“Bir kabulle başlıyorum: İnsan soyu içinde yer alan çeşitli gruplar arasındaki temel ayrımları inceleyen bütün politik ve ekonomik teorilere rağmen, sınıf ve ırk ayrımlarına rağmen, kadın hakları ve erkek hakları arasına çekilen bütün suni sınır çizgilerine rağmen, bu farklılıkların buluşabileceği ve uyumlu bir bütünlük oluşturabileceği bir nokta olduğuna inanıyorum.

Bununla bir barış anlaşması önermek istemiyorum. Birbirine zıt, çelişen çıkarların etkisiyle oluşan ve bugün kamu hayatımızın bütününe hakim olan genel toplumsal düşmanlık, ekonomik eşitlik temellerinde yükselen yeni bir toplumsal örgütlenmenin gerçekleşmesiyle yok olacaktır.”
Emma Goldman

Çağımızda dünya üzerinde ses getiren hareketlerin doğasına bakıldığında özellikle anti-otoriter, liberteryan, heterojen yanlarıyla dikkat çeken fikirlerin ya da anti-hiyerarşik örgütlenme anlayışlarının çok etkili olduğu ve bazen de bu hareketlerin, Marksizmi benimsemiş olmasalar dahi Marksizmin temelindeki esas noktalarda ve ideallerde uzlaşan ama bu idealleri bildiğimiz anlamda merkeziyetçi örgütlenme yapıları içinde yorumlamaktan da kaçınan bir yaklaşıma sahip olduklarını görüyoruz. Kolay kolay kategorize edilemeyecek bu hareketleri tanımlamak için çok çeşitli tanımlar geliştirilmiştir: Postmodern hareketler, yeni durumlara yeni tepkiler verebilen hareketler (kaynak mobilizasyonu teorisine göre), merkezsizleşen hareketler, vb. gibi. Genel özellikleri itibariyle özgürlükçü ve hiyerarşik olmayan örgütlenme anlayışlarını tercih eden, dolayısıyla da tarihsel olarak anarşizmden beslenen yahut esinlenen bu hareketlerin anarşizmin sosyal örgütlenme formlarını sürdürdüğü konusunda da çeşitli iddialar vardır. İspanya’daki “Indignados” işgal hareketinden, Occupy hareketlerine, Gezi’ye ve hatta Belki Tunus ve Mısır’daki deneyimlere kadar hiyerarşik olmayan, yatay ve öndersiz örgütlenme biçimleri halinde karşımıza çıkan bu hareketlere daha yakından bakıldığında, bir tür Antik Yunan demokrasi modelini anımsatacak biçimde (forumlar, tartışma platformları, herkesin sözcü olabildiği kamusal tartışma mekanları vb. ile birlikte somutlaşan) doğrudan yönetim ve karar alma süreçlerinin etkili olduğunu görürüz.

Bu hareketlerin ortak özellikleri arasında sınıfsallıkları dahil pek çok nitelik belirtilebilir; yine de özellikle sınıf bilincinden hareketle kurulan veya ekonomik temeldeki sınıfsallık üzerinden örgütlenme sağlayan alışıldık Marksist pratiklere benzemediği konusunda göreli bir biçimde de olsa dikkate değer bir görüş birliğine ulaşılmıştır. Bu uzlaşımın bir göstergesi olarak “eski” ve “yeni” toplumsal hareketler ayrımı söyleminin dayandığı noktalar, siyasetin temel değer ve temaları olarak işaretlenmiştir. Özetle, eski ve bilindik toplumsal hareketlere bakıldığında, bunlarda ekonomik değerlerin öncelikli olduğu; siyasetin ana mekanizmasının çoğunlukla temsili demokrasi olarak belirginleştiği ve örgütlenme, siyasi partiler ve merkezi işçi sınıfı hareketleri etrafında gerçekleştiği görülürken, 1960’larla birlikte ortaya çıkan ‘yeni’ toplumsal muhalefet biçimlerinde, öncelikle özgürlük ve kimlik değerlerini esas almış, post-materyal değerlerden hareket etmiş, katılımcı demokrasi modelini benimsemiş; çevre, ifade özgürlüğü, LGBT hakları, barış, feminizm gibi konulara yönelmiş bir bakış açısı ve çeşitliliği gözlemlenmektedir. Bu hareketlerin taşıyıcıları olan özneler artık işçi sınıfı üzerinden ekonomik çıkarlara ve gücü ele geçirmeye odaklı aktörlerden çok, ağırlıklı olarak kurumsal siyasetin dışında örgütlenen yeni orta sınıftan, gençlerden ve eğitimli bireylerden oluşmaktadır.[1] Bu yanıyla bu hareketler pek çok biçimde karşımıza çıkan hiyerarşik yapılanma biçimlerinin anti-demokratik sonuçlarıyla birlikte kendilerini de, içine dahil olabilecekleri muhtemel tahakküm tarzlarına karşı eleştirebilme imkânına sahiptirler. Diğer yanıyla özellikle Marksist pratiğin bir iç çelişkisi olarak tanımlanan eril dil, söylem ve uygulamaların sorgulanması ve aynı zamanda Marksist siyasetin kendisini, yeni olanla birlikte yeniden kurabilmesi için ise bir imkân açmaktadır.

