Sıklıkla postmodernist ve anti-Marksist olarak görülen bir düşünür olan Michel Foucault’nun (1926-1984) sola ya da sosyalist düşünceye nasıl bir katkısı olabilir? Şüphesiz, Foucault bu terimlerle anlaşıldığında bu soruya olumlu bir yanıt vermek imkânsızdır. Solun kendisini felç etmesinin sembol isimlerinden biri olarak görülen bir yazarın okunmasının bile zihinsel hijyene zarar vereceği bile düşünülebilir. Ne var ki, Foucault’nun düşüncesi tarihsel ve entelektüel koşulları içerisinde anlaşıldığında ve aforizmaların ötesine geçilerek daha yakından incelendiğinde bu soruya olumlu bir yanıt verilebilir. Bu inceleme sonucunda Foucault’nun aslında bir Marksist olduğunun anlaşılmayacağı muhakkaktır. Ancak onun düşüncesi özgürlükçü sol siyasetin geliştirilmesi ve belki de yenilenmesi için bazı katkılarda bulunabilir. Bu katkılara geçmeden önce Fransız düşünürün neden girişte anılan terimlerle anlaşılamayacağının altını çizerek sol düşüncenin Foucault’dan faydalanmasını engelleyebilecek koşulları ortadan kaldırmaya çalışalım.

Foucault postmodernist bir düşünür olarak görülebilir mi? Sanat ve mimari alanında ortaya çıkan postmodern kuram aslında Batı toplumlarında 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük dönüşümleri anlamaya yönelik bir söylemdir. Postmodern terimini sanat ve kültürel eleştiriden ödünç alarak yaygınlaştıran Fransız düşünür Jean-François Lyotard olmuştur. Postmodern terimini felsefe ve siyasetin gündemine sokan en önemli eserlerden biri ise Lyotard’ın Postmodern Durum: Bilgi Üzerine Bir Rapor adlı metindir. Bu metnin içeriğine kısaca değinmeden önce ortaya bahsedelim. Metnin başlığından da anlaşılacağı üzere Lyotard’ın bu eseri aslında bilginin güncel durumu hakkında yazılan bir rapordur. Kanada’nın Quebec vilayetindeki Yüksek Öğretim Konseyi’nin talebi üzerine yazılan bu rapor temel olarak teknolojik gelişmelerin bilimsel bilgi üzerindeki etkisini konu edinir.[1] Konsey’in izni ile aynı yıl Fransa’da kitap olarak basılan eserin bir rapor olması ve söz konusu raporda bilginin güncel durumunun ele alınması üzerinde durulması gereken bir noktalardır. Bu özellik postmodern söylemin günümüze dair bir anlatı geliştirmeye ve modernlik sonrası olarak adlandırılan yeni durumu ortaya koymaya çalıştığını göstermektedir. Postmodern söylemin temel derdi bugünü, bugün yaşanan değişimler üzerinden anlamaktır. Postmodernlik yaşanan yeni durumun adıdır.

