Sanat, yalanı/aldatmayı malzemesi ve tekniği olarak kullanmıştır hep, onun aldanış yaratmayla kurduğu bu türsel ilişki dışında, sanatın bir aldanış olduğuna ait yorumlarla biçimlenen ve gerçeklik-yanılsama karşıtlığına bağlanan bir ilişkiden de söz edilebilir. Biçimleme tekniği olarak yalanı işlevsel kıldığında, bir entrikayı derinleştirmekte ya da karakter özelliklerini aldatma üzerine kurmaktadır. Batıda anlatının tarihi yalanla ve yalancı kahramanlarla başlar. Sadece habercilerin değil düzenbazların da yardımcısı Hermes, mitik yalanın sık alıntılanan figürlerinden biridir örneğin. Homeros’un iki eposunda da Tanrılar ve kahramanlar yanıltır, yalan söyler ve tuzak kurar ve Odysseus bu yüzden kahraman olma özelliğini yitirmez, tersine onun erdemlerinden biri gibi sunulur yalancılığı. Adorno/Horkheimer’ın, Aydınlanmanın Diyalektiği’nde, Odysseus’u ilk girişimci burjuva bireyinin prototipi olarak görmeleri tesadüf değildir. Serüveninin pek çok noktasında “hile sanatının bir ustası” olduğunu kanıtlayacak sahneler vardır. Karşısına çıkan sorunları pragmatist bir akılla çözen Odysseus, edebiyat tarihinde uzun sürecek bir geleneğin de başlatıcısı olur.

Antik Yunandan, Ortaçağ halk edebiyatına oradan da Aydınlanma döneminin satirik-humorik edebiyatına kadar izi sürülebilecek bu “yalan anlatısı”, 16. Yüzyılda İspanya’da ortaya çıkıp bütün Avrupa’ya yayılacak olan pikaresk türle doruğuna ulaşır. Pikaresk, bir serüven anlatısıdır, asal figür toplumsal yapının genel kabullerine uyum sağlayamayan ve şansız doğumunu aldatma yeteneğiyle tersine çevirmeye çalışan biridir; bir parçası olamadığı, bütünleşemediği toplumla kendi araçlarıyla ilişkiye geçer ve onları atlattığı noktada küçük de olsa bir şiirsel adalet sağlanmış olur. Günther Grass’ın Teneke Trampet’inde, Thomas Mann’da ve pek çok yazarda etkileri devam eden bu anlatı türünün pek çok ülkede örnekleri mevcuttur. İnanılması güç olayların edebi anlatısı peri masallarıyla, bilim-kurgularla sürerken, inanılmaz olanla kendi gerçekliğini kuran edebiyat, çok eski bir zamanda geç antik yazarı Samsatlı Lukianos’un  “Gerçek Öykü” dediği metnin girişinde söylediği söze benzer biçimde savunacaktır kendini: “ ben en azından yalan söylediğimi ifade ederek, bir doğruyu söyledim.”[1] Lukianos’un öyküsü bilim-kurgunun atası kabul edilir, arkadaşlarıyla aya yaptıkları bir yolculuğu anlatır ama söylediği gibi, olan bitenin uydurma olduğunu gizlemediği için doğruyu söylemiştir.

Bu durumda şairler aldatmazlar, çünkü yazdıklarının doğruluk savı yoktur ve bu damar kurgusal olanı diğer düz metinlerden ayıran bir özellik olarak edebiyat kuramcıları tarafından çeşitli biçimlerde incelenmiştir; söz konusu olanın okurla yazar arasındaki bir “anlaşma” olduğundan söz eden Iser gibi. Burada bir değişime de dikkat çekmeli, kurmaca sözcüğü ancak 18.yüzyılda mimesis’e karşılık kullanılmaya başlanmıştır, edebi metnin kurmaca karakterine dikkat çekenler, saklı bir “doğayı taklit” iması barındıran mimesis’in yerine, değişen gerçeklik anlayışına uygun olarak kurmacayı kullanmışlardı.