Buradan bakıldığında aslında yeni toplumsal hareketlerdeki hiyerarşi ve otorite karşıtı refleksin, daha önce Marksizmin metodolojisini ve pratik sonuçlarını eleştiriye tabi tutan anarkofeminist hareket içerisinde dillendirildiği görülür. Sözgelimi bu konuda temel bir referans kaynağı olan Emma Goldman’ın eserleri yakından incelendiğinde onun, gerek yaşamı gerekse fikirleriyle, bir yandan büyük kuramsal teorilerin inşacı metodunu terk ederek yaşantı dünyası içerisinden getirdiği örneklere dayalı bir müdahale metodu geliştirmesinin, diğer yandan Marksist pratiğe karşı açıkça ilan ettiği hayalkırıklığını dışavurmasının; eril bir iktidar söylemine hapsolduğu sürece, egemen olma tutkusunun nasıl olup da insani idealleri gölgede bırakabileceğini, çarpıcı bir biçimde gösterdiği görülecektir. Aslında erkeklik olgusu ve eril iktidarın kendisini çeşitli biçimlerde var eden hegemonik yapısı çözümlenmedikçe gerçek anlamda bir devrimden, yenilenmeden veya demokrasiden söz edilemeyeceğini ortaya koyan bu bakış, Goldman’ın kitabına da adını veren bir itirazla (Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir) eril bir devrim tahayyülünün, devrim öncesi varolan hegemonik ve baskıcı yapıyı başka bir biçimde yeniden üreteceğini öngörmüştür.[2] Bu da göstermektedir ki kolektif eylem, birlikte eylemenin özneleri olan bireyler arasında varsayımsal olarak veya sadece soyut haklar bakımından değil, pratikteki eylemlilik ve hem özel hem kamusal alandaki etkinlik biçimleri bakımından bir denkliği esas almadığı sürece, güç ilişkilerine dayalı yapıları ortadan kaldırmakta başarısızlığa uğrayacak ve hatta bunların yeniden üretimine bizatihi katkıda bulunacakır.

