Feminist politika ve temsil sorunundan bahseden bir yazının güncel tartışmalar bağlamında sanırım şu iki meseleden birine veya her ikisine birden odaklanması beklenir: Kadınların siyasal alandaki temsili ve kadın kategorisinin kendisinin kimi temsil ettiği. Bu iki meseleyi bir arada tartışmanın önemli olduğunu düşünüyorum; zira feminizmin güncel tartışmalarından biri olan kadın kategorisinin sorgulanması ile kadınların eşit temsiline yönelik taleplerin nasıl bir arada ele alınabileceği önümüzde önemli bir soru olarak duruyor. Bu sorunun cevabını ne bu yazıda ne de bu yazı dışında kolaylıkla verebileceğimi düşünmüyorum ama tartışmayı ilerletebilecek birkaç soru sorabilirim. Kadınlık kategorisinin dışlayıcılığı üzerinde durmak veya feminizmin öznesinin kim olduğunu sorgulamak, kadınların siyasete eşit katılım talepleriyle çelişir mi? Kadınların eşit temsili talebi sabit bir kadın kimliğini esas almak zorunda mı? Temsili demokrasinin sınırları içinde kalıp, kadın kategorisini veya daha genel olarak özneliği, radikal bir biçimde sorgulanmak mümkün mü? Böylesi bir sorgulama temsili demokrasiyi dönüştürmek için ne gibi imkânlar sunar?

Kadınların siyasal temsili ve feminizm

Feminizmin siyasal temsil mekanizmalarıyla ilişkisi, feminist politika açısından da belirleyici olan, özel alan/kamusal alan, farklılık/ eşitlik, kimlik/evrensellik gibi karşıtlıkların sonucu ortaya çıkan gerilimler etrafında şekillenir. Bu karşıtlıklar, feminizm içindeki farklı konumlarca farklı biçimlerde sorgulanmış, bazen birine diğeri karşısında ağırlık verilmiştir. Bu konumları kabaca üçe ayırabiliriz diye düşünüyorum. İlk konum kadınların erkeklerle eşit vatandaşlar olmalarını ve kamusal alana eşit katılımlarını sağlayacak hakların edinilmesine yoğunlaşır. Bu konum altında toplanabilecek yaklaşımlar kabaca liberal feminizm adı altında sınıflandırılabilir. Seçme ve seçilme hakkı gibi temsili demokrasiye ilişkin haklar; eğitime ve istihdama eşit katılıma yönelik haklar ile kadınların bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde denetim sahibi olmalarına ilişkin haklar için verilen mücadeleler, bu konumun feminist mücadele alanındaki yansımaları olarak görülebilir. İkinci konum ise temsili demokrasinin ve vatandaşlığın eril kuruluşunu eleştirir. Kamusal alan/özel alan ayrımı üzerinde temellendirilen siyaset alanı, özel alan ile olan bağını görünmez kılmış ve özel alanın dışlanması yoluyla kadınsı olanı siyaset alanından dışlanmıştır. Bu ayrım sorgulanmadığı,  siyasetin eril yapısı değişmediği sürece kadınların ve çıkarlarının temsilini imkânsız olacaktır. Bu konum içerisinden, kadınların soyut vatandaşlık düşüncesi tarafından içerilemeyen farklılıklarına daha çok vurgu yapılır ve bu farklılıkları tanıyan bir siyasallık düşüncesi geliştirilir.  Duygusallıktan uzak rasyonellik, rekabet ve saldırganlık yerine şefkat, empati, dayanışma gibi değerlerin belirleyici olduğu bir siyasal hayat tahayyülü öne çıkar. Üçüncü konum ise kadınların ortak çıkarlarının düşünüldüğü kadar açık olup olmadığını sorgular. Bu sefer kadınlar arası farklılıklar sorgulama konusu haline getirilir ve kadınlık kategorisinin kimleri temsil edip kimleri dışladığı daha radikal biçimde ele alınır.

