Yüzyılımızda Avrupa üzerinde izini bırakmış iki devrimci hareket vardır: Kaynağını Marksizm’den alan hareket ve faşist devrim. Marksizm’in çeşitli varyantları on yıllardır tarihçileri ve siyaset bilimcileri meşgul etti fakat faşizm göz ardı edilmiş bir hareket oldu. Bunun sebebi gayet açık: hem savaş hem de Almanya’nın bu devrim içerisindeki baskın pozisyonu, hareketin Avrupa çapındaki öneminin örtbas edilmesine yol açtı. Bu sebeple, faşizm üzerine hazırladığımız bu özel sayıda, Almanya’ya yoğunlaşmanın yerine, bir kez de olsa, hikâyenin geri kalanına yer verdik. 1930’lara gelindiğinde, yerli bir faşist partisi olmayan hiçbir ulus yoktu ve 1936’da faşist bir Avrupa olasılıklar dâhilinde görülüyordu – ki bu Almanya’nın hareket içerisindeki baskın rolüne henüz bürünmesinden önce oluyor. Şüphesiz, İtalya önemli bir model sunuyordu ve (başarısız dahi olsa) faşist enternasyonal oluşturmayı bile denemişti. Fakat ulusal faşist partilerin kendi gündemleri ve halletmeleri gereken kendi problemleri vardı. Yine de faşist devrimin özüne daha yakından bakmak istersek, onu Avrupa ölçeğinde analiz etmemiz gerekiyor. Önemli çeşitliliklerin farkında olarak ama ilk olarak bu hareketlerin paylaştığı ortaklığın ne olduğunu saptayarak başlamalıyız. Faşizm ortak bir kurucuya sahip değildi fakat Avrupa’nın her yerinde müşterek problemlerden kaynaklandı ve bu problemlere yine müşterek çözüm yolları önerdi.

Faşizm (elbette o dönemde bu kelime kullanılmıyor olsa da) kaynağını on dokuzuncu yüzyıl sonlarında pozitivizm ve liberalizme yönelik saldırılardan almıştır. Bu, Avrupa’nın genelinde görülen bir fenomendi ve örnekleri çabukça zihnimize gelecektir. İtalya’da örneğin, D’Annunzio insanın içgüdülerini övüyordu: “dünya hiçbir zaman bu kadar kudurmuş olmamıştı.”

Bu adamların yazdıkları, sanayi devriminin temeldeki o aynı ikilemini yansıtıyordu: bir yandan, insan bireyselliğinden mahrum bırakılmış görünüyordu ama öte yandan da insan tam da bu bireyselliğini bir kez daha ortaya koymak istiyordu. Kitle insanı fenomenine, burjuva ahlakı ve güvenliğinin üzerine inşa edildiği kişisel ilişkilerin bir hiçliğe doğru çözülürken burjuva çağının uyumlulukla sonlandığı duygusu eşlik ediyordu. Birçok entelektüel ve birçok gencin tavrı, isyanın ve böylesine bir kördüğüme yol açan sistemin prangalarını kırma isteğinin tavrıydı. Bu isyanın, en açık yansımasını ekspresyonizmde bulan yönüyle ilgili çok şey yazıldı; faşizmin de köklerinin, aynı isyan ruhunda olduğu genellikle fark edilmedi.

Aslında, hem faşizm hem de ekspresyonizm fikirleri, toplum tarafından atomize edilmiş ve yabancılaştırılmış “mükemmel insan”ın yeniden hatırlanması arzusunu paylaşır ve ikisi de bireyselliği, burjuva toplumunca ödüllendirilen pozitivist ve pragmatist açıdan ortaya konmuş dışadönükçü bir çözümle değil, içeriye doğru bakarak anlamlandırmaya çalışır. Faşizmin ekspresyonist sanat ve edebiyata bir yakınlık hissetmesinde ve nasyonal-sosyalizmin hiç de azımsanmayacak bir kısmının onları sahiplenmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Faşizmin anahtarı sadece başkaldırısında değil aynı zamanda terbiyeciliğindedir. Çünkü faşist liderler için sorun, topluma yönelik bu tutumu etkili kılmak ve bu tutumun yaratabileceği kargaşaya karşılık verebilmekti. D’Annunzio’nun savunduğu “bireyin kendi coşkunluğunun daimi olarak beslenmesi” ya da Nietzsche’nin ortaya koyduğu içgüdüselleştirme nasıl ele geçirilip siyasi olarak etkili kanallara yeniden yönlendirebilirdi?

