5 Şubat 2014 günü Bosna-Hersek’in Tuzla kentinde başlayan ve daha sonra diğer kentlere sıçrayan ayaklanma Bosna-Hersek’in siyasal yapısını hem kültürel hem de kurumsal anlamda şekillendiren etnik-dinsel paradigmanın çözüldüğü bir anı öne çıkardı. Yugoslavya’nın dağılmasını izleyen savaş özellikle bölgede yaşayan Müslümanlar için etnik temizlik ve katliamlar anlamına gelirken, aynı zamanda Katolik Hırvatlar ve Ortodoks Sırplar arasındaki ayrımların keskinleştiği ve bölgenin sosyalist Yugoslavya’nın ‘kardeşlik ve birlik’ olarak tanımladığı birlik siyasetinin dışına taşındığı bir tarihsel dönüm noktasını oluşturuyordu. Bölgenin yeni siyasal yapısı 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Antlaşması’nda da pekiştirilen etnik-dinsel kimlikler üzerine kurulu paradigma ile tanımlanıyordu. Bireylerin ancak etnik-dinsel kimlikleri ile siyasal alanda görünür oldukları bu sistem yoksulluk ve yolsuzluk gibi bölgede yaşayan tüm etnik ve dinsel kimlikleri etkileyen sorunların dile getirilmesi için gerekli olan siyasal dili sağlamaktan uzaktı. 2014 yılı Şubat ayının başında Tuzla’lı işçilerin önderliğinde başlayan ayaklanma ise etnik ve dinsel kimlikleri reddetmesi ve tüm Bosna-Hersek vatandaşlarının taleplerini dile getirmesine imkan veren bir siyasal dil oluşturması ile bu sisteme radikal bir müdahalede bulundu.  Tuzla’lı işçilerin önderlik ettiği müdahalenin boyutu ve önemi, savaş sonrası kurulan siyasal yapının kurumsal ve ideolojik boyutları gözden geçirilmesi ve bu yapının çizdiği etnik-dinsel çerçevenin ne tür bir hegemonya anlamına geldiğinin tartışılması ile daha anlaşılır olabilir.

Bu anlamda bakılması gereken ilk nokta 1995 yılında imzalanan Dayton Barış Antlaşması ile yürürlüğe giren ve Bosna-Hersek devletini bağımsız bir devlet olarak kuran siyasal çerçevedir. Bu siyasal çerçevenin kurumsal ve ideolojik mantıklarını anlamak aynı zamanda bu çerçevenin sınırlarını ve arızalarını işaret etmenin de imkanını verebilir. Bosna-Hersek’in siyasal yapısının şu anki formu savaş sonrası ortaya çıkan etnik ayrımların pekiştirilmesi olarak tasvir edilebilir. Yugoslavya döneminde heterojen bir yapı gösteren etnik dağılım savaş ile birlikte özellikle Sırpların etnik temizliğe uğrattığı alanların Müslüman Boşnaklar ve Hırvatlar tarafından boşaltılması ile beraber daha homojen bir yapı arz etmeye başlamıştı. Öncelikli hedef olarak etnik gruplar arasındaki çatışmayı sonlandırmayı ve gelecekte böyle bir çatışmanın ortaya çıkmasını engellemeyi koyan barış anlaşması da savaş esnasında ortaya çıkan etnik homojenleşme haline bir itiraz göstermemiş aksine bu tablonun farklı etnik grupları birbirinden uzak tutarak çatışmayı önleyeceğini düşünerek sınırları onaylamıştır. Buna göre Bosna-Hersek, Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki siyasal birimden oluşan bir devlet olarak kurgulanmış ve oluşturulan Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği birimi ile beraber uluslar arası aktörlerin ülkeye müdahale edebilmesinin kurumsal yolları oluşturulmuştur. İçinde yoğun olarak Sırpların yaşadığı ve savaş sırasında Sırp ordusunun ele geçirdiği toprakların barış anlaşmasınca onaylanması ile oluşturulan Sırp Cumhuriyeti’ne karşılık, Bosna-Hersek Federasyonu Müslüman Boşnak ve Hırvatların birlikte yaşadığı ülkenin diğer siyasal birimini oluşturmaktadır. Her iki siyasal biriminde onayı olmadan merkezi hükümetin karar almasına imkan vermeyen bu sistem etnik kimlikleri kurumsallaştırırken ve Yüksek Temsilcilik aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi uluslar arası aktörlerin müdahalesini mümkün kılıyordu. Bosna-Hersek halkının demokratik katılımı olmadan oluşturulan bu siyasal yapı üzerine inşa edildiği etnik-dinsel paradigmayı pekiştirirken, ülkeyi böldüğü siyasal birimler ile adeta etnik-dinsel bir rekabet ortamı inşa ediyordu. [1] Siyasal sistem içerisine yerleştirilmiş çoklu veto mekanizmaları ile etnik grupları temsil eden siyasetçileri sistemi felç etmesine imkan veren bu yapı, kurucu olarak kabul edilen Hırvat, Sırp ve Müslüman Boşnak halklarının etnik kimliklerini kurumsallaştırarak, Bosna-Hersek vatandaşlarının ancak etnik-dinsel kimlikler üzerinden siyasal alana dahil olan özneler olarak var olmasını mümkün kılıyordu. Böylelikle sistem bireyleri etnik-dinsel kimlikler ile özdeşleştirmeye iterken, siyasal parti sisteminin de etnik-dinsel hatlar üzerinden şekil almasına yol açıyordu. Her ne kadar etnik çatışmayı sonlandırma konusunda başarılı olsa bile bu sistem Bosna-Hersek halkı için tatmin edici bir siyasal yönetim sunmaktan uzaktı.

