Fransa, önce cumhurbaşkanlığı sonrasında ise milletvekili seçimlerinin (Haziran ortası) yapılacağı kritik bir dönemece girdi. Özellikle cumhurbaşkanlığı seçimi, küresel ölçekte yaşanan bir dizi gelişmeden (Brexit, Trump’ın seçilmesi, İtalyan başbakanının 4 Aralık yenilgisi…) dolayı Avrupa (düşüncesi) ve Fransa için son zamanların en kritik seçimi mahiyetindedir. 1962 referandumundan (% 62,3) beri cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçildiği ülkede, yakın zamanda önümüzdeki 5 yıl (2002’den beri) boyunca Fransız siyasetine yön verecek liderin seçimi için sandığa gidilecek (Anayasa 7. Madde). İlk turu 23 Nisan’da mutlak çoğunluğu herhangi bir adayın elde edememesi durumunda ise en çok oyu alan iki adayın yarışacağı ikinci turu 7 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde yelpazenin en sağından en soluna çok sayıda aday yarışacak. Fransa’da her ne kadar seçim sisteminin (iki turlu çoğunlukçu) bir sonucu olarak (Duverger, 1951) ilk turda, çoğulcu bir görünüm söz konusu olsa da aşırı unsurlara karşı devreye giren cumhuriyetçi refleksin/ittifakın sonucu olarak, ikinci turda “tehdit” olarak algılanan adayların (aşırı sağ, radikal sol) şansları son derece azalmaktadır. Örneğin ilk ciddi atılımını 2002’de yapan aşırı sağ parti Front National, sonrasında düzenli olarak oy oranını arttırsa da (% 10’un üzerinde) hem Fransa Ulusal Meclis’inde çok düşük temsil imkânı bulabilmiş (2012’de % 13.60 oy oranına karşılık 2 sandalye) hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda kendi dışındaki tüm partilerin/seçmenlerin ittifakıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ancak uzun zamandır başarılı bir şekilde işleyen ve hâlihazırda halen işlevsel gibi görülen bu işbirliğinin de artık sekteye uğramaya başladığının ciddi emareleri söz konusudur. Dolayısıyla önümüzdeki seçimin bu argümanı test etmek gibi bir özelliği de vardır. Seçim yarışının başında, daha adaylıkların belirlenmesi sürecinde dahi büyük sürprizlerle karşılaşılması ülke siyasetinin görünümüne dair fikir vermektedir. Bu beklenmedik sonuçların yaşanmasının en önemli nedeni geçmiş iktidar elitlerinin performanslarının yarattığı memnuniyetsizliktir. Mitterrand’ın ilk döneminin birkaç yılı (1981-83) hariç tutulursa[1] iktidarlar düzeyinde olumsuz anlamda bir tür süreklilikten bahsetmek mümkündür. Sosyal(ist) vurgusu güçlü vaatlerine/programlarına rağmen önce Mitterrand sonrasında Hollande vaatlerini yerine getirmekte çok az istekli oldular ve kısa sürede neo-liberal politikaların taşıyıcıları pozisyonuna savruldular. Böylece merkez sağ iktidarlarla (Chirac ve Sarkozy) olan ideolojik mesafeyi olabildiğince azalttılar. 2002’den beri yürütülen iktidar politikaları ve bunların talepleri karşılamadaki başarısızlıkları nedeniyle gelinen noktada hem toplumsal hareketliliğin artması hem de merkez (sağ ve sol) siyasete olan inancın büsbütün yitirilmesi söz konusudur. Tam da bu sebepten merkez partilerin yaptıkları ön seçimlerde sürpriz adaylar ipi göğüsledi. Hem Sosyalist Parti’de (Parti Socialiste) hem de Cumhuriyetçiler’de (Les Républicains) ideolojik olarak merkeze en uzak konumda bulunan adaylar seçildiler. Böylece cumhurbaşkanı seçilme olasılığı olan neredeyse tüm adayların bir tür ‘anti-merkez’ siyasetini benimsediğini söylemek mümkündür. Bunun tek istisnası Hollande’ın eski bakanı Emmanuel Macron’dur. O da bunu, büyük oranda herhangi bir partiye bağlı olmamasına ve kendini mevcut siyasetçilerden ayırt eden politik bir dil tutturmasına borçludur. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde merkez (sol ve sağ) partiler olan Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçiler önemli dönüşümler yaşayabilirler, hatta yaşanacak gelişmelerle birlikte bölünmeler neticesinde yeni oluşumlara dahi tanıklık edilebilir. Öte yandan Fransa’nın her anlamda Avrupa içindeki merkezi konumundan kaynaklı ve Birliğe mesafeli adayların varlığından dolayı AB projesi ölümcül bir darbe alabilir ya da en iyi ihtimalle bir yeniden yapılandırma dönemine girebilir. Ancak tüm bu ihtimaller saklı tutularak yazının kapsamı gereği daha çok Fransa özelinde analizler yapılmaya çalışılacaktır.