Hem George Sorel hem de Gustave Le Bon, 1890’larda tam da bu soruna dair endişelendikleri için çeşitli cevaplar önerdiler. Bir siyasi hareketin insanların içgüdülerine dayanması ve bu içgüdülerin de adanmış bir lidere bağlanması gerekir. Sorel’in miti, grubun en derin duygularının aleni bir biçimde rasyonalize edilmesiydi. Le Bon için ise, siyasetin, kitle insanı ve onun irrasyonalizmi üzerine kurulması gerekiyordu. Bu iki Fransız, “bir devrin sonu” (fin de siècle) isyanının önerdiği ve o noktadan devam eden insan doğası anlayışını “verili” kabul ediyorlardı. Faşizm, Sorel ve Le Bond’un hazırladığı bu temeli, sadece insan doğası anlayışını kabul ederek değil, aynı zamanda ona atfettikleri içerik ve onun için hazırladıkları reçeteleri takip ederek de paylaştı. Gustave Le Bon, geleneksel fikirlere ısrarla bağlı kalabalıkların muhafazakârlığına inanıyordu. İtirazın bu irrasyonel muhafazakârlığa yapılması ve bir lider aracılığıyla, bu itirazın, kitlenin “sihirli” etkisi önermesi ile birleştirilmesi gerekiyordu. Bu şekilde kitle insanı, kitlesel bir siyasal harekete dahil edilebilir ve onun kaosa yönelik eğilimi frenlenip olumlu bir eyleme doğru yönlendirilebilirdi.

Le Bon, başkaldırının nasıl evcilleştirilebileceğini hayranlık verici bir şekilde anlatır. Kitlelerin muhafazakârlığı, milli geleneklerin ve modern toplumlarda dağılmış gözüken aile gibi kişisel bağların restorasyonu amacıyla bir içgüdü olarak faşizmin kendisinde yeniden doğmuştur. Bu muhafazakârlık, yabancılaşmanın sona ermesine ve belirli bir gruba ait olmaya duyulan hasretle birbirine sıkıca bağlıydı. Fakat grup, geleneksel bir grup olmalıydı ve geleneksel ahlakın restorasyonunu temsil etmeliydi. Hitler, örneğin, kitlesel hareketlerin gerekli olduğunu düşünüyordu, çünkü bu hareketler insanın çalıştığı ve kendini küçük hissettiği atölyesinden dışarı çıkmasını, “benzer inançlara sahip binlerce ve binlerce insan” tarafından çevrelenmesini sağlıyordu.[1] Yabancılaşma def edilecekti ama insanın hem irrasyonel hem de muhafazakâr olduğu görüşünü kabul ederek. Benzer şekilde İtalya’da da tarihsel merkezli bir milliyetçilik, “milli mutabakat” sağlamak üzereydi.

Fakat evcilleştirme her zaman aktivizm ile birleşiyordu ve böylesi bir muhafazakarlık kaçınılmaz bir şekilde devrimle kol kola gidiyordu. Hitler de Mussolini de, dogmatizmi çağrıştırdığı için parti programı kaleme almayı sevmiyorlardı. Faşizm “hareket”i vurguluyordu – Hitler partisine “Bewegung” diyordu ve Mussolini de Marinetti’nin fütürizmini, hareket ve mücadeleyi vurgulayan sanatsal ve edebi bir biçim olarak bir süreliğine desteklemişti. Tüm Avrupalı faşizmler, hareketin açık uçlu olduğu ve Nietzchevari mütemadi bir zevk olduğu izlenimini verdiler. Fakat gerçekte, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve geleneksel ahlaka duyulan hasrete yapılan vurgularla, bu aktivizme belirli sınırlar koyuluyordu. Bunun tamamıyla doğru olmadığı tek faşizm varyantını Fransa’da görürüz. Orada, Drieu La Rochelle gibi bir adam “geçici” olanı, var olan tüm gerçekliğin bir anda yok edilebileceği fikrini methediyordu.[2] Fakat başka yerlerde o gerçeklik “sonsuz”du ve aktivizm, Volk’un ya da milletin ve dolayısıyla da geleneksel ahlakın yeniden tesisinin sonsuz hakikati galip gelebilsin diye var olan düzenin yıkılmasını hedefliyordu.

Birinci Dünya Savaşı, harekete kitlesel bir zemin hazırlarken, savaşın etkisi faşizmin bu ritmini de gösterir. Savaş meydanının canlılığı (élan), içeride aktivizme dönüştürüldü. Alman fırtına birlikleri (fasci) ve Romanya’daki Demir Muhafızlar, savaş sonrasındaki dünyalarını, savaş zamanı yok etmeleri gereken hücum kıtaları gibi birer düşman olarak gördüler. Aslında, bu oluşumların liderlerinin hemen hepsi cephede en önlerde görev almış subaylardı: Sturmabteilung’un (SA, Taarruz Bölüğü) başındaki Roehm; Demir Muhafızlar’ın kurucusu Codreanu; İtalya’da De Bono ve Macaristan’da Szalasi bu duruma sadece birkaç örnek. Fakat bu aktivizm, Le Bon’un uzun zaman önce hakkında yazdığı liderliğin “büyü”sü ile evcilleştirildi. Biraz çaresizce yoldaşlık ve liderlik amaçladıkları için, savaştan dönen eski askerler arasında bu evcilleşme daha kolay oldu. Sadece savaş deneyiminden de değil, aynı zamanda kendi beklentilerine ulaşamamış bir milletin içinde yaşadıkları yalnızlık hissinden de dolayı…[3]

“Kült ögesi” evcilleştirme sürecinin merkezinde yer alıyordu; dikkati, asla unutulmaması gereken dış hakikatlere odaklıyordu. Dekor bunun yaşamsal bir parçasıydı: Palazzo Venezia’nın balkonu, Casa Rossa, Hitler’in yeni Şansölye binasının balkonu… Aktivizm olmalı, heves gerekli, ama tüm dikkati, bunları uygun “ebedi” kanallara yönlendirecek lidere vermeli.