Bosna-Hersek halkı ülkenin kuruluşundan beri yoksulluk ve işsizlik gibi ekonomik sıkıntılar ile uğraşırken, ülkenin ABD ve AB tarafından teşvik edilen neoliberalizasyonu yöneticiler için zenginleşme anlamına geliyordu. Ülkenin kuruluşundan beri ortalama %40 civarında seyreden işsizlik rakamları, gün itibariyle genç nüfus için %57 dolaylarında ölçülmekte. [2]  Özelleştirmeler ile kamu tarafından elden çıkarılan işletmeler bir yandan bu işletmelerde çalışan işçiler için işsizlik üretirken öte yandan bu işletmelerin özeleştirilmesi ile ortaya çıkan rantın yerel oligarkların elinde toplanmasına neden oldu. Özellikle ücretlilerin ve emeklilerin yaşam standartlarında büyük bir düşüş anlamına gelen bu tablo tüm etnik-dinsel kimliklere sahip vatandaşlar arasında benzer şekilde gözlemlenebilir hale geldi. [3] Hızla zenginleşen yöneticiler ile halk arasında büyük bir uçurum oluşmasına neden olan bu sistem yarattığı ekonomik sorunların yanı sıra pek çok siyasal krizinde yaşanmasına yol açtı. Özellikle 2010 yılı Ekim ayındaki genel seçimler ertesinde yaşanan 16 aylık hükümet krizi ülkedeki etnik grupları temsil etmek üzere kurulmuş siyasal partilerin işlevsizliğini öne süren bir an olarak ortaya çıktı.[4] Ülke halkının yaşadığı ekonomik sorunlara eklenen hükümet krizleri Dayton Barış Antlaşması sonrası kurulan sistemin sınırlarını ortaya sererken, etnik-dinsel kimlikler üzerine inşa edilmiş siyasal paradigmanın çözülme noktalarını da belirginleştiriyordu.

Dayton Barış Antlaşması’nın üzerine kurulduğu etnik-dinsel paradigmanın sınırları ve bu paradigmanın üzerine inşa edildiği siyasal sistemin yarattığı eşitsizlikler Bosna-Hersek vatandaşlarının taleplerini etnik-dinsel kimliklerin ötesine geçen siyasal taleplere dönüştürmesine imkan veren bir sosyal bağlam yaratıyordu. Bosna-Hersek halkının sosyal, ekonomik ve siyasi talepleri etnik-dinsel paradigma içinde ifade edilemez hale geldiğinden dolayı tüm etnik-dinsel gruplara hitap eden bir politik dilin oluşumu gözlemlenebiliyordu. Bu paradigma değişiminin ilk işaretçilerinden biri 2013 yılı Haziran ayında vatandaşlık numarasının devlet makamları tarafından geç hazırlanması nedeniyle tedavi alamadığı için ölen bebek Berina Hamidovic’in, ölümünün ardından yaşanan gösterilerdi.[5] Vatandaşlık numarası çıkarma işlemini geciktiren otoritelere bebeğin ailesinin gösterdiği tepki olarak başlayan protestolar kısa zamanda büyüdü ve kamuoyunda ‘Bebek protestoları’ olarak tanındı. Başkent Saraybosna’nın yanı sıra Tuzla ve Mostar gibi şehirlerde de gerçekleşen protestolar etnik-dinsel kimliklerin ötesine geçen bir itirazı dile getiriyordu. Bosna-Hersek içindeki farklı etnik-dinsel kimliklere ait bireylerin katılımının yanı sıra bu protestolar tüm eski Yugoslavya coğrafyasında yankı buldu. Bu protestoların etnik-dinsel paradigmanın ötesine geçen bir dil oluşturmakta önemli adımlardan biri olduğu muhakkak ise de ‘Bebek Protestoları’ olarak bilinen gösteriler daha ziyade tikel bir talebi dillendirmek ile kalmış ve genelleşmemiştir.