Seçimler ve Yerinden Edilen Merkez

Fransız siyasetinin iki ana partisi olan Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçiler, Hollande ve Sarkozy’nin yıkıntılarının yarattığı güvensizlikle ancak ufukta kendilerinden başka alternatiflerin de olamayacağına dair özgüvenle seçim sürecine girdiler. Kamuoyundaki havadan sol seçmeni en iyi ihtimalle gelecek dönemde sağcı (en kötü ihtimalle aşırı sağcı) bir cumhurbaşkanının beklediği düşünülüyordu. Geriye ikinci turda Le Pen’i (cumhuriyetçi ittifakın gücüyle) saf dışı bırakacak müstakbel cumhurbaşkanı adayını seçmek kalıyordu. Ancak konvansiyonel sağı ve solu temsil eden iki büyük partinin adayları uzun süre belirsiz kaldı. Belirlendiğinde ise hiç de başlangıç koşullarında öngörüldüğü gibi bir tablo ortada yoktu. İlk olarak 20 ve 27 Kasım’da yapılan ön seçimlerle[2] merkez sağın cumhurbaşkanı adayı belirlendi. Beş adayın yarıştığı ön seçimlerde üç aday (eski başbakan ve mevcut Bordeux belediye başkanı Alain Juppé (71), François Fillon (62), Nicolas Sarkozy (61)) öne çıkmaktaydı. Ancak kamuoyundaki tüm kötü imajına rağmen eski cumhurbaşkanı Sarkozy’nin yarışı kotaracağı düşünülüyordu. Ancak Sarkozy ilk turda Alain Juppé’nin ve François Fillon’un gerisinde kalarak yarışa veda etti. Merkez sağ için olumlu bir sonuç olarak görülebilecek bu neticeden sonra ılımlı kanadı temsil eden Juppé’nin seçimi kazanacağı düşünülüyordu. Hatta merkez sağ adayın cumhurbaşkanlığına dahi kamuoyunda neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Fillon, sosyalist cumhurbaşkanı Hollande’ın kötü performansından dolayı tüm zamanların en düşük kamuoyu desteğine (% 4) sahip olduğu bu atmosferde aşırı sağ aday Le Pen’e karşı tek ihtimal olarak öne çıkıyordu. Ancak ön seçimin ilk turunun da hissettirdiği üzere sonuç hiç de beklenildiği gibi olmayacaktı. François Fillon (% 66.5) sürpriz bir şekilde üstelik ezici bir oy oranıyla Juppé’yi (% 33.2) eleyerek Cumhuriyetçiler’in adayı olmayı başardı. Aslında güçlü Katolik vurgusu ve neo-liberal kimliğinden dolayı Fransız siyasetinde kolay benimsenecek bir aday değildi. Zira özellikle 19. yüzyılın sonlarından beri “solda düşman yok” (pas d’ennemi à gauche) anlayışının hakim olduğu ve cumhuriyete tehdidin büyük oranda aşırı sağdan geleceğinin düşünüldüğü bir ülkeden bahsedildiğinde, aslında konvansiyonel geleneğe aykırı ve marjinal bir aday olarak okunabilirdi. Ancak bu, girişte de iddia edildiği üzere dünya konjonktürüne ve çarpan etkisi yapan Fransız politik manzarasından kaynaklı olarak merkez siyasetin krizinin bir sonucuydu. Fillon’un adaylığının kesinleşmesinden sonra yapılan ilk anketler Hollande’ın yarattığı memnuniyetsizliğin de etkisiyle adeta yarışın galibini ilan eder nitelikteydi. Fillon neredeyse bütün anketlerde ilk turda %30 civarında, ikinci turda da Marine Le Pen’in karşısında % 70’lere yakın oy oranıyla yarışı kazanmaktaydı[3]. Bu yüksek oranların nedeni ise Fillon’un merkez sağ oyları yanı sıra aile değerlerine, ulusal kimliğe, göç ve İslam karşıtlığına vurgu yapmasıyla aşırı sağ Le Pen’in seçmenlerinden de oy devşirebileceğini düşünülmesiydi. Şayet yaşanacak bir dizi gelişme söz konusu olmasaydı yazının devamında Le Pen’in Fillon’u geride bırakacak potansiyele sahip olduğu Fransız yakın tarihinden ve programlarla ülke sosyolojisinin örtüşmezliği üzerinden ispatlanmaya çalışılacaktı. Ancak bu iddiaya gerek kalmadan kısa sürede Fillon’a dair tahmin oranlarında ciddi bir düşüş yaşandı. Fillon neredeyse hiçbir ankette ikinci tura kalamıyordu. Haftalık mizah gazetesi Canard Enchainé’in haberiyle birlikte, eski başbakan François Fillon’un eşine, çalışmadığı halde danışman olarak 8 yıl boyunca yüklü miktarda (500 bin Euro) ödeme yaptığı, bununla kalmayıp iki çocuğuna da Senato bütçesinden yeterlilikleri olmamasına rağmen danışman maaşı ödediği ortaya çıktı. Fillon cafcaflı cümlelerle komplo, suikast, demokrasi vurgusu yapıp söylenenleri reddetse de konuşmalarında bu iddiayı çürütecek hiçbir ciddi kanıt yoktu. Böyle bir atmosferde Fillon’un adaylıktan çekilebileceği aksi durumda zaten kazanma ihtimalinin olmadığı belirtiliyordu. Ancak Fillon, kendisine istifa etmesi ve Juppé’nin tekrar aday olması için yapılan baskıların da üstesinden gelerek sonuna kadar mücadele edeceğini, büyük bir mitingle deklere etti. Dolayısıyla Sosyalist Parti’nin yaşattığı hüsrandan dolayı cumhurbaşkanlığına hiç olmadığı kadar yakın olan Cumhuriyetçiler küçük çaplı bir kriz yaşadı. Gelinen noktada anketlerde oy oranı % 20’lere düşecek kadar itibar kaybetmesine rağmen partinin kaderi François Fillon’a kalmış görünüyor. Ancak başta sözcüsü Thierry Solere olmak üzere danışmanlarının ve birçok milletvekilin desteğini geri çekmesi ve son olarak da “Affaire Penelope” dolayısıyla hakkında kamu fonlarının kötüye kullanılmasından dava açılması işinin hiç de kolay olmayacağını göstermektedir.

