Bülent Özçelik: Güncel bir konudan başlarsak, Kudüs meselesi neden gündeme geldi? Ne gibi sonuçları olabilir?

Erdoğan Aydın: Tump’ın Kudüs’ü yeniden sorun haline getirmesi tamamen kendi iç politika gereksinimleri çerçevesinde olmuştur. Bu karar, Trump’ın geçen bir yıllık zaman içinde gerçek anlamda iktidar olmayı başaramaması bir yana kendisini sıkıştıran sorun ve eleştirilerin de arttığı bir zamanda alındı. Bu neticeye varmamızın bir diğer nedeni de, bu kararın, İsrail’den yana önceki kimi kararlar gibi ABD iktidar odaklarının desteğine sahip olmaması, yanı sıra ABD basınında da olumsuzlukla karşılanmış olmasıdır. Bizim açımızdan irdelenmesi gereken daha önemli sorun, AKP’nin bu kararı niçin en üst düzeyde köpürttüğü sorunudur. Ki bu sorunun da yanıtı, en az Trump’ın kararı kadar iç politika gereksinimleridir. Gündem belirleme tekelinin, üstelik yolsuzluklar ekseninde CHP’ye, keza Zarrap davası üzerinden ABD’ye kaptırılmış olmasının yarattığı bunaltıyı aşmak için bütün kanalların seferberliği yoluna gidilmiştir. İkinci bir “Allah’ın lütfu” örneği karşısında olduğumuzu söylemek abartı olmayacaktır; nitekim CHP sorgulaması yanında ABD sorgulaması da bu sayede etkisizleştirilmiş ve şimdilik de olsa atlatılmıştır.

Resmi sonuca bağlanamamış olsa da BM’de Güvenlik Kurulu ve Genel Kurul’daki oylamalarda elde edilen sonuçlarla birlikte düşünüldüğünde Trump açısından Kudüs kararı Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak misali bir yenilgi olmuştur ve içerdeki sorunlarını arttırıcı bir etki görecektir. Aynı yargıyı İsrail açısından da yinelemek gerek. Kuşkusuz orta vadede ona Kudüs’te geri adım attıracak bir etki olmayacaktır. Ancak İslam coğrafyasındaki müttefiklerinin etkinliğini gerileten, AB’deki desteklerini kaybeden, meşruiyet sorunu daha da derinleşen bir konuma düşmüştür.

Bütün bunlardan ortaya çıkacak sonuçlar; Filistin’in mağduriyeti üzerinden İslamcılığın yeni bir meşruiyet dayanağı üretmesi, Siyonizmin İsrail halkını daha da çürütmesi, Ortadoğu’nun gerilimli halinin daha da derinleşmesi.

Bülent Özçelik: Özellikle 90’lardan itibaren pek çok dini hareketin olduğu gibi, İslam’ın ve İslamcılığın da hem kamusal hem siyasal hem de uluslararası siyasal alana daha yoğun bir şekilde çıktığını görüyoruz. Bölgemizin ve dünyanın uluslararası politika gelişmelerine baktığımızda, İslamcılık, dünya siyasetinde nasıl bir rol oynuyor?

Erdoğan Aydın: İslamcılık yerelde olduğu gibi uluslararası siyasette de çok önemli ama ne yazık ki olumsuz bir rol oynuyor. Ne yazık ki çünkü dünyanın yaşanamazlık halini daha da derinleştiren bir işlev görüyor. Nitekim mağduriyetlere karşı bir hak mücadelesinden arayışlarından çok cihadist bir durum karşısındayız. Buradaki ölçütümüz hukuksal olarak açıkça tanımlanabilir bir durumdur. Birinci durum, ötekileştirilmeden, inancını güvenli ve eşit koşullarda yaşama hakkının gerçekleşmesidir; kadının örtünme isteğini kamusal alanda da gerçekleştirme hakkı, öteki dinler ve dindışı konumlarca aşağılanmama ve dışlanmama hakkı, iş, eğitim, sağlık gibi alanlarda engellerle karşılanmama hakkı, vb. İkinci durum ise hakların gerçekleştirilmesi değil, içte ve dışta hak tecavüzüne yönelmektir; kadınları türban takmaya ve ikincilleştirmeye yönelme, farklı inançları “kâfir” olarak ötekileştirme, devletlerin inançlar karşısında eşit mesafede durmasını “küfür” olarak sorunsallaştırma, İslam içi ve dışı coğrafyalarda düşmanlık siyaseti gütme, vb.