5 Şubat günü Bosna-Hersek’in Tuzla kentinde başlayan protestolar özelleştirilen ve iflas eden işletmelerin işsiz kalan çalışanlarına katılan öğrenciler ve aktivistlerden oluşuyordu. Önemli bir sanayi kenti olan Tuzla’nın nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan işçilerin özelleştirmeler ardından işlerini kaybetmeleri kentin ekonomisi için önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Bu sorunlara binayen Tuzla’da 3 bin işçinin sokaklara inerek şehrin en önemli iki ana caddesini trafiğe kapatmaları ve olaya müdahale eden polisin şiddeti ayaklanmaların fitilini ateşledi.[6] Sosyal haklarını ve insanca yaşam koşulları talep eden işçilerin eylemi 8 Şubat itibariyle Saraybosna, Bihac, Mostar ve Zenica şehirlerinde destek buldu. Sokaklara inen halk, Saraybosna başkanlık sarayı da dahil olmak üzere pek çok hükümet binasını ateşe verdi. Göstericiler ülkenin yönetici elitinin yaptığı yolsuzluklar ile karşılaştırıldığında kendi eylemleri dolayısıyla oluşan maddi zararın önemsiz olduğunu belirtiyorlardı. Sosyal adalet talebini yükselten göstericiler, siyasal sistemde değişiklik ve ülkenin her üç etnik-dinsel grubu için ekonomik iyileştirme anlamına gelecek reformlar talep ettiler. Ülkenin üç resmi diline referansla (Sırpça, Boşnakça, Hırvatça) yazılmış bir pankart ‘Üç dilde de açız” derken protestoların etnik-dinsel paradigmanın dışında olduğuna dair bir işaret sunuyordu. Yüzlerce insanın polis şiddetine maruz kaldığı gösteriler sonrası Saraybosna ve Tuzla kantonlarının başbakanları istifa ederken, Bosna-Hersek Federasyonu hükümeti görevde kalmayı sürdürdü.

Bosna-Hersek Uluslararası Yüksek Temsilcisi Valentin Inzko gösterilere karşı AB’nin güvenlik güçlerinin gerekirse müdahalede bulunması gerektiğini belirtti. Bu, etnik-dinsel paradigma üzerine kurulmuş siyasal sistemin sosyal adalet gibi etnik-dinsel kimliklerin ötesine geçen talepler ile nasıl başa çıkacağını görmek açısından önemli bir beyandı. [7] Bu noktada ülkenin farklı etnik-dinsel gruplarını temsil eden siyasilerin tavrı da etnik-dinsel paradigmanın sınırlarını işaret eder nitelikteydi. Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a gidip Sırbistan’ın hamiliğinde olduğunu gösterirken, Bosna-Hersek’te yaşayan Hırvatlar’da Hırvatistan Başbakanı’nın ziyareti ile etnik-dinsel olarak kurdukları siyasi temsil ilişkisini kuvvetlendiriyorlardı. Bu noktada Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Saraybosna ziyareti de Bosnalı Müslümanlar’ın hamiliğine soyunan Neo-Osmanlıcı tahayyülünün bir işaretiydi. Aliye İzzetbegoviç’in mezarını ziyaret eden ve Müslüman din adamları ile görüşen Davutoğlu Bosna-Hersek’in etnik-dinsel yapısı içinde Türkiye’nin Bosnalı Müslümanlar ile kurduğu hamiyet ilişkisini göz önüne seriyordu. Tuzla’lı işçilerin önderliğinde gerçekleşen protestolar etnik-dinsel kimliklerin tikelliğinin karşısına evrensel bir kimlik ile çıkarken, siyasal alanın kurucu paradigmasını yerinden oynatıyordu.