Lyotard’a göre bilim kendisini hiç bir zaman doğa ya da toplumda her zaman her yerde doğru olan bazı yasalar ortaya çıkarmak ya da hakikati aramakla sınırlamaz. Daima bilimsel bilginin üretiminin kurallarını meşrulaştırmaya çalışır ve bu nedenle felsefeye ihtiyaç duymuştur. Lyotard, kendisini “Tinin diyalektiği, anlamın yorumbilgisi, öznenin (…) özgürleşmesi veya refahın yaratılması” gibi Büyük Anlatılar’a açıkça referans vererek meşrulaştırmaya çalışan her bilimi modern olarak adlandırır.[2] Postmodern ise basitçe modernleşme, ilerleme gibi üst anlatılara olan şüpheci yaklaşımı, daha doğrusu bu Büyük Anlatılar’ın inanılırlığının kaybolmasını ifade eder.[3] Modern dünyadaki bu kopuş Lyotard’da bilgi ve dil oyunları düzeyinde analiz edilir. 1950’lerde tohumları atılan süreç giderek olgunlaşmış ve 20. yüzyılın sonuna doğru bilginin konumu önemli bir değişikliğe uğramıştır. Lyotard’a göre 1970’li yıllara bakıldığında bilimsel bilginin ve teknolojinin gelişimi dil ile ilintili alanlarda olmuştur: “sibernetik, dil bilim, çeviri sorunları, (…) bilgisayar dillerinin uyumluluğu, enformasyonun depolanması ve veri bankaları (…)”[4] Bunlar ilerlemenin en çok görüldüğü ve hatta diğer bilimlere de paradigmatik olarak modeller sunan alan ve bilimsel uğraşlar olmuştur. Ancak bu etkinlikler salt bilimsel bilginin artması ve birikmesini müjdeleyen gelişmeler değil, bilimsel alanın tamamını etkisi altına alan ve değişime zorlayan süreçlerdir. Buna göre bilgisayarlaşma ile birlikte bilgi enformasyona dönüşerek dijital olarak kaydediliyor, bilgisayarların yaygınlaşması ile birlikte öğrenmenin yataylaştığı, medya ve bilginin dolaşımının giderek hızlandığı bir döneme giriliyordu.[5] Bu sürece dahil olmayan ve enformasyon olarak ifade edilip temel veri (bit) olarak kaydedilemeyen bilgi bir kenara bırakılarak unutulacaktı. Bilgi alanında yaşanan bu gelişmeler bilginin depolanabilmesi ve ticarileşmesini de beraberinde getirmiştir. Diğer yandan bilginin meşruiyetinin koşulları da değişmektedir. Artık bilimsel bilgi hakikatle olan ilişkisi açısından değil, performansı yani ne işe yaradığı ile değerlendirilmektedir.

Bu alıntılardan da anlaşılabileceği gibi Lyotard’ın yaklaşımı oldukça determinist ve geleneksel bir sosyolojiyi andırmaktadır. Lyotard toplum ve kültürdeki büyük değişimi teknolojik bazı yeniliklerle açıklama eğilimindedir. Burada Foucault’nun postmodern bir düşünür olduğu iddiasına geri dönelim. Postmodern kuram bir kriz ve süreksizlik söylemidir. Ne var ki, Foucault için aynı tespiti yapmak oldukça güçtür. Öncelikle Foucault kendi projesini “şimdinin tarihi” olarak tanımlamıştır.[6] Şimdiki zamanın tarihini yazmak, bugün yaşanan süreçlerin geçmişteki doğum anını tespit etmek, bugünü geçmişte zaten var olan bazı eğilimlerin olgunlaşması olarak okumak, geçmişi bugünün kavramları ile anlamak değildir. Şimdinin tarihi ile kastedilen bugün yaşanan siyasal, kültürel, toplumsal vb. sorunlara soybilimsel bir araştırma stratejisi ile yaklaşmaktır. Foucault bir söyleşisinde “analizime bugün sorulan bir sorudan başlıyorum” demiştir.[7] Soybilimsel yaklaşım günümüzdeki sorun ve pratiklerin kökenlerini araştırmaktan ziyade bunların tarih içerisinde ne türden mücadeleler, rastlantılar ve kazalarla ortaya çıktığını ve tarihsel olarak hangi siyasal rasyonalitelere dayandığını ortaya koymaya çalışır. Soybilimsel araştırma Foucault’nun iktidar anlayışına paralel bir şekilde çok-nedenlilik ve olumsallığı vurgular. Örneğin 1960’ların sonundan itibaren mahpusların mücadeleleri ile ilgilenen Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı eserini Fransa’da hapishaneler etrafında cereyan eden güncel sorunları mümkün kılan siyasal aklı ele almak için yazmıştır. Bu tarihin çok-nedenli karakteri Lyotard’ın sosyolojisine nazaran oldukça karmaşıktır. Örneğin hapishanelerin ortaya çıkışı feodal zindanların insancıllaşması ve rasyonelleşmesi ile değil, insan bedenini kontrol etmek isteyen çeşitli siyasal tekniklerin gelişiminde bir moment olarak anlaşılmalıdır. Buna göre hapishanenin geçmişi zindanlarda ve kulelerde değil özelikle kışla, okul, manastır gibi insanı uysallaştıran ve kullanışlı hale getirmeyi amaçlayan kurumların uyguladığı tekniklerde aranmalıdır.[8] Burada altı çizilmesi gereken nokta ise bu tekniklerin bu kapalı mekanlarla yetinmeyip toplumun geneline sirayet eden diagramlar haline gelmesidir. Bunun yanı sıra Foucault hapishane üzerine yazdığı bu eser ile Aydınlanma’nın sonunu ilan eden postmodern söylem ile de önemli bir şekilde farklılaşır. Zira 18. yüzyılda icat edilen siyasal tekniklerin farklı şekillerde hala dolaşımda olduğu tespiti bu postmodern iddiayı yadsır.