Edebiyatın gerçeklikle kurduğu ilişkide, gerçekliği bir otorite olarak gören anlayış çok uzun süre belirleyici olmuştur, yansıtma kuramı tamamen bunun biçimlerini anlatır. Bu hiyerarşiye Oscar Wilde,  The Decay of Lyina (1889) başlıklı denemesinde itiraz edecek, tam tersine sanatın gerçekliği yarattığını söyleyecektir. Sanatın hayatı değil, hayatın sanatı taklit ettiği düşüncesinde şüphesiz Wilde’ın yaşadığı dönemde roman kahramanlarını taklit eden insanların payı olmuştur. Eğer sanat, hayatı yani gerçekliği yaratıyorsa, belirliyorsa bu durumda bir aldatmadan da söz edilemeyecektir.

Gerçekliğin dışına sürüldüğünde bir yanılsamaya, görünüşe bağlanan sanat, oradan gerçekliğin sunumuna ya da yeniden üretimine ve yaratılmasına geçer. Gerçeklik algısındaki değişimler sanata, kurmacaya bakışı değiştirir ve artık gerçeklik ile kurmaca arasındaki ayrımı iptal eden bir dünyada, teknik kaçınılmaz olarak meta bir düzleme evrilir, anlatısını konusu haline getirdiğinde kurmacanın statüsü yeniden değişecektir. Gerçi meta kurmacadan, kurmaca olmayan metinlere uzanan yolda eski edebi tekniklerin izleri hala belirgindir; okuruna doğrudan seslenen eski yazarın sesi ya da romantik ironi, bunların hepsi metnin yanılsamasını bozarlar tıpkı meta-kurmaca gibi. Bu noktaya yeniden dönülecek, sanatın gerçeklikle ilişkisini sorgulayan ve yalan söyleyen şairler bahsini başlatan Platonik itirazdan sonra.

II.

Büyük masalları ele alırsak, küçükleri de anlamış oluruz. Bunların her ikisi de aynı şey olsa gerek, böyle düşünmüyor musun sen?

Yok, böyle düşünmüyorum. Ama büyük dediğin masallar hangileri?

Hesiodos’un, Homeros’un ve daha başka şairlerin masalları. Bu şairler bir sürü masallar uydurmuş, bunları insanlara anlatmış, hala da anlatıyorlar.

Nedir bu masallar? Ne kötülük görüyorsun onlarda?

Çirkin uydurmaları anlatmaktan daha büyük kötülük olur mu?

Ne demek istiyorsun?

Bir ressam düşün ki, benzetmek istediği şeye hiç de benzemeyen resimler yapıyor, işte bunlar da sözle Tanrıları ve kahramanları olduklarından başka türlü gösteriyorlar.[2]

Platon’un buradaki itirazı aslına uygun olmayan taklitleredir, bu alıntıdaki şüphesini başka bölümlerde de sürdürür ve aslında ideaların kopyasının kopyası olarak taklit sanatını küçümser ve yalan söylediğini düşündüğü şairleri ideal devletine almayacağını bildirir. Paul Rıcoeur’un Zaman ve Anlatı: Bir kitabında Aristocu mimesisi anlatırken aktardığı bir yer Platon’un mimesis karşıtı tutumunu iyi bir biçimde özetlemektedir. Ondan yararlanarak aktarırsam, Diyaloglar’da Gorgias, ressamı ve sanatçıyı aldatma sanatlarından dolayı över. (Dissoi logoi ve Helena’nın övgüsü) Sokrates, sanata ve görüşleri etkileme gücüne karşıt kullanacağı kanıtı buradan almıştır der Ricoeur, Devletin X. Kitabında mimesis tartışmasına bu güvensizlik egemendir ve sanat konusunda herkesin bildiği ünlü tanımı yapar: “Sanat, aslında iki derece uzaklaştırılmış olan taklidin taklididir.” Ricoeur’un da vurguladığı gibi Platon’un bakışı bir yasa koyucunun bakışıdır ve şiirde gördüğü, felsefenin karşıtı olacaktır.