Anne Phillips, “Sosyalizm cinsiyet eşitliğiyle ne yapmalıdır?” adlı makalesinde eşitlik konusunun biraz karmaşık bir mesele olduğunu belirttikten sonra “aslında sormamız gereken şey “sosyalizmin eşitlikle ilgisinin ne olabileceği sorusudur”, şeklinde bir tespitte bulunmaktadır. Phillips, genel olarak eşitliğin sosyalizm için esas ve temel meselelerden biri olduğunu ve erkek ile kadın arasındaki eşitliği içerdiğini söyleyebileceğimizi iddia eder. Fakat eşitliğin anlamı tartışmalıdır ve onun kapsamı ve genellik derecesi bizi dünyadaki sorunlar karşısında pek de ileri götürmemektedir. Yine Phillips’e göre aslında Marx, içi boş eşitlik iddialarını hesaba katmaz, daima insanların yeteneklerine, onların her birinin öznel ihtiyaçlarına, emeğin bölümlenmesi ölçüsünde kadın ve erkeğin farklı sorumluluklarına göre bir eşitlik anlayışı geliştirmeye çalışır. Sonraki sosyalistler ise eşitliği merkezi bir değer haline getirme konusunda daha isteklidirler fakat onlar, uygun ve fırsat eşitliğine dayalı, dengeli bir eşitlik anlayışı geliştirme konusunda anlaşmazlık içerisine düştüklerinden, eşitliğin ne olduğu konusunda anlama yetilerini geliştirecek bir sorgulamayı belirli bir zaman içerisinde genişletebilmişlerdir. Örneğin erkek ve kadın arasında ev içi emeğin paylaşımı meselesi, feminist çevrede bile geç gelişen bir durumdur. 19. yüzyılda kadınlara oy hakkı tartışmalarında ev işi paylaşımı, monogamiye karşı mücadele, erkeklerle aynı işleri yapabilme vb. gibi talepler daha özgün, daha ileri bir 20. yüzyıl talebi olarak görülmekteydi. Yine çocuk bakımı veya ev işlerinde eşitlenmek kesinlikle 19. yüzyıl sosyalist tartışma konuları içerisinde geniş bir yer tutmuyordu. Ütopyacı sosyalistler olarak adlandırılanlar, ev içi emeğin ve çocuk bakımının üstlenilmesine yarayacak düzenlemelere girişmiş olsalar da, bu, erkek ve kadın arasındaki işlerin yeniden dağıtılması anlayışından ziyade onların kendi özel ailevi yaşantılarından çıkarsanmış bir şey olarak kalmaktaydı.[3]

Phillips’in işaret ettiği bu zorluk bugün halen tam anlamıyla aşılamamış olsa da modern kapitalizmin egemenliğini cinsiyet kavramı üzerinden ve bedenlere tahakküm ederek kurduğu göz önüne alınırsa, sorunun daha da derinleştiği ve eşitlik vurgusunun artık basmakalıp bir retorikten fazlasını ifade ettiği bir siyasal yaşam içerisinde dahi toplumsal iktidar ilişkilerinin de yardımıyla etkisiz kılındığı söylenebilir. Bu noktada iktidarın hem öznesi, hem de nesnesi olmak durumunda olan erkeklik olgusunun etkili ve hatta belirleyici olduğunu görürüz. Erkeklik ve iktidar ilişkisi, hem özel hem de kamusal alanda iktidarla ilişkisi kolayca kurulabilen, adını sıklıkla telaffuz etmediğimiz, sanki görünmez, soyut bir kavrammış gibi üzerine konuşmadığımız ama hayatın her alanında (ev içi emeğin paylaşımı, siyasal örgütlenme biçimleri, feminizmin fark vurgusu, kimlik talepleri vb. içerisinde hissettiğimiz bir zorluk olarak) bize kendisini göstermektedir. Bu noktada artık eşitliği sağlayacak olan şey toplumsal cinsiyetin belirlenmesi veya işaretlenmesi değil, otoritenin ve gücün belirlenmesi, işaretlenmesi ve ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır. Feminizmin de katkılarıyla anlamı ve kapsamı genişleyen birey kavramının, anarşizmin özgürlük söylemi ile hareket kazanması ve liberalizmin devlet ve toplum eleştirisini başka bir boyuta taşıması, anarkofeminizmin patriyarkal olanla hegemonik olanın bir ve aynı yapıda (devlette) cisimleştiğini iddia etmesine yol açmıştır. Bireysel özgürlüğe olan vurgusuyla klasik liberal politikalardan beslenmesine rağmen anarşizm, liberalizmin patriyarkal olanla ilişkisinin yeterince eleştiri konusu haline getiremediğinde, kapitalizme eklemlenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Dahası, birtakım hiyerarşik dikotomiler (kadın-erkek, kamusal-özel, akıl-duygu vb.) ile hesaplaşılamadığı için anarşizmin ve liberalizmin her ikisinin de kendisini iktidarla yeterince hesaplaşamadan var edebilmesinde feministler dahil pek çok özgürlükçü söylemin katkısının olduğu ileri sürülmüştür. Böylece anarşizm içinde şekillenen birey kavramı, liberal olandan farklılaşma noktasını toplumsallaşmada bulurken toplumsal anarşizm kavramı doğmuş ve sosyalist sınıf bilinçliliği, dayanışma ve enternasyonalizm kavramları ekseninde toplumsal anarşistler yeniden bir iktidar eleştirisi geliştirme noktasında bir ihtiyaç hissetmişlerdir. Bununla birlikte feministler de kadınları kamusal hayatın dışına hapseden ataerkil bir sistemde, kadınların asla toplumsal cinsiyet eşitliğini kazanamayacağını zaman içerisinde kavramış olduklarından; yeni toplumsal hareketler içerisinde artık toplumsal cinsiyet normlarının bireyin özgürleşmesinin önünde ciddi bir engel olduğu görüşünü kabul etmiştir. Bu kabulün tarihsel köklerine bakıldığında, anarşizmin ve anarkofeministlerin iktidar eleştirilerinin önemli katkılarının olduğu görülür.