Peki Foucault’nun anti-Marksist olduğu söylenebilir mi? Bu aslında oldukça yaygın bir görüştür. Örneğin Best, Foucault’nun akademik kariyerinin başlarında Marksizm’e yakın olduğunu ancak Bataille, Blanchot ve Nietzsche gibi yazarları okuduktan sonra farklı entelektüel etkiler altında kalmaya başladığını, 1955’te Marksizm’den tamamen koptuğunu ve eserlerindeki Marksist referansları ayıkladığını ifade eder.[9] Best’e göre 1963 yılına gelindiğinde Foucault Marksizm’in temel insan deneyimlerini analiz etmede yetersiz, indirgemeci bir söylem olduğuna karar vermiştir. Burada öncelikle Foucault’nun Marksizm ile olan ilişkisini tarihsel ve entelektüel bağlamı içerisinde düşünmek gerekir. Foucault’nun eserlerini vermeye başladığı dönemde Marksizm ve fenomenoloji Fransız akademisinde hakim durumdadır.[10] Bu yüzden bu bağlamda Marksizm denince sermaye sınıfına karşı çalışan kesimlerin çıkarlarını dile getiren bir düşünsel yapı değil, Fransız üniversitelerinde ve hatta Fransız radikal solunda hegemonik karaktere sahip belli bir Marksist perspektif anlaşılmalıdır. Bu açıdan da Foucault’nun reddettiği bütünüyle Marx’ın düşüncesi ve yöntemi değil, Fransa’da hakim olan Marksist gelenektir.

Foucault’nun Marx’ın yapıtlarına çoğu zaman açıktan referans vermekten kaçındığı doğrudur. Bunun temel nedeni Foucault’nun yaşamı boyunca kuramsal ve entelektüel kategorizasyonlardan kaçınmaya çalışmasıdır. Bu durumu siyasal angajmandan bir kaçış olarak değil, eserlerinin belirli dar kalıplar içerisinde anlaşılmasını önlemeye yönelik bir hamle olarak görmek Foucault’nun düşünsel ruhuna daha uygun olur.[11] Nitekim bir röportajında Marx’ın metodolojisinden kendi çalışmalarında faydalandığını ifade eden Foucault bazı kitaplarının basıldığı dönemde “kurumsal Sol” tarafından iyi görülmek için Marx’a dipnot vermenin adaba uygun olduğunu ve özellikle bundan kaçınmak için referans vermekten imtina ettiğini ifade etmiştir.[12] Başka bir söyleşisinde ise Foucault, kendi çalışmalarını kabaca Das Kapital‘in ikinci cildini devamı olarak gördüğünü söyler. Buna göre Marksistler tarafından en çok analizi yapılan birinci cilt meta, piyasa ve bunların soyut biçimleri üzerinde durmaktadır. Foucault’nun Marx’ta en çok ilgilendiği ve esinlendiği çalışmalar ise “öncelikle tarihsel olarak somut olan, kapitalin değil kapitalizmin doğuşunun analizleri ve ikinci olarak özellikle iktidar yapılarının ve iktidar kurumlarının kurulması ve gelişmesi açısından kapitalizmin gelişmesinin tarihsel koşullarıdır.”[13] Bu açıklama Fransız düşünürün sadece Marx ile olan ilgisini değil, yöntemsel tercihlerini de ortaya koyarak postmodernist söylemden bir farkını daha ortaya koymaktadır. Alıntıdan anlaşılacağı gibi Foucault salt söylem ve dil oyunları ile değil, somut ve tarihsel durumlarla ve süreçlerle (yani pratiklerle) ilgilenmektedir.[14]