Merkez sağın ön seçiminde yaşanan sürprizden sonra bir sürpriz de Sosyalist Parti’de yaşandı. Beklenmedik bir şekilde François Hollande, ülkenin menfaatleri doğrultusunda ve solda bir bölünmeyi engelleyeceği düşüncesiyle tekrar aday olmayacağını açıkladı.[4] Bu 5. Cumhuriyet tarihinde bir ilkti. Daha önce ikinci döneminde adaylıktan vazgeçen herhangi bir isim olmamıştı. Ancak takdir edilmesi gereken bu tevazunun 5 yıllık kötü performansı silemeyeceği ve aday olacak ismin bu olumsuz bagajla birlikte mücadeleye handikaplı şekilde katılacağı da aşikârdı. Hollande 2012 yılında solun özlem duyduğu politikaları Mitterrand gibi programına koyup (artan oranlı süper vergilendirme, istihdam yaratma, eğitim ve konut ödeneğini arttırma, emeklilik yaşını düşürme, cinsiyetler arası eşit ücret, eşcinsel haklar…) büyük bir sempatiyle seçildikten sonra bunun tam tersi politikalara (çifte vatandaşlığı kaldırma söylemi, Mali’ye müdahale, emekçi hakları gerileten yeni iş kanunu, terör saldırılarını engelleyememesi…) sarıldı.[5] Dolayısıyla Sosyalist Parti’nin herhangi bir adayının programının inandırıcılığından çok bu bagajın yarattığı bir tür yapısal engelle mücadele etmesi öncelikli görünmektedir.  Böylece İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en düşük kamuoyu desteğine sahip olan (%4)[6] Hollande’ın kazanma ihtimalinin olmadığı bir yarışta ikinci kez aday olmayacağını açıklamasıyla gözler mevcut ihtimallere çevrildi. Sosyalist Parti’ye dair umudun azaldığı böyle bir atmosferde Ocak ayında sol ve ekolojist adayların katıldığı bir ön seçim[7] yapıldı. Merkez sağın ön seçimine göre bir hayli düşük katılımın olduğu 22 Ocak’taki ilk turda 2014’ten beri başbakanlık koltuğunda oturan Manuel Valls ile eski bakan Benoît Hamon en yüksek oy oranına ulaştılar. Benoît Hamon (50 yaşında) sürpriz şekilde %58.69 oy alarak Valls’ü (55 yaşında) (%41.31) ekarte etmeyi başardı. Açıkçası sosyalist parti açısından olabilecek en iyi aday olduğunu söylemek mümkündür. Valls’ün güçlü bir cumhuriyet, adil bir Fransa sloganıyla yürüttüğü kampanyası, mevcut durumun müsebbiplerinden biri olarak görüldüğünden pek itibar görmedi. Dolayısıyla, laiklik, sosyal devlet, kadın erkek eşitliği ve yeni bir Avrupa vurgusuyla öne çıkan programı mevcut sorunlara temas etse de inandırıcılıktan uzak kaldı. Karşısında ise Fransız Corbyn olarak gösterilen Benoît Hamon korumacı, bağımsız bir Fransa, insancıl ekolojik bir cumhuriyet vurgusuyla yeni bir soluk yarattı. Hammon’un kazanmasının asıl nedeni, Valls’un Hollande’ın 5 yıllık bilançosunu savunmasının karşısında bu mirası eleştirerek reddetmesiydi. Nitekim Hollande döneminde bakanlıktan istifa etmesinin nedeni de uygulanan politikalara karşı yaptığı sol vurgusuydu. Böylece değişim arzusunu politikleştirip ipi göğüsleyebildi. Ancak yarattığı rüzgâra rağmen kamuoyu desteği %4’lere düşmüş bir partinin adayı olma dezavantajına sahip olduğu unutulmamalı. Nitekim solun özlemlerini dile getiriyor olsa da henüz % 12-15 bandında seyretmektedir. Yukarıda kısaca anlatılan adaylık süreçlerinin de gösterdiği üzere her iki partide de beklentilerin aksine daha ’radikal’ isimler adaylık yarışını önde tamamladılar. Bu da girişte de ifade edildiği üzere kurumsal siyasete ve mevcut siyasetçilere olan güvenin ne kadar azaldığını ve merkez siyasetin bir tür kriz içinde olduğunu göstermektedir.