19. yüzyılda temelde kapitalizm karşıtlığından beslenerek gelişen anarşizm, kendisini sistemli bir yapı veya teori olmaktan ziyade her türlü hiyerarşik yapılanma ve otoriter düşünce karşısında eylemlilik gösterecek bir hareket olarak konumlandırmıştır. 19. yüzyıl sonlarında sosyalist hareketlerin reformist politikaları karşısında her türlü reform ve geçici çözümü reddetmek suretiyle anarko-sendikalizm içerisinde kendisini gösteren anarşist düşünce, her ne kadar işçi sınıfı içerisinde bir etki alanına sahip olsa da Ekim devrimiyle birlikte devrim beklentisi içerisindeki kitlelerin beklentileri karşısında zayıflamış ve düşüşe geçmiştir.1939 İspanya İç Savaşı sonrası neredeyse 1968 öğrenci hareketlerinin doğuşuna kadar anarşizmin toplumsal hareketler üzerinde kalıcı bir etkisini olduğu söylenemez. Yine de bireyin toplum karşısındaki özgürlüğünü, liberal kuramdan farklı olarak birlikte-eylem motifinden ve kamusal alan içerisindeki eylemlilikten aldığı için anarşizmin, bireyin serbestliği değil, özgürlüğü üzerinde ısrar eden bir hareket olması bakımından sosyalist gelenekle paylaştığı bir ortak zemin bulunmaktadır. Böylece anarşist düşünce anti-otoriter, devlet karşıtı, sıkı örgütlenme yapılarından kaçınan ve özerk düşünce biçimleriyle özetleyebileceğimiz temel nitelikler üzerinden bir bağ kurabilmiştir. Bunlardan belki de en önemlisi anarkofeminizmdir; zira anarkofeminizm, sermayenin hegemonyasından devletin hegemonyasına kadar her türlü iktidarla mücadeleyi esas almış ama kendi içindeki otoriteyi sorgulayamamış sosyalist eril tahakkümün merkeziyetçi, otoriter ve hiyerarşi üreten yapısını içten çökertecek bir eleştiri getirmektedir.