Foucault ve Marx arasındaki köprüleri yeniden kurduktan sonra Fransız düşünürün özgürlükçü sol siyasetin yenilenmesi için yapabileceği katkılara eğilebiliriz. Bu kısımda özellikle radikal demokrat siyasetin üzerinde durduğu kimlik politikaları ve evrensellik tartışmasına değineceğiz. Sol siyasette kimlik tartışmaları özellikle 1980’li yıllardan itibaren güçlü bir şekilde gündemde yer almıştır. Radikal sol ve benzer perspektiflerin temel iddialarından biri insanların siyasal taleplerinin yeniden bölüşüm ile sınırlı olmadığı, bireysel kimliklerin de siyasal sistem ve toplum tarafından tanınması gerektiğidir.[15] Buna göre toplumsal mücadelelere sadece sınıfsallık açısından yaklaşmak bu mücadelelerin çok katmanlı yapısını anlamaya engel olmakta ve sınıfsal olmayan ezen/ezilen ilişkilerini görmeye engel teşkil etmektedir. Solun sınıfsal mücadelelere öncelik veren yaklaşımı diğer mücadeleleri ikinci plana iterek ertelenmesine ve hatta asıl mücadeleden çalınan bir siyasal enerji ve zaman kaybı olarak görülmektedir. Bu siyasete çeşitli eleştiriler yöneltilmiştir. Örneğin Gülenç, Halkların Demokratik Partisi’ne yönelik yaptığı tespitlerde bu partinin kimliklerin uyumlu ve eşitlikçi bir şekilde ifade edilmesinden çok belli bir kimlik siyasetinin diğer kimlikleri hegemonik bir şekilde kontrol altına alması tehdidinden bahsetmektedir.[16] Gülenç’in de altını çizdiği üzere bu eleştiri kimlik siyasetinin toptan olarak yadsınması anlamına gelmez ancak bu siyasetin, Foucaultcu bir terim ile ifade edersek, tehlikelerine dikkat çeker. Radikal demokrat tavra karşı yapılan bu eleştiri Foucault’nun sağladığı bazı açılımlarla pekala daha da derinleştirilebilir.

