Nurbanu Gürşen: “Pembe Kızıl” ilk öykü kitabınız. Öykülerinizin genelinde yalnız kalmış ya da yalnız bırakılmış, kendisi olma isteğiyle yaşamak zorunda bırakıldığı yaşam arasında sıkışıp kalan kadınları anlatıyorsunuz. Kitaptaki “Bir Kentten Ayrılamamanın Olası Nedenleri” adlı öykünüzde “Aynı, yıllardır çalıştığım üniversite kütüphanesindeki milyonlarca kitabın yazarını polisiye, dram, güldürü biçiminde kabaca ayıramayacağım gibi her birinin türünde ayrı bir üslubu olması gibi her kadının da yalnızlığında ayrı üslubu olabileceğini düşünecek denli esnedim.” diyorsunuz. Sizce bu, kadınlara öğretilmiş bir kader mi?

Melike Belkıs Aydın: Kader gibi sunulan ama aslında bize öğretilen yaşam biçimlerinin içine sıkıştırılıyoruz. Doğal olduğunu düşündüğümüz şeylerin büyük çoğunluğu bir kurgudan ibaret. Kadın olmak demek büyük oranda sizden istenen bir kimliği edinmek zorunda bırakılmanız demek. Saklanmayı, yokmuş gibi davranmayı, yenilgiyi, alay edilmeyi, hor görülmeyi baştan kabullenmek demek. Başka şansınız yok. Fatmagül Berktay, “Kadın Olmak Yaşamak Yazmak” kitabında bununla ilgili kadınların sürekli kendilerini meşrulaştırma çabalarından söz ediyor. Kadın yazarların durmadan cinsiyetsizliklerini vurgulama ısrarına karşın erkeklerde böyle sıkıntının olmadığını, çünkü erkeklerin zaten insanlığın temsilcisi olarak görüldüklerini söyler. Bu böyledir, “kadın” yazar olmak yazar olmak demek değilmiş gibi görülür. Eğer bir soruya maruz kalmazsanız yanıt vermekten de muafsınızdır, bu sizin ketumluğunuzdan ya da doğruluğunuzdan değil o sorunun size yöneltilmemiş olmasındandır. “Kadın edebiyatı” bir küçümseme, merkezden dışarı püskürtme, hakiki olanın dışında konumlandırma için tuzak bir etikettir. Kadın olan yazarlarız evet, cinsiyetsiz yazar değiliz ama yaptığımız edebiyattır.

Bu yüzden faka basmamak için sürekli tetikte olmamız gerekiyor. Yani kadınların dışlanmışlıklarından, terk edilmişliklerinden sıyrılmak için ek bir çaba göstermeleri gerek. Yalnızlık da böylesi bir itilmişlik anlamındadır kadın için, her zaman ikincil, her zaman araçsal, her zaman araya giden. Kadınlar da birbirlerini anlasın, ezildiklerini fark etsin istedim. Belki alıntıladığınız o söz de bundan geliyordur, kadınları anlayan bir kadın olsun istedim. Yalnızlık da bu biraz, istemediğimiz yaşamları sürdürmek zorunda bırakılmamızın sonucu. Öykülerdeki kadınlar da acılar çekmiş ama burunlarının dikine giden kadınlar, seçimlerinin sonucunda yaralanmış ama onay görmek için işbirliği yapmayı reddeden kadınlar. İşbirliğini reddetmek önemli benim için, her zaman direnecek gücünüz olmayabilir. Ama işbirliği yapmak başka bir şeydir, en azından işbirliğinden kaçınabilir insan. Doğrusu, seçilen yollar değiştirilir, insan belki gerçekten uzlaşabilir de, tuttuğu yoldan tam tersine dönebilir de. Ama mesele bir işbirliği aracılığıyla paye elde etmeye dönüşürse orada sorun var. Benim kadınlarımın da reddettiği bu, işbirliği. Elbette insanın ödünç kimlikleri benimsemekten kaçmasının, hakiki kendisi olmasının bedeli vardır.

Nurbanu Gürşen: Öykülerinizde konuşanlar kadınlar. Erkeklerin sesini çok az duyuyoruz. Erkeğin sesini yok ederek kadınları konuşan özne haline getirmeye çalışıyor gibisiniz. Bazen bu suskunluk erkeğin mitleşmesi tehlikesine yol açsa da bir kadın dili kurmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? Kadını özne yapmak mümkün mü?