Ayinsel ögeden de burada bahsetmeliyiz çünkü “ebedi hakikatler”in hem ortaya çıkışı hem de devam ettirilmesi, sloganların, nakaratların ve sembollerin sonsuz tekrarlanması sayesinde oluyordu. Bunlar devrimin evcilleştirilmesini sağlayan ve faşizmi, Hristiyan geleneğine meyilli olan versiyonlarında bile, geleneksel dini örflere benzer ayinleriyle yeni bir din yapan tekniklerdir.  Kitlesel faşist mitingler yeniymiş gibi görünüyordu ama aslında hem teknik açıdan hem de ideoloji açısından baskın şekilde geleneksel ögeler içeriyordu.

Muhakkak ki bu evcilleştirme her seferinde başarılı olmadı. Hareketin başlangıcında hâkim olan o diri heves, gidişattan memnun olmamaya yatkındı. Faşizmin en uzun süre yaşam sürdüğü yer olan İtalya, ikinci nesil faşistlerle birlikte gelen tehlikeyle buna en iyi örneği oluşturur.  “35 sınıfı” denen genç adamlar orada hareketin başlangıcına, başlangıçtaki aktivizme ve yabancılaşmaya karşı verilen savaşa geri dönmeyi, kısacası faşist ütopyayı kurmayı istediler. 1936’ya gelindiğinde bu gençler, faşizmin vadetmiş gibi göründüğü “açık uçluluğa” vurgu yaparak İtalyan faşizmi içerisinde bir direniş hareketi oluşturmuşlardı: “tüm olasılıkların açık olduğu yerde faşizmin limitlerini” zorlamak.[4] Drieu La Rochelle ve Robert Brasillach’ın Fransız faşizminde kendilerini evde gibi hissedeceklerdi ama kendi ülkelerinde iktidardaki faşizmden memnun değillerdi. Nazizm geliştikçe, benzer işaretler orada da görülmeye başlandı fakat Almanya’da SS’ler aktivist ruhu ele geçirmeyi başardılar. Hitler, ideolojiye iradenin gücünden daha az değer veren SS’lerle önemli bir sorun yaşamamasını savaşa borçluydu. Fakat öte taraftan, faşizm İtalya hariç hiçbir yerde yaşlanmayı başaramadı: devrimi oluşturan ögeler düşünüldüğünde, yaşlılığın, faşist devrim için ciddi krizleri beraberinde getiriyor olabilirdi.

Faşizmin gençliğin bir hareketiydi. Sadece çok kısa bir süreyi kapsamasından dolayı değil, aynı zamanda üyelerinin gençlerden oluşmasından da dolayı. “Bir devrin sonu” (fin de siècle) isyanı gençlerin yalnızca topluma karşı değil, ayrıca ebeveynlere ve okula karşı da kalkıştıkları bir isyandı. “Ruhun karmaşasına” değil, yeni bir cemaat anlayışına hasrettiler. Hepsi burjuva arka planından geliyorlardı ve birçok nesilden beri baskın olan kaygıları, toplumsal ve ekonomik değişimle ilgili değil –ki buna çok da ihtiyaçları yoktu zaten- milli birlikle ilgiliydi. Bu yüzden isyancı ısrarlarını, kendilerine yapay bir oluşum olarak değil, ruhu olan bir cemaat olarak görünen millet adına, milli kanallara yönlendirmek için oldukça hazırlıklılardı. Bu gibi gençler sadece Alman gençlik hareketlerine değil, fasci ve Alman fırtına birliklerine de dahil oldular ve Demir Muhafızlar ile Belçikalı Rexistler’in kadrosunu oluşturdular. Savaştan dönmelerinin ardından, siperlerde deneyimledikleri yoldaşlığı devam ettirmek istiyorlardı. Faşizm onlara bu fırsatı sağladı. Bu noktada şunu belirtmek önemli: Faşistler, henüz bürokratikleşmemiş yeni bir gruptu ve farz ettikleri açık-uçluluk onları öteki ve rakip partilerden daha dinamik kılıyordu. Faşist liderler çok gençti: Mussolini, başbakan olduğunda 39 yaşındaydı. Hitler, Şansölyeliği aldığında 44 yaşındaydı. Léon Degrelle otuzlarının başındaydı ve Primo de Rivera ve Codreanu yirmilerinin sonundaydı.