Hayaller ve Gerçekler: Derinleşen Sorunların Gölgesindeki VaatlerAdayların programlarının ayırt edici yönlerini vurgulamadan önce ülkedeki temel sıkıntıları dolayısıyla başlıca talepleri ortaya koymak resmin tamamını görmeyi sağlayacaktır. Fransa uzun zamandır farklı tonlarda adayların vaatlerine/programlarına yansıyan biz dizi problemle boğuşmaktadır. Tarihinin en büyük terör saldırılarıyla karşı karşıya kalan ülkede özellikle güvenlik sorunun son derece önem taşıdığını vurgulamak gerekir. Ülke, önce 7 Ocak’ta haftalık yayın yapan mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıyla sarsıldı, daha sonra bunu, 13 Kasım 2015 tarihli Bataclan konser salonuna ve bilumum yere aynı anda yapılan Paris saldırıları izledi. Kitlesel ölümlerin yaşandığı bu kanlı saldırılardan sonra sosyalist hükümet bir dizi önlem aldı. Bir savaş halinin[8] söz konusu olduğunu dile getiren Hollande bu önlemleri şu şekilde açıklıyordu: Polis ve jandarmalar için 5000, adalet için 2500, gümrük için 1000 ek kadro, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne toplanma çağrısı, Putin ve Obama’yla konuyla ilgili görüşmeler, olağanüstü halin 3 ay uzatılması, kolluk güçlerine ve hükümete olağanüstü yetkiler için Anayasal reform[9], vatandaşlıktan çıkarma imkânını Fransa’da doğanları da dâhil edecek şekilde düzenlenmesi, bölgesel seçimleri belirlenen tarihte yapılması.[10] Ancak bir kısmı gerçekleşen bir kısmından vazgeçilen tüm bu önlemlere rağmen yeni bir saldırı gerçekleşti. 14 Temmuz 2016’da Nice’te, Büyük Devrim’in (1789) yıl dönümü kutlamaları esnasında bir kamyonun kalabalığın arasına dalarak gerçekleştirdiği saldırıda onlarca insan hayatını kaybetti. Tüm bu yaşananlardan sonra ülkenin halen diken üstünde olduğu tam da bu yüzden 13 Kasım Paris saldırısının ertesi ilan edilen olağan üstü halin bir “normal hal” olacak şekilde varlığını sürdürdüğünü görmekteyiz. Bu tablo da haklı olarak hemen hemen bütün adayların programlarında güvenliğin öncelikli mesele haline gelmesine neden oldu. Tüm bu saldırıların ve tehditlerin ilk sonucu dünya zamanın da etkisiyle göçmenlere/yabancılara karşı artan nefretin yükselmesi ve Le Pen’le birlikte diğer adayların önemli bir kısmının da bu dili yeniden üreten bir pozisyona yükselmesi oldu. Ülke için önemli bir diğer mesele de uzun zamandır uygulanan neo-liberal programların sosyal devlet uygulamalarını giderek boğacak bir cüretkârlığa ulaşması ve buna bağlı olarak ekonomik meselelerin görünür olmasıdır. Son olarak İngiltere’nin gerisine düşerek dünyanın 6. büyük ekonomisi olan Fransa’da[11] 2016 yılının dördüncü çeyreğinde işsizlik oranı %9.7 olurken 25 yaş altı için bu oran % 23.3’e çıktı[12]. Uzun zamandır aşağı doğru bir seyir izleyen bu trende rağmen Hollande hükümeti özellikle emekçi sınıfları etkileyen ve uzun zamanın sonucunda kazanılmış hakları ortadan kaldıran bir iş kanuna imza attı, üstelik bunu meclisin onayına sunmadan anayasanın verdiği yetkiyle yasalaştırdı. Düzenleme, günlük maksimum çalışma süresinin arttırılması, mesai ücretlerinin şirketlerin insiyatifine bırakılması, işverenlerin çalışanları daha kolay işten atmalarının önünün açılması gibi bir dizi önlemi içeriyordu. Bu da beklendiği üzere büyük gösterilere neden oldu. Nuit Debout (Gece Ayakta) adı verilen toplumsal hareketle birlikte göstericiler günlerce sokakları terk etmedi. Occupy hareketlerine benzer özellikler taşıyan harekete özellikle sendikalar, çalışanlar ve öğrenciler büyük destek verdi, böylece enerjisi iktidara yönelen kitlesel yeni bir toplumsal hareket ortaya çıktı. Son olarak 2 Şubat 2017’de Paris’te 22 yaşındaki Theo isimli siyahi bir gencin sokak ortasında polis tarafından coplu tecavüze uğramasıyla yoğun protestolar yaşandı[13]. Benzerlik açısından 2005 banliyö ayaklanmalarını andıran olayın ardında sokaklar tekrar karıştı. Şimdilik durulmuş gibi gözükse de bu olayları var eden sorunlar ciddiyetini korumaktadır. Dolayısıyla Fransa’da politik kertedeki krize benzer bir kriz halinin toplumsal düzeyde de yaşandığını söylemek gerekir. Üstelik bu meselelerin çözülmemesi durumunda benzer sosyal hareketliliklere 2017’de de rastlanacağını söylemek için derin bir öngörü gücüne sahip olmaya gerek yok.