Melike Belkıs Aydın: Öykülerde konuşan kadınlar, erkekler için ‘artık biraz susun da, bizi bir dinleyin’ diyorlar. Çünkü belki beni rahatsız eden durmadan geveze erkeklerin ağzından kendimizi dinlemeye mahkum edilmemizdir, durmadan onların yazdığı aşk ve sevgi şiirlerini okumak zorunda bırakılmamızdır. Kendimizi bile onların gözünden görmek, onların sözcükleriyle tanımak, onların sesleriyle sevmek zorunda bırakılmamızdır. Bangır bangır bağıran, her yerde her zaman bizden çok konuşan eril ses bir susarsa bakın biz neler söylüyoruz. Birbirimize sadece erkeklerin yazdığı dizelerle hitap etmek zorunda kalınca da kendimizi onların diliyle ifade etmek aslında kendimiz olmayan bir kimlik hakkında konuşmak zorunda bırakılmaktır. Tarihi kazananlar yazıyor, ama biz kadınlar yenilgiye uğrayanlarız. Bizi yenilgiye uğratanların diliyle kendimizi tarif edemeyiz. Ben tam da biz özne olursak nasıl olur acaba onu denemek istedim, “bizler öyküye” yani. Bu çok önemli, her yerde bizim yerimize söylenenlerin bizi temsil ettiğini düşünmüyorsak kendi sesimizi duyurmaya çalışmalıyız. Kendi öykümüzü birileri bizim yerimize anlatsın, böylesi daha iyi olur demiyorsak biz ortaya çıkmalıyız. Ben de öyküleri farklı yerlerdeki kadınlar anlatsın istedim. Kadınları onların yerine erkekler anlatmasın. Methiye dizdikleri şiirlerin nesnesi olmaktan daraldıysak kendi metnimizi yazmalıyız. En önemlisi de kendimizi yazarken kendimize ait bir dil kullanmaya dikkat etmemiz gerekliliği. Kendimizi sadece kendi dilimizle anlatabilirsek kendimiz olabiliriz. Bunun için de erkeklerden çıt çıkmaması gerekliydi, seslerini iyice kıstım. Ben eril dilden uzak durmaya çalıştım, dikkat ettim. Eril kurgunun tasarladığı kadın tiplemesinden kaçınmaya çalıştım. Yine de belki tamamen arındığım iddiasında bulunamam. Belki söylediğiniz tehlike benim metinlerimde de vardır, ama bu daha başlangıç. En azından amacımın bir yüceltme değil tamamen bir ses kısma olduğunda hemfikiriz sizinle. Erkeklerin susturulması belki sessiz kalanın gizemine ister istemez yol açmıştır ama değmez mi?

Nurbanu Gürşen: Kadın edebiyatında en önemli tuzaklardan birisi edebiyatta kadını eril dilin gördüğü biçimde anlatma riski olsa gerektir. Sizin kadınlarınızın bu tuzağa düşmediğini söyleyebilir misiniz? Siz bu tehlikeye karşı uyanık mısınız?

Melike Belkıs Aydın: Sorunuzda değinilecek birkaç şey var, öncelikle eril dile dikkat edilmesi meselesi çok önemli. Ama bu sadece kadınlar için değil aslında yine tüm yazarlar için önemli. Mesele edebiyatın ezilenin yanında olması, ama bunu yaparken ezileni iktidardakinin hoşuna gidecek biçimde karikatürize etmekten kaçınmasıdır. Bu yine sadece kadınlar için değil, tüm bir edebiyat dili için geçerlidir. İnsanın kendisiyle dalga geçebilmesi elbette çok önemlidir. Biz kendimizle dalga geçebilmeliyiz evet ama bu dalga geçiş otoritenin onayını alabilmek için kendimizi onların gözünden göründüğümüz gibi küçük düşürmeyi içermemeli. Ben buna dikkat ettiğimi düşünüyorum.

İkincisi “kadın edebiyatı” diye etiketlenerek etkisizleştirilme çabası. Kadınların yazdığı şeyler kadınların yazdığı şeylerdir. Bir aidiyetiniz ya da kimliğiniz ya da sınıfınız yokmuş gibi yazmazsınız elbette ama bu yazdığınızın işçi edebiyatı, kadın edebiyatı ya da başka bir şeyin edebiyatı olduğu anlamına gelmez. Çünkü ortada bir hakiki edebiyat bir de onun etrafında alt kümesi olarak dolanan birtakım tematik edebiyatlar yok. Anlattığınız meselelerde ait olduğunuz sınıfı ya da kimliğinizi anlatmanız başka, bunun hemen bir tematik edebiyat paketine sokuşturulup dışlanmaya çalışılması başka. Evet kadın yazarım, ama kadın edebiyatı diye bir ayrım doğru değil. Sadece kendim için değil kadın yazarların tümü için. Kadın yazar görür görmez, bu etiketi yapıştırmaya meraklıyızdır. Böyle etiketleyince her şeyi dışarıda bırakabiliriz. Virginia Woolf feminist bir kadın yazardı (ve bir dehaydı da) ama kadın edebiyatı yazarı değildi. “Kendine Ait Bir Oda” sözgelimi feminist bir metindir, ama “Orlando” ya da “Mrs. Dalloway” kadın edebiyatı her ne ise o değildir. Bu yüzden saflarımızın belli olması namına feminist olduğumuzu söyleyebiliriz ama bunu kadın edebiyatı olarak adlandırmak yanlış. Çünkü şu edebiyatı ya da bu edebiyatı gibi sınırlamalar bir ikincilleştirme, uzaklaştırma biçimidir. Buna karşı dikkatli olmak gerek.