İlk bakışta, sınıfsal olmayan tahakküm biçimleri ve dışlanma mekanizmaları olarak delilik, suçluluk ve cinsellik gibi konulara eğildiği için Foucault’nun kimlik politikalarının doğal bir müttefiki hatta belki de kurucusu olduğu düşünülebilir. Foucault’nun içinde yer aldığı bazı siyasal oluşumlar da buna destek olarak gösterilebilir. Ancak bu konuda daha incelikli bir okuma gerekli görünmektedir. Foucault kendi projesinin amacının iktidarın bir analizini yapmak değil, insanların tarih boyunca nasıl farklı şekillerde özne olarak kurulduklarını araştırmak olduğunu ifade etmiştir.[17] Burada özne kavramını sadece egemen olan ve bilinçli eylemin öznesi anlamında bir karakter olarak düşünmemek gerekir. Özne (sujet/subject) sözcüğünün Batı dillerindeki hem özne hem de tebaanın bir parçası olan şeklindeki ikili anlamından yola çıkarsak özne konumunun kişinin özgür ve bağımsız olarak edindiği ya da kendine biçtiği bir kimlik olarak görmenin yanıltıcı olduğu anlaşılır. Tarih boyunca farklı iktidar stratejileri ve iktidar teknolojileri insanları farklı özneler olarak kurmaya girişmiştir. Hapishane, okul, kışla gibi kapalı kurumlar insanları kullanışlı ve uysal hale getirmeye çalışırken, neoliberal siyasal stratejiler özgürlük kavramı üzerinden girişimci bireyleri yaratmaya çalışarak piyasa mantığını sosyal ve kişisel alanlara yaymaya çalışmıştır. Kişiler sadece ekonomik hayatta değil kişisel hayatlarında da girişimci mantığı benimsemeli, özgürlüklerini kullanmayı öğrenerek aktifleşmelidir. Buna göre özgürlük ile iktidar arasında zıt bir ilişki her zaman kurulamaz. Özellikle neoliberal iktidar stratejileri özgürlüğü insanları yönetmenin bir aracı olarak görmüştür. Bu açıdan kimlikler de çeşitli iktidar ilişkileri tarafından özendirilen ya da dayatılan öznel konumlar olabilir. Örneğin bugün kendini obez olarak gören ve diyetisyen yardımı ile yeme içmesini yeniden düzenlemeye girişen, egzersiz yaparak bedenini farklı şekilde yönetmeye başlayan bir kişinin özgürlük yolunda olduğu söylenebilir mi? Obezite, sağlık ve kişisel görünüm çevresinde gelişen tıbbi ve kültürel söylemler, devlet tarafından desteklenen obezite karşıtı programlar ve yükselen sağlıklı beslenme endüstrisi aslında burada çok çeşitli iktidar stratejilerinin dolaşımda olduğunu ve bireylere çeşitli kimlikler sunduğunu göstermektedir. Benzer bir şekilde etnik kimliklerin ifade edilmesi sadece bir özgürleşme değil, çeşitli iktidar stratejilerinin tezahürü olarak ortaya çıkabilir. Nitekim Foucault bir söyleşisinde cinsel kimlikler örneğinden yola çıkarak kimlik kavramının özgürleştirici imkanlarının kullanılması gerektiğini vurgulamakta ancak kimlik pratiklerinin baskıcı bir etiğe dönüşme tehlikesinin de altını çizmektedir. Buna göre kimlikler özcü bir şekilde anlaşılıp ifade edildiğinde, kişiler davranışlarını sürekli “öz kimlik”lerine uygunluk açısından denetlediklerinde ve kimliği insanın biricikliği üzerinden değil kimlik cemaatine aidiyet üzerinden deneyimlediklerinde bu tehlike belirginleşir.[18]

Özgürlükçü sol tartışmaları çerçevesinde diğer önemli konulardan biri ise evrensellik sorunudur. Bu sorun özellikle Laclau ve Mouffe’un Sosyalist Strateji adlı eserlerinin yayınlamasından sonra tartışılmaya başlanmıştır. Bu tartışmalarda radikal demokrasi taraftarları işçi sınıfının insanlığın korunması gereken ortak özelliklerini ve emeği temsil eden evrensel özne niteliğini reddederek sınıfı bir kimlik olarak anlamış ve bu çerçevede kimlikler arasında bir hiyerarşi kurulamayacağını ifade etmişlerdir. Buna göre temel siyasi hedeflerden biri işçi sınıfının egemenliği değil “farklılıkların bir aradalığı” temelinde bir araya gelen ve demokrasinin tamamlanamaz ve erişilemez bir proje olduğunu kabul eden bir toplumu inşa etmektir. Evrensel bir öznenin reddedilmesi, bir insan doğası olduğunun kabul edilmemesi gibi düşünceleri içeren radikal demokrat iddialar aslında Foucault tarafından da kabul edilmiştir. Burada yapılan en önemli eleştirilerden biri ise evrenselliğin olmadığı ve siyasal iktidarların yaptıklarını eleştirmek ya da yeni bir toplum kurmak için bir ölçütün bulunmadığı durumda siyasetin nasıl temellendirileceğidir.[19] Bu noktada Foucault’nun insan haklarına dair düşüncelerine bakmak evrensellik ve sol siyasetin temellendirilmesi tartışmalarına bazı katkılar sunabilir.[20]

