Emrah Polat Romanları: Karanlık ile Aydınlığın Arasında

-
7

Emrah Polat, ilk romanı “Köpek Adamlar”la üslubunu ortaya koymuş; “Yüzler” ve “Alocu Tilki’nin Serencamı” romanlarıyla da sözü ve biçemindeki farklılığı derinleştirmiş; eserlerinde içinde yaşadığımız dönemi temsil eden kişileri işleyen, bir bütün olarak insanın toplumla bağını; toplumun geçirdiği değişimi; değişimlerin kökenleriyle sonuçlarını irdeleyen bir yazar.

Dolayısıyla kentleri de karakter olarak değerlendiriyor. Ankara özelinde kent kültürünün panoramasını çiziyor. Semtlerin, mahallelerin, sokakların geçmişiyle bağlantısını, köy ve kent geçişlerini, mekânların bugünkü koşullarını, kişilerle ilişkisini anlatıyor. Kahramanlarını söylemeden anlattıklarıyla, yarattığı anlamlı boşluklarla, kişilerin istemeden ya da farkında olmadan, bilinçsizce yaptığı davranışlarıyla biçimliyor.

Romanlarında ele aldığı her unsuru anlam örgüsünün parçası haline getiriyor. Karakterlerin, mekânların isminden, her birinin fiziksel yapısına, ilişkilendikleri nesnelere kadar ayrıntıyı hikâyenin iç yasasına göre düzenliyor. Hiçbir detay tesadüfen romana dâhil edilmiyor onun eserlerinde. Okuruna rastlantısal etki bırakmadan, ayrıntılar arasında hikâyenin anlamını, durumların etkisini yüceltecek bağlantılar oluşturuyor.

Kurgunun zamanla ilişkisi

Yazar, ana hikâyenin akışından uzaklaşma, bu sırada yeni hikâyeler anlatma, sonra geri dönüp uzaklaşılan noktadan başka noktalara sıçrama eylemiyle şekillenen anlatım tarzında biz okurlara kurgunun geometrisini belirtip, sözün zamandaki hareketini açıklıyor. Birbirinin içine girmiş desenleri imleyen bir hareket bu. Hikâyenin anlatma süresi, kurgulama yöntemi girift ve katmanlı. Bu tavırla zaman, kurgunun içsel eyleminin belirleyicisi, hikâyenin yönünü tayin eden ana olay haline geliyor.

Zaman, kişi ve mekânları var eden koşulların mutlak gerçekliği biçiminde de karakterize ediliyor. Kahramanların geçmiş yaşamlarından kalan ya da atalarından aktarılan bilgilerin etkilerini zihinlerinde, yüreklerinde, kısacası bedenlerinde taşıdığını görüyoruz. Kökler, yazarın vurgularından biri. Bugünü yaşayan karakterlerinin davranışlarında tarih öncesi atalarımızdan da, ülke tarihimizin onar yıllık dilimlerle kısımlandırılan dönemlerin ruhundan da izler var. Bu izler sembollerde, kişisel ve toplumsal davranış sisteminde, yerleşik algının sonuçlarında kendini gösteriyor.  Karakterlerinin kişisel tarihleri siyasal kıyımlar, toplumsal değişimlerle şekilleniyor genellikle.

Yazar; insan, doğa, kent kıyımlarının içselleştirilmesini, kabul görmüş toplumsal şiddetin bağlantı kanallarını olay ve durumlar içerisinde ele alıyor, kurduğu sahnelerde bunları okuruna gösteriyor. Kıyımların kaynağı nerededir, belli bir başlangıç noktası var mıdır? Romanlarının alt metninden bu türden sorular üretiyor. Polat, kişilerinin hikâyelerini anlatırken hiçbir durumun sadece kendi içinde oluşmadığını; insanın ve toplumun bilinçaltındaki katmanlarıyla sürekli bağlantı halinde bulunduğunu duyuruyor bize.