Hali hazırda tüm bu sorunları çözmeye talip yukarıda aktarılan iki isim dışında 500 seçilmişin oyunu elde edip adaylığı kesinleşen 8 aday söz konusu. Ancak bunların arasından 3 adayın pozisyonu, temsil gücünden dolayısıyla seçilme olasılığından kaynaklı önem taşımaktadır. Tablonun en sağında baştan beri adaylığı kesin olan ve birinci turu ilk sırada bitirmesi beklenen aşırı sağ popülist parti Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen yer almakta. Ortada ise merkez siyasetteki krizden yararlanarak yer kapmaya çalışan, Sosyalist Parti’nin eski ekonomi bakanı ve yarışa yarattığı hareketle partilerden bağımsız şekilde giren En Marche’nin (Yürüyüş, İlerleyiş) lideri Emmanuel Macron duruyor. Son olarak en solda bir kez daha Komünist Parti’nin desteğini arkasına alan Sol Parti’nin ve La France Insoumise (Başkaldıran/Asi/Boyun eğmeyen Fransa) hareketinin lideri Jean-Luc Mélenchon yer almaktadır. Daha önce adaylık süreçleri aktarılan 2 adayla birlikte bu 5 cumhurbaşkanı adayının projelerine kısaca değinmek yararlı olacaktır. Adaylardan Thatcher hayranı olan merkez sağ Cumhuriyetçiler’in ismi Fillon, hem aile ve Katoliklik vurgusuyla öne çıkan çokkültürlülük (asimilasyoncu), eşcinsel hakları karşıtı bir muhafazakar hem de iş dünyası yanlısı, sosyal devleti kısacak önerileriyle öne çıkan neo-liberal bir politikacı. Vaatlerinin arasında haftalık çalışma saatlerinin arttırılması (35’ten 39’a), emeklilik yaşının yükseltilmesi (62’den 65’e), kamu harcamalarının ve istihdamının (500 bin kişi) azaltılması, güvenlik ve savunma harcamalarının arttırılması,  radikal İslam’la mücadele, göçmen sayısının azaltılması ve eş cinsel hakların kısılması gibi ultra liberal ve muhafazakâr önlemler var[14]. Dış politikada ise Putin yanlısı bir çizgi izlemekte. Ona göre, Putin, Esad her kim olursa demokratik ya da değil İŞİD’le mücadele için hepsiyle işbirliğine gidilmeli, nitekim De Gaulle, Churchill, Roosevelt de Nazizm’i yok etmek için Stalin’le iş birliği yapmıştı.[15] Diğer bir merkez partisi olan Sosyalist Parti’nin 49 yaşındaki adayı Benoît Hamon ise korumacı, bağımsız bir Fransa, insancıl, ekonomik bir cumhuriyeti getireceği sözünü vermektedir. Hammon, çalışma bakanı Myriam El Khomri’nin adıyla anılan iş kanunun kaldırılması, ilk önce 18-25 arası yurttaşları daha sonra herkesi (çalışan, çalışmayan) kapsayacak evrensel aylık (Le revenu universel) önerisi (600 Euro’dan kademeli olarak 750 Euro’ya), ekonomik liberalizme karşı sosyale vurgu, eşit işe eşit ücret, ekolojik bir kalkınma modeli, parlamenter denetimi güçlendirme, cumhurbaşkanına sınırsız yetki sunan Anayasa’nın 16. Maddesinin kaldırılması, vergi reformu, gelir adaletini sağlama, yabancılara yerel seçimlerde oy kullanma hakkı, elektrik üretiminde nükleer enerjinin payının %50’ye düşürülmesi, dizel yakıt tüketiminin yasaklanması gibi vaatlerle öne çıkmaktadır[16]. Ayrıca kendisi çokkültürlülük yanlısı ve göçmenlere karşı en ılımlı politikaları savunan adaylardan biridir. Anketlerde