Yeniden Emma Goldman’a dönecek olursak onun özellikle “Rusya’daki Hayal Kırıklığım” adlı eserinin yayımlanmasından sonrasında gelişen süreçteki eylemlilikleri ve yazdıkları içerisinde, herhangi bir kimlik vurgusundan bahsetmemesinin ve normatif olmayan ve iktidar tarafından kabul edilmeyen her türlü cinsiyetçi söylem, pratik ve buradan hareketle üretilen toplumsal rollerin baskıcılığı üzerinden söz söylemiş olmasının anlamı üzerinde yoğunlaşabiliriz.[4] Yine onun, devletten oy hakkı talep eden bir feminizm algısının yerine daha geniş çerçevede kadınların kendilerini özgürleştirmeleri için, kendi içgüdülerinin, devlet veya otorite ve özellikle de eril bir zihin tarafından yönlendirilmesine itiraz ettiğini görürüz. Örneğin çocuk doğurma ile ilgili olarak Goldman, sorunun aslında çocuğu doğurmada değil, o çocuğun nasıl doğurulacağına ilişkin verili normlarda olduğunu ve asıl buna odaklanmamız gerektiğini belirtmektedir. Bu yüzden o, kadın kimliği üzerinden geliştirilen haklı itirazların belirli bir kimlik anlayışına ve bu anlayışın norm üreten yapısına dayandığı sürece özgürleştirici olamayacağını öne sürer. Kısacası konu aşk, cinsellik, özel alana dair ve özel alandan üretilen normlar olduğunda, köklü ve özgürleştirici bir devrimin erkek aklın hegemonik yapısına karşı sürdürülen bir mücadele sonucunda gerçekleştirilebileceği görüşünden hareketle Goldman, Marksist pratiğin sonucu olan yapılar da dahil olmak üzere eril, hiyerarşik bütün yapılanma biçimlerine karşı köklü bir değişiklik talebi içerisinde olunması gerektiğini düşünmektedir. Aslında klasik anarşizm hareketlerinin eleştirisinden de beslenen Goldman’ın bu yönelimi, anarkofeministlerin, genel olarak anarşizm içerisinde yeterince önemsenmediğini düşündükleri bu konulara dair bir pratik içerisinde olmalarının da yolunu açmıştır. Böylece anarkofeministlerin yaklaşımı, eril iktidar yapılarının değdiği her alana müdahale edecek bir eylem pratiğini ortaya koyarak feministlerden olduğu kadar anarşistler ve sosyalistlerden de farklı, özgün bir iktidar eleştirisini mümkün kılmıştır. Bunun içerisine anarkofeministlerin, kadını bütün erkeklik statüleriyle donatan muktedir-eril iktidarın feminizm üzerinden kendisini sürdüren reformist metodlarına ve bu konuda feminizmi körleştiren kampanyalarına itiraz edişini de dahil edebiliriz. Nitekim Goldman da, muktedir ideolojilerin kaynağındaki eril tahakküm olgusunun -devrim hayalini süsleyen ele geçirme pratiği de dahil olmak üzere- pek çok hareket, hatta feminizm (özellikle birinci dalga feminizm) üzerinden empoze edildiğini varsaymaktadır. Bireylerin yaşamlarında hissettikleri baskıyı mevcut güç ilişkilerinin sonlandırılmasından ziyade gücü ele geçirmeye çalışmak üzerinden lağvetmeyi benimsemek, otoriter yapıların dayattıklarından kurtulmayı hedeflerken, bir “başkan”, bir “önder”, “bir kurumsallaşmış güç” beklentisi ile onlara benzemekten başka bir şey değildir. Sözgelimi birinci dalga feministlerin, kadın olarak kabul görmenin yolunun erkeksileşmekten geçtiğine inandıklarını ileri süren Goldman, kısmi olarak kazanılan hakların da yarı özgürleşmiş yapay bir varlık haline gelmiş kadının bireyselliğinin de, gerçek anlamda bir kurtuluşu ve özgürleşimi sağlayamayacağını düşünmektedir. Benzer biçimde gerek kamusal gerekse özel alanda otorite ve güç kavramları ve bunlara eşlik eden hiyerarşik yapılanmalarla yüzleşmeden de özgürlükten ve özgürleşmeden söz edilemez. Gerçek bir özgürleşim, kolektivite içindeki yaratımdan doğar ve bunun yolu da cinsiyetçi dikotomileri aşacağımız ve insani arzu ve mutlulukları haklar söylemine terk etmeyeceğimiz bir eylemlilik hali içinde bulunmaktır. Kurumsallaşmış ve kökleşmiş olan içerisindeki gelenek normlarının kendisini modern bir söylem içerisinden bireylere dayatmasına karşı durmanın yolu, arzu ve tutkular da dahil bütün insani taleplerin dışarıdan kontrol edilmesine karşı, öznenin kendi otonom özgürleşme talebi içerisinden bu talepleri dillendirmesi ve yönetmesidir.