Gençlik enerji ve eylemi sembolize ediyordu: Gerçeğe ideoloji eklenmişti. Faşist kahramanlar ve şehitler panteona girmek için erken yaşta öldüler ve gençliğin sembolik temsilleri, sanatsal biçimin ideal örneğini ifade ediyordu. Hitler hızı seviyordu ve araba ve uçaklara hayrandı; Mussolini motosikletini çok severdi. Ama mesele hareketlerini yönetmeye gelince, gerçek bir cemaatin köklülüğüne vurgu yapıyorlardı. Aslında, burjuvayı eleştirirken, sadece bir gençlik hareketini anlayamayacak olan daha yaşlı nesilleri ima ediyorlardı.

Faşist hareketin gelenekselciliği en temel burjuva önyargılarıyla örtüşüyordu. 1933’teki Nazi kitap-yakma töreninde konuşan Hans Naumann, eylemi övüyordu; ne kadar kitap yakılırsa o kadar iyiydi. Fakat konuşmasını ailenin ve Volk’un geleneksel bağlarını methederek bitirdi. Böylesi bir gelenekselcilik, Giuseppe Bottai “manevi yenilenme” çağrısı yaparken de, önde gelen Rexistlerden Jean Denis ahlak devrimi olmadan devrimin hiçbir biçimde gerçekleşemeyeceğini söylerken de akıllarındaydı.[5] Bazı faşizmler, ahlak devrimini geleneksel Hristiyanlığın bağlamı içerisinde tanımladılar. Bu durum Belçikalı Rexist hareketi ve Romanyalı Demir Muhafızlar hareketleri için doğrudur. Naziler dinin yerine ırkı koymuşlardı ama yine ahlak, geri kalan burjuva ile paylaşılan ahlaktı.

Gençliğin ve enerjik bir aktivizmin devrimi, ideolojinin önceliğini iddia eden bir “maneviyat” devrimi olarak son bulur. Milleti birbirine bağlayan ortak dünya görüşüdür ve gerçekleştirilmesi gereken de budur. Bu ortak dünya görüşü, bireyin haysiyetini sağaltır. Çünkü bireyi, ruhları benzer şekilde işleyen yakınındaki diğer insanlarla birleştirir. Ve bunu yapmalarındaki sebep de hepsinin aynı Volk’un, ırkın ve milletin birer parçası olmalarıdır.

Bu organik bir dünya bakışıdır. Mükemmel insan fikrini ve dolayısıyla da insanın yabancılaşmasını bitirmeyi amaçlar. İnsan ve onun dünyadaki yerine dair böylesi bir fikrin içerisinde siyasetin de temel olarak bir yeniden tanımlanışı da tanık oluruz. İtalyan faşist Bottai’ye göre, “siyaset hayatın kendisine yönelik bir tutumdur”[6] ve bu cümle kelimesi kelimesine tüm nasyonal-sosyalist literatürde tekrarlanabilir.  Demir Muhafızlar’ın lideri, Horia Sima şöyle özetler: “ruhsal insanı politik insandan ayırmaktan vazgeçmeliyiz. Tarihin tamamı, ruhun yaşamı üzerine yapılan yorumlardır.”[7] Bu tip bir vurgu gerçek cemaatin kültürel ifadelerinin, yeni toplumun sembolleri olarak ön planda yer almaya başladığı anlamına geliyordu. Nasyonal-sosyalizmin sanat ve edebiyata yaptığı vurgu yalnız değildi; Flaman faşizminin lideri Joris van Severen’e göre kültür, birlik ve koordinasyonun ana prensibiydi. Yeterince tipik olarak, kültürün bir geleneği gerektirdiğini de ekliyordu.[8]

Organik ve yaratıcı milli cemaate yapılan vurgu, sadece siyasal değil sınıfsal ayrımı da ortadan kaldırmayı öngörüyordu. Fransız faşizminin kurucusu Georges Valois, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bu noktaya değinmişti ve kendi inançlarıyla Marksizm arasındaki farkları anlatmıştı. Marksizm tek bir sınıfa vurgu yaparken, o, yeni toplumdaki burjuvanın bile enerjisini kullanmayı istiyordu.[9] Valois’nin bu ifadesi kâhinceydi çünkü faşizm, burjuva sınıfının enerjisini kullanmakla kalmayıp, kendi manevi devrimi ve organik-köklü insan arayışı, burjuvaların hasretleriyle örtüşen – en azından Batı’nın çoğunda- bir hareket haline geldi. Şu da önemliydi ki sınıfsız bir toplumun aynı zamanda hiyerarşik de olması bekleniyordu.