Bugünü anlatırken göçlerle şekillenen gecekonduları, gecekonduların yerine dikilen binaları, ülkedeki ilerleme hamlelerinin ürünlerini, kısacası cumhuriyetin aydınlanma projesi biçiminde kurulan Ankara’nın kültürel, sosyal, ekonomik ilişki ağının geçmişini de açıklar. Bunu kuru bilgi yığını şeklinde değil; kurmacanın yapısına göre gelişen olay ve durumların doğal akışı içinde aktarır.

Mekânların bağlantısı

Emrah Polat kurmaca kişisi gibi yorumladığı mekânların karakteristik özelliklerini, her birini hafızamızdan silinmeyecek karakterler biçiminde yorumlar. Mekânın ruhunu okuruna da yaşatacak ayrıntılar seçer. Ayrıntıların bağlantısı ve tekrarıyla gerçekliğin etkisini pekiştirir.

Semtlerin kent içerisinde sosyo-ekonomik durumunu, kültürel yapısını orada yaşayan sakinlerin mahalle, sokakla ilişkisini ele alır. Daha çok Çankaya’nın semtlerinde; Tahran, Kenedy, Esat, Tunalı Hilmi Caddeleri, Seyranbağları, İncesu, Kırkkonaklar, Türközü’nde geçer olaylar. Bunlarla birlikte benzer özelliği olan ilçe ve semtlere göndermeler yapar. Mamak, Cebeci, Dikmen; Keklik Pınarı, Ostim, İvedik Mahallesi, Yeni Hurdacılar Sitesi dekorlarının birer parçalarıdır.

Karakterlerinin gündelik yaşantısını anlatırken onların eylemlerinde çeşitli kurum, kuruluş, dernekleri anar. ODTÜ, Bilkent, Gazi Üniversitesi; Mamak Cezaevi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Öykü Derneği gibi Ankara’yla özdeşleşen simgelerin yanı sıra kentin kimi sembollerini; Ankara Öykü Günleri’ni, Hürriyet Ankara Eki’ni olayların içinde anlatır. Anlatımında kentin ağaçlarının da özel bir yeri vardır. Sözgelimi, Alocu Tilki’nin Serencamı’nda andız ağacı başroldedir. Yine aynı kitapta ıhlamurların kokusunu duyurur.

Bir bütün olarak Ankara’nın panoramasına bakar yazar. Okuruyla mekânlardan yola çıkarak ortak bir tarih inşa eder.  Bu süreçte kent kültürünün belleğiyle ilgili verileri paylaşır. Sözgelimi Yüzler’de Gülten Akın’ın Ankarası’na yer verir. Yüzler’in ana karakteri Arif’in hafızasında Akın’ın ‘Demirle Pas Arasında İlahi’ şiiri doğuverir. Bu şiirle, şairin gerçek yaşamında karşılığı olan Mamak Cezaeviyle ilgili anılarını da söyler. 12 Eylül sonrasında cezaevi tarihindeki kıyımların iç yüzüne de açılan bir sahne kurar yazar. Günümüzün bellek kaybını yaşayan kentlerine gönderme yaparak Ankara’nın geçmişine ayna tutar. Ankara giderek bir roman karakterine dönüşür.

Kahramanlarının görünen varlığında görünmeyen, karanlıkta, kimi zaman da gölgede kalan varlığı ortaya çıkar, bu sırada onların varoluşunu etkileyen ülke tarihimizin kültürel, siyasal atmosferinde belirleyici rol oynayan kişilerin etkisi görülür. Dolayısıyla bir karakterin yüzünde sayısız yüz belirir. Bu yüzlerde siyasal aktörlerden parçalar vardır.