Mış gibi’nin, kurmacanın bu ilksel olumsuzlanmasında beliren karşıtlık ( hakikat-yanılsama, varlık-görünüş, doğru-yanlış gibi) batı düşüncesini yüzlerce yıl meşgul edecek bir tartışmanın çekirdeğidir. Temsilin, benzetmenin, kurgusalın anlamlandırılması için ihtiyaç duyulan hakikat nosyonunun da bir kurgudan ibaret olduğunu ileri süren Nietzsche’nin yarattığı krize[3] kadar kurmaca sanatını Platon’un hışmından koruyanlar elbette çıkacaktır. [4]

Aristoteles’in mimesis’inin kopya ya da benzer kopya olarak yorumu başlangıçta bir yana bırakılmıştır. Taklit ya da temsil, bir şey üretiyor olması yani özellikle olayörgüleştirme yoluyla olayları düzenliyor olması nedeniyle bir mimetik etkinliktir. Böyle olunca bir anda mimesis’in Platoncu kullanımından çıkarız: Terimin hem bu metafizik kullanımından hem de “mimesis yoluyla” anlatı ile “basit” anlatıyı birbiriyle karşıtlaştıran Devlet III’deki teknik kullanımdan uzaklaşırız.[5]

Burada sanat hakikat ilişkisine Platon’un dâhil ettiği çıkmazdan Aristoteles, inandırıcı olanı, gerçeğe benzerin bir niteliği haline getirerek çıkmıştır. Edebiyatta, şiirde olası olanın ölçüsüdür ve ”inandırıcı bir olanaksız, inandırıcı olmayana (olası olsa bile)” tercih edilecektir. İnandırıcı olma özelliği artık aşkın bir hakikatle karşılaştırılmayan kurmacanın seyirciyle kesişmesinden doğar ve kurmacanın kendi gerçekliği olarak 19. Yüzyıl, 20.yüzyıl metinlerine kadar geçerli kabul edilir. Aristoteles’in öteki hamlesi de yararsız görülen taklit sanatına yüklediği katartik işlevdir, şiir sanatı yararlıdır çünkü ruhu arındırır, dehşet ve merhamet aracılığıyla. Artık mimetik edim olasılık ilkesine göre gerçekliğin imkânlarını gösterecektir.

III.

Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu’nda[6] antik kültürün, dolayısıyla kültürün başlangıcını bir yanılsamayla açıklar, hakikate çıplak gözle bakmak katlanılmaz olduğu için, Apolloncu maya tülü-yani biçim ilkesinin yanılsaması vardır, görünüş/yanılsama varlığı kapatır ve bütün kültürel üretimleri yanılsamanın semptomuna dönüştürür, Platon’un hakikat nosyonuna göre düzenlemeye çalıştığı hayat artık bir kurmacadır ve böyle bir algının içinde kurmaca ile gerçeklik arasındaki ayrım yok olur. Gerçekliğin kurmaca karakteri sanatı, hakikat yapmaz, ancak kendini gerçek olarak sunan bir dünyada, doğruluk iddiasını savunmadığı için sanat, yalan değildir, kimseyi kandırmaz. Aşkın bir hakikat nosyonu tarafından düzenlenen anlamlar dünyasından çıkılmıştır ama bu defa da gerçeklik yitirilmiştir. Nietzsche’nin düşüncesi özellikle 20.yüzyıl sanat algısını derinden etkiler ve ilk bölümde sözü edilen meta-kurmaca edebiyatın sık başvurduğu bir teknik haline gelir. Sanatın gerçeklikle ilişkisi, gerçekliğini yitirmiş bir dünyada yeniden sorgulanır ve özellikle Heidegger’in “ereignis” olarak sanat anlayışı bu defa da yanılsama dünyasını varlığın açığa çıkacağı bir alan olarak düzenler. Sanat hakikatin ifşası olacak biçimde düzenlenmeye başladığında bir yandan gerçekliğin yanılsama dozu Baudrillard’ın simulasyon kuramıyla iyice artırılır ve aynı zamanda Odo Marqued gibi düşünürlerin sanattan beklediği hakikat talebini de yükseltir: “Eğer gerçeklik kurmacaya dönüştüyse, kurmaca da kendini gerçekliğe dönüştürmelidir” diye özetlenebilir bu düşünce.