büyük bir atak yapmasından sonra ikinci tura kalması beklenen, bağımsız aday ve kendini ne sağda ne de solda tanımlayan, anti-establishment[17] savunusuyla popülist bir dil tutturan, politik tecrübesi çok az eski bakan Emanuel Macron (En Marche) ise ekonomik olarak liberal[18] ve işveren yanlısı reform öngörmesine rağmen adaylığını Komünist Partini’nin kalelerinden birinde açıklamasından anlaşılacağı üzere geleneksel işçi sınıfının oylarına gözünü dikmiş durumda. Öte yandan sosyal meselelerde oldukça solda yer alıyor ve devletin nötrlüğünü ve dini pratiklerin özgürlüğünü sağlayacağını, sosyal güvenliği koruyup yeni istihdam alanları yaratacağını, çalışanların ücretlerindeki kesintileri kaldıracağını, 35 saatlik çalışma süresini gençler için arttırıp yaşlılar için kısacağını, mesleklere göre farklı emeklilik yaşları getireceğini, çok sayıda ek polis istihdam edeceğini ilan ederek hem sağdan hem de soldan oy toplamaya çalışmaktadır.[19] Macron’un avantajlı konuma geçmesinin nedeni Hamon’un ve Fillon’un adaylıklarıyla birlikte merkezi temsil eden tek aday olarak kalmasıdır. Zira hem merkez sağ kanadın Fillon’un adaylığıyla Macron’a yönelmesi hem de Hamon’un seçilmesiyle daha önce Valls’ü destekleyen kesimlerin Macron’dan yana saf tutması etkili olmuştur. Ciddi bir iddiası bulunmasa da belli bir anlayışı temsil eden Sol Cephe’nin adayı La France Insoumise (Başkaldıran/Asi/Boyun eğmeyen Fransa) hareketinin lideri Jean Luc Melenchon ise AB’ye karşı olumsuz tavrı, yenilenebilir enerji yanlısı çevreci duruşu (2030’a kardar 15 nükleer reaktöre eş yenilenebilir enerji), milyonlarca yoksul ve evsizin sesi olduğu iddiası, 5 Cumhuriyet’i daha eşitlikçi adil 6. bir Cumhuriyet’le yerinden edeceğini söylemesi, Rusya’ya karşı olumsuz bir tavra sahip olmaması, uluslararası ilişkilerde barışa vurgu yapması, ücretsiz eğitim ve yurttaşların seçilmişleri görevden alabilme hakkını tanıyacağını söylemesiyle radikal sol bir programın üzerinde yükselmektedir[20]. Son olarak ikinci tura kalacağına kesin gözüyle bakılan konjonktürün yarattığı rüzgârı da arkasına alan Fransız halkının gerçek temsilcisi olduğunu iddia eden aşırı sağ popülist parti FN’nin lideri Marine Le Pen karşımıza çıkmaktadır. Le Pen’in çizgisi ise uzun zamandır ultra milliyetçilik, düzen ve kimlik vurgusu, AB karşıtlığı[21], göçmen (özellikle Müslüman) karşıtlığı (göçün sınırlandırılması), doğrudan demokrasi savunusu, çokkültürlülüğe karşı tavır şeklinde sürmektedir. Öte yandan finans kapitale, küreselleşmeye, ekonomik liberalizme karşı sert üslubuyla solun geleneksel seçmeni olan alt sınıfları yanına çekmeye de çalışmaktadır. Bu doğrultuda sosyal konut, istihdam gibi birçok alanda ulusal önceliği savunup bunu anayasal hak haline getirmeyi vadetmektedir[22]. İşçiler arasındaki popülerlikte ilk sırada olmakla birlikte artık babasının (Jean Marie) bıraktığı parti için düşünülemeyecek şekilde kadınlardan da yüksek oy almakta[23] hatta Müslüman ve Yahudiler’den de oy devşirebilmektedir[24].