Günümüz koşullarında İslamcılık, dünyanın esasen kapitalist emperyalizm kaynaklı olan yaşam kalitesizliğini daha da derinleştiren bir etken olarak belirginleşiyor. Dünyadaki güvenlik ve ayrışma halini, İslam toplumlarında ise hak ve özgürlüklerden yoksunluğu ve medeniyet kaybını derinleştiriyor. En büyük bedeli bizzat Müslüman halklarca ödenen bu durumda İslamcılığın belirleyici bir sorumluluğu bulunmaktadır. Genel anlamda Müslümanlıktan ayrımla İslamcılık, dinin bir siyasal program olarak algılanmasıdır. İslam’ın dışsal hayatı kendi kurallarına göre belirleme anlamında totaliter bir ideoloji, devletin dinin kurallarını yayan ve dayatan bir mekanizma haline getirilmesi anlamında teokrasiye indirgenmesidir.

Kuşkusuz onun bugün gerek İslam toplumlarında gerek uluslararası siyasette bu denli büyük bir etkinlik elde etmesinde kapitalist emperyalizmin belirleyici bir rolü var. Önce “yeşil kuşak” sonra da “Ilımlı İslam” olarak projelendirilip desteklenmesinin yanı sıra İslam toplumlarına yaşatılan haksızlıkların neden olduğu tepkiler bu durumun belirleyici nedenidir. Ancak gerek tarihin gerekse de güncelin bütün örneklerinin gösterdiği gibi sadece emperyalizme saldırarak aydınlatılamayacak bir durum karşısındayız. Aksine tüm örneklerinde açıklıkla görüldüğü gibi İslamcılığa yönelen tüm tepkiler ve düzenlerin kendi halklarına sunabildiği biricik statü, eşitsizliğin, adaletsizliğin, bağnazlığın, hak ve özgürlüklerden yoksunluğun, hukuk dışılığın, birey ve yurttaş olamama halinin derinleşip kalıcılaşmasıdır. Kendi dışlarına, ulaşabildikleri diğer toplumlara sundukları şey ise cihat, fetih, ötekileştirmedir.

Tabii bu durumun sadece İslamcılığa özgü olmadığı, dinlerin siyaset bayrağı kılındığı her durumun yansıması olduğu açık; ancak bu özgülde yanıtlamamız gereken soru, bu durumun İslamcılıkla ilgili kısmıdır. Üstelik bu durum Müslüman halkların problemi olarak tartışılmayı ve aşılmayı gerektirmektedir. Çünkü yükseldiği oranda hem bizzat İslam toplumlarının gerilik, bağnazlık, yolsuzluk, hukuksuzluk ve adaletsizliğinin hem de dünyanın güvenlik sorunları ve ayrışma halinin temel bir etkeni olmaktadır.

Burada belirginleştirilmesi gereken şey, sadece bu sonuçlar değil, İslamcılığın başka bir sonuç üretmesinin de ne yazık ki imkânsız olması gerçeğidir. Çünkü İslamcılık inançların vergilendirmede, yargılanmada ve temsilde eşit haklılığını, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, emekçinin eşitlik ve sosyal devlet hakkını, kadının erkekle hak ve özgürlüklerde eşitliğini, insanın birey olarak bireyin yurttaş olarak devleti değiştirme ve karşı çıkma hakkını, devletin tebaalık dayatan ve hilafet formunda şekillenen bir keyfilikten ayrımla hesap verir bir hizmet aygıtı olması zorunluluğunu tanımayan dogmalara sahiptir. Özetle emperyalizmi ve diğer dinlerden kaynaklı bağnazlığı ve ırkçılıkları eleştirerek aşılamayacak içsel bir problem karşısındayız ve bu problemin en büyük mağduru da bizzat Müslüman halklar olmaktadır.

Bülent Özçelik: Türkiye’deki iktidar partisi “muhafazakar demokrat” iddiasıyla başladığı siyasal serüveninde, milliyetçi ve dinsel kimlikleri daha öne çıkardığı bir eğilime girdi. Bunun gelecekteki yansımalarını nasıl görüyorsunuz?