Goldman, devlet, aile gibi kurumların toplumsal eşitsizliği yaratan temel etmenler olduğunu, egemen ve eril bir iktidar tarafından oluşturulmuş ve içeriklendirilmiş bu kurumların biçimlendirdiği kadın kimliği üzerinden insanları kontrol ettiğini ve sömürü düzenini etkin kıldığını söylemektedir. Bunun anlaşılması için gündelik hayatın sorunlarına dikkati çekmek yeterlidir ancak gündelik hayatta karşılaştığımız sorunların çözümü, eril ve tahakküm edici bir metodla gerçekleştirilecek bir devrime havale edilemeyeceği gibi, sorunlar karşısındaki çaresiz bir bekleyişe de terk edilemez. Verili halin olağan ve norm kabul edildiği bu dünyadaki sorunların çözümü için ilk ve gerçekçi adım, bu dünyada bulunuş halimizi sorunsallaştıracak eleştirileri etkin kılmaktan geçmektedir.

Bu noktada çağımızdaki Queer teorinin çıkış noktası olan cinsiyetin bir inşa olduğu, toplumsal cinsiyet kimliklerinin hiçbirinin “doğal” olmadığı, bütün bunların tarihsel ve toplumsal olarak kurulduğu yönündeki görüşlerle birlikte, yeni toplumsal hareketlerde gözlemlediğimiz anti-hiyerarşik eylem biçimlerinde somutlaşan iktidar eleştirisini, anarkofeministlerin argümanlarında gördüğümüzü söyleyebiliriz. Başka bir deyişle anarkofeministler, her türlü otoriteye karşı anlık, otonom ve dönüştürücü boyutu eyleme içkin bir hareket olarak kendilerini konumlandırmak isterken, devrim sonrası hesaplaşılacak kurumsal yapının sorunlarını “şimdi ve burada” çözümleme ve eleştirme yolunu seçmişlerdir. Pratikte olmasa da ilkesel olarak şiddetin tahakküm üreten yapısını ifşa etmiş olmaları da bunun ayrı bir göstergesidir. Diğer yandan bireyin özgürleşmesinden özellikle 1960’ların sonu 1970’lerin başına kadar anlaşılan deneyimlerin önemli bir kısmının bireyi daha çok yıprattığının, yani liberalizmin özgürlük söyleminin bireyi sürüklediği açmazların farkında olarak anarkofeministler, mülkiyet, sınıf, kapitalizm eleştirisi olmadan yaşanan özgürlük deneyimlerinin gerçek anlamda özgürleştirici olmayacağı fikrinden hareketle içinde yaşanılan dünyanın henüz anarşist bir dünya olmaması sebebiyle insanların yalnız kalmayacağı, komün hayatı içinde ötekiyle dayanışma kuracağı bir yaşam pratiği ile bu durumdan bir çıkış yolu bulunabileceğine inanmaktadırlar. Bu yüzden kurulacak küçük komünler bireysel özgürlüğün önünde bir engel değil, aksine bir imkân olarak görülmektedir. Bununla birlikte aslolan, daimi bir biçimde iktidar üreten yapıları içine dahil olduğumuz toplumsal ilişkiler ve kurumlar da dahil olmak üzere her alanda ifşa etmek ve bunlara karşı güç ve tahakküm arzusuna kapılmadan mücadele etmektir. Yeni toplumsal hareketlerin kendiliğinden, kırılgan ama otorite ve iktidar karşıtı eylem biçimlerine bakıldığında anarkofeministlerin iktidarın ve hegemonyanın ve dahası, içimizdeki iktidarın ne olduğuna yönelik eleştirilerini çağrıştıran bir boyuta sahip olduğu söylenebilir.