Faşizm hiyerarşiye inanıyordu, ama sınıfsal anlamıyla değil, Volk’a ya da millete hizmet anlamında bir hiyerarşiye. Alman faşizminde olmasa da, Batı faşizminde tüzel bir devlet ideali kabul edilmişti: parlamenter temsiliyetle (ve onun parçaları olan siyasi partilerle) değil, yönetici ve işçi birlikteliğiyle işleyen bir devlet. Fakat, bu birliktelikte yönetici ve işçiler eşit değildi; yönetici “lider”di. Devletin böyle şekillenmesi ile ilgili kapsamlı bir faşist literatür olsa da, son tahlilde ikinci derecede öneme sahipti. Çünkü, Volk’un ya da milletin tüm üyeleri ortak bir miti ve ruhu paylaşıyorsa, onların hükümetteki temsiliyeti de, bu üyelerin ortak doğalarını kendi aktivizmi ve “kahraman iradesi” ile aktive edecek olan liderle tek başına sembolize edilmeliydi.

Faşizm, sosyal adalet ülküsünü vurgular, ancak bunu eşitliğin dayatılmasıyla değil, Volk/millet aracılığıyla getirecektir. Siyasal ve toplumsal hiyerarşiler, hizmet eden herkese açık olacaktır. Bu, burjuva ya da asil olsun, eskinin yöneten kesimlerine bir karşı çıkış ve eskisinin yerine bir “yeni insan”ın konması anlamına geliyordu. Ekonomik hiyerarşi de korunuyordu ama bu çerçevede bir sosyal adalet kırıntısı da vardı: Mussolini’nin kendi Emek Bildirgesi vardı ve diğer faşizmler de benzer belgeler kaleme almışlardı. Bir kez daha faşizm, olası dünyalar içinde en iyisini teklif ediyordu: hem düzen ve hiyerarşi devam ettirilecek, özel mülkiyet kamulaştırılmayacaktı, ama hem de sosyal adalet bir şekilde sağlanacaktı. Ve yine, ekonomik koşulların iyileştirilmesinin ön koşulu olarak, manevi yabancılaşmanın bitirilmesi, yani ideolojinin önceliği demek oluyordu.

Fakat hatırlanmalıdır ki faşizmin kendini burjuvaya değil, işçi ve köylülere temellendirdiği başarılı girişimler de olmuştur. Bu durum daha çok, işçi sınıfının ya da köylülerin, Marksist hareketlerce daha önceden ele geçirilmediği ülkelerde geçerliydi. İspanya ve Arjantin, Batı’daki örneklerken, Demir Muhafızlar ve Macar faşist hareketi için de durumun böyle olduğu söylenebilir. Elbette, bu ülkelerdeki burjuva, diğer yerlerdeki kadar güçlü değildi ama, faşistlerin emekçi sınıflara yönelmesini açıklarken çok daha önemli bir etken vardı. Bu etken de, işçi sınıfının bu ülkelerde ilk kez siyasal katılıma dahil ediliyor olmasıydı. Az gelişmiş ülkelerde, yabancılaşmanın bitirilmesine yapılan vurgu ve organik cemaate olan inancın şöyle de bir getirisi vardı: Önceden, işçi ve köylülerin toplumdan dışlanışları o kadar topyekûndu ki, saf ekonomik kaygılar ikinci plana atılabiliyordu.

Ekonomi gerçekten de faşist değerlendirmelerde en az öneme sahip şeylerden biriydi. İspanyol Falanj partisinin kurucusu Jose Primo di Rivera’ya göre (ki çokça alt-sınıf desteği kazanmış biriydi): “Şimdiye dek insanlar, şiirleri kurtaran biri tarafından harekete geçirilmediler.” Belçikalı faşist Léon Degrelle de, Hitler, Mussolini ve Codreanu’ya “devrim şairleri” diyordu. İdeolojinin mistik yanı baskındı: Faşist bir devrim, “manevi olanın önceliğini” kabul etmeliydi.[10] Üretim araçlarının kontrolü değil, tüm faşistlerin hakkında konuştuğu “yeni insan”ın kontrolü önemliydi. “Yeni insan”, en baştan tamamen bir daha yapılan, rol modelinin ve o modeli kimlerle paylaştığının farkında olan ve kendi ruhunun hasretlerine karşılık verebilecek bir toplumun inşası için bir devrime katılmaktan korkmayacak kadar aktivist bir insandı. Bu hasretler, toplulukla birlik içinde olmak ve modern dünyanın sular altında bıraktığı o erdemleri yeniden ortaya çıkarmak içindi. Hitler’in de kariyeri boyunca açıkça ifade ettiği gibi: ait olduğu dünya görüşüne köklenmiş bir insan, onun gerçekleşmesinden korkmaz. Bir kez katıldı mı, yaratıcı içgüdülerini ve irade gücünü ortak dava için harcayacaktır. Zafer ise, tüm milletin bu yaratıcılığı paylaşması ve kendini yenilemesi demekti. Sanata, edebiyata ve kültürel uğraşıların toplamına yapılan vurguya kıyasla, ekonomik refah daha az önemliydi. Faşizm bir devrimdi ama kendini ekonomik değil, kültürel kavramlar üzerinden düşünüyordu.