Feminizmin temsili demokratik mekanizmalara yönelik eleştirisinde, bu üç konumu da kesen, feminizmin kendisinin yarattığı bir etkinin sürekliliğini de takip edebiliriz.[1] Feminizm, liberal demokrasinin soyut, rasyonel insan kurgusunu bedenselleştirmiş, farklılığı liberal demokrasi eleştirisinin merkezine taşımıştır. Çeşitlilik ve farklılık vurgusu liberal demokrasinin ana konularından biri olduğu için feminizmin eleştirisi çok da devrimci bir hamle gibi görünmeyebilir. Fakat liberal demokrasi için esas olan görüş ve inançların farklılığını esas alan düşünsel farklılıklar; ‘fikirler politikası’dır.[2]Cinsiyet, etnisite, ırk, sınıf gibi fikir ve inançlar arasındaki farklılığın karşılayamadığı, deneyime dayalı farklılıklar, liberal demokratik süreçlerden dışlanmıştır. Fikirler politikası, hem temsilcinin hem de temsil edilenin sınıfını, cinsiyetini ve ırkını soyut insan düşüncesi perdesinin arkasında gizlemeye çalışırken; feminizm soyut insanın cinsiyetinin aslında erkek olduğunu söyler. Kadınların oy ve temsil hakkı mücadeleleri, aslında erkek olan ama cinsiyetten azade gibi görünen soyut birey düşüncesini istikrarsızlaştırmış, bu bireyin cinsiyetli  – erkek – olduğunu ve sınırlı bir kesimi temsil ettiğini göstermiştir.  Böylece hem liberal demokrasinin birey kurgusunun içerdiği dışlamaları ortaya koymuş, hem de ısrarlı eşitlik talebi yoluyla, sürekli olarak farklılığa işaret ederek onu tanımıştır.[3] Feminizmin cinsiyet farkına yaptığı vurgu aynı zamanda kendi öznesi olarak işaret ettiği temsilciyi, yani kadın kategorisini, istikrarsızlaştırıcı bir etkiyi doğurmuştur. Bu etki Landes’in söylediği gibi demokrasi pratiği içerisindeki olumsal, kırılgan ve yayılmaya açık olanakları dile getirmiştir.[4] Bu etkiyi ve feminist politikanın güncel tartışmalarını yazının geri kalanında ele alacağım. Fakat önce temsili demokrasi tartışmalarında sıklıkla üzerinde durulan kadınların eşit temsili meselesi üzerinde kısaca durmak gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle kadınların siyasete eşit katılımın feminist politika açısından neden önemli olduğu sorusuna bakalım. Kadınların siyasal katılımlarının oldukça düşük olduğu Türkiye bağlamında kadınların karar alma mekanizmalarına katılımlarının artırılması talebinin önemi açık görünüyor. 2011 seçimlerinden sonra kadınların parlamentodaki temsil oranı %14,3 iken, İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre yerel yönetimlerde kadınların temsil oranı toplamda %0,2.[5] 2014 yerel seçimlerinde tüm partilerden gösterilen toplam 4155 aday arasında kadın aday sayısı yalnızca 246.[6]  Veriler bize kadınların ne parlamentoda ne de yerel yönetimlerde erkeklerle eşit oranda yer almadığını gösteriyor. Fakat kadınların siyasete eşit katılımı “kadınlar” açısından neden önemli? Bu sorunun cevabını vermeye çalıştığımızda açıkça devreye temsil sorunu giriyor.

Anne Phillips’in mevcudiyet politikası adını verdiği, deneyime dayalı farklılıkların siyasal alanda giderek daha fazla belirleyici olması süreci, temsil edilen ve temsilci arasındaki ilişkinin önemini artırır.[7] Phillips’in söylediği gibi sorun yalnızca belirli fikirleri temsil etmek olduğunda temsilcinin kim olduğu önemli görünmeyebilir, fakat eğer elimizdeki fikirler kümesinin sınırları başka alternatifleri görünmez kılacak katar katı ve dışlayıcıysa bu fikirleri temsil eden ve geliştirenlerin de değişmesi gerekecektir.[8] Mevcudiyet politikası bize ne temsil edilenin ne de temsilcinin soyut figürler olmadığını gösterir. Mevcudiyet meseleleri siyasetin gündemine yerleştiğinde, temsilcinin temsil edilenle deneyim ortaklığına sahip olması gerekliliği ortaya çıkar. Temsili demokrasilerde kadınların çıkarlarının kadınlar tarafından temsil edilmesi talebi bu gereklilikten kaynaklanır.