Sonuç Yerine

2017 cumhurbaşkanlık seçiminin aynasından Fransa politik manzarasına bakıldığında siyaset sahnesinde bir krizin yaşandığı, yeni/yenilenmiş yüzlerin ya da sistemi dönüştürme vaadiyle öne çıkan adayların belirgin olduğu bir durumun söz konusu olduğu görülecektir. Merkez siyaset açısından aşırıkların/uçların değer kazandığı bunun da büyük oranda toplumsal meselelerden ve hareketliliklerden beslendiği bir momentten geçilmektedir. Korkut Boratav’ın da dediği gibi çalkantıların ardında, Batı’nın toplumsal gerilimleri vardır: Sermayenin sınırsız tahakkümüne dayalı “merkez siyaset”, halk sınıfları nezdinde iflas etmiştir.[25] Tam da bu yüzden 5. cumhuriyetin krizlerini ve monarşik yapısını aşmak üzere birçok aday (Fillon, Hamon, Melenchon) 6. Cumhuriyet talebini dillendirmektedir. Bunun seçim sonucundan bağımsız olarak sonraki dönemlerde de kaçınılmaz olarak gündeme geleceğini öngörmek mümkündür.

Sonuç olarak birazdan nedenleri ortaya konularak toparlanacağı üzere Fransız 5. Cumhuriyet’inin politik düzeninde artık sakınılması gittikçe zorlaşan bir krizin yaşanacağını iddia etmek mümkündür. Üstelik özellikle yapısal düzeyde bu gidişatı hızlandıracak sistemsel sorunlar söz konusudur. Bu yüzden metin boyunca vurgulanan merkez siyasete dair büyük bir inançsızlıkla güçlenen aşırı uçlar bunun sadece bir yönünü göstermektedir. Şimdilik çok daha görünür olan bu politik hattaki gelişmelerin bir tasviri yapılabilir. Kampanyaların başlarında özellikle konjonktürün ve Fransız solunun basiretsizliğinden kaynaklanan nedenlerden dolayı seçmenin eşitlik karşıtı, dışlayıcı, şoven, göçmen karşıtı aşırı sağ Marine Le Pen’le Katolik muhafazakar neo-liberal François Fillon arasında sıkışarak tercihe zorlanacağı bir seçim öngörülmekteydi. Halen olasılığını tamamen yitirmemiş böyle bir senaryo durumunda Fransız siyaseti ve sistemi açısından ciddi riskler ortaya çıkabilir. Zira Fillon’un zaferinin yaratacağı tahribat yeni toplumsal hareketlere neden olabilir. Çünkü savunduğu program ve yaslandığı değerler tam da 2005 banliyö ayaklanmalarını, 2006 Nuit Debout hareketini doğuran koşulları daha da şiddetlendirebilme potansiyeline sahip. Gelinen noktada bu ihtimalden daha güçlü olan başka bir olasılık ise aynı anda merkez sağın ve merkez solun daha ılımlı kesimlerinin oylarını konsolide etmeye çalışan Emanuel Macron’la (En Marche) aşırı sağ popülist Le Pen (Front National) arasında bir yarışın yaşanmasıdır. Böyle bir durumda Le Pen’in cumhurbaşkanlığının hem Avrupa hem de Fransa siyaseti açısından yaratacağı derin krizin yanı sıra Macron’un seçilmesi durumunda da farklı bir kriz yaşanabilir. Macron’un yaratıcısı olduğu bir politik hareketle partisiz seçime girmesi ve kazanması durumunda yeniden bir cohabitasyon yaşanabilir. Kendi cumhurbaşkanlığının karşısında Ulusal Meclis’te çoğunluğun farklı bir partide olduğu bir iktidar birlikteliğini deneyimlemek zorunda kalabilir. Üstelik düşük ihtimalle de olsa Hamon ve Melenchon’un bir güç birliğine giderek seçimden galip çıkması durumunda da bir cohabitasyon ihtimali yüksek görünmekte. Genel seçimlerden büyük oranda aşırılaşmış sağın bir galibiyetinin yüksek ihtimal dâhilinde olması, bu iki iktidar odağı (Cumhurbaşkanı ve Başbakan) arasında bir uyumsuzluğa yol açabilir. Dolayısıyla an itibariyle sistemin devamlılığı için en sakıncasız görünen adayların bile uzun vadede Fransız politik sisteminde bir tıkanıklığa, krize yol açabileceği iddia edilebilir. Böyle bir durumda toplumsal taleplerin yeterince karşılanamaması söz konusu olacaktır ki bu siyasetin ve sokakların önümüzdeki dönemlerde daha da ısınması anlamına gelecektir.

 

DİPNOTLAR

[1] Mitterrand, başkanlığının ilk yıllarında ekonomik meselelere eğilerek sol politikalara ağırlık vermiştir. Bu doğrultuda ölüm cezasının kaldırılması, kimi özel işletmelerin ve bankaların devletleştirilmesi, sosyal yardımların (%25), asgari ücretin (%10) ve engelli yardımlarının (%20) arttırılması, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması, af kanunun çıkarılması, çalışma saatinin haftada 39’a indirilmesi, emeklilik yaşının 60’a düşürülmesi, yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması, yabancıların çalışma şartlarının düzenlenmesi ve servet vergisinin getirilmesi gibi birçok reforma imza atmıştır.