Bu boyutuna rağmen, geçmişte bu düşüncenin bir devrimi gerçekleştirecek denli etki bırakamamış olması, onun hegemonya karşısında hâlâ bir imkân olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Peggy Kornegger, Murray Bookchin’in düşüncelerine başvurarak anarşist ve liberter düşünce geleneğinin paylaştığı bir ortak zemin üzerinden sosyalist ideallerin nasıl hayata geçirilebileceğini sorgularken bu görüşümüzü destekleyecek savlar öne sürmektedir. Bookchin’e göre Fransa’da devrimin başarısızlığının iki nedeni vardır; bunlardan birincisi anarşizmin kuram ve pratiğine dair yetersiz kalan hazırlık meselesi, diğeri de sol-kanat grupların otoriterliği ile birlikte bürokrasiyle dayanıklı hale getirilmiş devletin gücüdür. İspanya’da bu hazırlık daha iyi olduğundan direniş de daha güçlü olabilmiştir; bununla birlikte bugün Birleşik Devletler örneğine baktığımızda, gücün bekasını sağlayan şeyi tek başına silahlara sahip olmada değil; aile, kilise, okul ve medya gibi kurum ve araçlar sayesinde devletin gücü karşısında özgür iradesi zayıflatılan bireyin başarısızlığında buluruz. Ve eğer biz bu başarısızlığı kader olarak kabul etmekten vazgeçip, onun nedenleri üzerinde yoğunlaşırsak o zaman anarkofeminizmin açtığı imkânları da kavrayabilir ve değerlendirebiliriz ki bu da devrimi yeniden tanımlama ihtiyacını doğuracağından politik mücadele için yeni imkanlar açar. Böylece “özel olan politiktir” vurgusu gerçek anlamını kazanır ve anarkofeministlerin yahut kadınların katkısıyla devrim yeniden, bir süre de olsa muktedir olmayı talep etmek olarak yanlış biçimde tanımlanmış iktidar temelli kavranılışından öte bir anlam kazanabilir. Hiyerarşinin ve otoriter düşünce yapısının açmazları, anarkofeministlerle sosyalistlerin birleştiği temel noktadır ve bunu her alanda somutlaştırdığımızda, sosyalist düşünce anti-hegemonik bir gelecek ufkuna sahip olabilecektir:

“Hiyerarşinin ve otoriter düşünce yapısının varlığı, insanlığın ve gezegenin varoluşunu tehdit etmektedir. Küresel kurtuluş ve liberter politikalar yalnızca ütopyacı boş hayaller değillerdir, gereklilik haline gelmişlerdir.”[5]

Kornegger’a göre hem bireyselliğe hem de kolektiviteye olan inancı bireyin özgürlüğünden ve toplumun/kurumların/statükocu bir parti anlayışının tahakküm üreten yapısının eleştirisinden vazgeçmeden koruyabilir ve anti otoriter bir devrim anlayışı üzerinden yeniden gelecek için mücadele edebiliriz. Kornegger’ın Boochkin’e başvurarak temellendirdiği bu görüşleri, özgürlükçü bir sosyalizm için anarkofeministlerin itirazlarının önemini ve yeni toplumsal hareketlerde gördüğümüz gelecek tahayyülünün (mikroiktidar alanları da dahil) her türlü iktidarı ve iktidar üreten yapıyı hedef alan otonom eleştirelliğinin biçimlenişini belirginleştirmekte ve anlaşılır kılmaktadır.

 

DİPNOTLAR

[1] Claus Offe, “New Social Movements: Challenging the Boundaries of Institutional Politics”, Social Research, 52(4), 1985, s. 817-868.

[2] Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, çev. Necmi Bayram, Agora Kitaplığı, 2006.

[3] Anne Phillips, “What Has Socialism To Do With Sexual Equality”, Equality, ed. Jane Franklin, IPPR, 1996, s. 101-123.

[4] Emma Goldman, My Disillusionment in Russia, Dover Publications, 2003.

[5] Murray Bookchin, Kıtlık Ötesi Anarşizm’den, aktaran: Peggy Kornegger, Anarşizm: Feminist Bağlantı, çev. Mor Yağmur, 1976 http://www.sosyalistforum.net/anarko-komunizm/17705-anarsizm-feminist-baglanti.html İndirme tarihi: 23.12.2014