Peki, böylesi bir politika anlayışı zorunlu olarak ayrılıkçı, grup üyeleri arasındaki farkların görmezden gelinmesine neden olan sabit kimlikleri dayatan bir kimlik politikasına mı yol açar? Yoksa sabit ve değişmez özler olarak kimlikleri değil de çoğul, değişken ve öngörülemez konumları ve kimliklere sabitlenemeyen deneyimleri mi öne çıkarır? Feminizm açısından oldukça önemli olan bu sorun bizi, feminizmin erkeğin kendisini tek ve cinsiyetsiz özne olarak sunmasına karşı çıkarken, kadın kategorisinin kendisine yönelik sorgulamaları ortaya çıkaran etkisine götürüyor. Farklılık meselesi politika için bu kadar merkezi bir konuma yerleştirildiğinde, feminizmin öznesi de sorgulanır hale gelir. Feminizmin ortak kadınlık deneyimi vurgusu, liberal demokrasideki soyut insan kurgusunun cinsiyetini hatırlatırken kadınlar arasındaki farkları görünmez kılmıştır. Siyah feministler, lezbiyen feministler, sömürgeleştirilen ülkelerden feministler, feminizmin ortak kadınlık deneyiminden ve kız kardeşlikten bahsederken sınıfa, ırka, cinsel yönelime dayalı tahakküm ilişkilerinin üzerini örttüğünü söylemiştir. Kadınlık kategorisini sorgulamışlar fakat ondan vazgeçmeden onu yeniden tanımlanmaya açık hale getirmişlerdir.

Kadınlar kategorisi ve temsil

Kadınlar kategorisi feminist kuram ve politika açısından 1980 sonrasında giderek daha fazla tartışmalı hale gelse de, kadın olmanın anlamı feminizm açısından hiçbir zaman göründüğü kadar açık olmamıştır.  Sojourner Truth, 1852 yılında kölelik karşıtı bir gösteride kadın olduğunu ispatlamak için beyaz kadınlardan ve erkeklerden oluşan bir topluluk önünde memelerini açarak “Ben kadın değil miyim?” [“Ain’t I a Woman?”] diye sormuştu.[9] Bundan yüz yılı aşkın bir süre sonra bell hooks, feminizm içindeki ırkçılığı eleştirdiği kitabının başlığında aynı soruyu soruyordu. hooks, 1970’lerde Amerika’daki feministlerin, siyah kadınları siyah erkeklerden ayrı bir grup veya genel “kadınlar” grubunun bir parçası olarak görmediklerini söyler. Kadınlardan bahsedildiğinde söz konusu olan beyaz kadınlardır, siyahlardan bahsedildiğinde ise siyah kadınlar. hooks’a göre bu durum, beyaz feministlerin siyah kadınları kadın olarak tanımadıklarının bir göstergesidir.[10] Beyaz feministlerin kadınların ortak ezilmişliklerine yaptıkları vurgu, orta sınıf beyaz kadınların cinsiyetçi baskıya direnirken sınıfsal ve ırksal avantajlarını kullandıklarını ve tüm kadınların aynı biçimde ezilmediklerini fark etmelerine engel olmuştur.[11]

Sojourner Truth’un  “Ben kadın değil miyim?” sorusunun cevabını kimlerin verebileceği, kimlerin kadınlar adına söz alabileceği bugün giderek hararetlenen bir tartışmanın konusu haline gelmiştir. Siyah feministler, ortak kadınlık kimliğinin esasen beyaz, orta sınıf kadınların deneyiminden kaynaklandığını ve içerdiği sınıfsal ve ırksal dışlama mekanizmalarını gizlediğini söylediler. Sömürge ülkelerindeki kadınlar da hem beyaz feminizme hem de ABD’deki siyah feminizme sömürgecilik deneyimlerini göz ardı ettikleri eleştirisini yönelttiler. Mohanty, “Batılı feminizm”in üçüncü dünyadaki kadınların tarihsel olarak heterojen deneyimlerini tek bir “Üçüncü Dünya Kadını” imgesi altında birleştirmesini eleştirir.[12] Ona göre ortak ezilmişlikle tanımlanan homojen kadın kategorisine tarih dışı, sabit bir “Üçüncü Dünya Farkı”nın eklenmesi yoluyla “ortalama üçüncü dünya kadını” imgesi üretilmektedir.[13] Batılı feministler farklı sınıflardan, dinlerden, kültürlerden, ırklardan kadınların hayatlarını belirleyen bazı temel çatışmaları temellük eder ve “sömürgeleştirirler”.[14] Geri kalmışlık nedeniyle ezilen, örtünme zorunda olan, eğitimsiz Doğulu Kadın/Üçüncü Dünya Kadını temsilleri yoluyla ötekini kurarken, kendilerini de dolaylı bir biçimde eğitimli, kurtulmuş, laik Batılı Kadın olarak sunarlar.

