde bu ikilemi yansıtır.”[6] Çarlık rejiminin baskıları, yazarları toplumsal ve siyasi alanlarda eser vermeye zorluyordu. Rus edebiyatı gelecek güzel günler ile mahşerî şimdi arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Ahmet Oktay, bu durumu şöyle ifade ediyor:

İster Tolstoy olsun ister Gorki, devrim öncesinin büyük yazarları toplumun acı çekmişlerinin sesi olmayı öngörmüş­lerdir hep. Dünyanın hiç bir yazınında böylesine derin bir aktörellik görülmemektedir. Bu yüzden, Rus romanındaki aydın hep çile çeken, umutsuz bir insandır. Tek sorunu vardır onun: Rusya ve Rusya’nın yoksulluğu. Toplumun parçalan­dığını, sınıf çelişkilerinin keskinleştiğini, değer yargılarının geçersizleştiğini ve büyük yıkımın çok yakın olduğunu gör­müştür Rus romancıları. Bu yıkımı hızlandırmak isteyen Çernişevski, Dobrolyubov, Pisarev ve Bielinski gibi yazarlar da Tolstoy ve Dostoyevski gibi aktörel bir reformizme bel bağ­layan yazarlar da, son kertede, hep insanın özgürlüğünü ve toplumun adalet ilkeleri doğrultusunda örgütlendirilmesini amaçlamışlardır. Birincilerin estetik yararcılıklarının daha açık ve ilkesel oluşunun temel nedeni, besbelli ki siyasal ideoloji ve pratiği arasındaki farktır.[7]

Bu dönemin öne çıkan yazarı Anton Çehov olmuştur. Çehov, biçimi ve içeriğiyle öykü türüne yeni bir soluk getirmiş, devrim öncesi Rusya’nın güçlü bir betimlemesini yapabilmişti. Bu noktada Maksim Gorki’nin şu sözlerine sığınmak gerebilir: “Hayatın önemsiz gibi görünen gerçeklerindeki trajik niteliği hiç kimse Çehov kadar duru yakalayamamış, onun kadar sezememiştir ve yine ondan önceki hiçbir yazar, orta sınıf yaşantısının pis karmaşası içinde yer alan iğrençliklerin, çirkinliklerin, acınası durumların katı gerçekçi portresini onun kadar insanların gözüne sokamamıştır.”[8]

1880’li yılların sonunda ilk eserlerini vermeye başlayan Gorki, ilerleyen yıllarda Rus edebiyatına yön veren isimlerden olacaktı. Daha öncesinde de Rusya’da direniş hareketleriyle bağlantısı olan ve 1905 olaylarına doğrudan katılan, 1905’ten sonra ise Bolşevik Partisi’ne destek veren Gorki’nin ilk eserlerinde alt sınıf Rus insanının günlük hayatını, ıssız bozkırlarda avarelik edenleri, fahişeleri, hırsızları, yoksulları anlattı. 1906’da kaleme aldığı Ana romanı ise toplumcu gerçekçiliğin ilk büyük örneklerinden biri olarak görülmüştü. Romandaki olaylar Ekim Devrimi’nin öncesinde Rusya’da halk hareketlerinin niteliği hakkında bilgi vermesi açısından da önemlidir.

Devrim öncesi dönemde edebiyat hem bir önceki yüzyılın mirasına yaslanmış hem de yenilikçi hareketlerin yansımalarını hissetmişti. Rusya için sanat ve edebiyat her zaman toplumsal hayat üzerinde etkili olmuştu. Sanatçıların görev duygusunu edinmek zorunda kalışları da bunda pay sahibidir kuşkusuz. Ama bu durum “halkı eğitme” amacını taşıyan bir sanat anlayışının yaratacağı tek tipleşmeye neden olmadı. Tam tersine devrim öncesi ve devrim yılları Rusya’sında sanat ve edebiyat dünyası canlı, yenilikçi ve devingendi.[9] Devrimin öncesi dönemde Rusya’da ve devrimin ilk yıllarında Sovyetler Birliği’nde konstrüktivizm, süprematizm, fütürizm gibi avangart akımlar yalnızca edebiyatta değil, sinema, resim ve tiyatro alanlarında da parlak ürünler vermişlerdi. Bu süreçte devrimden yana olduklarını açıkça ilan eden büyük sanatçıların eserlerini ve kuramlarını üretmeye başladıklarını görüyoruz. Meyerhold, Ekim adını verdiği tiyatrosunu kurma çalışmalarına başlamış, Tairov sahne ile seyirci arasındaki ayrımı ortadan kaldıracak denemelerine girişmiş, Vertov sine–göz, Kuleshov montaj kuramlarını uygulamaya koymuşlardı. Klasik sanat, aynı burjuvazi gibi yıkılmalı ve küllerinden yeni ve devrimci olan doğmalıydı.