“Yüzler” romanının açılışında betimlenen “Gelidonya Feneri” adlı balıkçı lokantası aynı zamanda romanın merkez mekânıdır. Lokanta, adını ülkemizin en yüksek deniz fenerinden alır. Romanda da oradan demir alır yan hikâyeler. Yazar, mekânın ismi ve konum bilgisini aktarırken sembolik işaretler gönderir okuruna. Lokanta, Ankara’da Cevdet Kudret Sokağı’ndadır. “20. Yüzyıl başlarında çıkardığı dergide, ‘Amerika ve Avrupa’dan damızlık erkek getirip ırkımızı ıslah etmemiz gerekir!” görüşünü savunan zât-ı muhteremin adını taşıyan” (s.11) sokak da Gelidonya Feneri de kurmaca bir mekân değildir sadece, gerçek hayatta var olan mekânlardır. Yazar henüz ilk sayfada aktardığı bu bilgilerle anlatıcının retorikle olan bağlantısını da söyler. Türkiye’nin en yüksek fenerini merkez mekân alıp oradan bakarak olayları aktarmayı tercih eden anlatıcı da doğal olarak görüş alanını son derece geniş tutmaktadır. Sokakla ilgili detay bilgiler ise anlatıcının tarihle bağlantısını, ironisini yansıtır. Yazar, roman mekânlarını gerçek hayattan seçer genellikle.

“Alocu Tilki’nin Serencamı” romanındaki anlatıcı karakter Sadık’ın yaşamını değiştiren olayın geçtiği yer ile bu yerin adı arasında da bağlantı kurulabilir. Sadık, “Tunalı Hilmi Caddesi’nin, kokoreciyle ünlü salaş mekânı Kıtır’ın altında bulunan Random Cafe&Pub” (s.20) da vurulur. Random’un İngilizcedeki karşılığı “rastgele”dir; bu bilgiyi dip not olarak verir yazar. Sadık’ın vurulması da rastgele atılan bir kurşunla gerçekleşir. Rastgele sözcüğü, dolandırıcılık yaparak para kazanan Sadık’ın parolasıdır adeta. Dolandırmak için attığı her oltada bu sözcüğün yankısını duyurur yazar. Hikâyenin ruhuyla birebir bağlantısı olan mekânlar, isimler yazarın konuyla ilgili özenini, hassasiyetini de gösterir. Emrah Polat’ın romanlarındaki mekânların bilinci kendisi ve okur için hep açıktır.

“Alocu Tilki’nin Serencamı”nda mafya karakterinin adı Can Alan’dır, nitekim bu kişi Random’un  sahibi Yalçın’ın canını alır; Sadık’ı felç edip kötürüm bırakır, çene kemiğini parçalayıp konuşarak kendini ifade etme yeteneğinden onu mahrum bırakır. Can Alan’ın ismi karikatürize edilmiş bir durumu da işaret eder. Yazarın, romanın anlatıcı görevini konuşarak kendini ifade edemeyen kişiye vermesi de başlı başına ironidir. Onun iç sesiyle şekillenen hikâye, kahramanla birlikte ülkemizin trajikomedisidir. Sadık, ekonomik sosyal dengesi alt üst olmuş toplumumuzun kurbanlarından biridir; yatağa bağlanmak zorunda kalan, yürüme, konuşma yetisi, cinsel iktidarı elinden alınan Tilki Sadık’ın kaderi ülkemizin durumuna benzer. İsminin yanı sıra davranışlarıyla da çizgi roman karakterlerini andırır Can Alan. Onunla birlikte Sadık’ın dolandırıcılık yaptığı günlerin anlatıldığı bölümler çizgi romanların gerçeğine benzer biçimde üretilmiştir. Hafif, bir anda gelişip gerçekleşen olayların karşısına son derece ağır bir gerçekliği koyar yazar; anlatıcının yaşadığı, tanık olduğu olay ve meselelerde kişisel ve toplumsal acıların trajedisini anlatır. Bu karşıtlık hikâyeyi derinleştirip romanın temasına perspektif etkisi yapar.