Siyah feministlerin, lezbiyen feministlerin, sömürge ülkelerinden feministlerin, trans feministlerin eleştirileri bize, ırktan, dinden, sınıftan, etnisiteden, cinsel yönelimden bağımsız bir kadın kimliğinin feminizmin öznesi olduğuna dair iddianın, kapsamaya çalıştığı ama asla tümüyle kapsayamayacağı bir çokluk tarafından sorgulandığını gösteriyor. Peki, yaptıkları eleştiri “kadın” kelimesini, önüne – siyah, işçi sınıfı, Müslüman, heteroseksüel – giderek uzayan bir sıfatlar zinciri eklemeden kullanamamamızı mı öğütlüyor? Bu sıfatların kendilerinin de zorunlu olarak dışlayıcı oldukları göz önünde bulundurduğumuzda, kadın kategorisinin hiçbir zaman tam ve eksiksiz bir temsil sağlayamayacağını görürüz. Çünkü “feminizm içindeki parçalanma ve feminizmin temsil ettiğini iddia ettiği “kadınlar”ın paradoksal biçimde feminizme muhalefet etmeleri, kimlik siyasetinin zorunlu sınırlarına işaret etmektedir.”[15] Kimlik siyaseti üzerinde diretmek feminizmi, hali hazırda var olan ve verili kimliklerin – kimliklerin sayısı artsa da – sabit ve değişmez özlerinin temsiline sıkıştıracaktır. Oysa önceden verilmiş siyasi bir şekilden söz etmeyi bıraktığımızda, kadın kategorisini sürekli bir yeniden kuruluş süreci içerisinde ele almaya başlayabiliriz. Bu şekilde kadınlık geçirimsiz bir kimlik olarak değil, sınırları sürekli yeniden çizilen esnek bir kategori olarak kabul edilebilir ve bu biçimde üstlenilebilir. Bu üstlenme süreci aynı zamanda kimin “kadınlar” başlığı altında siyaset yapabileceğinin önceden bilinmediği bir sürece de işaret eder. Kadın kategorisi altında tamamen kapsayıcı bir temsilin olamayacağının kabulü aynı zamanda farklılığı mümkün olduğunca çok tanıyacak bir temsil için bir ufuk sunar.

Kadınlar kategorisinin feminizm içerisinden radikal biçimde sorgulanışı, bu sorgulamanın temsili politikanın zeminini yok edeceğine ve feminist politikanın elini zayıflatacağına dair endişelere yol açmıştır. Örneğin Seyla Benhabib’e göre postmodernist[16] konum, öznenin ölümünü ilan ederek ve kadın hareketinin kurtuluş ideallerinden şüphe duyulmasına neden olarak feminist politikayı imkânsız hale getirmektedir.[17] Benhabib feminizmin hem postmodern olup hem de kurtuluş fikrini korumaya devam edip edemeyeceği konusunda nettir; ona göre böylesi bir müttefiklik feminizm açısından mümkün değildir.[18] Ona göre postmodernizm, “kadınların failliğine ve benlik arayışına, kurtuluşun gerçekleştiği bir gelecek adına kendi tarihlerini yeniden sahiplenmelerine ve toplumsal cinsiyeti ‘bütün o sonsuz çeşitliliği ve tekdüze benzerliği içinde’ açığa çıkaran radikal toplumsal eleştiri edimine adanmış feminist uğraşı baltalar”.[19]