Gösteriler sadece bir itiraz olarak dile gelmek ile kalmayıp kalıcı siyasal dönüşüm için de pratikler geliştirdiler. Kentlerde toplanan halk, halk meclisleri kurarak kendi taleplerini tartışırken aynı zamanda ülkenin etnik-dinsel kimlikler üzerine kurulu siyasal yapısının dönüşümünün olası yollarını da öneriyordu. Farklı şehirlerde toplanan halk meclisleri halihazırda görevde bulunan siyasetçilerin istifasını talep ederken, etnik-dinsel kimlikler üzerine kurulmamış yeni siyasal alanda yeni siyasetçilerin görevlendirilmesini istiyordu. Bu yeni siyasetçilerin etnik-dinsel kimlikler üzerinden değil liyakat koşulu ile atanmasını talep eden göstericiler etnik-dinsel paradigmanın yarattığı sorunların ötesine geçmek için bir program ortaya koyuyorlar. Bu talebe ek olarak siyasetçilerin maaş ve ayrıcalıkların sınırlandırılması, göstericilerin cezalandırılmaması ve polis şiddetinin son bulması gibi talepler öne çıktı. Bu taleplerin etnik-dinsel kimlikleri reddetmesine karşılık hazlihazırda var olan siyasal sistemin olayları anlamak için kullandığı etnik-dinsel paradigmada ısrar etmesi Bosna-Hersek’te yaşananları anlamak için önemli bir giriş noktası sunuyor. Bu anlamda Sırp Cumhuriyeti lideri Milorad Dodik’in yaşananları Sırplara karşı bir komplo olarak görmek konusundaki ısrarı tekil bir ideolojik saplantı olarak değil, tüm siyasal alanı etnik-dinsel kimlikler üzerinden anlama ve bu alan içinde kendilerine ayrıcalıklar yaratma olarak çalışan bir yönetici sınıfın siyasal paradigması olarak görülmelidir. [8]

Sonuç olarak, Bosna-Hersek’te yaşananların siyasal anlamı etnik-dinsel kimlikler ile özdeşleşme zorunda bırakılan bir halkın sosyal adalet talebi ile çıktığı sokaklarda etnik-dinsel paradigmayı yerinden etmesidir. Tuzla’daki işçilerin önderlik ettiği bu halk ayaklanması Yugoslavya’nın dağılmasından beri etnik-dinsel kimlikler ile tanımlanmış ve kendini ifade etmek zorunda bırakılmış bir halkın bu ortak talepler ekseninde bu paradigmayı yıkması ile sonuçlanmıştır. Bu noktada Bosna-Hersek’in siyasal alanında gerçekleşen dönüşümün izlenmesi ve etnik-dinsel paradigmanın yıkılışının ardından sosyal adalet vurgusuna dayalı kimliklerin ortaya çıkışını takip edilmesi tüm dünyadaki sosyal adalet mücadeleleri için öğretici olacaktır. Türkiye özelinde ise etnik-dinsel paradigmaya göre şekillenmiş Türkiye dış politikasının bu yeni dönem içinde nasıl değişeceği ve etnik-dinsel kimliklerin reddi üzerine kurulmuş bu siyasal hareket ile nasıl ilişki kurulacağı ve bu dönüşümün AKP’nin neo-Osmanlıcı tahayyülüne etkisinin ne olacağı önemli sorular olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

DİPNOTLAR

[1] Bu noktanın tartışıldığı Andreja Zivkovic’in ilgili yazısına bakılabilir. Andreja Zivkovic, The People’s Uprising: A Break with Dayton Bosnia, http://www.criticatac.ro/lefteast/break-with-dayton-bosnia/ (son erişim 24 Şubat 2014)

[2] Bosna –Hersek için işsizlik rakamlarına bu kaynaktan ulaşılabilir.  http://www.tradingeconomics.com/bosnia-and-herzegovina/unemployment-rate (son erişim 24 Şubat 2014)

[3] http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2014/02/it-spring-at-last-bosnia-herzegov-2014296537898443.html, (son erişim 24 Şubat 2014)

[4] http://www.theguardian.com/world/2012/feb/10/bosnia-approves-new-central-government, (son erişim 24 Şubat 2014)

[5] http://www.balkaninsight.com/en/article/bosnia-mourns-baby-victim-of-politics, ( son erişim 24 Şubat 2014)

[6] http://www.rosalux.rs/userfiles/files/Emin%20Eminagic_Tuzla%20protests.pdf, (son erişim 24 Şubat 2014)

[7] http://www.novinite.com/articles/158040/EU+to+Consider+Intervention+in+Bosnia+if+Tension+Escalates, (son erişim 24 Şubat 2014)

[8] http://www.balkaninsight.com/en/article/war-on-the-bosnian-protests, (son erişim 24 Şubat 2014)