Romanlarının dilinde de karşıtlık oluşturarak bu karşıtların çatışmasına, uzlaşamasa da aynı alanda var olmalarına izin verir yazar. “Köpek Adamlar” ile “Yüzler”in anlatıcısı üçüncü tekil şahıstır. Tanrısal algının şekillendirdiği dilde özellikle mekân betimlemelerinde yüksek edebiyatın sesini duyuran yazar, karakterlerin içine sokulduğunda dili onların hakkını teslim ederek yer altı sözleriyle biçimler. Romanlarını çok sesli bir ortamda şekillenir ve iki dil tarzı arasındaki gerilimi hep diri tutmayı başarır yazar.

Korku miti

Emrah Polat, romanlarında örtülü bir biçimde canavar ve ona bağlı korku mitini yeniden üretir. Batı edebiyatında korku imgesinin başlangıcı sayılan Frankenstein ve Drakula’nın hayaleti yazarın eserlerinde günümüz toplumunun karanlığına sirayet etmiştir. Polat, köpekleri dövüş için eğiten erkek topluluğunun siyasette, dolayısıyla ekonomide iktidar olanlar ile ezilenlerin davranışlarında korkunun sosyolojisini çözümler. Bu süreçte yirmi birinci yüzyılın kapital değerlerinin sonunu betimler. Romanlarında her defasında, kişilerin içsel çölleşmesini, en zayıf halkanın içinde taşıdığı hüznü anlatarak gelecekle ilgili tükenişi resmeder.

“Korkunun Diyalektiği” başlıklı yazısında Franco Moretti, Frankenstein ve Drakula’yı birbirini tamamlayan, bölünmez bir bütün olarak yorumlar. “Tek bir toplumun iki korkunç yüzü, o toplumun uçlarıdırlar; zavallı hilkat garibesi ile servetini fütursuzca genişleten mülk sahibi. İşçi ile sermaye: toplumun tamamı, bir yanda mülk sahipleri diğer yanda mülksüz işçiler.”(s.105) Emrah Polat’ın bugüne kadar yazdığı üç romanda da bu sözlerin yankısı vardır. Sermayeyi elinde tutup nüfuz alanını genişletmeye çalışan mafya liderlerinin, iş adamlarının, gücün altında ezilen işçilerin, sermayeyle güce kavuşmaya çalışan küçük işçilerin kendi içlerindeki ve birbirleriyle çatışmasını anlatır. Polat’ın karakterleri sermayenin toplumu iki kutba ittiğinin bilincindir. “Alocu Tilki’nin Serencamı” nda Sadık bu durumu ironiyle anlatır; “Ankara’yı yer altı ve yerüstü olarak karpuz gibi ikiye bölersek,”(s.21) der ve bu bölünmüşlük yatıştırılamayacak türden korkuları tetikler. Moretti, aynı makalesinde “korku edebiyatının toplumun bölünmüşlüğünün yarattığı dehşetten ve bu bölünmüşlüğü giderme arzusundan” doğduğunu söyler; “Frankenstein’ın canavarı ile vampir Drakula dinamik, bütünsel canavarlardır, onları da korkutucu yapan budur,” der. (s.106-107) Bozulmuş olan düzenin bozulmuş, tehditkâr figürleri biçiminde şekillenen bu iki klişe varlıktan biri hayatta kalmak için genç kadınları boğazlar. Frankenstein ise insan elinin eseridir. Moretti onu şöyle yorumlar; “Canavarın bedeninde yeniden bir araya getirilip hayata döndürülen şeyi feodal ilişkilerin çözülmesiyle suça, yoksulluğa ve ölüme sürüklenenlerin, yani yoksulların vücutlarının parçalarıdır.”(s.108).  On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan bu iki figür, sinema endüstrisi sayesinde dünyanın tanıdığı en meşhur canavarlar oldu. Temelde, huzur ortamını yaratabilmek için korkuyu tesis ediyorlardı. Bu algı yönetiminin günümüz korku toplumundaki yansımalarını her alanda karşımıza çıkarken Emrah Polat da bu iki canavarın dehşetini kişilerin yaşadıkları trajedide, insanlığın ve sistemin karanlık yüzünde gösterir. Onun kahramanları korku ve öfkeyle mücadele eder.