Judith Butler, Benhabib’in eleştirilerine cevap verirken kadınlar kategorisinin sorgulamakla ondan vazgeçmek arasındaki farka dikkat çeker.[20] Kadınlar kategorisinin sorgulanması, bu kategorinin özcü temellerini sarssa da, temsili ve siyasal amaçlarla kullanılmasını engellemez. Butler’ın da dikkat çektiği gibi öznenin kurulmuş olduğunu söylemek onun her eyleminin belirlendiği, bu belirlenmişliğin ötesinde bir faillik sergilenemeyeceği anlamına gelmez.[21] Verili bir özne pozisyonunu reddetmek politika yapma imkânlarını elimizden almaz; öznenin kuruluş sürecindeki yetkilendirme ve dışlama süreçlerini anlamamızı mümkün kılar. “Feminist özne hangi dışlamalarla kurulmuştur ve o dışlanmış alanlar nasıl geriye dönüp feminist “biz”in “bütünlük” ve “birlik”ini rahatsız etmektedir?”[22] Böylece özne bir kenara atılmaz, ondan vazgeçilmez; önceden yetki verilmemiş alanlarda faillik gösterebilmenin, konuşmanın ve politika yapmanın yolu açılır.

Kadınlık kategorisinin önceden belirlenmiş bir içeriğinin olmadığı fikrinin akla getireceği sorulardan biri, bu kategorinin altına her türlü deneyimin, yaşantının ve öznelliğin dâhil edilip edilemeyeceğidir. Burada Butler’ın yaptığı ayrımın önemli olduğunu düşünüyorum: Kadınlık tanımlanırken normatif bir temelin reddedilmesi, kadınlığın, herhangi bir müzakereye veya tartışmaya mahal vermeksizin tüm konumları ve kimlikleri kapsayacak ölçüde genişlemesi sonucunu doğurmaz. Tam tersine kadınlığın tanımının sürekli bir siyasi çekişmenin konusu olduğuna işaret eder. Bu çekişmenin içerdiği riskler ise kaçınılmazdır.[23] En sabit ve geçirimsiz görünen sınırlar bile kimliğin dışarıda bıraktıklarının sürekli tazyikine maruz kalır ve müzakereye açılır. Bu yüzden de feminist politika bu riskleri almaya korkmamalı ve temellerini sorgulamaya açık olmalıdır. Kadın kategorisinin yeniden ve öngörülemeyen biçimlerde anlamlandırılmasına dair olanakların genişletilmesi Butler’a göre failliği engelleyen bir şey değildir, tam tersine daha güçlü bir faillik hissini mümkün kılacaktır.[24]

Feminizmin kadınlar adına konuşuyor olduğunun kabul edilmesi, kadınlar kategorisinin betimleyici içeriğinin tartışmaya açılmasına neden olacaktır.[25] Bu tartışmanın bir parçası olmak, kadınlar olarak ve onlar adına konuşmanın gerekliliğine karşı çıkmak anlamına gelmez. Temsili demokrasi dünyanın birçok yerinde bu şekilde işlediği açıkken, onun koşullarını yok sayarak veya inkâr ederek siyaset yapmakta diretmek hem anlamsız hem de imkânsız görünüyor. O halde önümüzdeki siyasi görev modern yapıların oluşturduğu, doğallaştırdığı ve sabitleştirdiği kimliklerin eleştirisini bu sisteme taşımak olacaktır.[26] Önümüzdeki zorlu soru ise bunu nasıl yapabileceğimiz.

Kadınların siyasete eşit katılımını sağlamaya yönelik araçlar bu radikal eleştiriyi temsili demokratik süreçlerin bir parçası haline getirmemizi sağlayabilir mi? Türkiye’de kadınların parlamentoya ve yerel yönetimlere katılım oranlarının düşüklüğünden kısaca söz etmiştim. Siyasete katılmayı ve siyasette tutunmayı başaran az sayıda kadının ise birbirlerine fazlasıyla benzer özelliklere sahip homojen bir grup olduklarını görüyoruz. 23. dönem TBMM’nde yer alan kadınların çoğu iyi eğitim almış, meslek sahibi, evli ve çocuklu kadınlar.[27] Ayrıca bu kadınların çoğu siyasette tutunabilmelerini sağlayacak sosyal ağlara sahipler. Feministler kota, parite, eşbaşkanlık, fermuar gibi yöntemleri savunarak kadınların karar alma mekanizmalarına eşit katılımının sağlanmasına uğraşıyor. Kadınların karar alma mekanizmalarında orantılı temsilinin gerekli olduğu düşüncesine karşı çıkmıyorum. Yukarıda bahsettiğim mekanizmaların işletilmesi kuşkusuz farklı biçimlerde ve farklı etkiler yaratarak bu temsilin sağlanmasına yarayacaktır. Phillips’in de söylediği gibi siyasal katılımın önündeki yapısal engelleri kaldıracak büyük toplumsal, siyasal ve iktisadi dönüşümlerin ancak uzun vadede gerçekleştirilebilecek olmaları, bu tip mekanizmaların önemini artırıyor.[28]  Fakat bu mekanizmalar aynı zamanda siyasal katılımı belirli kimliklerle sınırlandırma, “insanların dışta tutulduğu temelin önceden kategorileştirilmesi” tehlikesini barındırmaktadır.[29] Bu tehlikeyi en aza indirmenin yolunun feminizmin kendi siyasal öznesini her zaman tartışmaya açık tutması olduğunu düşünüyorum.