Aslında metafiziğin eleştirisi, metafizikten kurtulmaya yol açmış görünmez bu manzarada, sadece idealardan, numenlerden (Kant) kaynaklanan hakikatin karşısındaki fenomenal dünyanın ikinci elden varoluşu, aşkın olandan koparılmış ama içkin bir düzlemde yanılsama yaratmayı sürdürmesi mümkün kılınmıştır. Bu post evrenin idealden ve ütopyadan kurtardığı manzaranın sanata yüklediği anlam, meta düzlemin yerini gerçekliği yapılandıran, performe eden bir tekniğe dönüştürmüştür. Artık en sık kullanılan terim performatif olacaktır ve gerçeklik kaybı sanat alanındaki gerçeklikle telafi edilmeye çalışılacaktır. Kulağa hoş geldiği kesin ama bir materyalistin dış dünyanın gerçekliği sorusuna verilecek cevaplar, ne kadar idealizmi mahkûm ederse etsin başka bir idealizmi üretmekten kurtulamayacaktır. Çünkü gerçek insanlar ve olaylar sanatın içinde değildir, bir sığınak olarak yüceltilse de, varlığı sezdiğimiz bir yer olarak ayrıcalıklaştırılsa da ve hakikaten de gerçekliğin ondan öğreneceği bir şey olsa da dışsal gerçekliğin inşası sorunu karşımızda durmaktadır. İdealist filozoflara, idealara, numenlere, tine arkamızı dönüp Marks’a baktığımızda bile bu defa da kapitalist dünyanın yarattığı şeyleşme içinde, ideolojinin yarattığı yanılsama içinde kavradığımız gerçekliğin de idealizmin çizdiği dünyadan pek farkı olmayacaktır.

Sanatın yalanından kurtuluş, yalanın sanatıyla sonuçlandığında ve aşkın bir bölgeden gelmeyeceğini bildiğimiz hakikat keşfedilecek değil kurulacak bir şey olarak görüldüğünde ve doğumun başta değil sonda olduğunu söyleyen o yazar hatırlandığında, sanatın varlığını önemseyerek ama mutlaklaştırmayarak usulca yalansız bir hayatı örgütlemeye de başlayabiliriz.

 

DİPNOTLAR

[1] Stefan Helge Kern, Die Kunst der Tauschung, https://www.deutsche-digitale-bibliothek.de/binary/3VMXJ4LI6ZFTQXSVB44BLDUN47YBSI7M/full/1.pdf S.50

[2]  Eflatun, Devlet, çev.s.Eyuboğlu, M:A:Cimcoz, Remzi Kitabevi, 1980. S.68-69.

[3] Allan Megill, Aşırılığın Peygamberleri, çev. Tuncay Birkan, Ayraç Yayınları 2009.

[4] Bu arada Platon’un sanat derken, Grekçe tekhne kelimesini kullandığını ve bu kelimenin bizim sanat anlayışımızdan farklı olduğunu, zanaat ürünlerini de kapsadığını, dolayısıyla Platon’un bütün sanatlara karşı çıkmadığını söylemek gerekiyor. Ayrıca eski Grekçede yalan ve yanılgının aynı sözcükle-pseudo ile karşılandığını da eklemek gerekiyor.

[5]  Paul Rıceour,  Zaman ve Anlatı :Bir, Zaman Örgüsü Olay Örgüsü Üçlü Mimesis, çev.Mehmet Rifat-Sema Rifat, YKY 2007. s.77

[6] Friedrich Nietzsche,  Tragedyanın Doğuşu, çev. İsmet Zeki Eyuboğlu, Say Yayınları 2001