’Nurbanu Gürşen: Ayna’, öykülerinizde izi sürülebilen bir imge. “Her akşam karşılarına geçip günün izlerinden iyice bir silinebileceğimiz bir nesne olarak karşımıza çıkarken, “aynalara bakan ruhundan bir parça oraya bırakırmış.” diyor ve birçok inanışta karşılaştığımız aynanın uğursuzluğuna ya da aynanın ruhu çaldığı inanışına götürüyorsunuz bizi. Bir başka öykünüzde de Dıranas’a bir göndermeniz var, “aynalar niye fenalık olsun” diyorsunuz. Aynalara bakıp gitmek kadına özgü olduğu düşünülen bir hareket. Sizin için yazmak da ayna karşısına geçmenin ve bellekle ilişki kurmanın bir biçimi mi?

Melike Belkıs Aydın: Çok güzel bir saptama. Ayna insana kendisini denetleme olanağı sunar, hatta bir olanak sunuyormuş gibi görünüp de öz denetimi zorlar. Evden çıkmadan, sevgilinizle buluşmadan, mülakat öncesi, yemeğe oturmadan aynada kendimize bakıp çeki düzen vermemiz gerekir. Yazmak bir ayna karşısına geçme biçimi midir? Evet belki metin böyledir, okurla yazar arasında onlara birbirlerini yansıtan tuhaf bir aynadır. Yazar karşısına geçer ve okur kendisini görür. Yazarla okur arasındaki örtük bir kendini izletme ve izleme tutkusudur mesele. Bellekle doğrudan ilişkilidir her metin, artıklar birikir. Son hali verilmiş bir metin, yazarının silip attıklarından, çıkardıklarından artakalan bellekte anımsanarak tutunanlara benzer. Geride kalan sözcükler, tümceler kağıt üzerinde kalanlardır. Nasıl aynada ruhumuzdan bir parça bırakıyorsak bir metinde de kendimizden bir parça bırakırız. Geri dönüp yeniden okuduğumuzda o bıraktığımızı bulup yerine yenisini koyarız, bu böyle sürer gider.

Nurbanu Gürşen: Jean-Luc Nancy Gitmek/Yola Çıkış adlı konferans konuşmaları kitabında “Daima gittiğimiz kesindir, ama vardığımız kesin değildir.” diyor. “En Arka Koltuk” adlı öykünüzün anlatıcısı da, “Yollar birilerinin geleceğine ya da geçmişine varıyordu, ama benimkine değil.” diyor. Ama öykünüzdeki karakter aslında kendinden yine kendine varıyor. Yolda olma halinin öykülerinizde baskın olduğunu söylemek yerinde olur mu?

Melike Belkıs Aydın: Nancy’nin saptaması doğruymuş. Her şeyden önce yolda olmak benim yaşam biçimime dönüştü, aslında yerleşik yapıda biri olsam da. Eskişehir-İstanbul arası sık gidip geliyorum, çift evliyim. Bir yıl öncesine dek Ankara da vardı bu yolculuk sarmalında, ve trenlerde yaşıyor gibiydim neredeyse. Buna ek olarak bir de çalıştığım kurum sayesinde yılda bir kez yaşamın olağan akışında asla göremeyeceğim kentlere gitme fırsatım oldu, bu yüzden pek de oturduğum yerden konuşmuyorum yani. Üç kent arasında gidip geliyordum, trenler, otobüsler yeni bir ev edinmiş gibiydim. Oysa ben gayet sıkıcı, sakin ve bahane olmasa evden çıkmayacak bir tipim. Haliyle yolculuğu bu denli normalleştiremeyince benim için yolda olma hali ile hesaplaşmam bitmek bilmiyor. Yolculuğun benim için yaşamımdaki hali bu. Öykülerde yola revan olanlar için de mesele aslında bir ev arayışıdır. Yıkıldığı yere han yapmak diye güzel bir tabir vardır, öykülerdeki yolcular yıkıldıkları yere değil yeni yerlere taşınabilmenin olanaklılığını sorguluyorlar. Çünkü ev diye sığındığımız yerler çok sık başımıza yıkılır. Biz yeni bir aile ve ev edindiğimizi sanırız. Güçlü bağlar, dostluklar, deriz ki e yolculuk burada bitsin artık, burası son durak olsun. Birilerini sırdaş tutmak da böyle bir şeydir örneğin, evinizin anahtarını teslim edersiniz. İstediğinde kapıyı açıp girebilir. Ama sizi kapı dışarı da edebilir. O zaman da yeni bir ev bulmanız gerekir, yola revan olmanız gerekir. İşte bu yüzden birden çok ev edinmeyi öğrenmesi gerekir insanın.