Devrim Yılları

Devrimin ilk yılları edebiyat açısından verimliydi. Lenin, klasik eserleri savunan ve edebiyatın yararcılığına inanan bir liderdi ama Lunaçarski ve Krupskaya gibi devrimci önderler avangart sanatçıları destekleme eğilimindeydi. “Şairler ve ressamlar, Puşkin ve Lermontov’u kendilerinin de sevdiklerini ama aynı zamanda devrimci de olduklarını ve eski sanat biçemlerine meydan okuduklarını ve Bolşevizm ve devrim çağına daha uygun çok farklı ve yeni şeyler ürettiklerini boş yere söylediler. Fikrini değiştirmeyecekti. Ne isterlerse yazabilir veya çizebilirlerdi ama neden bunu takdir etmesi için zorlanıyordu? Lenin’in meslektaşlarının çoğu yeni hareketlere karşı daha sempatikti. Buharin, Lunaçarski, Krupskaya, Kollontai ve bir dereceye kadar da Troçki, devrim kıvılcımının nasıl yeni olasılıklar açtığını anlamıştı.”[10]

Devrimin ilk yıllarında Yesenin, Mayakovski gibi şairlerin fütürist şiirlerinin yanı sıra toplumcu gerçekçilerin ajitasyon propaganda romanları da yayımlanıyordu. Mesela Gladkov’un Çimento (1925) romanı geniş okuyucu kitlelerine ulaşmıştı. Daha sonra devletin resmî edebiyat akımı haline dönüşecek toplumcu gerçekçi romanların ilk yetkin örneklerinden olan Çimento devrim sonrasında Sovyet Rusya’nın kuruluş sancılarını gerçekçi bir dille anlatıyordu. Devrimci dönüşümün sadece bir yönetim biçimi değişikliği olmadığını, asıl değişmesi gerekenin insanlar arasındaki ilişkiler olduğunu vurgulayan roman, ele aldığı meseleler ile eleştirel mesafesini korumayı başarmıştı.

Aynı dönemde devrimi, hareketin içinden eleştiren kitaplar da yayımlanabiliyordu. 1929’dan sonra 1988’e kadar Rusçada yeni baskısı yapılması yasaklanan Yevgeniy Zamyatin’in Biz romanı 1920’de sorunsuzca yayımlanmıştı. Zamyatin bir komünistti. “Eğer doğada sabit şeyler, sabit gerçekler olsaydı, tüm bunlar yanlış olurdu. Ama şükür ki gerçekler hatalıdır. Diyalektik sürecin özü tam da budur. Bugünün doğruları yarının yanlışlarıdır; en son sayı yoktur. Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son sayı yoktur”[11] diyerek devrimin katılaşmasını ve devlet bürokrasisinin karşı devrimci karakterini eleştiriyor, devrim ve sosyalizm umudunu canlı tutuyordu. Aynı zamanda Biz, yeni bir türün ortaya çıkmasını da sağlamıştı: Distopya.

Devrim yılları aynı zamanda ütopyacı dürtüyü de hareketlendirmişti. Bu dönemin dikkat çekici ütopyalarından biri tarım uzmanı olan Aleksandr Çayanov tarafından kaleme alınmıştı. Biz gibi 1920 yılında yayımlanan Biraderim Aleksey’in Köylü Ütopyası Ülkesine Seyahati, kır yaşamını ve doğaya dönmeyi öneren ekolojist bir ütopyaydı. Çayanov da aynı Zamyatin gibi sosyalizmin içindeki aksaklıkları eleştirerek, Rus edebiyatına farklı bir soluk getirmeye çalışmıştı.

Sovyet Rusya, devrimin ilk yıllarında siyasal olanla sanatsal olan arasında paralellik kurmayı başarmış ve dünya sanatına yeni bir soluk getirmişti. 1917 ile 1928 arasındaki on bir yılda sanat ve edebiyat açısından özgür bir ortam yaratılmıştı. Ama bu durum devletin kültüre ve sanata yukarıdan müdahalesiyle sonlandırılacaktı.