Foucault’nun insan haklarına dair değinilerinden belki de en çarpıcı olanı, Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde yazdıklarıdır. Fransız düşünüre göre 18. yüzyılda burjuvazinin siyasal olarak egemen sınıf haline gelmesi süreci “biçimsel olarak eşitlikçi bir hukuksal çerçeve” ile “maskelenmiştir.”[21] Bu hukuksal çerçevenin bir yanı parlamenter sistem ise diğer yanı da haklar sistemidir. Foucault’nun burada adeta bir yanlış ideoloji eleştirisi yaparak Marx’a oldukça yaklaştığı açıktır. Ne var ki bu analiz daha sonra derinleştirilmemiş ve Foucault bu konuya çok sonraları dönmüştür. Foucault’nun insan hakları ile ilgili bölük pörçük ifadeleri, röportajlarındaki değinmeler ve kısa metinler tam ve gelişmiş bir insan hakları kuramı ortaya koymak için yeterli olmaktan uzaktır. Ancak bu metinlerdeki vurguları yine de göz ardı edilemez. Golder’a göre Foucault’nun haklara dair düşüncesi genelde iki şekilde ele alınmaktadır. Bir kısım yazar Fransız düşünürün özellikle yaşamının sonlarına doğru liberal yaklaşımları doğrular bir şekilde hümanizm fikri ile yeniden barıştığını ileri sürer. Diğer bir grup ise yazarın insan hakları kavramını tamamen reddetiğini ve buna hiçbir zaman siyasal bir referans vermediğini iddia eder. Golder’ın incelemesi ise bu iki yaklaşımı da yanlışlayarak Foucault’nun haklara dair tavrını eleştirel bir olumlama olarak özetler. Bu konuyu açmadan önce Foucault’nun insanlık kavramını ve buna bağlı olarak evrensel bir insan anlayışını neden reddettiğini kısaca inceleyelim. Burada temel sorun bu tür kavramların özünde totaliter olduğu şeklindeki postmodern söylem ile özdeşleştirilemez. Zira Foucault yine bir söyleşisinde kendi fikrini şu şeklide açıklamıştır: “bizim hümanizma diye adlandırdığımız şeyi Marksistler, liberaller, Naziler ve Katolikler kullandılar. Bu ‘insan hakları’ ve ‘özgürlük’ olarak adlandırdığımız şeyi reddetmemiz gerektiği anlamına gelmez (…)”[22] Burada can alıcı soru belki de Foucault’nun neden hümanizmanın imkanlarını kullanmaya girişmediğidir. Golder’a göre bunun nedeni hümanizmanın hem çok genel ve belirsiz bir kavram olması, hem de bu geleneğin belirli bir insan kurgusu (örneğin emek ve insan arasında özdeşlik) barındırdığından özgürlük pratiklerini sınırlayabilecek bir niteliğe sahip olmasıdır. İnsan hakları için ise aynı şeyi söylemek oldukça güçtür. Foucault’nun bu kavrama önem vermesinin nedeni kanımca tam da burada yatmaktadır. İnsan doğasına ve hümanizmaya referansla kullanılmayan insan hakları kavramı temellendirilmemiş olduğu için siyasal ve toplumsal mücadelelerin ufkuna sınırsız imkanlar sunar. İnsanın sınırsız ve temellendirilmemiş bir şekilde anlaşılması farklı toplumsal ilişkileri ve yeni yaşam biçimlerini icat etmeyi mümkün kılar.[23]

Foucault’nun düşüncesi, postmodern söylemin dışında ele alındığında özgürlükçü sol tartışmalara katkılar yapabilecek önemli imkanlar içermektedir. Bunun önündeki en önemli engellerden biri ise Foucault’nun çoğu zaman postmodern söylem ve radikal demokrat yazın üzerinden anlaşılmaya çalışılmasıdır. Bu düşünceler arasında bazı paralellikler olduğu elbette ki yadsınamaz. Ancak bu benzerlikler çoğu zaman yüzeysel kalmakta ve benzer düşünceler farklı şekillerde temellendirilebilmekte ve geliştirilebilmektedir. Solun gündemini meşgul eden bazı kuramsal tartışmalarda Foucault’nun düşüncesinin değerli açılımlar yapabileceğini düşünüyorum. Burada bunlardan sadece ikisine değindim. Şüphe yok ki Foucault farklı şekillerde okunduğu sürece düşünürün tarihsel ve siyasal belirlemelerinin sol düşünceye yapabileceği katkılar artacaktır.

