Yüzyılımızda Avrupa üzerinde izini bırakmış iki devrimci hareket vardır: Kaynağını Marksizm’den alan hareket ve faşist devrim. Marksizm’in çeşitli varyantları on yıllardır tarihçileri ve siyaset bilimcileri meşgul etti fakat faşizm göz ardı edilmiş bir hareket oldu. Bunun sebebi gayet açık: hem savaş hem de Almanya’nın bu devrim içerisindeki baskın pozisyonu, hareketin Avrupa çapındaki öneminin örtbas edilmesine yol açtı. Bu sebeple, faşizm üzerine hazırladığımız bu özel sayıda, Almanya’ya yoğunlaşmanın yerine, bir kez de olsa, hikâyenin geri kalanına yer verdik. 1930’lara gelindiğinde, yerli bir faşist partisi olmayan hiçbir ulus yoktu ve 1936’da faşist bir Avrupa olasılıklar dâhilinde görülüyordu – ki bu Almanya’nın hareket içerisindeki baskın rolüne henüz bürünmesinden önce oluyor. Şüphesiz, İtalya önemli bir model sunuyordu ve (başarısız dahi olsa) faşist enternasyonal oluşturmayı bile denemişti. Fakat ulusal faşist partilerin kendi gündemleri ve halletmeleri gereken kendi problemleri vardı. Yine de faşist devrimin özüne daha yakından bakmak istersek, onu Avrupa ölçeğinde analiz etmemiz gerekiyor. Önemli çeşitliliklerin farkında olarak ama ilk olarak bu hareketlerin paylaştığı ortaklığın ne olduğunu saptayarak başlamalıyız. Faşizm ortak bir kurucuya sahip değildi fakat Avrupa’nın her yerinde müşterek problemlerden kaynaklandı ve bu problemlere yine müşterek çözüm yolları önerdi. 

---Değerli okuyucumuz, bu yazının devamı erişime kısıtlanmıştır. Yazının tümüne ulaşmak için lütfen dergimizi edininiz.---