Kadın kategorisinin sorgulanmasının, kadın kotası veya eşbaşkanlık gibi mekanizmaların sonuçları üzerindeki etkisinin oldukça dolaylı göründüğünün farkındayım. Fakat bu sorgulamanın eksik kalması, kadın kotasından faydalanacak, temsili siyasetin kurumlarına dâhil olabilecek ve oralarda siyaset yapmayı başaracak kadınların Aydın’ın bahsettiği tek tipte kadınlar olmasına neden olacaktır. Daha da önemlisi böylesi bir sorgulama temsili demokrasiye, temsil fikrine radikal bir eleştiri getirecektir. Tartışmadan, çekişmeden ve farklılıktan çekinmeyen, farklılıkları bir uzlaşıya vardırmayı amaçlamadan kendi içinde demokratik bir değer olarak gören radikal demokratik bir kavrayış ise temsili demokrasinin sınırlarını zorlamayı da mümkün kılacaktır.

Bugün tüm kadınları kesen ortak ve değişmeyen bir kadın kimliğinin giderek daha fazla tazyik altında kaldığını görüyoruz. Feminizmin öznesi, yöntemleri ve amaçları daha da çekişmeli konular haline geliyor. Feminizm siyasi olanın sınırlarını, neyin siyasal olup neyin olmadığını ve bunun mücadelesinin verileceği alanları sorgulamış ve radikal biçimde dönüştürmüştür. Demokratik temsil mekanizmalarını zorlama kapasitesini de buradan almaktadır. Kendi içerisindeki farklılıkları ve çatışmayı sindirmemesinin, feminizmin öznesini sürekli tartışmaya ve yeniden tanımlamaya açık tutmasının bu potansiyeli güçlendireceğini düşünüyorum. Böylesi bir feminist politika feminizmin farklı mücadelelerle eklemlenmesi için daha fazla olanak sağlar. Butler’ın söylediği gibi “belki de ‘temsil’ ancak ‘kadınlar’ öznesi hiçbir şekilde varsayılmadığında feminizm için anlamlı bir şey haline gelecektir.”[30]

 

DİPNOTLAR

[1]Bu etkinin yukarıdaki konumları çizgisel bir tarih anlatısına yerleştirerek ele almamızı engellediğini düşünüyorum. Feminizmin hikâyesini liberal feminizmin eşitlik talepleriyle başlatan,  cinsiyet farkına vurgu yapan radikal feminizmle sürdüren ve üçüncü dalganın kadın kimliğini sorgulamasıyla sonuçlandıran  bu tip bir anlatıdan özellikle kaçındım.

[2] Phillips, A. (1999) “Farklılığa Nasıl Yaklaşmalı: Fikirler Politikası mı, Yoksa Mevcudiyet Politikası mı?” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı.

[3] Landes, J. B. (1999) “Yurttaşlık Performansı: Fransız Devrimi’nde Demokrasi, Cinsiyet ve Farklılık” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, s.429.

[4] A.g.e. s.439.

[5] KA.DER (2013) Kadın İstatistikleri: 2012-2013.

[6] Akşam (23/02/2014) “Çiçek değil başkan olmak istiyorlar…” http://www.aksam.com.tr/ekler/pazar/cicek-degil-baskan-olmak-istiyorlar-e2-80-a6/haber-286730. Son erişim tarihi, 27/02/2014.

[7] Phillips, A. (1999) “Farklılığa Nasıl Yaklaşmalı: Fikirler Politikası mı, Yoksa Mevcudiyet Politikası mı?” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, s.203-4.

[8] A.g.e. s.204.

[9] hooks, b. (1982) Ain’t I a Woman: Black Women and Feminism. Londra: Pluto Press p.159.