Faşizm, daha geri kalmış ülkelerde işçi sınıfının desteğini alsa da, Batı’da öncelikle bir burjuva devrimiydi. Burjuva, aynı anda hem kendi düş kırıklıklarına çıkış yolu olabilecek bir devrime sahip olabilir, hem de düzen ve mülkiyetin korunacağı garantisiyle müsterih olabilirdi. Ama tüm bunlar için, faşizmi Avrupa’daki reaksiyoner rejimlerden ayırmamız gerekiyor. Muhakkak ki, Rexistler Belçika monarşisini desteklemişlerdi ve Flamanlar da benzer şekilde davranmıştı ama aralarında önemli bir fark vardı. Reaksiyon tüm devrimi reddedip, tercihini statükodan yanan kullanıyor ve kendi modellerini bulmak için eski rejime dönüp bakıyordu. Yine hiyerarşi vurgusu vardı ama bu yerleşik ayrıcalıklardan oluşan geleneksel bir hiyerarşiydi. Böyle rejimlerin aktivizmi ve kitle hareketlerini baskılamaya çalıştığını söylemek için kanıta bile ihtiyaç yoktur. Dahası, sıkı bir şekilde teritoryal açıdan düşündükleri için, tüm milletin ya da Volk’un ortak bir ruhunun olması onlar için çok az şey ifade ediyordu. Çünkü bu rejimler, o güne kadar bu haktan mahrum bırakılmış kesimleri siyasete dahil etmeyi ya da insanın toplumundan yabancılaşmasına bir son vermeyi amaçlamıyordu. Çabaları, geleneksel yöneten sınıfın tekelini sürdürebilmek için insanları siyasetten uzak tutmaya yönelikti. Kültürün burada herhangi bir önemi yoktu ve reaksiyoner rejimler sanatsal ifadenin her türlüsüne büyük hoşgörü gösteriyordu ama ancak siyasal gücün tekeline karşı haddini aşmadığı sürece. Günümüz tarihçilerinden birinin Horthy rejimini tanımlaması bu açıdan önemlidir: Horthy, muhalefetin kendi iradesine karşı çıkmasına izin verme niyetinde değildi, ama hükümetin de, tebaasının ne yaptığının ve dahası ne düşündüğünün her bir detayını gözetlemek ve disiplin altında tutmak gibi bir görevinin olduğunu da düşünmüyordu.[11]

Benzer şekilde, Fransız faşistleri de Action Française’den, 1934 Şubatı’ndaki pasifliğinin de gösterdiği üzere yeteri kadar devrimci olmadığı için ayrılır.  Francisco Franco kendi faşist hareketini, Falanj’ı, Horty’ninkine benzeyen bir diktatörlük amacıyla yerle bir etmişti. Faşizm ve reaksiyonun farklı vizyonları vardı ve bu yüzden ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekiyor.

Peki, çeşitli faşizmlerin milletten millete göre değişen özellikleri nelerdi? Bunlar en iyi ırk ve antisemitizm sorunlarıyla örneklenebilir. İkisi de faşizmin ve elbette hareketin bir model arayışıyla İtalya’ya bakan kesimlerinin olmazsa olmaz bileşenlerinden değildi. İtalya’da 1936’ya kadar ırkçılık yoktu. Belçika ve Hollanda’daki faşist vaziyet de bu açıdan İtalya’daki ile benzerlik gösteriyordu. Léon Degrelle ırkçılığı açıkça reddetmişti, ki bu çok uluslu bir millet için pek de şaşırtıcı değildi. “Gerçek ırk” nedir, diye soruyordu: Belçikalı, Flaman ya da Valon? Flamanlar açısından, De Daad gazetesi ırkçı nefreti kıyasıya eleştiriyor ve “namuslu Yahudileri, kendi aralarında Marksizmi reddetmeye” davet ediyordu.[12]

Anton Adrian Mussert’in liderliğindeki Hollandalı nasyonal-sosyalist hareket bile ilk zamanlarda ırkçılığı dillendirmeyip, Yahudiler konusunda sessiz kalmayı tercih ettiler. Bu sessizlik Alman Nazilerince daha sonra anlaşılmaz bulunacaktı. Je Suis Partout gazetesi çevresinde buluşan Fransız faşistleri ise antisemitizme bulaşmışlardı ama onlar bile Almanları ırk meselesini abartmakla suçluyorlardı, çünkü Yahudiler gibi yabancılarla iyi ilişkiler kurmanın bir insan için mümkün olduğunu düşünüyorlardı.[13] Falanj’ın erken dönemlerinde bu fikirlerden uzak olması şaşılacak bir şey değildir çünkü İspanya’da çok az Yahudi yaşıyordu. Yine de Yahudi toplulukların varlıkları faşist antisemitizmle doğrudan ilişkilendirilemez. Örneğin Belçika ve Hollanda’da hatırı sayılır bir Yahudi nüfus yaşıyordu. Elbette bu ülkelerde, tek gayesi Marksizm düşmanlığı olan bu faşist hareketler, onun dışındaki diğer tüm hususları dışlamaya meyilliydi. Fakat bu bile tatmin edici bir açıklama getirmekten uzak çünkü Marksist-Yahudi denkliği, Almanya’da olduğu gibi bu ülkelerde de kolayca oluşturulabilirdi.

