İster toplumsal ister bireysel ölçekte olsun cinayet, katliam ya da dehşet anlatıları duygusal mesafenin aşındığı, anlatımın zaman zaman coşkuya varan bir duygusallık ve hatta müzikalite içerdiği lirik bir dilden geçmeyi getiriyor çoğu kez. Faşizmin, kitlesel katliamların ve toplama kamplarının anlatıldığı eserlerin bir kısmı için de bunu söylemek mümkün. Mesela Agamben’in Tanık ve Arşiv: Auschwitz’den Artakalanlar[1]adlı eseri bile, geçmişin acılarını istismar eden bir dilden uzak durmaya yönelik bütün ihtimamına ve mesafesine rağmen bu lirik dilden kaçamıyor. Art arda akan cümleler insanın kalbinin en derinine lirik bir sızı olarak işliyor. Şu cümleyi lirizm değilse başka ne tarif eder? “…kamp kimsenin gerçekten kendi yerine ölmesinin veya hayatta kalmasının mümkün olmadığı bir yerdir.”[2]Muselmann’ın kendi yerine ölemeyen ama kendi yerine hayatta da kalamayan askıdaki hayatı. Bir kabuk olarak hayat. Ölünmemiş bir yaşam ya da yaşanmamış bir ölüm ardı ardına dizilen satırlarla birlikte hücum eder zihninize. Sanırım, faşizme karşı bir bellek oluşturmaya ya da Tanık ve Arşiv’de olduğu gibi tanıklık ve bellek imkânını irdelemeye çalışan eserlerin bile kaçamadığı bu lirik ton biraz da geçmişi yakına getirme, hissettirme gayretiyle ilişkili. Bu gayret tanıklıklarda, belgesellerde, filmlerde ve her tür anlatısal malzemede var.

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---