[10] A.g.e. s.142

[11] A.g.e. s.144-145

[12] Mohanty, C. T. (1984) “Under Western Eyes: Feminist Scholarship and Colonial Discourse,” boundary 2, 12 (3) On Humanism and the University I: The Discourse of Humanism.

[13] A.g.e. s.337.

[14] A.g.e. s.335.

[15] Butler, J. (2008a) Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Çev: B. Ertür, İstanbul: Metis, s.48

[16] Benhabib eleştirisinde postmodern kavramını kullandığı için ben de eleştirilerini bu kavram ekseninde aktarıyorum. Butler postmodern kavramının, birbirine karşıt birçok konumu ve kuramcıyı bir araya getirerek, bu konumların özgüllüklerinin dikkatli okunmamasına yol açtığına dikkat çekiyor (Butler, 2008b: 47).

[17] Benhabib, S. (2008) “Feminizm ve Postmodernizm: Huzursuz Bir İttifak” içinde: J. Butler, S. Benhabib, N. Fraser, D. Cornell, Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi. Çev: F. E. Sezer, İstanbul: Metis.

[18] A.g.e. s.35.

[19] A.g.e. s.42

[20] Butler, J. (2008b) “Olumsal Temeller: Feminizm ve ‘Postmodernizm’ Sorusu” içinde: J. Butler, S. Benhabib, N. Fraser, D. Cornell, Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi. Çev: F. E. Sezer, İstanbul: Metis.

[21] A.g.e. s.57

[22] A.g.e. s.60.

[23] A.g.e. s.63.

[24] A.g.e. s.63.

[25] A.g.e. s.61.

[26] Butler, J. (2008a) Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Çev: B. Ertür, İstanbul: Metis s.48.

[27] Aydın, F. Ç. (2008) “Siyasette ‘Kadın Tektipleştirme’ Süreçleri,” içinde: N. Mutluer (der.) Cinsiyet Halleri: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları, İstanbul: Varlık, s. 106

[28] Phillips, A. (1999) “Farklılığa Nasıl Yaklaşmalı: Fikirler Politikası mı, Yoksa Mevcudiyet Politikası mı?” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, s.213.

[29] A.g.e. s.214.

[30] Butler, J. (2008a) Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Çev: B. Ertür, İstanbul: Metis s.50

 

KAYNAKÇA

Aydın, F. Ç. (2008) “Siyasette ‘Kadın Tektipleştirme’ Süreçleri,” içinde: N. Mutluer (der.) Cinsiyet Halleri: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyetin Kesişim Sınırları, İstanbul: Varlık, 103-122.

Benhabib, S. (2008) “Feminizm ve Postmodernizm: Huzursuz Bir İttifak” içinde: J. Butler, S. Benhabib, N. Fraser, D. Cornell, Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi. Çev: F. E. Sezer, İstanbul: Metis, 25-43.

Butler, J. (2008a) Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Çev: B. Ertür, İstanbul: Metis.

Butler, J. (2008b) “Olumsal Temeller: Feminizm ve ‘Postmodernizm’ Sorusu” içinde: J. Butler, S. Benhabib, N. Fraser, D. Cornell, Çatışan Feminizmler: Felsefi Fikir Alışverişi. Çev: F. E. Sezer, İstanbul: Metis.

hooks, b. (1982) Ain’t I a Woman: Black Women and Feminism. Londra: Pluto Press

KA.DER (2013) Kadın İstatistikleri: 2012-2013.

http://cms2.ka-der.org.tr/images/file/635106274588385879.pdf. (Son erişim tarihi, 27/02/2014)

Landes, J. B. (1999) “Yurttaşlık Performansı: Fransız Devrimi’nde Demokrasi, Cinsiyet ve Farklılık” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, 419-444.

Mohanty, C. T. (1984) “Under Western Eyes: Feminist Scholarship and Colonial Discourse,” boundary 2, 12 (3) On Humanism and the University I: The Discourse of Humanism, 333-358.

Phillips, A. (1999) “Farklılığa Nasıl Yaklaşmalı: Fikirler Politikası mı, Yoksa Mevcudiyet Politikası mı?” içinde S. Benhabib (haz.) Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması. Çev: Z. Gürata ve C. Gürsel, İstanbul: Demokrasi Kitaplığı, 199 – 219.