İşler bu şekilde devam etmedi. 1936’ya gelindiğinde, Mussolini artık bir ırkçı olmuştu ve bu sadece Alman etkisinden kaynaklanmamıştı.  Irkçılık üzerinden, yaşlanan faşizmini canlandırmaya, kendi devrimi ile hayal kırıklığına uğrayan gençliğe yeni bir dava vermeye çabalıyordu. Bu meselede İtalyan faşizminde yaşanan bu tutum değişikliği, yerli bir Yahudi nüfusa sahip olmasa bile, Falanjları da etkilemiş görünüyor. Fakat burada da tavır değişikliğinin sebebi bir ihtiyaçla örtüşüyordu, o da alt sınıflara daha güçlü hitap edebilme ihtiyacıydı. İtalya’da olduğu gibi, İspanya’da da, ırkçılık harekete daha büyük ve yenilenmiş bir dinamizm katmaya yardımcı oldu. Ama Falanj her zaman seküler ırkçılığı reddetti ve kendini İspanya’nın haçlı geleneğinden gelen militan Katolik inancı üstüne temellendirdi. Benzer şekilde Oswald Mosley’nin faşistleri de, Londra’nın çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı Batı Yakası’nda gövde gösterisi yaparken, ırkçılığın onlara daha fazla dinamizm, gerçek bir mücadele duygusu (ve daha fazla şöhret) verebileceğini fark ettikleri zaman antisemitizme başvurmaya başladılar.

Sadece orta ve doğru Avrupa’da ırkçılık en başından beri faşizmin ayrılmaz bir parçasıydı. Buralarda ciddi Yahudi nüfusları vardı ve yarı-getto şartlarında bir hayat sürüyorlardı. Nüfusun tamamen farklı bir parçasıydılar ve saldırılara açık durumdaydılar. Dahası, Romanya ve Macaristan gibi ülkelerde Yahudiler orta sınıfın kendisi olmuşlardı ve bu sınıfın ticari faaliyetler sayesinde toplumun geri kalanını sömürdüğü algısı vardı. Köylülere hitap ederken milliyetçiliği kullanan Demir Muhafızlar’ın, Hristiyan yönelimlerine rağmen (“Başmelek Mikail”in ordusu olarak yola koyulmuşlardı en başta), şiddetli bir şekilde antisemitist ve hatta ırkçı olmaları da boşuna değildi.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Doğu Avrupa’nın Yahudi halkları özellikle Almanya ve Avusturya gibi komşu ülkelere göçmeye başladılar. Kavgam’da Hitler’in Viyana sokaklarındaki bu yabancıların oluşturduğu görüntüye nasıl tepki verdiğini anlattığı bölüm oldukça tipiktir. Nasıl olursa olsun, Avrupa’nın o kısmındaki durumun gerçekleri, faşizme, üstesinden gelinmesi gereken güçlerin hepsini sembolize eden ve diğerlerinin arasından seçip ayırabileceği bir düşman fırsatı verdi. Buna ek olarak, Doğu Avrupa’da ulusal özgürlük hareketleri, faşizmin ortaya çıkışından çok daha önce, romantizm ve ırkçılık ile ilişkilendirilmişti. Hitler bu geleneği yakaladı ve hareketini “Yahudi meselesi” üstüne inşa etti. Bu durum, nasyonal-sosyalizm ile Batı faşizmi arasında daha derin ayrımlara yol açtı. Hitler için düşman, belirsiz bir Marksizm değildi; düşman, Yahudilerde fiziksel olarak vücut bulmuştu. Orta ve doğu Avrupa’nın ırkçı yönelimli milliyetçiliği üzerine koyarak, kendi dünya görüşünün düşmanına somut ve insani bir şekil verebildi. Bu yüzden kitlesel terör ve soykırım, Batı faşizmlerinde değil de Alman faşizminde gerçekleşti. Almanya’da ve Demir Muhafızlar’ın kısa süreli hâkimiyetinde kitlesel terör ve katliamlar, belirli bir insan grubunu düşman olarak niteleyen bir aktivizmin göstergeleri olmuştu.

Bu yüzden, kitlesel terör, Avrupa çapında bir hareket olarak faşizmin tanımının bir parçası olamaz. Hannah Arendt’in Totalitarizmin Kaynakları çalışması bu nedenle hatalıdır ve sadece Almanya örneğine odaklanmaya zorlar. Faşist şiddet ile bir yanda sokak kavgaları arasında, öte yanda ise kısmen orta ve doğu Avrupa’da hareketin ırkçı ve Yahudi karşıtı yöneliminin baskınlığı ile açıklanan kitlesel terör arasında bir fark vardır.