 

DİPNOTLAR

[1]   Jean-François Lyotard, “Les Problèmes Du Savoir Dans Les Sociétés Industrielles Les plus Développées,” 1979, http://www.cse.gouv.qc.ca/fichiers/documents/publications/ConseilUniversite/56-1014.pdf.

[2]   Jean-François Lyotard, The Postmodern Condition : A Report on Knowledge, Manchester University Press, 1979, xxiii.

[3]   A.g.e.., xxiv.

[4]   A.g.e.., s. 3.

[5]   A.g.e.., s. 4.

[6]   Michel Foucault, Discipline and Punish, The Birth of the Prison, Vintage Books, 1979, s. 31.

[7]   Michel Foucault, “Power and Sex: An Interview with Michel Foucault”, Telos, 1977, no. 32, s. 152–161.

[8]   David Garland, “What Is a ‘history of the Present’? On Foucault’s Genealogies and Their Critical Preconditions,” Punishment & Society 16, no. 4, Ekim 2014, s. 365–384.

[9]   Steven Best, The Politics of Historical Vision: Marx, Foucault, Habermas, Critical Perspectives, Guilford Press, 1995.

[10] Lisa Downing, The Cambridge Introduction to Michel Foucault, Cambridge Introductions to Literature, Cambridge University Press, 2008.

[11] Ferda Keskin, “Sunuş: İktidar, Hakikat ve Entelektüelin Siyasal Işlevi,” Entelektüelin Siyasi Işlevi: Seçme Yazılar içinde, Ayrıntı Yayınları, 2011, s. 13–28.

[12] Akt. Paul Paolucci, “Foucault’s Encounter with Marxism,” Critical Theory: Diverse Objects, Diverse Subjects, vol. 22, Current Perspectives in Social Theory 22 içinde.

[13] Michel Foucault et al., “Considerations on Marxism, Phenomenology and Power. Interview with Michel Foucault; Recorded on April 3rd, 1978,” Foucault Studies; Number 14: Eylül 2012 http://rauli.cbs.dk/index.php/foucault-studies/article/view/3894/4239.

[14] Foucault ve Marx’ın yöntemleri arasında güçlü ortaklıklar bulan bir çalışma için bkz. Paolucci, “Foucault’s Encounter with Marxism”

[15] Nancy Fraser, “From Redistribution to Recognition? Dilemmas of Justice in A’post-Socialist’age,” New Left Review, 212 (1995), s. 68–93.

[16] Bkz. Kurtul Gülenç, “Radikal Demokrasi ve Güncel Tartışmalar,” Ayrıntı Dergi, sayı 8 (elinizdeki dergi).

[17] Michel Foucault, “Afterword, The Subject and Power”, Beyond Structuralism and Hermeneutics içinde, Hubert Dreyfus ve Paul Rabinow, Chicago University Press, 1982, s. 208.

[18] Michel Foucault, “Michel Foucault Bir Söyleşi: Cinsiyet, İktidar ve Kimlik Siyaseti,” İktidarın Gözü içinde, Ayrıntı Yayınları, 2012, s. 281.

[19] Can Ulusoy, “Etik ve Adalet Merkezli Yeni Bir Siyaset Arayışı: Türkiye’de Özgürlükçü Sol”, Doğu Batı 59 (2012): s. 218.

[20] Bu tartışmada büyük oranda şu makaleden faydalandım: Ben Golder, “Foucault’s Critical (Yet Ambivalent) Affirmation: Three Figures of Rights,” Social & Legal Studies 20, no. 3, Eylül, 2011, s. 283–312.

[21] Foucault, Discipline and Punish, The Birth of the Prison, s. 222.

[22] Michel Foucault, “Hakikat, İktidar, Kendilik,” Özne ve İktidar: Seçme Yazılar içinde, Ayrıntı Yayınları, 2012, s. 104.

[23] Golder, “Foucault’s Critical (Yet Ambivalent) Affirmation: Three Figures of Rights”, s. 289.]