[2] Merkez sağdaki ön seçimlerde oy kullanabilmenin şartları: Merkez ve sağ Cumhuriyetçi (parti adı olarak) değerleri paylaştığını dile getiren anlaşmaya imza ve 2 Euro karşılığında herhangi bir yurttaş oy kullanabilir. Dolayısıyla sol seçmenin de oy kullanmasının önünde bir engel yoktur.

[3] http://www.lexpress.fr/actualite/politique/elections/presidentielle-2017-fillon-devance-largement-valls-selon-un-sondage_1857508.html?utm_medium=Social&utm_campaign=Echobox&utm_source=Twitter&utm_term=Autofeed&link_time=1481035973#xtor=CS3-5083

[4] Ünlü Fransız Ekonomist Thomas Piketty bunun Hollande’ın uzun zamandır aldığı en iyi karar olduğunu söyleyecekti. Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://www.franceinter.fr/emissions/l-invite-de-8h20/l-invite-de-8h20-02-decembre-2016

[5] Hollande’ın seçilmeden önceki vaatleri ve seçildikten sonra bu vaatleri yerine getirme oranını gösteren tablo (Le Hollandomètre) için bkz.: http://www.luipresident.fr/

[6] Hollande’ın görevinin başlangıcındaki (2012) popülaritesinin adım adım yitirilişini gösteren tablo için bkz.: http://www.la-croix.com/France/Politique/Dans-renoncement-Hollande-reste-maitre-horloges-2016-12-02-1300807481

[7] Sosyalist Parti’nin ön seçimlerinde ise oy kullanabilmek için seçmen kütüklerine kayıt yapmış olmak sol ve ekolojist değerleri benimsediğine dair bir metin imzalamak ve 1 Euro yatırmak yeterliydi.

[8] Saldırı sonrası başbakan Valls de Bir savaştayız, olağanüstü önlemler alacağız ve bu savaşı kazanacağız diyerek benzer bir açıklama yapıyordu. https://twitter.com/manuelvalls/status/665608365301739520

[9] http://www.franceculture.fr/2015-11-16-attentats-de-paris-les-annonces-de-francois-hollande-devant-le-congres

[10] Saç. S. (2016, Ocak). Kışa Girerken: Aşırılaşan Siyaset, Seçimler ve Front National. Ayrıntı Dergi, 13 (Kent ve Direniş).

[11] http://www.sudouest.fr/2016/10/06/la-france-redevient-la-5e-puissance-mondiale-2525745-705.php

[12] http://www.journaldunet.com/economie/magazine/1038148-chomage/

[13] http://theconversation.com/affaire-theo-quest-ce-quun-viol-73944

[14] Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://www.fillon2017.fr/projet/

[15] https://www.theguardian.com/world/2016/nov/20/nicolas-sarkozy-defeated-primary-french-rightwing-presidential

[16] Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://www.benoithamon2017.fr/le-projet/

[17] Macron saçma (vacuous) politik sisteme karşı demokratik bir devrim gerçekleştireceğini söylemektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://www.theguardian.com/world/2016/nov/16/emmanuel-macron-outsider-bid-french-presidential-race-election

[18] Gazeteci Audrey Tonnelier’in de iddia ettiği üzere Macron’u sosyal liberal olarak adlandırmak mümkündür. Ayrıntılı bilgi için bkz.: http://www.lemonde.fr/election-presidentielle-2017/article/2017/02/24/le-projet-d-emmanuel-macron-est-social-liberal_5085093_4854003.html

[19] https://www.theguardian.com/world/2016/nov/16/emmanuel-macron-outsider-bid-french-presidential-race-election

[20] https://laec.fr/sommaire

[21] Brexit’ten sonra Le Pen de seçilmesi durumunda halkın iradesini aktif kılabilmek için benzer şekilde bir referanduma giderek Frexit’i mümkün kılacağının sözünü vermektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz.: https://www.lesechos.fr/06/07/2016/lesechos.fr/0211102682451_marine-le-pen-reaffirme-son-souhait-d-un—frexit–.htm

[22] https://www.marine2017.fr/wp-content/uploads/2017/02/projet-presidentiel-marine-le-pen.pdf

[23] http://www.express.co.uk/news/world/770961/Marine-Le-Pen-France-presidential-election-macron-right-wing-immigration-headscarf-female

[24] http://www.middleeasteye.net/fr/analyses/comment-le-front-national-se-rach-te-t-il-une-la-cit-1925887367

[25] http://www.toplumsol.org/avrupada-asiri-sagin-yukselisi-sol-sosyalist-akimlarin-yeni-bastan-yesermesi-acil-sorun-korkut-boratav/