Tekrarları sadece mekânlara yönelik olarak kullanmaz yazar; karakterlerinin bakış açısında, görme biçiminde, duygularında da karşımıza çıkar tekrarlar. Korku ve öfke de yazarın kitaplarıyla kurduğu özerk alanın ya da başka bir ifadeyle söylersek edebiyat adasını gösteren işaret taşlarından biridir.

“Yüzler”de altı çizilen duygulardan biri de “öfke” ve öfkenin yönettiği “öç alma arzusu”dur. Bir anda beliren ya da kişilerin damarlarına nüfuz edip uykuya yatan, beklenmedik bir zamanda uyanıp kişilerin davranışlarını yöneten öfkenin nedenleriyle sonuçlarını “Yüzler”le birlikte diğer romanlarında da sıklıkla anlatır yazar. “Yüzler”in odak karakterlerinden Laz Orhan’ın hayatı, neredeyse, öfke ve ona karşı mücadele etmekle geçer.

Köpek Adamlar’da korkuyu korkutarak yenmeye çalışanların psikolojisini irdeler Polat. Bu yönelimini diğer eserlerinde satır aralarında da açıklar. “Alocu Tilki’nin Serencamı”nda “Koca koca devletleri, orduları var eden korku neden Yalçın’ın yüreğinde filizlenmemişti?” diye sorar Sadık.(s.23) “…can it gibiydi, böylelerini iyi bilirim; kendinden ürkeni hemen tanır, tepesine çökerek üstünlüğünü kabul ettirirler. Bunun gibi adamlara göre insanların dünyasında –köpeklerin dünyasındakine benzer- bir hiyerarşi vardır ve en az korkanlar hiyerarşi merdiveninin en tepesine oturmaya doğal olarak hak kazanırlar.” (a.s.) Bastırılmış ya da açığa çıkarılmış korku, öfke; kişilerin söyledikleriyle demek istedikleri arasındaki fark yazarın eserlerinde vurgulanan durumlardan birkaçıdır. Tüm bunlara karşılık, umutla ilgili filizler yeşertir yazar. “Yüzler” romanında Arif’le karısı Zeynep’in kızının adı da Umut’tur. Çift, Umut bebeğin doğumunu büyük umutlarla karşılar. Ancak onun geleceğiyle ilgili veriler umutsuzluktan yanadır. Tüm bunların karşısına hafızayı koyar yazar. Belleğin sağaltıcı gücü karakterlerin yaşamsal desteğidir adeta. Alocu Tilki Sadık, kaldığı hastane için şunları söyler; “Çekilen acıların belleklerden silindiği yerdi burası, doğrusu yaşamak için insanı insan yapan en önemli özelliklerden birini-hatırlamayı- yok etmek, mümkünse kökünü kazımak zorundaydınız. Yine de küçük bir görüntü, işaret, konu, tüm bunlar geçmişin olanca yükünü bir anlığına da olsa anımsatıyordu.”(s.85). Yazarın karakterleri, mekânları için korumaya aldığı köklere yönelik duyarlığı satırlar boyunca kendini duyurur. Adaleti, güvenliği, huzuru bütünüyle bozulmuş günümüz korku toplumuna belleğin gücünü hatırlatarak küçük görüntülerden büyük resimler çizer Emrah Polat.

 

KAYNAKÇA

Emrah Polat, Alocu Tilki’nin Serencamı, İletişim Yayınları, İst. 2014

Emrah Polat, Köpek Adamlar, İletişim Yayınları, İst.2015

Emrah Polat, Yüzler, İletişim Yayınları, İst.2017

Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çeviren; Zeynep Altok, Metis Yayınları, İst. 2005