Barbet Schroeder’in Terörün Avukatı filminin şu sahnesini hatırlar mısınız? Jacques Vergès Cezayir Savaşı sırasında savunduğu ve ölüme mahkûm edilen kişilerin birçoğu eşliğinde Alger Cezaevi’ni ziyarete gelir. “İçlerinden biri giyotinle idam edilse tepkiniz ne olurdu?” sorusu kendine sorulduğunda sfenks suratı bozulur ve bir hıçkırığı bastırarak haykırır: “Savcıyı vururdum…”

Jacques Vergès, olağanüstü bir sözlü şiddete eşlik eden aşırı duygusallıkla böyle biriydi. Mükemmel hatip olarak taşı gediğine koymaları hedefi on ikiden vuruyordu. Kötü yargı sonuçlarını yüzüne vuran, kendisini acımasızca inciten karşıtlarına, müvekkillerinin hiçbirinin idam edilmediğinden başka cevap vermiyordu. ‘Askeri mahkemeler önünde kopuş savunmasının tek yararlı strateji olarak kendini dayatması kendi başına kanıt değil midir’ itirazında bulunuyordu. Jacques Vergès, kopuş savunmasını ancak bu şekilde uyguladıktan sonra ünlü Yargı Stratejisi’nde (Minuit, 1968) kuramsallaştırdı. Bu kült-kitap kışkırtıcı diyalektiği ile yüreklenen avukat nesillerine ilham verdi. Kitaptan okuduğumuza göre, “Savunmanın amacı sanığın fikirlerini açığa vurmaktan ziyade onu aklamak değildir.”, hatta “Kopuş, davanın tüm yapısını altüst eder; ilk aşamada kamu düzeninin hoyratça inkârı ansızın ortaya çıkar! Bu ilkeli beyanlar bugün sizi güldürüyor, değil mi?”.

Yasallıktan Yana Bir Avukat

Zamanın değiştiği doğru. Ağır ceza mahkemelerinde, genellikle, sanıkların kendilerini savunmaktan başka yapacakları pek bir şeyleri yoktur. Olguları reddetmeye dört elle sarılırlar ve rolü yalnızca bağışlayıcı bir yargı kararı elde etmek olan avukatlarından başka şey beklemezler. Jacques Vergès yaşamının sonuna kadar katıldığı pek çok olağan davada buna bizzat kararlıydı. Kopuş savunması ancak özgül bağlamlarda gerçekten anlam taşır: Kendi tarafları için özgürlüklerini ve yaşamlarını feda etmeye hazır ve Karl Liebknecht’in 1916’da Berlin’de “Ben kendimi savunmak için değil, suçlamak için buradayım!” derken yaptığı gibi, mahkemelerin önüne çıktıklarında, kendi yazgılarından endişe etmekten uzak, yargıçlara bağırmak için ayağa kalkmaya tereddüt etmeyen militanları seferber eden büyük bir toplumsal ve siyasal kriz hatta iç savaş durumu. Bugün haksız yere unutulmuş bir komünist avukatın, Marcel Willard’ın, Savunma Suçluyor (Editions sociales, [1938] 1951) kitabında çok iyi açıkladığı budur. Lenin’in bu tavrı 1905’ten itibaren yargı önüne çıkarılan tüm Bolşevikler için belirlediğini anlatır: “Benliğini değil davasını savunmak, siyasal savunmasını kendi kendine teminat altına almak, suçlayan rejime saldırmak, yargıcın kafası üzerinden kitlelere hitap etmek…” Her şey söylenmişti.

Görüldüğü gibi, Jacques Vergès kopuş savunmasının yaratıcısı değil ama yaygınlaştırıcısı oldu. Daha fazlası, avukat olarak kendisinde simgeleştirdi. Bu altı çizilmesi gereken önemli bir farklılıktır; çünkü Willard’ın, onu mangadan kaçırmak için kendisine rağmen, bunadığı yönünde savunmada bulunan avukatı tarafından ihanete uğramış Karadeniz isyancısı André Marty örneğiyle resmettiği gibi, saf Bolşevik geleneğinde avukat devrimcinin kendini sakınması gereken bir burjuva, bir muhafazakârdır… Avukatlara karşı bu güvensizlik, İtalya’da Kızıl Tugaylar Davası sırasında doruğa ulaştı. 1977’de Turin Barosu başkanının öldürülmesini hatırlayınız. Tugaylar yargıçlarla işbirliği yapmakla suçladıkları avukatlarını reddetmişlerdi. Baro Başkanı Crocce’yi, avukatları yasanın zorunlu kıldığı şekilde re’sen tayin ettiği için öldürmüşler ve bu cinayeti yargı sisteminden tümüyle kopuşlarını anlatmak için üstlenmişlerdi.

Bu anlamda, Jacques Vergès yasallıktan yana bir avukat oldu. Kopuş savunması avukatı figürünü temsil ederek, kendisini bu figürle kabul eden “terörist”lerin gerekli savunmasını, hiçbir zaman suç ortağı edildiğine sitem etmeksizin sağlayan bir avukat olarak kaldı. Avukatlığı; yargılama, baro ve bu sanıklar arasındaki esaslı bağı -ki söz konusu bağ olmaksızın hiçbir dava olanaklı değildir- koruyan bir tarzdaydı. Kullandığı silahlar hukuk ve retorikten ibaretti.

Elbette, devamında, aldığı tavırlar ve bilhassa 1987’de Lyon’da savunmanı olduğu Klaus Barbie Davası’nda kullandığı savlar, absürde varıncaya kadar ustalıkla kullandığı paradoksların aşırılığı ile şaşırttı. Hatta taraftarlarının bazılarını bile hayal kırıklığına uğrattı. Ancak yine de bu onun ifade özgürlüğü değil miydi? Kendi İtirafım adlı son kitabında (éditions Pierre-Guillaume de Roux, 2013), birlikte bisikletle dolaştıklarını söylediği dostu Khieu Sampan’ı (Kızıl Khmer’in eski yöneticisi) anımsayarak bu oyuna bir daha girişti…

Jacques Vergès, kendi piyesinin oyuncusu gibi yalnızca büründüğü rolde görünmek için gizlenmeyi sevdiğinden gizemli tarafını ona bırakalım. Yeniden son defa Madeleine Tiyatrosu sahnesinde, savunma sanatına dair heyecanlı bir övgü konuşması yaparken boy göstermişti : “Seri davacı”. Kültür adamı, Jacques Vergès, sahnede tek başına, Ernst von Salomon’un Lanetliler (Omnia, [1930] 2011) kitabından bahsediyordu. İsyan eden yalnızlığının itirafı.

 

Çeviri: Nazile İrem Yeşilyurt

Not: Bu makale 20.08.2013 tarihli Le Monde Gazetesinde yayınlanmıştır.