Faşist hareketlerin birçoğunda kitlesel terörü ve şiddeti kısıtlayan bir başka faktör daha vardı. Volk uğruna, var olan tüm siyasal kurumları tasfiye etmeyi amaçlayan faşizmlerin aksine, milleti, var olan devletle birlikte tanımlayan faşizmler belirli bir ılımlılık da dayatıyordu. Bu sebeple İtalya’da Mussolini monarşiyi kaldırmaya hiç yeltenmemiş ve İngiltere, Belçika ve Hollanda’daki faşizmler de devlet sembolüne olan bağlılıklarını beyan etmişlerdi. Doğu ve orta Avrupa’da ise durum böyle değildi ve sonuç olarak oradaki aktivizm daha büyük bir rol ve daha tutarlı bir amaca sahip olabildi. Çünkü var olan tüm siyasal kurumlar feshedilecek ve yerlerine yenileri kurulacaktı.

Faşist devrim, ona sadece olumsuz açıdan bakarak ya da onu sadece 1930’ların sonunda nasyonal-sosyalizmin başardığı hâkimiyet üstünden yargılayarak anlaşılamaz. Milyonlarca insan için, faşizm, bir kimliğe bağlılık ile birlikte aktivizm için derinden hissedilen bir ihtiyacı karşılarken, o insanların sınıfsız bir toplum hayallerinin de gerçekleşmesi olarak görünüyordu. İrrasyonel olanın kabulü, insanın içsel benliğine kökler sağlıyor gibi gözükürken, aynı zamanda, onu yapay olmayan eş zamanlı bir cemaatin de üyesi yapıyordu. Burjuva gençliği, faşizm saflarına koştular çünkü onlar için, sanayi ve kent toplumunun sorunlarına olumlu çözümler sunuyor gibiydi.

Faşizmin olumsuz tarafı en sonunda galip geldi. “Ebedi hakikatler” galip gelmişken, aktivist dinamik nasıl evcilleştirilebilir? Ayine yapılan vurgu, uygulanan programın boşluğunu kapatabilir mi? Cevap içerideki düşmana karşı savaş ve ırkçılığın benimsenmesiydi. Ama dış politika alanında başka bir genel çözüm vardı. Aktivizm şimdi dış dünyaya yöneltilerek evcilleştirilmeliydi. Hitler’in kendisinin yeni Avrupası hakkında hayalleri vardı, Mussolini’nin Mare Nostrum, Peron’un Arjantin’in hâkimiyetinde bir Güney Amerika hayalleri vardı. Doğu Avrupa’da da bu fonksiyonu yerine getirecek yeteri kadar irredenta (kadim toprak) vardı.

Faşizmin hayalini kurduğu “yeni insan” yenildi. Sonuç olarak, tatmin edici bir şekilde zapt edilememiş bir dinamiğin kurbanı oldu. Hayal, kâbusa dönüştü.

 

Çeviri: Erdem Ceydilek

Kaynak: Mosse, G.L. 1966. “Introduction: The Genesis of Fascism,” Journal of Contemporary History, 1(1): ss. 14-26. 

DİPNOTLAR

[1] Adolf Hitler, Mein Kampf, s. 536.

[2] Drieu La Rochelle, Socialisme Fasciste (Paris, 1943), s. 72.

[3] Raoul Girardet, ‘Notes sur l’Esprit d’un Fascisme Franqais 1934-39’, Revue Française de Sciences Politiques (Eylül 1955), s. 543.

[4] Ruggero Zangrandi, Il lungo viaggio (Milano, 1948).

[5] Hans Naumann’ın konuşması içib Bknz. Hildegard Brenner, Die Kunstpolitik des Nationalsozialismus (Hamburg, 1963), s. 188; Giuseppe Bottai, Il Fascismo e l’Italia Nuova (Roma, 1923?), s. 18. ; Jean Denis, Principes Rexistes (Brüksel, 1936), s. 17.

[6] Bottai, a.g.e., s. 19.

[7] Horia Sima, Destinèe du Nationalisme, (Paris), s. 19.

[8] Joris van Severen, La Constitution des Pays Bas (St. Nicholas-Waes, 1938), ss. 23-24.

[9] Georges Valois, L’Homme qui Vient (Paris, 1906) ve ‘La Bourgeoisie Capitaliste’, Historie et Philosophie Sociales (Paris, 1924), ss. 404-5.

[10] Stanley G. Payne, Falange (Standford, 1961), s. 40; Robert Brasillach, Léon Degrelle (Paris, 1936); Degrelle in Je Suis Partout, 24 Ekim 1936.

[11] C. A. Macartney, October Fifteenth, A History of Modern Hungary, Cilt 1. (Edinburgh, 1961), ss. 55-59.

[12] Rex, 23 Eylül 1938; De Daad, 2 Eylül 1933.

[13] Je Suis Partout, 18 Nisan 1938.