Yolculuk biraz da bu demek benim için, sizi bıçakladıklarında sırtınızı dayayabileceğiniz bir başka duvar, başınıza yıkıldığında yeni bir toprak arama ihtimali yani. Yani yolculuk denilen şey benim için başında ya da sonunda bir ev fikri olmadan düşünülemez, ya varılacak ya da kendisinden kaçılan bir ev illa ki yolculuğun bir parçasıdır. Yazmak ve okumak da bence burada devreye girer, metin bir ev arayışıdır. Evden öte bir yuva belki, sizin için sabit kalan tek yer sayfadır, harflerdir, dizelerdir, paragraflardır. Ama metin de kendi içinde hem bir yolculuktur her zaman hem de varılan yerdir. Ben metni de hep bir yolculuk olarak düşündüğüm için, yaşamımdaki gibi dinlenemeyen bir yolcu olarak gördüğüm için belki vazgeçemediğim temalardan biridir yolculuk.

Nurbanu Gürşen: Bir kız çocuğuyla yaşlı teyzelerini anlattığınız “Teyzelerle Çay Saati” adlı öykünüzün sonu şöyle bitiyor; “ah şimdi oldu, bu çayın demi tam yerinde. Bak öğreniyorsun yavaş yavaş. Öğreneceksin.” Çay demlemeyi bilmek kadın olarak öncelikli hizmet yerimiz olan mutfağı işaret ediyor. Sizce öğrenebilecek miyiz iyi bir çay demlemeyi? Sizin öyküleriniz öğrenmeyeceğim der gibi…

Melike Belkıs Aydın: Güzel bir soru, bilmem ki öğrenebilecek miyiz. Aslında ben öğrenmeyeceğim gibi mutlak bir direncim yok. Güzel bir çay demlemeyi kim bilmek istemez. Belki zaten biliyoruzdur da beğendiremiyoruzdur ya da istediğimiz gibi demlememize izin verilmiyordur. Yaşlı kadın akrabalar yedi göbek uzak da olsa her zaman bir beğenme makamı gibi düşünürler kendilerini, bu belki bir ezilmişlik mirasının sürdürülmesidir bilmem ki. Mutfak da bunu dolaysız sürdürmenin bir mekanı. Bir de şu var, kadın her zaman tıknefes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. İş mi edindik, peki evlilik nerde? Evlendiniz mi, neden derhal çocuk yapmadınız? Ne demek çocuğunuz sıradan, illa ki onu üstün kılan bir meziyeti vardır, nasıl olur da kurstan kursa dolaşmazsınız? İş yaşamında iyisiniz de ne demek, ev temizlemeyi sevmemek, evinizi de dört başı mamur temizlemeden nereye böyle? Yazmak ve sevdiğiniz kitapları okumak sizin için hep en sonda gelmesi gereken şeyler. Önce iyi bir maaşlı çalışan, iyi bir eş, iyi bir anne ve iyi bir ev kadını olun da sonra zaman kalırsa belki okursunuz, hobi olarak da yazarsınız. Mutfak işte bu koşuşturmaca ortasında bir yerde duruyor evet, ama sadece bize ait kılınmış gibi görünse de ailenin ortak malıdır aslında. Kadınların hem sığınağıdır hem de hapishanesidir mutfaklar. Bütün bir gündelik yaşamdan kendi himayesine bırakılan tencereler, tavalar, zeytinyağı şişeleri, baharat kutuları, saklama kaplarıyla kocaman ve büyülü bir krallıktır. Ama öte yandan da tek hakimiyeti orada konumlandırılır. Mutfak dışında ses çıkaramaz hale getirilir. Öyle olunca insan hapishanesini sevmeyi öğreniyor, mutfakla kurduğumuz ilişki böyledir.

PEMBE KIZIL, Melike Belkıs Aydın, NotaBene Yayınları, 2015.