Erdoğan Aydın: AKP’nin “muhafazakar demokratlığı” belli koşulların sonucuydu. Birincisi Refah Partisinin 28 Şubatçı eski muktedirler karşısında yaşadığı yenilginin ürünüydü. İkincisi, bu basınca dayanamayan ve ulaştığı sermaye birikim düzeyi nedeniyle artık emperyalist kapitalizmle işbirlikleri geliştirmek isteyen İslamcı sermayenin. Üçüncüsü o günün dünyasında bizzat ABD’nin şekillendirdiği “Yeni Ortadoğu Projesi” ve “Ilımlı İslamcılığın.”

2010’da eski muktedirleri ezip bunu referandumla taçlandırmanın, sermaye birikimini arttırmanın özgüveni ve “Arap Baharını” Suriye’yi ezerek dönüştürme hattına girmiş emperyalizmin sunduğu yeni imkânlar üzerinden AKP, gerisin geriye bir dönüşüme yöneldi. Bu dönüşüm (2014-15’teki taktik açılım olarak rıza gösterdiği “çözüm süreci” hariç) dışta ve içte her şeyi geriye çeken yeni Osmanlıcılığa, İslamcı toplum inşasına ve tek adamcı başkanlık hedefine göre belirlenecekti. Ne ki dışarıda savaşın kaybedilmesi, ABD ve AB ile uyumun kaybedilmesi ve tabii Kürtlerden başkanlık için desteğin alınamaması ile süreç şirazesinden çıktı. Şirazesinden çıktı; çünkü bu hedeflerin hiçbirinden geri adım atılmadığı ve kendini denetlettirecek ve uzlaşacak bir konumu artık kabullenemeyecek işlere bulaşılmış olması nedeniyle uzlaşmazlık ve gerilim temel siyaset yöntemine dönüştü. Mutlak bir başkanlık, buna payanda olacak bir İslamcı toplum ve artık sadece bir meşrulaştırma aracına dönüşen Osmanlıcılık üzerinden belirginleşen 2023 hedefi, Türkiye’yi, içine sığması imkânsız, içinde yaşaması daha da imkânsız bir “Prokrustes Yatağı”nda cendereye sokuyordu.

Bu sürdürülemezlik halini sürdürülebilir kılma telaşı, iktidarın söylemini, müttefiklerini, tercihlerini ve dönüşümlerini belirliyor ve her seferinde kalıcılığını da normalleşmesini de daha da imkânsızlaştıran bir işlev görüyor. Bu handikapta ulaşılabilir hedef olan demokrasi, hala Türkiye’nin AKP dışı dinamiklerinin nasıl bir pozisyon geliştireceğine bağlı görünüyor.

Bülent Özçelik: İslamcı siyasetin Türkiye siyasetindeki yeri neydi ve nereye doğru evriliyor?

Erdoğan Aydın: İslamcı siyasetin Türkiye siyasetindeki yeri hep marjinaldı. Milli Mücadele döneminde hilafeti ve monarşiyi savunma hattında durması, Soğuk Savaş dönemlerinde emperyalizmin toplumsal kontrol aracı olmayı sindirmesi bunun moral nedenleri olabilir. Ancak toprak reformunu yapmamış bir modernleşmenin, sosyal hakları ezegelmiş bir siyasal yapının İslamcılığa sürekli bir toplumsal temel sağladığı da açıktı.

Rejimin krizinin derinleşmesine, siyasal temsiliyetinin yetersizleşmesine bağlı olarak İslamcılık da giderek güç biriktirecekti. Özellikle 12 Eylül sonrası Türk solunun yeni döneme adaptasyondaki başarısızlığının yanı sıra, sosyalizm adına kurulmuş sistemin çöküşünün yarattığı dine dönüş dalgası da eklenince, rejimin yaşadığı temsil krizi İslamcı hareketin 1994 yerel seçimleriyle birlikte hegemonik bir güç haline gelmesini sağlayacaktı. Yine de onun iktidarın kalıcı bir ögesi haline gelebilmesi için 28 Şubat’ta törpülenmeyi içselleştirmesi ve nihayet, rejimin eski muktedirlerinin emperyalizmin yeni ihtiyaçlarına uyum sağlama yeteneklerini yitirmesi gerekecekti.