Toplumcu Gerçekçiliğin Doğuşu ve Son

Lenin sonrası Bolşevik Parti yönetimi edebiyatın ve sanatın proletarya diktatörlüğüne doğrudan hizmet etmesi gerektiğine inanıyordu. “1928 yılında Bolşevik Parti Merkez Komitesi’nin aldığı karara göre edebiyat, yazarları inşaat alanlarını ziyaret etmeye gönderen ve sistemi göklere çıkaran romanlar üretmelerini isteyen partinin çıkarlarına hizmet etmeliydi.”[12] Dünya edebiyatının klasik eserlerinin sanata katkısını yok sayan, güncel sanatsal gelişmeleri “burjuva estetiği” yaftasıyla görmezden gelen sanatsal anlayışın hâkim olması ve 1934 yılında Sovyet Yazarları Kongresi’nde sosyalist gerçekçiliğin resmî olarak kabul edilmesiyle birlikte Sovyet Rusya’da sanatsal devrimin sonuna gelinmişti. “Sosyalist gerçekçiliğin icadı ile başlayan edebiyat ve politika arasındaki eşitsiz ilişki, belli bir tarihsel döneme ve mekâna, yani Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği’ne özgü bir hataydı aslında ama, bu hatanın analiz edilip giderilmesindense, teorize edilip evrenselleştirilmesi tercih edildi.”[13]

Bu hataya rağmen Sovyet Rusya’da güçlü yazarlar varlıklarını sürdürdüler. Resmî makamlarca kabul gören Şolohov ve Ehrenburg gibi yazarların dışında Soljenitsin, Bunin ve Pasternak gibi rejim karşıtı yazarlar da okurla buluşmayı başardılar. “Onlara kıyasla çok daha yetenekli birçok yazar ne yazık ki yıllarca ülkeleri dışında hiç okunmadı.”[14] Birçoğu 90’lı yıllarda gün yüzüne çıkan Daniil Kharms, Aleksandr İvanoviç Kuprin, Mihail Zoşçenko, Vladimir Voynoviç, Andrey Platonov, Vasili Grossman gibi edebiyatçıların yanında Mihail Bahtin, Valentin Voloshinov, Pavel Medvedev ve Viktor Şklovskiy gibi kuramcıların kitaplarının yeni baskılarına 1990’lerden önce ulaşılamamıştı. 1928 sonrası yapılanlar siyasal “doğrular” uğruna sanatsal özgürlüğe zincir vurmanın nasıl büyük bir hata olduğunu göstermişti.

Tüm bunlara rağmen Ekim Devrimi, tüm dünyada ezilen sınıflar için olduğu kadar, kültürel bir devrimi amaçlayan sanatçıları da derinden etkiledi. Rusya sınırlarında devlet baskısı devam etse de büyük sanatçılar, kendi topraklarının mirasını sahiplenmiş ve bunu eserlerine yansıtabilmişlerdir. Andrey Tarkovski’den Strugatsky Kardeşler’e kadar pek çok sanatçı Sovyet Rusya topraklarında eserlerini verdi. Rusya dışında da devrimin tetiklediği bir sanatçı kuşağının varlığını unutmamalıyız. Ekim Devrimi, sanatçılara, “Devrim eski bir efsane, sosyalizm imkânsız bir ütopya değil!” diye seslenerek tüm dünyaya yayıldı.

DİPNOTLAR

[1] Eric Hobsbawn, Aşırılıklar Çağı, Çeviri: Yavuz Alogan, Sarmal Yayınevi, 1996.

[2] Altın dönem ve gümüş dönem ayrışmasını Ayrıntı Dergi’nin bu sayısındaki Süreyya Karacabey’in yazısından ödünç aldım.

[3] Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, 1994.

[4] Berman, agk.

[5] Berman, agk.

[6] Ahmet Oktay, Toplumsal Gerçekçiliğin Kaynakları, İthaki Yayınları, 2008.

[7] Ahmet Oktay, agk.

[8] Maksim Gorki, “Çehov”, Çeviri: Mete Ergin, Anton Çehov, Seçme Öyküler-1 içinde, Yordam Kitap, 2017.

[9]Bu dönemde Rus avangartındaki gelişmelerin özeti için Süreyya Karacabey’in bu sayıdaki “Ekim Devrimi Ve Sanat: Ateş Serbest!” başlıklı yazısına bakılabilir.

[10] Tarık Ali, Lenin’in edebiyat sevgisi Rus Devrimi’ni nasıl şekillendirdi? Kaynak: https://dunyadanceviri.wordpress.com/2017/04/08/tarik-ali-leninin-edebiyat-sevgisi-rus-devrimini-nasil-sekillendirdi/

[11] Yevgeni Zamyatin’den akt. Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar, Çeviri: Kolektif, Metis Yayınları, 1999.

[12] Terry Eagleton, Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi, Çeviri: Utku Özmakas, İletişim Yayınları, 2012.

[13] A. Ömer Türkeş, “Toplumcu Gerçekçilik” Edebiyatın Değil Siyasetin Estetiğidir, BirGün Kitap Eki, 05.02.2011.

[14] A. Ömer Türkeş, agk.