AKP, işte tam da bu dönemeçte, yani rejimin temsil krizini aşamadığı ve emperyalizmin yeni ihtiyaçlarının belirginleştiği bir ortamda, tam da bu ihtiyaçlara uygun konumlanışı veya konumlandırılışıyla iktidara geçecek ve Türkiye’nin Kemalizmden sonra en kalıcı ve aynı zamanda onun gibi dönüştürücü iktidarı haline gelecekti. Dolayısıyla bu noktada sadece iktidara ilişkin bir durumdan değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi kendi toplumunu, kurumlarını, ideolojik aygıtlarını, yargısını yaratabilmesi durumundan, toplumu formatlayabilme durumundan söz ediyoruz.

Meşrulaşmasını 1923’e karşı 2023 hedefiyle, rövanşist bir yerden kuran, yüzünü birinci cumhuriyet gibi “muasır medeniyete” değil, Osmanlıcılığa, İslamcılığa, bu bağlamda 1453’e, 1071’e dönen bir iktidar yapısından söz ediyoruz. Birincisi gibi kalıcı olmak, fethettiği iktidardan asla gitmemek isteyen, birincinin yol açtığı ulusal, inançsal ve sınıfsal mağduriyetlerden beslenen bir iktidardan. Birincisi de sosyalizm düşmanı ve tekçi olmakla birlikte yüzünü Batı medeniyetine dönerken bu yenisi ise, liberal yedekleri ve AB hedefinden uzaklaştığı oranda yüzünü geriye, dolayısıyla demokrasiye imkân vermeyen, verili kazanımları da tasfiye eden bir yere evriliyor. İçine girdiği hat, kendisini güçlendirip kurumlaştıran avantajların da yitimi olduğundan, evrildiği yerin ona kalıcılık sağlaması imkânsız. Ama bu yerin ideolojik dayanakları üzerinden Türkiye’nin en geri toplumsal dinamiklerini, dünya ile en uyumsuz yanlarını kendisine yedekleyerek görece bir ömür yaratması da mümkün.

Bülent Özçelik: İslamcılık önümüzdeki dönemde bölge ve dünya siyasetinde nasıl bir rol oynayacak?

Erdoğan Aydın: İslamcılık gerek siyasal varlığını belirleyen genel özellikleri gerekse de İslam coğrafyası ve Türkiye’de sergilediği şekilleniş çerçevesinde ne yazık ki olumlu bir rol oynama şansına sahip değil. Bu gerçeklik ancak geç reformunu gerçekleştirmesine bağlı olarak değişecektir ki en azından kısa vadede bunun imkânları iyiden iyiye kaybedilmiş görünüyor. Oysa küreselleşmenin yol açtığı imkânlar üzerinden hem Türkiye’de AKP örneği hem de “Arap Baharı”nın açığa çıkardığı gelişmeler bundan yana umutlar üretebiliyordu. Ne ki Arap Baharı’nın kontrol altına alınması üzerinden İslam coğrafyasına yapılan emperyalist müdahalelerle açığa çıkan mezhepçi ve bağnaz dinamiklerin yıkıcılığıyla bu imkân kaybedildi. Bu ise Müslüman dünyanın, kendi Westphalia Barışı’nı yapana ve günümüz dünyasının hukuksal standartlarıyla uyum ve kendi reformunu yapmak gereksinimini içselleştireceği zamana kadar daha da örseleneceği bu felaket halinin süreceğini gösteriyor.

Kısacası haklar, özgürlükler barış ve refah açısından umutvar bir dönemin eşiğinde değiliz. Ancak İslamcılığın yükseliş eğrisinin artık tersine döndüğü, uluslararası desteklerini yitirdiği, sorun çözme kapasitesine sahip olmadığının belirginleştiği gibi ahlaki bir yükselişi temsil etiğine ilişkin bütün illüzyonların çöktüğü bir dönemdeyiz. Yine de biriktirdiği yıkıcı enerjinin aşılması için zamana, bu zamanın kısalması için de kapitalizme karşı mücadeleyi sosyalist bir ütopya ile birleştirecek yaratıcı bir önderliğe ihtiyaç olduğu kesin.